ISBN13 978-975-342-155-3
13x19,5 cm, 360 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Barlas Özarıkça, “Deli Dumrul'dan Deli İbrahim'e”, Cumhuriyet Kitap, 2 Temmuz 1998

İki ucu açık bırakıldığında zaman uzak geçmişle uzak gelecekte sürüp giderken her birimiz için hayat, ne yapmışsak, ne yapıyorsak o'dur; geçmişten bugüne ne yaptığımız uzaysal ve dünya tarihselliğindeki toplumsal koşullara bağlıdır, bu benden önce kurulmuş hakîm genel koşullar birey olarak benim tercihim değildir, dayatılmıştır, bu koşullar bana ait (benim yarattığım) değildir; o duruma yalnızca kendi durumumuzu, olumlu, olumsuz kendi tavrımızı katmışızdır.

Büyük Program da bana ait değildir. Gelimli gidimli, ölümlü olmayı kabul edip etmeyeceğim bana sorulmamıştır. Dolayısıyla artık hiçbir zaman demokratik (!) olamayacak bu ilişkide kurulmuş âlem nizamınakarşı sorumluluk hissetmem mümkün değildir. Doğanın kendisi tecavüzkâr, saldırgan, yıkıcıdır; eğer doğaya dalkavukluktan vazgeçip kişiselleştirebilseydik, onun bir yanıyla manik depresif olduğunu söyleyebilecektik. İlkel Erkek onun ateşini sidiğiyle söndürebileceğini sanmıştır. Her fiziksel aşk, dişil organların yaraya benzer görünüşlerine karşın fiziksel gizlere, fiziksel tiksinmeye karşı kazanılmış bir zaferdir. Hayat; üremenin tüm aşmalarında olduğu gibi zulüm ve tüketme eylemlerinden oluşur. Eril, doğanın vekili olan dişil tarafından yutulmaktan korkmuştur. Bilinçli veya bilinçsiz, insan yaşadığı evrenin kurallarını, gezegenin, doğanın koşullarını kendi hayatında örneklemiştir. Bu örneklemenin kavimle, kabileyle, ulusla, etnik grupla, boyla, sopla aidiyeti yoktur.

Temel başlangıç

Oval Ofisi'nde teknolojiyi, buluşları yönlendiren, nükleer silahlara kanser araştırmalarından fazla bütçe ayırıp böbürlenen Mr. Başkan'la, iktidar, buyruk vermek arayışını çılgınlık olarak gören, şefliği kabul etmesi için kabul edene kadar sopayla dövülen Zuni yerlilerinin reisi arasında temel başlangıçta, kökte hiçbir fark yoktur. Kwakiutl yerlileri, zenginliği yok etmek niyetiyle topluyorlardı. Yaşamanın anlamı, zenginliklerin biriktirilmesi değildi. Oysa bugünkü küresel kapitalist zihniyet, her yerde aynı insan doğasını yücelten sonsuz miyopluğuyla bu durumu etnolojik tuhaflık sayıyor, akıl yürütmelerinde yerkürenin üçte ikisini unutuyor, bazı insan gruplarında ekonomik güdülenmenin bulunmadığını fark etmiyor, hem de bugünkü hallerine bakıp kendilerine benzeşmeyen insan gruplarını gerilikle-mongollukla-barbarlıkla-azgelişmişlikle yargılamaya cüret edebiliyordu. Büyük Program'ın içinde kendilerine göre programlarla, pazar içinde pazarlarla, sınırsızca genişleme eğilimi gösteren bir piyasa ve meta üretimine maruz kalmayı, meta fetişizmini, insanın yaptığı ile hissettiği arasındaki mesafeyi kaybedişini sorgulamadan, hile içinde hilelerle dolu planlarının ucunda hükmediyorlardı.Bu Büyük Program'da bir kalleşlik vardı; bu programı kabul etmek, onaylamak mümkün değildi; sırf bu nedenden dolayı, baskın veren haydut gibi yağmalıyor insanlar. Ürktükçe, verilen kaderi (ölümü) gördükçe hem birbirlerine hem de yaşadıkları dünyaya acımasızca saldırıyorlar. Çünkü programın kendisi, yani evrensel yapı, terör içeriyor. İnsan programın mutlaklığına inat ölümsüzlük, ötehayat icat ediyor. Bizzat yarattığı dinlerin yazılı metinlerine kovulduğunu, iyi, kötü ruha karşın kötü olan tarafından ele geçirildiğini biliyor.

Evet, kılıçla İslam'a zorlanan Oğuz Türkleri için, Arap, Azrail'in ta kendisiydi.

Korkut Ata (Dede Korkut) Deli Dumrul'da öncelikle bunu anlatır.

Deli Dumrul'un Bilinci adlı kitabında "Kavrayan, kavradığını ideolojik bir zorbalıkla tahrif eder" diye yazan nörolog-psikoterapist profesör Sayın Bilgin Saydam "Hayatın sırrının çözülecek bir problem değil, tecrübe edilecek bir gerçeklik" olduğunu söyleyen ama "Korku akıl katilidir. Korku toptan yok oluşu getiren küçük ölümdür. Korkumla yüzleşeceğim. Üzerimden ve içimden geçmesine izin vereceğim. Ve geçip gittiği zaman geçtiği yolu görmek için içimdeki göze döneceğim. Korkunun gittiği yerde hiçbirşey olmayacak. Yalnızca ben kalacağım" diyemeyen (Çöl Gezegeni Dune, Frank Herbert) insan nesliyle karşı karşıyadır. Kendi mitosunda, Orta Asya geçmişinde, fizik gücü yüksek (Keltler, Germenler gibi güçlünün Yiyeceği etle besleniyor, kısrak sütü içiyorlardı), kılıcı keskin, cesur, biraz deli canlı, saf yanıyla telkine ve kandırılmaya müsait, ruhsal durumu değişken, dürtüselliği, kolay öfkelenmesiyle çocuksu bir yiğitti. Berrak zihinli, bilge, fedakâr, planlı davranabilen, iyi olduğu kadar kötü de olabilen kadınından farklıydı.

Göçebe düzenden yerleşik düzene geçmenin dayatılan önkoşullarından biri babacıl dünya görüşüydü. Söz konusu, doğadan ayrılmaktı. Doğa, kendisinden ayrı bir nesne görünümüne bürünüyordu. Bilincin gelişim serüveni sudan, yerden göğe, dişilden erile doğru kayıp yansıyacaktı. Hayat sudan çıktığından dolayı su, annenin temel sıfatını taşıyordu. Eski Türk topluluklarında erkek-baba imgesinin yüceltilmeye zorlayan yanı yoktu. Bunun farkında olan erkek-baba, iyi kadın anayla ilişkisini bu şekilde kabul etmişti. Zorda kaldığında bilge, esirgeyici kadın anayla ilişkisini bu şekilde kabul etmişti. Zorda kaldığındabilge, esirgeyici kadın anadan yardım talep edebilmekte, bunu bir sorun olarak yaşamamaktaydı. İslam ise, doğal aidiyeti reddetmekte, inanç birliği kan birliğini lağvetmekte, babacıl sisteme zorlarken ibadetin sınırladığı, kulluğa dayanan kimlik vaat etmektedir. (Saydam, ümmet anlayışına bağlı sistemden iteleyerek birey kurgulamaya uğraşıyor! Hem kul hem birey!) Bu vaat edişte, Hıristiyan mitolojisindeki Cehennem'in görevlendirilmiş ürkütücü efendisini, İslam'da rahmetten uzaklaştırılmış Tanrı'nın kötü ve isyankâr meleği Şeytan'ı tercih hakkı yoktur. Nedense hiçbir sahnede Azrail ile Şeytan eskrim yapmazlar. İkisinin de işleri güçleri insanladır. Tanrı'nın hüvviyet ve hürriyetinde Azrail ile Şeytan birbirleriyle çekişmezler. Tanrı'nın bu ceza memurları, galibi insan olmayacak bir oyunda hayatı körler locasına dönüştürürler. İnsan serbest, bireysel seçime kalkışıp Şeytan'la ilgilenirse, sınavı başından kaybetmiş sayılacaktır. Tek Tanrılı inanç sisteminde sadece doğanın kendi başına gerçekliğine değil, bireysel inisiyatife de yer yoktur. Pek beğenilen post modernistlerin bir bilinç montajına yer vardır. Her türlü bilinci tahakkümcü sayan post modernist, içeriği de aktarımı da zorba olan bu bilinçten huylanmamaktadır. Yeni sunulanın lehine özerkleşme, özgünleşme, bilinçlenme atağına zorlanan Deli Dumrul; anneden ayrıldıkça, uzaklaştıkça -dine, İslam dünyasına itildikçe, kendi eski imgesini revizyona sokmak durumundaydı. İslamlaşan Türk erkeğinin bilinci, çok uzun bir sıçrama yapmak zorundaydı.

Bir uçurum

O her düşüşte, her sıçrayışta, Deli Dumrul ile Osmanlı Padişahı Deli İbrahim'in paylaştıkları travma neydi?

Saydam'a göre, Deli Dumrul'da anlatılan erişkinliğe geçiş döneminde, ana babadan ayrılmayla birlikte ruhsal yeniden doğuma, çoktanrılı sistemden tektanrılı sisteme geçişin öyküsüdür. Dış gerçekliğin temsilcisi baba reddedilirken oidipal çatışmanın ortasındaki çocuk galibiyetini dünyaya ilan etmek istemekte, ama bu balon dış gerçekliğin otoriteleri tarafından söndürülmekte, yenilgi hemen kabul edilmekte, baba otoritesinin simgesel davranışlarına kendisine Silahlı Kuvvetler emriyle dayatılan İslam Kültürü kabul edilerek itaat edilmektedir; böylece bir kez daha ona hayatı yaşama hakkı verilmektedir. Dr. Saydam'ın tanımlamasında, Bilinç, kendinin ve nesnelerin bulundukları ilişkiler içinde farkındalığıdır. Çoğu ilişkilerin yaşantılanması ise, bilinçdışı düzeydedir; bilinçdışı yaşantılar, benlik ve bilincin işlevinde büyük değişiklikler yaratacak ölçüde bilinci etkiler. İç tasarımların ilişki dinamiklerinden başka bir şey olmayan iç yaşantılar, bilincin kendisi değil, nesnesidir. Özne, dış gerçeklikle ilişki içinde kendi iç gerçekliğini oluşturur.

Deli Dumrul; dediği dedik, kestiği kestik, düdüğü düdük hükümran Kanuni Sultan Süleyman'ın da Deli İbrahim'in de atasıdır. Her ikisi de Arap kavuğuna taktıkları kuş tüyleriyle ata kültürünün, köprülerin başlarını tutsalar da kurumuş-kurutulmuş nehir misali silinmiş belleklerinin, ata yaşantılarının bilinçdışı mirasçılarıdırlar. Bir yabancı yaşantı, Arap yaşantısı ve tarzı İslam'a geçişte Kuran'dan önce de var olmuş Türk kavminin temel özelliklerini işgal etmişse, kendilik nesnesi ilişkilerine ulaşmasını engellemişse, kendiliğin güvende hissettiği bütünleştirici nesne ilişkiler ağından zorla koparmışsa öncelikle travma mekanizması çalıştırılmış demektir. Şimdilerde aynı mekanizma, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna karşı, Batı'yı ezberlemiş yeni düzenci ile kitabı hatmetmiş Arap hizmetkârının ittifakında da çalıştırılmaktadır. Tanrı varsayım, Olan ile Olmayan arasında yalpa vuruyor. Fakat Azrail (Ölüm) ve dünya hayatı gerçek. Dünya şirin, can tatlı! Olan, Olmayana ayak bastığında kendi benzeşiğini arıyor. Olmayan, bizim içimizde bulunmayan bir şey; dışımızda bir şekilde, bir halde mevcut. Olan-Olmayanı tanımlayabilmek için benzeştirmek zorunda. Nedir ki her tür benzeştirme, Olmayanı bize özünden kaybettiriyor. Bize gelmeden kalktığı yerde kayboluyor. Seziyor, duyumsuyorum, çevremde bir yerde Olmayan dolanıyor. Olmayan, Olanı sürekli etkiliyor. Nasıl etkiliyor, biliyor muyum? Hayır. O halde neye göre evet, neye göre hayır? İstifimden benzetme yapmalıyım. Makbul nasıl maktûl oldu sorusu, Sultan Süleyman'la birlikte gözdesi Vezir İbrahim Paşa'yı, karısı Hürrem'i hatırlatır. Onlar Olan'ın içindeydiler, şimdi haklarında tüm bilinenlere karşın Olan'ın uzağındalar, sanki hiç yaşamamışlar. Mimarları Sinan da İbrahim gibi Rum kökenlidir, sultana Süleymaniye Camisi'ni yapmıştır, cami orada durmaktadır, Olan bir şeydir. Eser, mağrur hükümdarın totem döneminden, şamanlıktan kalma putperestçe hevesi miydi? Stanislaw Lem ise, hiç gitmediği, hiç gidemeyeceği, yalnız hayal edebileceği Aden gezegenini, başka gezegenleri ve oradaki yaratıkları yani Olmayanı anlatmıştır. Bildikleriyle bilinmeyeni, gördükleriyle görmediğimizi anlatmış, dünyalıların diliyle zekâmıza sergilemiştir. Henüz hiç mevcut olmayana düşleyerek ulaşmıştır. Orada, yazarın hayal ederek ulaştığı yerde bizim sınırlarımız zorlanmıştır. Bilinmeyen gezegenden mevcudiyetini yaşayarak bildiğimiz dünyamıza döndüğümüzde geleceğin mitolojisi olan bilimkurguya zihinsel algılama tarzımı Kutsal Kitaplar'a karşı da çalıştırdığımda Türklerin İslamlaşması kuşkuyu, insanın gerçeği arama çabasını içermiyordu. Bu durum, realiteye vicdani bir hayatı ketleyen şey olarak çıkıyor. Psikiyatrist Saydam'a göre, insan ilkelleştikçe paranoid, olgunlaştıkça depresif özellikler sergiliyordu. Varlığıyla ilgili gerçekten mahrumdu insan; ama insan gerçekten mahrum olduğu için ahlaki varlıktı. Din ve günümüzün çağdaş düşünce akımları vicdani tembellik yaratıyordu. Çünkü fetvacılık, hazırcevaplılık vicdanı otomatikleştiriyordu, vicdanı şeyleştirme eğilimindeydi. İnsanda trajik olan vicdanidir. Vicdani olan trajiktir. Din ise trajikliği bastırır, insanın dünyadaki gelimli gidimli varlığını trajikleştirmeden çözüm bulma eğilimi taşır. Bilgelik; anlamak, anladığına boyun eğmek olur. İnsan başka çaresi olmadığı için olgunlaşır. Yani insan keyfinden olgunlaşmaz, çaresizlikten olgunlaşır. (Saffet Murat Tura, Virgül, Sayı 6) İnsan gerçekten yoksundur, nasıl becerirse becersin, doğruyu seçmelidir; Deli Dumrul'un fark etmediği budur.

Kuşlar daldan dala, insanlar fikirden fikre, yazıcılar kitaptan kitaba atlıyor. Yıldızlar orada, duruyorlar gibi; durmuyorlar. İlk patlamanın hızıyla hâlâ ilerliyorlar. O halde geçmişte herhangi bir noktayı, yaşanmış olduğu için, değişmezlik ve bozulmazlık gereksinimiyle kerteriz alabilir miyiz?

Acı verici bilinç

Elbette çok merak ediyorum. Balkonda pipo içip apartman çangıl çungulundan göğe baktığımda benimle birlikte gelmiş, geçmiş, geçmekte olan insanların uzaydaki bu oyunda niçin rol aldıklarını. Eskiler umman diyordu, biz diyelim ki sonsuz, diyelim ki evren, genişliyor veya genişlemiyor, milyarlarca ölü varsa, var idiyse, milyarlarca hayat niçin rol aldı? Bilinç acı verici. Geri çekilmek, acı duymamak istiyor, bundan dolayı masal uyduruyor. Kendi masalının rehavetiyle yaşayıp giden insanlara, bir karşı ses, İblis'i olumsuz nitelendiriyor; demiş ki, insanın ruhtan ayrı bedeni yoktur, beden denen ruhun parçasıdır, giriş yerleri beş duyu tarafından fark edilir, enerji tek hayattır ve bedenden gelir, akıl enerjiyi sınırlayıp dıştan çevreleyendir, enerji hazdır.

Sınırlayanın, maddi, manevi alanları sınırlamadaki niyeti neydi?

Hasan Bülent Kahraman'ın "Yahya Kemal Rimbaud'u Okudu mu" adlı kitabında, ısrarla üzerinde durduğu sorun, Osmanlılıktan Cumhuriyet Türkiyesi'ne geçişte yaşanan bellek kaybı, kopukluktur; oysa bu kopukluk Türkler'in İslama zorla geçiştirilişlerinde dikâlâsıyla yaşanmıştı. Bu kopukluk, yedi yüz yıllık aradan sonra Türkler'e Türkçe'yi yeniden keşfettiren Mustafa Kemal'i eleştirmek gerekçesiylegöz ardı edilse de, hâlâ, Alevilik, Bektaşilik ve/ya tarikatlar çevresinde bir şekilde yaşamaktadır. Ana/ata kültürü kopukluk yaşantısını da özümseyerek kopuş sonrası nesillere aktarılmıştı. Pagan Türk, kendisini kamufle edecek yolları bulmuştu. Osmanlı sultanları, Saray, göçebe Türk'ü bir yere yerleştirip dini vasıta kılarak daha sıkıdüzende yönetip vergisini almak, savaşlarda ölümüne kullanmak (harcamak) istiyor; yanı başında kendisine rakip başka soylu bulunmasın diye Hıristiyan köle/kul oğlanları (ne tesadüf) yönetime, askeriyeye istihdam ediyordu. Dr. Saydam'ın teşhisiyle narsistik şişinme içindeki Deli Dumrul, olağanüstü evren ile olağan evren arasındaki gerilimde pes etmiş, Azrail karşısında panikleyerek korktukça bilincini yaşaması için feda etmişti. Ne vahim farkındalık tecellisi ki, hem H.B. Kahraman hem de baskın profesörlük titriyle (kimilerine) etkileyici unvan taşıyan Saydam'ın kitaplarını yazarken üstlerinden okuya okuya geçtikleri veri, bilgi ve orijinal birikim-altyapı tabanı Batı'nın Platoncu Şark Dairesi'ni dışlayıp, cemaatçi beşeri antik zihniyeti dışlayıp, antikite Doğu'yu kovup rönesansı Orta Çağın reddi değil (Luther'den Erasmus'a) uzantısı üzerine kurduklarının unutulmasıdır. Bizim belleğimizde, Çin ne idiyse Arap da oydu. Yoksa bir hatırlama noksanlığı, Deli Dumrulluğun son varyantını, karma kültür Türk ama meçhul-ün neseb entelekyasında mı fotoğraflamaktadır? Ne diyor Yahya Kemal? "...İyi nesir, hani Yûnanîler'in bilhassa ve bilhassa Lâtinler'in nesir, nihayet vârisleri olan Avrupalılar'a mîras bıraktıkları nesir, hulâsa bugün aydınlığının hudutsuzluğuyla insanları insan eden nesir Araplar'da da yoktu, Acemler'de de yoktu. Biz zavallı Türkler Arap ve Acem'in tilmizleri olduğumuz için, ayrıca da, kendi millî kusûrumuz olarak, az yazdığımız için nesirsiz kaldık. Mâzimizi muhayyilenin bütün kudretiyle kâğıtların üzerine enine boyuna tecessüm ettirmek şöyle dursun, kayıd ve tescîl bile edemedik... Çok kötü yazmamızın sebebi, İran nesrinin nesirde modelimiz oluşudur. Hâkikatin ta kendisi budur ki yalnız Latin nesrine mensup olan milletler iyi yazmayı bildiler." Rönesans bireyi bulabildiyse, analitik-çözümleyici mantığıyla, serbest yorumlayıcılığıyla içinden Doğu'yu-Platon'u attığı içindir. Bir başka profesör, Mehmet Ali Kılıçbay, Doğu'nun Devleti Batı'nın Cumhuriyeti var diyerek yazıyor. Yine bir başka profesör, Bahaeddin Ögel, Dumrul sözcüğünün Arapça yazılım yanlışından geldiğini, aslının Tuğrul/Toğrul/Togrıl olabileceğini, Türkçe'de Dumrul diye bir sözcüğün bulunmadığını yazmakta ve Müslümanlığın kabul edilişinden, Dede Korkut geleneğinden önceki bir Oğuz-nâme parçasından söz açmaktadır. Dikkat uyandırıcı bir parçadır bu: "Selim oğlu Karaman'ı sevüb, Tanrı yaradan, Ulu Sultan budağı, altın köprü yapan, Azrayille savaş kılan, salkum salkum don giyen, sakar atın oynadan, Tokuş Koca oğlu Toğrul Sultan..."

Birey olmak

Birlikte varoluş insanlığın nihai ütopyası ise, iç dinamiklerin dış gerçekliğe yansıtılmasıyla meydana gelen toplumsal ürün olan mitlerin; Mutlak Bilinç-Doğru-Gerçek savındaki dinler tarafından bertaraf edilmesiyle kendiliğe ait içeriklerin, dinamiklerin yeniden içselleştirilip bütünleştirilmesi Merkezi İrade için boşaltılacaktır. Mitler insana denenmiş öznel eylemlilik seçenekleri sunuyor, mit kahramanları da dünyevi ardılı olarak kendisi ve öteki arasındaki ilişkilerin fark edilmesini sağlıyor idiyse, içselleştirmenin ardından dışsallaştırma sürecinin ilerdeki dönemlerinde özne edilgen konumdan etken konuma geçiyor idiyse, tam bir teslimiyet talep eden Müslümanlıkla tüm psikolojik mekanizmalar durdurulmayacak mı? Müslümanlıkta herkesin kendisinden sorumlu olması, durdurulmuş psikolojik mekanizmalara rağmen birey olmaya yetebilecek miydi? Her şeyin, sellerin, depremlerin, felaketlerin, hastalıkların, ölümün, suçların, cinsel ilişkilerin, uygun davranışların, yanlış davranışların cevabı orada vardı. Cevap tartışılamaz, hatta yorumlanamaz kesinlikteydi. Mitojenik ve mitolojik olma benlik bilinçliliğinin hem nedeni hem de işlevi iken, kendisi olmayan üzerinden kendiliğin tanımlamasına ulaşabileni, kendisi olmayan nesnelerle ilişkisi içinde eylemlerini biçimlendirebileni, yani Benlik iddiasındakini lanetleyen, Tanrı'ya eş koşma gören Müslümanlık; her insan bir mit kahramanıdır sözünü ve mitolojinin mecazi cevaplarını sindirebilecek miydi? Bu sorunun karşılığı, Dumrul'a deli denilerek sonuçlandırılacaktır. Hamlet deli miydi?Ya da seçkin yazarımız A. Turan Oflazoğlu'nun oyunlaştırdığı "Bana saltanat gerekmez, kardeşim sağ olsun" diye haykıran İbrahim niçin deliydi? Değirmenlere saldıran Mancha'lı Don Quijote deli miydi? Neden korunmak için deli rolü oynuyorlardı.? Erkek veya kadın, kendi kişisel, coğrafi, tarihsel sınırlılığının dışına çıkmayı başarabilen, insanlık için genel geçerliliği olan duygu, düşünce, davranış şemalarını kişiliğinde yaşayabilen, evrensele yayabilen mit kahramanı; doğum yeri bilinç dışında, kendisiyle kendisi gibi olmayanın arasındaki uçurumdaydı. Duha Koca Oğlu Deli Dumrul "Bre Azrail aman" diyerek, yabancı korkusuyla birlikte dikeyliğin güçlü simgesi olan dağ yüksekliğinden, o uçuruma, alelade kitle tabanına düşmüştür.

Göçebelik ve yerleşik düzen

Çin'i fethedip Çinlileşen-Batı Asya'yı fethedip İslamlaşan, Balkanları fethedip (Bulgarlar gibi) Slavlaşan, Hıristiyanlaşan, Batı Asya'da İranlılaşan, Mısır'da, Suriye'de Araplaşan Türkler nerede göçebe hayat tarzlarını terk edip yerleşik düzene geçtilerse (Roma'nın Ortadoğu'ya pagan gelip Hıristiyan dönmesi gibi) oranın yerli halkı tarafından Bir Bilinç-Bir Benlik Bilinci devşirmesine uğratılmıştır; Selçuklulardan önce Bizanslılar tarafından Anadolu'ya yerleştirilip Hıristiyanlaşan Hazarlar, Alanlar, Kumanlar, Peçenekler, Oğuzlar gibi 24 Oğuz boyundan diğer Türk boyları da bin yıllık Hıristiyan Rum diyarında Anadolulaştıkça ve Anadolu'yu Türkleştirdikçe Bizans ve Müslüman eleğinden (M.S. 1050-1450) geçmişlerdir. Toprağa yerleşmedikçe kendilerine yetecek üretimi yapabilen, kış, kışlak ihtiyaçlarını köylerden tedarik edebilen, üretim fazlasını özellikle at ve eti pazarlarda satabilen, yüzyıllardır hayat stili ve iktisadi biçim olarak savaşmayı tercih eden,ordularını beslediği takdirde kendi soydaşlarının yağma tehdidine karşı Hıristiyan köylüleri koruyan, bazen onlarla birlikte devlet güçlerine karşı dayanışma yapan, yerleşiklerle dış evlilik ilişkisi kuran göçebe Türkmen'le bu iç içe geçmenin öbür yüzünde, çoğunluğu Elence konuşan ve Hıristiyan olan Anadolu halkının önce İslamlaştırılması sonra Türkleşmesi yani Müslüman Türk olanlardan kimilerinin aslen Hıristiyan Rum olduğu gerçeği de vardır. Bu gerçeğe diğer nüfus yapı parçalarını da katabiliriz. Göçebe hayattaki katı doğa koşullarında ve dış düşmanların varlığında bir gruba ait olmadan tek başına var olmanın imkânsızlık tecrübesinde bu kültürel melezlenme olgusunda Türkler, Yabancı Bilinci'yle defalarca karşılaşmışlar; erkek çocuk,kadın ananın erkekliğinin uzantısında eril erkin paylaşımı olarak erkekler topluluğuna sunulmuştu. Oysa geçmişin saf dönemlerinde hayat doğada, doğanın gücünün kontrolündeydi; göçebe Türk için doğa saygı gösterilmesi gereken kutsal bir güçtü; doğa ne verirse kabulleniliyor, besleyiciliği, koruyuculuğu azaldığında, başka bir yerde, yine doğa ananın kucağında, mülkiyeti yeryüzünün tüm canlılarına ait toprakta aranmak üzere göç ediliyordu. Ne zaman ki Selçukluların uç beyi Kayı Boyu, nüfus yapısı çeşitli bin yıllık Roma topraklarında 600 yıllık nüfus yapısı çeşitli Osmanlı İmparatorluğu'nu kurdu, merkezi otorite, Şalvarı şaltak Osmanlı/ Eğeri kaltak Osmanlı/ Ekende yok biçende yok/ Yemede ortak Osmanlı tarafından Türkler "Etrak-ı bi-idrak" oluverdi.

Günümüze gelindiğinde, kitle tabanında, ikinci doğamızda, yani ilk insandan bu yana yarım milyon yılda iradi kolektif örgütlenmeyle güvenliğimiz ve rahatlığımız için yarattığımız toplumsallıkta bize (Türkiye'ye) düşen örgünün ilmiğinde, sosyal ve şahsi hücrelerimizde alttan alta Deli Dumrul'un bilincini hissettiğimizi itiraf etmenin hiçbir sakıncası yoktur. Çünkü dolu veya boş hayatlarımızı gizlemek için mistik bir cilayla kullandığımız zihinsel donanımın havai fişekleri olan muskalardan, tılsımlardan, yeni insanın yeni ürün metalarıyla büyülendiğimiz kadar istila altında sıkışmışlığın kahramanı Deli Dumrul'u unutmuş gibi yapmak zorundaydık. Şimdilerde "Bre Azrail aman! Batı kapitalizminin birliğine yoktur güman!" mı demeliydik? Ortaçağın feodal lordlarının yerini para lordları almış, karmaşık bir hakimiyet sistemi kurmuşlardı. Onların bu sisteminde, ikinci doğanın özelliği olan hiyerarşi, eşitlikçi ilişkilerden komuta ve itaat çerçevesinde kurumlaşan toplumsallıkta insanlığı, belirli statü modellerine sürüklemişti. Sonuçta, insanların ürettikleri ve tükettikleri metalara benzeştikleri yalnız kalabalıkta bencilliği, tüketimciliği, kariyerizmi, karşılıklı kuşkuyu, çok geçici ilişkileri yaşıyor olduk. Farkına varılmadan eskisinden yararlanarak Yeni Kitabı Mukaddes metinleri yazılmaya başlanmış, yeni metinlerin yeni azrailleri, kapıcılar onu görmeden, çavuşlar onu duymadan, görür gözleri görmez oldurtarak, tutan elleri tutmaz oldurtarak, ağızların içini buz gibi dondurtarak, kemikleri toz gibi oldurtarak canların enerjisini alıp, içeriye dalıp özgürlüğü değil, tahakküm mirasını tekrarlamışlardı. Artık Deli Dumrul, anne-eşde simgeleşen ilk doğasını, can bulduğu doğasal ruhunu, yaratıcılığını iktidarın izni ve buyruğu altındaki bilince kurban verebilirdi.

Türkocağı Caddesi'ne gidip gelirken belediye otobüslerinde, şehiriçi vapurlarda günlerdir okuduğum M. Bilgin Saydam'ın Deli Dumrul'un Bilinci adlı kitabını çantama koyuyorum. Çevremdeki insan tiplerine bakıp gülümsüyorum. Sorsalar nedenini söylemeyecek, 'Türk-İslam Ruhu Üzerine Bir Kültür Psikolojisi Denemesi"ni okudunuz mu diye soracağım.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova