ISBN13 978-975-342-368-7
13x19,5 cm, 320 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Vatan Millet Pragmatizm, 1991
Resmi Tarih Sivil Arayış, 1991
Sol Kemalizme Bakıyor, 1991
Ne Şeriat Ne Demokrasi, 1994
Direniş ve İtaat, 2000
Derin Hizbullah, 2001
Recep Tayyip Erdoğan, 2001
Nereye Gitti Bu Ülkücüler?, 2003
Türkiye’nin Kürt Sorunu, 2004
100 Soruda Erdoğan x Gülen Savaşı, 2014
Ji Realîteya Kurd
Ber Bi
Realîteya
Kurdistan ve
Serencama Meseleya Kurd
, 2016
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

"Bu Kitabın Öyküsü", 1990, s. 11-17

Ben bir gazeteciyim. Ama Ayet ve Slogan son yılların popüler tanımlamasıyla bir "gazeteci kitabı" değil. Çünkü daha önce bir gazete ya da dergide çıkan yazıların, olduğu gibi (ya da ufak tefek rötuşlarla) bir araya getirilmiş hali değil. Dolayısıyla hiçbir basın kuruluşunun koruyucu kalkanına sahip değil. Sorumlulukları yalnızca yazarına (bana) ait.

Bu kitabın hatasız ve eksiksiz olduğunu iddia edecek değilim. Ancak bütün bunlara rağmen yayımlanmalıydı, yayımlandı. Hatta geç bile kalındığı söylenebilir. Çünkü böyle bir çalışmanın mükemmelliği yakalayabilmesi, koşullar ne olursa olsun imkânsız.

Türkiye'de herhangi bir ideolojik kesimin birçok düzlemde, birçok boyutta ele alındığı çalışmalar yok denecek kadar az. Bazı katıksız anti-komünistlerin soğuk savaş ruh haliyle döktürdükleri dehşetengiz "komünist hareketler raporları" ile "içeriden" yazıldığı için tüm hayati noktalara eğilemeyen, yumurta küfelerinin hep sırtlarda hissedildiği Sol Kendini Anlatıyor gibi çalışmalar mevcut. 12 Eylül sonrası Türkiye Solu'nu anlayabilmekte önemli bir boşluğu doldurduğu kesin olan Rafet Ballı'nın Sosyalist Sol Konuşuyoru da yalnız ve yalnız bir gazeteci çalışması olmak çabasında. 12 Eylül'ün arifesinde Aydınlık gazetesinde yayımlanan "Bilinmeyen Sol" dizisi de esas olarak "doğru sosyalist tavır" adına, tasvip edilmeyen militan grupların, ev krokileri çizmeye varacak ölçüde bir yerlere ihbar edilmesiydi.

İslami kesim üzerine bazı akademik çalışmalar ve birkaç dar kapsamlı basın dosyası dışında bunlar bile yapılmadı. Bu anlamda, 1985 yılında Nokta dergisinde muhabirlik yaparken bu kesimle ilgilenmeye başladığımda ilk farkına vardığım herkesin acemi olduğuydu. Ben zaten gazeteciliğin acemisiydim, haklarında ürkütücü tablolar çizilen İslamcılarla neyi, nasıl konuşacağımı bilmiyordum. İslamcılar acemiydi. İlk defa kendilerine, kendilerinden olmayan biri çıkıp "Siz kimsiniz, ne yer, ne içer, nereden gelip nereye gidersiniz?" diye soruyordu. Dergideki sorumlularım, çalışma arkadaşlarım acemiydi. İlk defa "gizli Kuran kursu, illegal ayin vs."den değil ama İslamcılardan söz eden haberlerle karşı karşıyaydılar.

Toplum ve özel olarak benim yakın çevrem acemiydi. "Aman başına bir şey gelmesin" diye samimi bir şekilde uyaranlar; "onların öyle göründüğüne bakma, iktidara gelseler ilk seni, beni keserler" diye kehanette bulunanlar; "abi, adamlardaki anti-emperyalist boyut hakikaten çok önemli" diye kestirmeden politik davrananlar ve daha niceleri...

Büyük ölçüde o dönem yaygın olan sivil toplum tartışmaları ve bunun en belirgin yansıması olup bugün maalesef yalnızca gülünç yönleriyle hatırlanan panellerden cesaret alarak, İslami kesimle ilgimi kesmedim, hatta ilişkilerimi ilerlettim. Geçen zaman içinde acemiler ustalaştı, handikaplar öz ve biçim değiştirdi. Bazıları benim "ajan vs." olduğumu iddia edip, İslamcıları zinhar bana "yüz vermemeye" çağırdılar. Hatta içlerinden, benim haber toplayabilmek için kendimi İslamcı gibi tanıttığımı söyleyebilecek kadar hayal güçleri geniş olanlar da çıktı. İslamcılardan bazıları beni ısrarla tebliğe çok açık biri olarak gördü, bu nedenle muhtemel birçok güzel sohbet heba oldu.

Yakın çevremdeki genel eğilim ise, bu sonunculara yakın bir şekilde, benim "modaya uyup hidayete ereceğim" ama bu arada "vakit kazanmak istediğim" şeklindeydi. İçlerinde bizzat benle iddiaya girenler bile çıktı.

Bu kolektif sağırlık ortamında nesnel bilgilere ulaşmanın önünde daha bir dizi engel vardı, hep var. Örneğin bir-iki çevre ve çok olağanüstü durumlar istisna, hiçbir İslamcı bir başkasına olan eleştirilerini (hâlâ İslamcıları birbirlerine sıkı sıkıya kenetlenmiş yekpare bir güç sananlar var mı?) somut bir biçimde yazıya dökmüyor. Bir araştırmacıyı, alabildiğine imalı yazılmış yazıları sabırla kazımaya mecbur bırakan bu tutum "müslüman kardeşliği... dışarıya sır kaçırmama" gibi "ulvi" gerekçelere yaslanıyor. Ama nedense dedikodu, eleştiriden de öte, sözlü karaçalmalar pek revaçta. İslami dergilerin birçoğunda, özellikle okuyucu mektupları köşelerinde, editörlerin okuyucuları "her söylenene inanmama"ya çağırmaları boşuna değil.

Kitapta, ele aldığım çevrelerin yazdıklarından yapılan alıntılar ve kişisel yorumlarım dışında çok az şey var. Bunların içinde dedikoduya yakın gibi görünenler varsa mecburen konulmuş, ama konulmadan önce birçok farklı kaynaktan doğrulatılmış olgulardır.

Başkalarına dokunmamaya çalışan İslamcılar kuşkusuz kendi sorunlarında da aynı yolu izliyorlar. Şunu belirtmek gerekiyor ki İslamcı yayın organları içinde belli bir cemaate ait olanlar her şeyden önce kendi bağlılarına hitap ediyorlar. Bu nedenle konumlarının olumlu anlamda abartılması, cemaat merkezinin işine gelmediği durumlarda çok önemli konuların pas geçilmesi ya da çarpıtılması sık rastlanan bir olay. Derginin samimi bir şekilde okurlarına içlerini dökmesi nedense genellikle ekonomik sorunlarda yaşanıyor. Dergi paralarını yollamayan Anadolu'daki bayiler okura şikâyet ediliyor...

Ayrıca İslami grupların büyük kısmı görüş ve tavırlarını sık sık değiştirip, bunların değişmiş olduğunu açıkça belirtmeyi de sevmedikleri için, kimi zaman varolmayan bir düşünce istikrarı adına, birbirini tekzip eden yazılar arasında sistematik bir ilinti bulmaya boşuna gayret sarfediyorsunuz.

Nesnelliğe ulaşmanın önündeki engeller daha da uzatılabilir. Bu engeller beş yıl önce de vardı, bugün de var. Ama gidişin iyiye doğru olduğunu sevinerek belirtmeliyim.

Yorum anlamında bu kitabın mükemmel olabilmesi için en azından yarısını "İslami Entelijansiya" bölümüne ayırmam gerekecekti. Bunu yapmadım çünkü böyle bir tutum çok kaba bir "müslüman aydınlar İslami cemaatlere karşı" tablosu çıkarırdı. Ayrıca, yalnızca İslami kesimin değil, tüm Türkiye'nin yakın geleceğinde önemli bir rol oynayacaklarını düşündüğüm müslüman aydınlar üzerine geniş kapsamlı, ayrı bir çalışmaya daha şimdiden, en azından niyet olarak girişmiş durumdayım.

Türkiye'de İslam üzerine düşünce üretiminin kısırlığı aleyhimeydi. Özellikle de küçük yaşta bağlandığım Türkiye Solu'nun ilgisizlik ve bilgisizliği çok ihtiyaç duyduğum tartışmaları yapmamı büyük ölçüde engelledi. İstisnalar oldu tabii. Onlar kendilerini biliyor, çok teşekkür ederim.

Hal böyle olunca tartışmalarımı büyük ölçüde müslümanlarla yaptım. Bundan pek de şikâyetçi değilim. Hele bu tartışmaların bazılarında bazen kimin solcu, kimin İslamcı olduğunun karıştığı düşünülürse! Müslümanlar içinde "ufkumun açılmasında" özel olarak bazı dostlarımın çok büyük katkısı oldu. Bu beş yıllık gazetecilik serüvenimden, en azından bu dostlukları edinmeme yardımcı olduğu için çok memnunum.

Kitapla ilgili teknik ayrıntılara gelince: Yüzde 97'sinden fazlasının müslüman olduğu söylenen Türkiye'nin tüm dini haritasını çıkarmak iddiasında, hatta niyetinde değilim. Son bölümde ayrıntılı bir şekilde tartıştığım gibi "Elhamdülillah müslümanım" diyenleri kabaca üç kategoride ele alıyorum. İlk olarak çoğunluğu oluşturan, dini inançlarını gündelik yaşamlarının belirleyici gücü olarak algılamayan "sıradan müslümanlar". İkinci olarak, sık sık "İslami kesim", bazen de "İslami cephe" olarak adlandırdığım, dinlerini yaşamlarının en temel belirleyici gücü olarak kabul eden dindar kalabalıklar. Son olarak ise, bu kalabalıklar içinde varolup, İslam'ı yalnızca bir din olarak değil, bir dünya nizamı olarak gören İslamcılar.

Kitapta "sıradan müslümanlar" kapsamında olduğunu veya yönlendiricilerinin İslamcı olmadığını düşündüğüm dini cemaatlerden (örneğin Mevleviler, Cerrahiler, Rifailer, Rufailer, Kadiriliğin bazı kolları, Nakşi bir gelenekten gelmelerine karşın İslam'ı yalnızca bir muhafazakârlık öğesi olarak gören Işıkçılar...) söz etmedim. Bu çevrelerin bambaşka ve belki bundan daha ilginç çalışmaların konusu oldukları da kesin.

İslami kesimin herhangi bir şekilde etkin, önemli veya ilginç tüm çevrelerinden söz etmeye çalıştım. Başta bu kesim içinde yer alıp zamanla onu terkeden Adnan Hoca-Edip Yüksel gibi isimleri ise henüz kopuşları yeni olduğu için kitaba aldım.

Türkiye'deki İslami oluşumlar kitapta altı genel bölümde incelendi. İlk bölümde İslam'dan iki yüz yıl sonra Arabistan, İran ve Horasan'da ilk ciddi örnekleri ortaya çıkan İslam tasavvufunun günümüzdeki uzantılarından İslamcı bir çizgiye sahip olanları (en azından böyle görünenleri) ele alındı. Kökenleri Kuran'da ve Hz. Muhammed'in sünnetinde bulunan İslam tasavvufu tarih boyunca çok sayıda tarikat (Allah'a kavuşturan yol) üretti. Günümüz Türkiyesi'nin tasavvufi yapılanmalarının büyük kısmı "şeriat ile tarikat" arasındaki bağı birincisinin aleyhine kopartıp modern hayata iyice eklemlenmiş durumda. İslamcı bir çizgiyi tasavvuf temelinde sürdürmek isteyen tarikatların başında ise Nakşibendilik geliyor. 14. yüzyılın ortalarında Buharalı Mehmed Bahaüddin Nakşibend tarafından kurulan ve İslam dünyasında hâlâ önemli bir potansiyele sahip olan bu tarikatın Türkiye'deki dört etkin kolu bu bölümde incelendi. Türkiye'nin dört bir yanında varlıklarını sürdüren küçük Nakşi tekkelerinden ise ülke genelinde seslerini duyurmadıkları için söz edilmedi. 12. yüzyılda Şeyh Abdülkadir Geylani tarafından kurulan ve günümüz İslam dünyasında Nakşibendilikten biraz daha yaygın olan Kadiriliğin ise yalnızca bir kolunun incelenmesinin kitabın amacına uygun düşeceğini düşündüm.

İkinci bölümde, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarındaki somut koşulların doğrudan ürünleri olan yeni İslami ekoller incelendi. Süleymancılık tek bir başlık altında ele alınırken, Said Nursi'nin ölümünden sonra sürekli bölünme içinde olan Nurculuğun belli başlı grupları ayrı ayrı incelendi.

İslam'ı esas olarak politik bir ideoloji olarak algılayanlar, buna uygun bir biçimde dinin geleneksel görünümlerini sorgulayanlar üçüncü bölümde "radikal İslam yorumları" çerçevesinde değerlendirildi.

Sağ ile sol partilerin dışında, yasal politika planında bağımsız İslami alternatifler geliştirmeyi ve bu amaçla örgütlenmeyi esas alan iki parti dördüncü bölümde bir araya getirildi.

Aslında sayıları daha fazla olan İslami kesimin marjinallerinin üç ilginç örneğinden beşinci bölümde söz edildi.

Son olarak güç ve etkisini gün geçtikçe artıran müslüman entelijansiya üç ana eğilim ekseninde özetlenmeye çalışıldı. (Bazı çevrelere diğerlerinden daha fazla yer ayırmış olmam, büyük ölçüde onların bilinen ve genel kabul gören önemleri nedeniyle olmakla birlikte, esas olarak benim onlara atfettiğim önem yüzündendir.)

Bu bölümlemelerden önce İslami kesimin genel bir panoramasını, temel dinamiklerini, iç çelişki ve çatışmalarını, gelişme seyrini, vb. bir arada görmek isteyenler, kitabı okumaya sonuç bölümünden de başlayabilirler.

Özel olarak dipnot verilmeyen kitapta, alıntıların hangi kaynaklardan yapıldığı metin içerisinde belirtildi. Çalışma sırasında yararlanılan kaynaklar ise kitabın sonundaki "kaynakça" bölümünde liste halinde verildi.

Birçok bölümde, sözü edilen İslami çevrenin daha iyi anlaşılabilmesi için bazı metinler ek olarak sunuldu. Bu eklerdeki Türkçe kullanımı, imla ve dizgi yanlışlarına dokunulmadı.

Özellikle İslami kesimin tartışılmak istenmeyen iç örgütsel sorunlarını açıkyüreklilikle dile getiren ve bu çalışmamda bana geniş ölçüde yardımcı olan Yeni Bir Dünyaya Uyanmak adlı kitabın 45. sayfasında, yazarı Mehmet Metiner şöyle diyor: "Halkı küçümseyen, halkın kültürünü, gelenek ve göreneklerini kaale dahi almayan ve onları eğitilmesi gereken sürüler olarak gören kimseler ekonomik durumları ne olursa olsun elitisttirler. Çünkü elitistler en kestirme deyimle, 'her şeyi en iyi biz biliriz' ve 'her şeyin en iyisi bizdedir' anlayışında olan kimselerdir. 'Dayatmacı' ve 'zorba' olmaları da bu anlayışlarından dolayıdır. Çünkü onlar kendi duygu ve düşüncelerini kabul ettirmekle –zorla dahi olsa– halkın yararına bir iş yaptıklarının mutluluğu içerisindedirler. Halkı hizaya getirmek elitistlerin baş arzusudur. Dayatmacı ve zorba olan elitistlerin halktan korkmaları da bu yüzdendir işte. Halkın öz değerlerine sahip çıkması elitistler için korkunun asıl kaynağını oluşturur. Bu yüzden halk gerici olarak nitelenir, mürteci olarak itham edilir."

Metiner'in bu sözlerine katılıyorum. Dinsel planda olup biten her şeyi "ilericilik-gericilik" ikileminden hareketle anlamaya çalışmak hiçbir zaman mümkün olmadı, günümüzde ise iyice imkânsız. Son yıllarda ülkemizde gözlemlenen dine olan ilginin kısmi artışını, yalnız ve yalnız askeri rejimin İslamizasyon politikalarıyla açıklamaya çalışmak, bireyin önemini, onun modern dünyanın cangıllarında iç huzur arayışını görmemekten/görmek istememekten kaynaklanıyor. Dini, egemen sınıfların sömürülerini gizleme ve meşrulaştırmasının basit bir aracı olarak göstermek isteyen bazı solcularımız, ezici bir çoğunluğu dine inanan emekçilere ulaşamamalarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar. "Aydınlanma" kavramı etrafında dinin (İslam'ın) ne kadar bilimdışı olduğunu kanıtlamaya çalışanlar, dinsizlik dininin mücahidliğini yapıyorlar. "Çağdaş yaşamı destekleme" adına başörtülü genç kızları üniversitelere sokmamanın savaşını verenler özgürlükçülük dersinden sınıfta kalıyorlar. Tarihinde engizisyon yaşamamış olan İslam'ın dogmalarını "Ortaçağ karanlıklarına" benzetmek ne ölçüde bilimsel?

Sosyalizmin hedefini dinin ortadan kaldırılması olarak göstermeye çalışan solculara "Din ortadan kalkınca sınıflar da otomatikman kalkacak mı?" diye sormak gerekiyor. İslamcıların, iktidara gelirlerse herkesi kör testereyle keseceklerini vehmedenlere, "Ya siz iktidara gelirseniz kimleri keseceksiniz? Kör testere yerine ne kullanacaksınız?" diye sormak gerekiyor.

Kendileri gibi düşünmeyenlere tahammül edemeyenlere daha çok örnek verilebilir. Kuşkusuz çok sayıdaki dindar fanatiğe bakıp tüm İslamcı düşünce ya da İslam hoşgörüsüzlükle suçlanamayacağı gibi, herkesi kendileri gibi dinsiz yapmaya uğraşan bazı solculara bakıp sosyalizmin din ve vicdan özgürlüğüne taraftar olmadığı söylenemez. Aynı şekilde laiklik adına dindarlara baskı yapılmasına bakılıp, laikliğin yerine başka ilkeler aramaya kalkmak da yanlış olacaktır...

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova