ISBN13 978-975-342-199-7
13x19,5 cm, 256 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Tarihsel Kapitalizm ve Kapitalist Uygarlık, 1992
Irk Ulus Sınıf, 1993
Sistem Karşıtı Hareketler, 1995
Bildiğimiz Dünyanın Sonu, 2000
Amerikan Gücünün Gerileyişi, 2004
İki Kültürü Aşmak, 2007
Kapitalizmin Geleceği Var mı?, 2014
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Giriş, "Liberalizm'den Sonra mı?", s. 9-15

Berlin Duvarı'nın yıkılışı ve sonrasında SSCB'nin dağılışı, Komünizmler'in ve modern dünyada ideolojik bir güç olarak Marksizm-Leninizm' in çöküşü olarak kutlandı. Kuşkusuz bu doğru. Bu olaylar, bir ideoloji olarak liberalizmin nihai zaferi olarak da kutlandı. Bu, gerçekliğin tamamen yanlış algılanmasıdır. Tam aksine, aynı olaylar daha da büyük ölçüde liberalizmin çöküşünü ve "liberalizm sonrası" dünyaya kesin olarak girişimizi göstermekteydi.

Bu kitap, bu tezin açımlanmasına hasredilmiştir. 1990 ile 1993 arasında yazılmış makalelerden oluşmaktadır. Bu makaleler, yaygın, erken, naif bir iyimserliğin yerini, ortaya çıkmakta olan yeni dünya düzensizliğine dair yoğun, yaygın bir korku ve endişenin almaya başladığı büyük bir ideolojik karmaşa döneminde yazılmıştır.

1989 yılı genellikle 1945-1989 döneminin sonu olarak, başka bir deyişle soğuk savaşta SSCB'nin yenildiğini gösteren yıl olarak değerlendirilmiştir. Kitapta söz konusu yılı 1789-1989 döneminin, yani modern dünya sisteminin küresel ideolojisi, benim deyimimle jeokültürü olarak liberalizmin zaferi ve çöküşü, yükselişi ve giderek ölüşü döneminin sonu olarak değerlendirmenin daha yararlı olduğu savunulacaktır. Böylece 1989 yılı, çoğu insanın Fransız Devrimi sloganlarının bugün ya da yakın gelecekte gerçekleşecek olan tartışmasız tarihsel gerçekliği yansıttıklarına inandığı bir siyasi-kültürel dönemin –göz alıcı bir teknolojik başarı döneminin– sonunu gösterecektir.

Liberalizm asla bir Sol doktrin olmadı; daima tipik merkezci doktrin olageldi. Liberalizmin savunucuları ölçülü, bilge ve insancıl olduklarından emindiler. Kendilerini aynı anda hem (muhafazakâr ideoloji tarafından temsil edildiğini düşündükleri) gayri meşru ayrıcalıklarla dolu uzun bir geçmişe karşı, hem de (sosyalist/radikal ideoloji tarafından temsil edildiğini düşündükleri) yetenek ya da erdemin dikkate alınmadığı umursamaz bir eşitlemeye karşı konumlandırmaktaydılar. Liberaller siyasi manzaranın geri kalanını daima kendilerinin tam ortada yer aldıkları iki uçtan kurulu olarak tanımlamaya çalışmışlardır. 1815-1848 döneminde gericilere ve cumhuriyetçilere (ya da demokratlara); 1919-1939 döneminde Faşistler'e ve Komünistler'e; 1945-1960 döneminde emperyalistlere ve radikal milliyetçilere; 1980'lerde ırkçılara ve karşı ırkçılara eşit derecede karşı oldukları iddiasındaydılar.

Liberaller daima, reformcu, yasallığı savunan ve bir ölçüde özgürlükçü olan liberal devletin, özgürlüğü garanti edebilecek tek devlet olduğunu iddia etmişlerdir. Özgürlükleri korunan nispeten küçük grup açısından bu belki de doğrudur. Fakat maalesef bu grup her zaman, durmaksızın herkesi içine alacak kadar genişleme yolunda ilerleme iddiasındaki bir azınlık olarak kalmıştır. Liberaller her zaman, baskıcı olmayan bir düzeni sadece liberal bir devletin garanti edebileceğini iddia etmişlerdir. Sağcı eleştirmenler liberal devletin, baskıcı görünmekteki çekingenliğiyle düzensizliğe göz yumduğunu, hatta bunu teşvik ettiğini söylemişlerdir. Öte yanda, Solcu eleştirmenler ise her zaman, yönetimdeki liberallerin başlıca kaygısının aslında düzen olduğunu ve ancak kısmen gizlenen, son derece gerçek bir baskı uyguladıklarını dile getirmişlerdir.

Mesele bir kez daha iyi toplumun temeli olarak liberalizmin erdemlerini ya da hatalarını tartışmak değildir. Bunun yerine liberalizmin tarihsel sosyolojisini yapmaya yönelmeliyiz. Fransız Devrimi sonrasında tarih sahnesine çıkışını; ilkin (en güçlülerinde de olsa) sadece birkaç devlette, daha sonra dünya sisteminde (ama gerçekten dünya sistemi anlamında) egemen ideoloji olarak hızla zafere yükselişini; ve son birkaç yılda, aynı derecede ani biçimde tahttan inişini açık bir biçimde çözümlemeliyiz.

Liberalizmin Fransız Devrimi'nin başlattığı siyasi çalkantılara dayanan kökenleri literatürde enine boyuna tartışılmıştır. Oysa liberalizmin dünya sistemi jeokültürünün merkezi söylemi haline gelişi savı biraz daha tartışmalıdır. Çoğu çözümlemeci liberalizmin Avrupa'da 1914 itibariyle zafere ulaştığında hemfikirken, bazıları o dönemden itibaren çöküşünün başladığını ileri sürecektir; ben ise liberalizmin doruk noktasının 1945 sonrası dönemde (1968'e kadar), dünya sisteminde ABD hegemonyasının yaşandığı dönemde yer aldığını ileri sürüyorum. Bunun yanı sıra, liberalizmin nasıl zafere ulaştığına –ırkçılıkla ve Avrupamerkezcilik'le temel bağlantılarına– ilişkin görüşüm birçoklarının itirazına maruz kalacaktır.

Ancak sanırım en kışkırtıcı olan, Komünizm'in çöküşünün bir ideoloji olarak liberalizmin nihai başarısını değil, liberal ideolojinin tarihsel rolünü sürdürebilme kabiliyetinin kesin biçimde zayıflayışını temsil ettiğini savunmaktır. Kuşkusuz bu tezin bir versiyonu, dünya Sağ'ının dinozorları tarafından savunulmaktadır. Fakat bunların birçoğu, ya sloganları manipüle eden sinikler ya da tarihsel olarak hiç varolmamış aile merkezli bir ütopyayı savunan umutsuz romantiklerdir. Diğer bazıları ise, sadece cereyan etmekte olduğunu doğru biçimde algıladıkları bir olgudan, dünya düzeninin yaklaşan parçalanmasından korkmaktadırlar.

Liberal reformculuğun bu reddi, şu anda ABD'de "Amerika ile Sözleşme" etiketi altında geliştirilirken, aynı anda IMF yardımlarıyla dünyanın dört bir yanındaki ülkelere zorla yediriliyor. Açıkça gerici olan bu politikalar, muhtemelen, halihazırda Doğu Avrupa'da olduğu gibi, ABD'de de siyasi bir geri tepmenin doğmasını teşvik edecektir; çünkü bu politikalar nüfusun çoğunluğunun mevcut ekonomik durumunu iyileştirmekten çok kötüleştirmektedir. Fakat bu geri tepme, liberal reformculuğa olan inanca geri dönüleceği anlamına gelmeyecektir. Bu sadece, bugün yeniden güçlenen gericiler tarafından satışa çıkarılan ve sahte bir piyasa övgüsü ile yoksullara ve yabancılara karşı yapılan düzenlemeleri birleştiren bir doktrinin, reformculuğun karşılanamamış vaatlerinin yerine yaşayabilir bir karşılık sunamayacağı anlamına gelecektir. Her halükârda benim iddiam farklı. Benim tezim, makalelerden birinde "özgürleşme modernliği" diye adlandırdığım görüşü benimseyenlerin tezidir. Bence, enkazdan kurtarabileceklerimizi ve dünyaya liberalizmden kalan zor koşullar altında onun belirsiz mirasıyla nasıl mücadele edebileceğimizi görebilmek için, liberalizmin tarihini ciddi biçimde gözden geçirmeliyiz.

Kasvetli ve karanlık bir tablo çizmeye çalışmıyorum. Ancak pembe bir tablo çizen beylik lâflar edecek de değilim. Liberalizmden sonraki dönemin, geçen beş yüz yıldaki diğer dönemlerin hepsinden daha önemli bir siyasi mücadele dönemi olduğuna inanıyorum. "Hiçbir şeyin değişmemesi için her şeyin değişmesi gerektiğini" gayet iyi bilen ve bunu gerçekleştirmek için ustaca, zekice çalışan ayrıcalık yanlısı güçler görüyorum. Tam anlamıyla soluğu tükenmiş özgürleşme güçleri görüyorum. Uğrunda 150 yıl mücadele ettikleri siyasi bir projenin –devlet iktidarının, bugün bu devlette, yarın ötekinde elde edilmesi vasıtasıyla toplumsal dönüşüm projesinin– tarihsel beyhudeliğini fark ediyorlar. Herhangi bir alternatif projenin varolup olmadığı konusunda son derece kuşkulular. Fakat eski proje, dünya Solu'nun stratejisi her şeyden önce, Leninizm gibi en iddialı biçimde anti-liberal, "devrimci" varyantlarında bile liberal ideolojiden etkilenmiş, onunla kaplanmış olduğundan ötürü başarısız olmuştu. 1789-1989 arasında ne olduğu açıklığa kavuşmadan, yirmi birinci yüzyılda akla yakın hiçbir özgürleşme projesi ortaya konulamaz.

Ancak, 1789-1989 arasında neler olduğu hakkında açık bir görüşe sahip olsak ve önümüzdeki yirmi beş-elli yıllık geçişin sistemsel düzensizlik, parçalanma ve hangi tür yeni dünya sistem(ler)inin inşa edileceği hususunda şiddetli bir siyasi mücadele dönemi olacağı konusunda aynı fikirde olsak bile, insanların çoğunu ilgilendiren soru, şimdi ne yapılacağıdır. Bugün insanlar, kafaları karışmış, öfkeli, korku dolu, hatta bazen umutsuz bir durumdalar, ama hiç de pasif değiller. Siyasi bir faaliyette bulunulması gerektiği inancı, "geleneksel" tipte bir siyasi faaliyetin muhtemelen beyhude olduğu yolundaki eşit derecede güçlü duyguya rağmen, dünyanın dört bir yanında gücünü hâlâ koruyor.

Artık yapılması gereken seçim "devrim mi, reform mu" şeklinde takdim edilemez. Bir yüzyıldan fazla bir süredir bu farazi alternatifi tartışmaktayız; sonuçta çoğu durumda keşfettiğimiz tek şey reformcuların gönülsüz reformcular olduğu, devrimcilerin ise sadece biraz daha fazla militan reformcular olduğu ve gerçekleştirilen reformların, bütününe bakıldığında taraftarlarının niyet ettiğinden de ve muhaliflerinin korktuğundan da daha az şey başardığı oldu. Aslında bu, egemen liberal konsensus tarafından bize empoze edilen yapısal kısıtlamaların zorunlu sonucuydu.

Fakat, parçalanma gelecekte olacak şeyler için devrimden daha uygun bir isimse, bizim siyasi konumumuz ne olacaktır? Yapılacak sadece iki şey görüyorum ve bu ikisinin eş zamanlı olarak yapılması gerekiyor. Bir yanda, hemen hemen herkesin acil kaygısı, yaşamın sıkıştıran, süregiden sorunlarının –maddi sorunlar, toplumsal ve kültürel sorunlar, ahlaki ve manevi sorunlar– üstesinden nasıl gelineceğidir. Öte yanda, daha az sayıda olmakla birlikte, hâlâ birçok insanın zihni, daha uzun vadeli bir meseleyle –dönüşüm stratejisiyle– meşguldür. Geçen yüzyılda ne reformcular ne de devrimciler başarılı olabildi; bunun nedeni, her iki kesimin de kısa vadeli ve uzun vadeli meselelerin ne ölçüde eş zamanlı, ancak birbirinden oldukça farklı (hatta aksi yönlerde ilerleyen) türden faaliyetler gerektirdiğinin farkına varamamış olmasıdır.

Modern devlet, reformcuların insanlara sorunların üstesinden gelmelerinde yardım edebilmelerinin baş aracıydı. Ancak devletin tek işlevi bu değildi; hatta belki birincil işlevi bile değildi. Devlet-yönelimli faaliyet de, sorunların üstesinden gelmenin tek mekanizması değildi. Ancak gerçek şu ki, devlet faaliyeti, sorunların üstesinden gelme sürecinin vazgeçilmez bir unsuruydu; ayrıca sıradan insanların sorunların üstesinden gelme girişimleri, haklı olarak ve sağduyulu bir biçimde, devletleri belli biçimlerde faaliyette bulunmaya sevk etmeye yönelikti. Düzensizlik, karışıklık ve süregiden parçalanmaya rağmen, bu olgu hâlâ geçerli. Devletler, kaynakları dağıtmaları, hakları çeşitli derecelerde korumaları ve farklı gruplar arasındaki toplumsal ilişkilere müdahaleleri aracılığıyla çekilen sıkıntıları arttırabilir ya da azaltabilir. Herhangi bir kimsenin bundan böyle devletinin ne yaptığı hakkında endişe duymaması gerektiğini ima etmek çılgınlıktır; birçok insanın devletlerinin faaliyetlerine yönelik canlı bir ilgiyi tamamen bir kenara bırakmaya razı olacağına da inanmıyorum.

Devletler işleri herkes için bir parça daha iyi (ya da bir parça daha kötü) kılabilirler. Sıradan insanların sorunlarla daha iyi başa çıkabilmelerine yardım etmek ile yukarı katmanların daha da serpilmesine olanak tanımak arasında bir tercih yapabilirler. Ancak devletlerin yapabileceği bundan ibarettir. Kuşkusuz bu işler kısa vadede çok şey fark ettirebilir, ancak daha uzun vadede hiç de önemli değildirler. Bütün dünya sisteminin yaşamakta olduğumuz büyük dönüşümünü, yönünü değiştirecek düzeyde etkilemek istiyorsak, devlet temel bir faaliyet aracı değildir. Bir araç olmaktan ziyade önemli bir engeldir.

Devlet yapılarının ("devrimci" güçler olduklarını iddia eden) reformcu güçler tarafından kontrol edildiklerinde (ya da belki özellikle o zaman) dünya sisteminin dönüşümünü önemli ölçüde engeller hale geldikleri (daima öyle oldukları?) anlayışı, Üçüncü Dünya'daki, eski sosyalist ülkelerdeki ve hatta OECD'ye üye "refah devleti" ülkelerindeki muazzam devlet aleyhtarlığının ardında yatan şeydir. Enkazda, yeni bir saldırgan (Batılı) muhafazakâr uzmanlar ve siyasi figürler grubu tarafından pazarlanan "piyasa" sloganları, sözel açıdan anlık bir geçerlilik kazanmıştır. Ancak slogan olarak "piyasa"yla birleşen devlet politikaları sorunların üstesinden gelmeyi kolaylaştırmak yerine zorlaştıracağından, piyasa-öncelikli yönetimlere karşı savrulmalar birçok ülkede şimdiden başladı. Ancak bu savrulma devletin dünyayı dönüştürme kapasitesine dair yepyeni bir inanca dönüş şeklinde değildir. Gerçekleşmekte olduğu kadarıyla bu savrulma, sadece insanlara sorunların üstesinden gelmede yardım etmek için hâlâ devleti kullanmamız gerektiğine ilişkin makul bir yargıyı yansıtır. Dolayısıyla bugün bazı insanlar için, hem (sorunların üstesinden gelmede yardım almak için) devlete dönmek, hem de (dünyayı gidebileceğini umdukları doğrultuda yeniden inşa açısından) devleti ve genel olarak politikalarını yararsız ve hatta çok kötü bularak kınamak, bir tutarsızlık değildir.

Öyleyse bu insanlar dönüşümün yönünü etkileyebilecek ne yapacaklar, ne yapabilirler? Bu noktada bir başka aldatıcı slogan devreye girer: Bu, "sivil toplumu" kurma, genişletme ve yeniden inşa çağrısıdır. Bu da eşit derecede beyhude bir çabadır. "Sivil toplum" devletler varoldukça ve temel olarak yurttaşların devlet çatısı altında, devlet tarafından yasallaştırılan faaliyetlerde bulunmak ve devlete karşı dolaylı (yani parti dışı) politikalara girişmek üzere örgütlenmesi anlamına gelen "sivil toplum" denen bir şeyi ayakta tutacak güçte oldukça varolabilir. Sivil toplumun gelişimi, iç düzenin ve dünya-sistemi düzeninin dayanakları olan liberal devletlerin kurulmasında temel bir araçtı. Sivil toplum, o güne değin liberal bir devletin kurulmadığı yerlerde liberal devlet yapılarını oluşturmak için bir toparlanma simgesi olarak da kullanıldı. Ancak en önemlisi, tarihsel olarak sivil toplum, tehlikeli sınıfları uysallaştırma tarzı olmasının yanı sıra, devletin potansiyel yıkıcı şiddetini kısıtlama tarzıydı.

Sivil toplumun inşası, on dokuzuncu yüzyılda Avrupa ve Kuzey Amerika'daki devletlerin faaliyetiydi. Yirminci yüzyılın ilk altmış-altmış beş yılında devlet kurma dünya sisteminin gündeminde kaldıkça, daha fazla devlette sivil toplumların inşasından söz edilebilirdi. Ancak devletlerin zayıflamasıyla, sivil toplum da zorunlu olarak parçalanıyor. Zaten çağdaş liberallerin üzüldükleri ve muhafazakârların gizlice sevindikleri şey tam da bu parçalanmadır.

"Grupçuluk" –her biri bir kimlik çevresinde dayanışma kuran ve kendilerine benzeyen diğer grupların yanında ve karşısında hayatta kalma mücadelesi veren savunmacı grupların inşası– çağında yaşıyoruz. Bu grupların siyasi sorunu, insanlara sorunların üstesinden gelmelerine yardımcı olacak yeni bir araç olmamaktır (bu durum siyasi açıdan muğlaktır, çünkü yeni birer araç olmaları durumunda devletlerin çöküşüyle ortaya çıkan boşlukları doldurarak düzeni korumuş olacaklardır; dönüşüme aracılık etmelerinin tek yolu devletin bu işlevini üstlenmemeleridir). Eşitlik mücadelesinin bir parçası olarak grup hakları için savaşmak, (her halükârda çoğu grup için akla yakın görünmeyen bir hedef haline gelmiş olan) "arayı kapatmak" ve ön sıralara geçmek adına grup hakları için savaşmaktan tamamen farklıdır.

Dünyada bugün yaşanmakta olan geçiş döneminde, hem yerel düzeyde hem de dünya düzeyinde çalışmak etkilidir; ancak artık ulusal devlet düzeyinde çalışmak sınırlı bir yarara sahiptir. Çok kısa vadeli ya da uzun vadeli hedefler izlemek yararlıdır, ama orta vade süregiden, iyi işleyen bir tarihsel sistemi varsaydığından, etkisiz hale gelmiştir. Önümüzdeki dönemin bu denli karışık görünmesinin nedeni, zorunlu olarak buna özgü ve tesadüfi taktiklere sahip olan bu tür bir stratejinin yerine getirilmesinin basit olmamasıdır. Ancak bugün liberal değerlerin artık egemen olmadığı ve varolan tarihsel sistemin (meşruiyeti bir yana) kendi kabul edilebilirliği için gerekli olan asgari kişisel ve maddi güvenliği sağlayamadığı bir dünyada yaşadığımızı kabul edersek, açıkça makul bir umut ve güvenle, fakat elbette herhangi bir güvence olmaksızın ilerleyebiliriz.

Küstahça bir biçimde kendinden emin olan liberal ideologların vakti geçti. Muhafazakârlar, 150 yıllık bir kendini küçümsemeden sonra, dindarlık ve mistisizmle maskelenmiş pervasız bir çıkarcılığı, ideolojik bir ikame aracı olarak ortaya koymak üzere tekrar ortaya çıktılar. Muhafazakârlar egemen oldukları dönemlerde kendini beğenmiş, hedef gösterildiklerinde ya da sadece ciddi biçimde tehdit edildiklerinde ise kinci ve öfkeli olma eğilimindedirler. Mevcut dünya düzeninin dışında bırakılanların tümüne düşen tüm cephelerde birden ilerlemektir. Bundan böyle devlet iktidarını odak almak gibi basit bir hedefleri yok. Yapmaları gereken iş çok daha karmaşık bir şey: Aynı anda hem yerel, hem de küresel düzeylerde hareket etmek suretiyle yeni bir tarihsel sistemin yaratılmasını sağlamak. Bunu gerçekleştirmek zor ama imkânsız değil.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova