ISBN13 978-605-316-475-3
13.5 x 21.5 cm, 312 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Akıl Tutulması, 1986
Teori ve Pratik Üzerine, 2013
Alacakaranlık, 2025
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Önsöz (1944-1947), s. 13-17

İlk provasını Friedrich Pollock’a adadığımız bu çalışmaya başlarken, ellinci doğum gününde kitabın tamamını ona sunmayı umuyorduk. Ama işin içine girdikçe, üstlendiğimiz görevin büyüklüğüyle güçlerimiz arasındaki orantısızlığı giderek daha net şekilde gördük. Hedeflediğimiz şey düpedüz insanlığın gerçekten insana yaraşır bir düzene geçmek yerine neden yeni bir tür barbarlığa gömüldüğünü tam anlamıyla kavramaktı. Bu izahın içerdiği güçlükleri hafife almıştık, çünkü mevcut bilince hâlâ haddinden çok güveniyorduk. Modern bilimsel faaliyetlerde büyük buluşların bedelinin teorik eğitimdeki bozulmanın giderek artmasıyla ödendiğini yıllardır belirtiyor olsak da çalışmamız özellikle uzmanlık alanlarına dair öğretilerin eleştirisi ya da sürdürülmesiyle sınırlı kaldığı sürece bu faaliyetleri belli bir noktaya kadar takip edebileceğimizi sanmıştık. Çalışmamız hiç değilse tematik düzeyde geleneksel disiplinlere, sosyolojiye, psikolojiye ve epistemolojiye bağlı kalacaktı.

Gelgelelim, burada bir araya getirdiğimiz fragmanların da gösterdiği üzere, bu güveni bir yana bırakmamız zorunluydu. Bilimsel mirasın özenle geliştirilmesi ve sınanması, özellikle de pozitivist tasfiyeciler eliyle işe yaramaz bir ağırlık olarak unutulmaya terk edildiği noktalarda, bilginin belirleyici bir ânını teşkil eder, doğru; ama burjuva uygarlığının iflas ettiği mevcut durumda sadece bilimsel faaliyet değil, bilimin anlam ve maksadı da şaibeli bir hal almıştır. Tavizsiz faşistlerin riyakârca allayıp pulladığı ve her ortama uyum sağlayabilen insanlık uzmanlarının safdilce uygulamaya döktüğü şey, Aydınlanma’nın dur durak tanımadan kendini tahrip etmesi, zamanın ruhunun âdetleri ve eğilimleri karşısında, son safdilliği dahi kendine yasaklamaya mecbur bırakır düşünceyi. Kamusal alan düşüncenin kaçınılmaz olarak bir metaa, dilin de onun övgüsüne dönüştüğü bir haldeyse eğer, bu yozlaşmanın izini sürme çabası da yürürlükteki dilsel ve düşünsel taleplere boyun eğmeyi, bunların dünya-tarihsel sonuçları söz konusu çabayı bütünüyle boşa çıkarmadan reddetmelidir.

Sadece bilimin diğerkâmca araçsallaşmasının meydana çıkardığı engeller söz konusu olsaydı, toplumsal sorunlar konusunda hiç değilse resmi bilime aykırı düşen akımlarla bağ kurabilirdi düşüncemiz. Gelgelelim, bu eğilimler de toplam üretim süreci tarafından ele geçirilmiş durumda. Hedef aldıkları ideoloji kadar değiştiler onlar da. Onlar da maruz kalıyor şimdi muzaffer düşüncenin öteden beri mustarip olduğu şeye. Bile isteye eleştirel öğesini terk edip salt bir araç olarak mevcut düzenin hizmetine girdiğinde istemeden katkıda bulunuyor seçtiği olumlu unsurun olumsuz, yıkıcı bir unsura dönüşmesine. On sekizinci yüzyılda hem insanları hem kitapları yakmak için yığılan odunlara meydan okuyarak alçaklığa ecel korkusu salan felsefe, daha Bonaparte döneminde onun safına geçmişti. Sonunda da düzen müdafii Comte Okulu uzlaşmaz Ansiklopedistlerin halefi makamına çöktü ve onların karşı durduğu herkesle el sıkıştı. Eleştirinin olumlamaya dönüştüğü başkalaşımlar karşısında dokunulmaz değildir teorik içerik, hakikati buharlaşıp kaybolur. Günümüzde motorize tarih bu türden entelektüel gelişmeleri geride bırakıyor elbette ve başka kaygılar güden resmi sözcüler, o parlak mevkilere gelmelerini sağlamış olan teoriyi, o daha kendini satmaya fırsat bulamadan tasfiye ediyorlar.

Düşünce kendi kabahati hakkında bir özbilinç kazanma çabasında, salt onayıcı bilimsel ve gündelik dil kullanımından değil, en az onun kadar aykırı kavramsal dilden de mahrum kalmış bulur kendini. Artık tek bir ifade yok ki egemen düşünce akımlarıyla anlaşmaya varmaya bakmasın, ve aşınmış dilin kendi kendine başaramadığı şeyi, toplumsal mekanizmalar hassas bir kesinlikle telafi ediyor. Film fabrikalarının maliyetleri daha da artırmamak için kendi isteğiyle çalıştırdığı sansürcüler, diğer her alandaki benzer mercilere tekabül ediyor. Bir edebi metnin yazarının otomatik öngörüsüyle değilse bile, her halükârda yayınevi ofislerinin içindeki ve dışındaki düzeltmenler, editörler, yayıncılar, uyarlayıcılar, ghost writer’lar (İng. hayalet yazarlar) ordusu eliyle maruz bırakıldığı süreç titizlikte her tür sansürü katlıyor. Bunların üstlendiği işlevleri tamamen fuzuli hale getirmek, bütün iyi niyetli reformlara rağmen eğitim sisteminin temel gayesiymiş gibi görünüyor. Olguların saptanmasıyla ve olasılık hesabıyla katı bir şekilde sınırlanmadıkça, bilen öznenin zihninin şarlatanlığa ve hurafeye kapılmaya çok yatkın olduğu zannıyla, şarlatanlığın ve hurafenin iştahla kabul edileceği çorak zemini hazırlıyor. Yasakların öteden beri daha zehirleyici ürünlere kapıyı aralamış olması gibi, teorik imgeleme set çekilmesi de siyasal hezeyana zemin açtı. İnsanlar henüz ona bütünüyle kapılmamış olsa bile, hem dışsal hem de içlerine işlemiş sansür mekanizmaları onları direniş araçlarından mahrum bırakıyor.

Çalışmamızda karşımızda bulduğumuz açmaz araştırmamız gereken ilk mesele olarak ortaya koydu kendini böylece: Aydınlanma’nın kendi kendini imhası. Hiçbir şüphemiz yok –ve petitio principii’miz tam da bu– toplumun özgürlüğünün Aydınlanmacı düşünceden ayrı tutulamayacağından. Bununla birlikte, tam da bu düşüncenin kavramının, bugün her yerde hasıl olan gerilemenin nüvesini en az bütünleştiği somut tarihsel biçimler, toplumsal kurumlar kadar taşıdığını da bir o kadar net bir şekilde gördüğümüzü düşünüyoruz. Aydınlanma bu geriye doğru hareketi üzerine düşünümü özümsemezse eğer, kendi yazgısını güçlendirip mühürlemiş olur. İlerlemenin yıkıcı tarafı üzerine düşünüp taşınma ilerleme düşmanlarına bırakıldığı içindir ki, körü körüne pragmatikleştirilmiş düşünce, koruyarak aşma (aufheben) niteliğini ve dolayısıyla hakikatle bağını kaybediyor. Teknolojiyle terbiye edilmiş kitlelerin her tür despotizmin boyunduruğuna girmeye gizemli gönüllülüğünde, völkisch paranoyayla kendini mahvedecek yakınlığında, bütün bu kavranmamış akıldışılıkta açığa vuruluyor bugünkü teorik anlayışın zayıflığı.

Bu fragmanlarda, Aydınlanma’nın mitolojiye kaymasının nedeninin, bilhassa bu kaymayı hayata geçirmek amacıyla uydurulmuş milliyetçi, batıl ve sair modern mitolojilerden ziyade hakikat karşısındaki korkusuyla kaskatı kesilen Aydınlanma’nın kendisinde aranması gerektiğini gösterdiğimiz ölçüde bu anlayışı geliştirmeye katkıda bulunduğumuza inanıyoruz. Bu iki kavram salt düşünsel değil, reel olarak anlaşılmalıdır. Aydınlanma nasıl burjuva toplumunun bütününün gerçek hareketini, kişilerde ve kurumlarda cisimleşen fikir açısından ifade ediyorsa, hakikat de salt akıl sahibi bilinci değil, onun gerçeklikte aldığı şekli dile getirir. Modern uygarlığın makbul oğlunun, daha algılama aşamasında bilim, işletme ve siyasette hüküm süren teamüller aracılığıyla klişe kalıplara dökülen olgulardan sapmaktan duyduğu korku toplumsal aykırılık korkusunun ta kendisidir. Bu teamüller günümüzde sanatın, edebiyatın ve felsefenin de karşılaması beklenen, dilde ve düşüncede netlik kavramını da belirliyor. Egemen düşünce biçimleri kadar olgulara negatif yaklaşan düşünceyi de belirsiz giriftlik diye, tercihen vatana millete yabancı düşünce diye tabulaştıran bu kavram, giderek kesifleşen bir körleşmede esir tutuyor tini. Bu vahim durumun ayrılmaz bir parçasıdır en dürüst reformcunun bile yıpranmış dili kullanarak yenilenmeyi savunması; aşınmış kategoriler aygıtını ve onun ardındaki kötü felsefeyi devralarak mevcut durumun kırmak istediği gücünü iyice pekiştirmesi. Sahte netlik mitin başka bir adıdır sadece. Mit hem muğlak hem aydınlatıcı olmuştu daima. Öteden beri, tanıdıklıkla ve kavram emeğinden muaf oluşla göstermişti kendini.

Bugün insanların doğa esareti toplumsal ilerlemeden ayrı tutulamaz. Daha adil bir dünya için gerekli koşulları sağlayan ekonomik verimlilikteki artış, bir yandan da teknik aygıta ve onun denetimini elinde tutan toplumsal gruplara nüfusun geri kalanı karşısında orantısız bir avantaj sağlamaktadır. Münferit birey ekonomik güçler karşısında bütünüyle hükümsüz kılınıyor. Bu güçler de toplumun doğaya uyguladığı cebri akla hayale sığmayan seviyelere çıkarıyor. Münferit birey hizmet ettiği aygıtın karşısında yok olup giderken bir yandan da o aynı aygıt hiç olmadığı kadar iyi geçinmesini sağlıyor. Bu adaletsizlik ortamında kitlelerin güçsüzlüğü ve yönetilebilirliği onlara paylaştırılan malların miktarıyla birlikte artıyor. Alttakilerin yaşam standartlarında maddi açıdan hatırı sayılır ama toplumsal açıdan acınacak ölçüde iyileşme kaydedilmesi, tindeki yanıltıcı genişlemeye yansıyor. Tinin hakiki tasası şeyleşmenin olumsuzlanmasıdır. Katılaşarak bir kültürel varlığa dönüştüğünde ve tüketim amacıyla ibraz edildiğinde eriyip gitmeye mecburdur. Hassas kesinlikte malumat ve tımarlanmış eğlence seli insanları hem zekileştiriyor hem aptallaştırıyor.

Burada mesele Huxley, Jaspers, Ortega y Gasset ve diğer uygarlık eleştirmenlerinin aklındaki gibi bir değer olarak kültür değil; aksine, insanlığın tamamen suistimal edilmemesi için Aydınlanma’nın kendi üzerine düşünmesi zorunluluğu. Geçmişin muhafaza edilmesi değil, geçmiş umutların gerçekleştirilmesi söz konusu. Oysa günümüzde geçmişin tahrip edilmesi olarak sürdürüyor kendini geçmiş. Saygın eğitimin, on dokuzuncu yüzyıla kadar eğitimsizlerin ıstırabının artmasına mal olan bir imtiyaz olması gibi, yirminci yüzyılda da hijyenik fabrika mekânları, bütün kültürel varlıkların devasa bir potada eritilmesi pahasına elde ediliyor. Kültürün tasfiye satışı ekonomik kazanımları tam karşıtlarına dönüştürmeye katkıda bulunuyor olmasaydı, kültür savunucularının sandığı kadar büyük bir bedel olmayabilirdi bu. Mevcut koşullarda, bizzat baht açıcı mallar bahtsızlık unsurlarına dönüşüyor. Bu mal yığını, toplumsal öznenin olmadığı önceki dönemde aşırı üretim adı altında milli ekonomideki krizlerle sonuçlanmışken, bugün de erk sahibi grupların toplumsal özne olarak tahta çıkarılması sayesinde, faşizmin uluslararası çapta bir tehdit oluşturmasına yol açıyor: İlerleme gerilemeye dönüşüyor. Hijyenik fabrika mekânının ve ona mahsus her şeyin, Volkswagen’ın ve spor sarayının, metafiziği ahmakça tasfiye etmesi kendi başına önemsiz olabilirdi, gelgelelim bunların toplumsal bütün içinde bizzat metafiziğe, arkasında reel felaketin patlak verdiği ideolojik bir perdeye dönüşmesi hiç önemsiz değildir. Fragmanlarımızın çıkış noktası budur.

İzleyen bölümlerin teorik temelini oluşturan ilk makale, rasyonaliteyle toplumsal gerçekliğin dolanıklığı kadar onunla bağlantılı olan doğayla doğa tahakkümünün dolanıklığını daha anlaşılır kılmayı amaçlıyor. Bu sırada Aydınlanma’ya yöneltilen eleştiri, onu kör tahakkümle dolantısından çözüp kurtaracak olumlu bir Aydınlanma kavramı ortaya koymayı hedefliyor.

 
 

Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2026. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X