ISBN13 978-975-342-331-1
13x19,5 cm, 122 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Özgürlükçü Düşüncenin Peşinde, 2003
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Orhan Koçak, “Dimdoğru denemeler”, Virgül, Sayı 48, Şubat 2002

Yaşar Çabuklu, denemede Nermi Uygur’un tam tersini yapıyor. Başka her şey, bu iki ucun arasında yer alır, bu iki uç tarzın çeşitli bileşimlerinden oluşur. Uygur, sonuçsuzlukta karar kılmış gibidir: Konu, nesne, işlenecek asıl fikir, onun merceğinden geçerken, bir prizmada kırılan ve ayrışan ışın demeti gibi, değişik görünümlerini sırayla serer ortaya. Hepsi önemli, hepsi taze ve şaşırtıcıdır, hiçbiri nihai değil. Düşünceler önemlidir ama asıl önemlisi birbirine dönüşmeleri, bir büyülü fener gibi durmadan dönmeleridir. Eğer bu yapılmayacaksa ancak tam tersi yapılabilir, der gibidir Çabuklu, ışıktan oluşmayacaksa ancak kurşundan oluşabilir. Son, sonuç, daha ilk cümlenin içinde bile ağır bir çökelti halinde tortulanmıştır Çabuklu’da. Başla son arasında sadece kompozisyonun biçimsel gerekleri vardır. Uygur’un düşünceleri, sevilen bir cismi okşayan parmaklardır; konunun kıvrımları üzerinde gezinir, girintilerini yoklar, onun “havaya çizilen bir dünya” gibi bir kez daha şekillenmesine aracılık ederler. Böyle zorlanmasız bir ilişki söz konusu değildir Çabuklu için: Konunun yavaşça gelişen bir sarmaşık gibi kendini oluşturmasına zaman tanıyamaz, çünkü zaten en baştan konuya yakalanmıştır. Haşin, zorba konulardır bunlar, çevrelerinde zarif arabeskler çizilmesine izin vermeyen.

Evet, konular. Kendi biçimlerini dayatan, katı, hoşgörüsüz konular. Çabuklu, “Giriş” bölümünde şöyle sıralıyor bunları: Ölüm, suç, cinsellik, şiddet, kirlilik. Nurdan Gürbilek’in kitaba yazdığı sunuşta belirttiği gibi “uygarlığın yeraltına tıktığı karanlık içerikler, toplumsal vicdan tarafından lanetlenmiş sapkın eğilimler, bastırılmış yıkıcı dürtüler... kadavra, lağım ve bok.” Konular, denemelerin biçimini olduğu kadar, yazıcının yerleşeceği konumu da belirlemekte: “Kapitalizme karşı yükselen toplumcu eleştirinin,” diyor Çabuklu, “sistem için sorun teşkil eden bu lanetli ‘kara bölgeleri’ ciddiye alması umulsa da sonuç bu yönde olmamıştır. Toplumcu eleştiri gelişen bilimlerin ve Aydınlanmanın yol açtığı iyimserlikle genelgeçer bir iyilik tanımını kabul etmiş, lanetlenmiş olana hak ettiği payı vermemiştir. Bunun bir nedeni, kötülük alanlarının insanların toplum halinde yaşamasına karşı tehdit oluşturabilecek yıkıcı eğilimleri barındırmasıdır. Tekinsiz olgular kamuoyunca onaylanması zor, bastırılmış gerçeklerdir ve bu halleriyle gittikçe kurumsallaşan toplumcu muhalefet alanının dışında kalmışlardır.” Çabuklu da kendi düşünsel dayanaklarını bu alanın dışından seçecektir: Sade ve Lautreamont, Bakunin ve Stirner, Baudelaire ve Genet.

Sanırım, Çabuklu için bu adların asıl önemlileri, Sade ve Bakunin’dir, belki de sadece Sade. Çünkü bütün negativizmine karşın, Çabuklu’nun düşünsel serüveni Aydınlanma ile, daha doğrusu Aydınlanma’nın öz-eleştirisiyle belirlenmiştir. Aydınlanmanın asıl hedefi kişinin özerkliği ve özgürlüğüyse eğer, Çabuklu da böyle bir beklentiden azade değildir: “Kötülük bölgeleri,” diyor, “sistemin kurumsal ve reformcu dönüşümüyle yetinemeyen, uç eğilimler taşıyan bireylere ‘yıkıcı’ bir özgürlük imkânı sağlarlar.” (a.g.e.) Gürbilek de saptamıştır bu hedef ortaklığını: “Kötülükten, kirden ve suçtan; kadavradan, lağımdan ve boktan söz ediyor. Üstelik, bütün bunlardan söz etmekten bir şey umuyor. Yer üstündeki asayiş yeraltının denetim altına alınmasıyla kurulmuşsa eğer, aşağıdaki içeriklerin konuşturulmasından geçecektir yıkıcı eleştiri. Kapitalizm bireyin yalnızca kendi tanımasının değil, aynı zamanda kendini unutmasının da koşullarını yaratmışsa, unutulanı hatırlatmayı hedef edinecektir eleştiri. Böyle bir umut var bu yazılarda.” Belki sadece Sade, dedim. Sade, Aydınlanmanın her türlü nezaket kuralı ve uzlaşımın ötesine geçecek kadar ileri götürülmesidir; ya da bütün bu ilerleme projesinin kendi tahripkâr ve gerileyici niteliğini tanıyacağı noktaya kadar ilerletilmesi.

Ama Çabuklu’yu Aydınlanma geleneğine bağlayan bir referans noktası daha var, mantığının en alt katmanını tanımlayan bir isim: Freud. “Bok ve pislik konuları uzun zamandır ilgimi çekmekteydi,” diyor bir yerde, “Meselenin kökenine doğru yol aldığımda Freud’la karşılaştım.” Bu ifade, içerdiği sinsi, usul ironiye karşın, Uygarlığın Huzursuzlukları yazarını da memnun edebilirdi (Freud, örtük biçimde de olsa, kendi kişiliğinin makatsal özellikleriyle uğraşmıştı). Bireysel dürtülerle uygar yaşam arasındaki nihai bağdaşmazlık ve bunun doğurduğu karamsarlık, Aydınlanmacı Freud’un düşüncesinin temel takıntılarından biridir. Bu noktada, Çabuklu’nun da Freud’un yüceltim (“süblimasyon”) konusundaki düşünüşüne bir noktaya kadar bağlı kaldığını görüyoruz: “İnsanın ataları dört ayak üzerindeyken, koku alma duyularının gelişkinliğine ve burunlarının yere yakın olmasına karşın bok kokusundan rahatsız olmuyorlardı. İnsan iki ayağı üzerinde dik olarak yürümeye başlayınca koku duyusu önemini yitirdi, bakış önem kazanmaya başladı. Süblimasyon ihtiyacı içindeki insan anal bölgesini ve dışkısını bir tiksinti ve utancın konusu haline getirdi. Daha önce menstrüesyon ve kızışma dönemlerindeki kokuların uyardığı cinsellik, burun yerden yükselince görsel bir boyut ve mesafe kazandı. İnsan kıçını ve cinsel organlarını örterek anal ve jenital bölgeleri üzerindeki baskıyı başlattı.”

Bu, epeyce evrimcileştirilmiş bir Freud olsa bile (ki Freud’un kendisi de böyle bir evrimcilikten büsbütün muaf değildir) yüceltim konusunun çok merkezî bir yönüne işaret ediyor. Yüceltim, Freud’da cinsel dürtünün enerjisinin cinsel olmayan amaçlara, özellikle de toplumca değerli sayılan kültürel amaçlara yöneltilmesidir. Burada Freud’un dürtü kuramına da kısaca değinmek gerekir. Cinsel dürtü, ergenlik çağının sonuna doğru üreme güdüsünün egemenliği altında örgütlenene kadar, kendi özel uyarım bölgelerine ve konularına sahip olan birtakım kısmi dürtüler halinde ayrışmıştır: Ağızsal dürtü, makatsal dürtü, gözetleme (ve bilme) dürtüsü, duyma dürtüsü, vb. Ama bu kısmi dürtülerin tamamının her zaman üreme amacına bütünleştirilmesi mümkün olmaz; geride, ehlileştirilmeye dirençli bir artık kalır. İşte Freud’a göre yüceltim de tastamam bu bütünleşmeyen kısmi dürtülerle ilgilidir. “‘Uygar’ Cinsel Ahlak ve Modern Sinir Hastalığı” başlıklı yazısında şöyle yazar: “Kültürel faaliyetler için seferber edilebilecek kuvvetler, büyük ölçüde cinsel uyarımın sapık olarak bilinen öğelerinin bastırılmasıyla elde edilir.” Çabuklu da makatsal dürtüyle toplumsal değer arasındaki ilişkiye dikkat çekecektir:

“Modern kapitalizm bokun üzerine bir iğrenme perdesi örterek onun sembolize ettiği ölümcül, tahripkâr (...) boyutu gizlemeye çalışır. Ancak bu boyut kapitalizmin içinde örtük biçimde mevcuttur. Para ve bok kapitalizmde varolan her değerin indirgenebileceği iki farklı ve benzer kıstastır. Her ikisi de moral düzeyde değerin yükseldiği/düştüğü aynı boyutta bulunan iki ayrı noktadır. Günümüz toplumunda insanın en çok yüceldiğini sandığı nokta aynı zamanda yücelmenin arkasında saklı bokun kokusunun da kendini en çok hissettirdiği noktadır. Yazıyı Beckett’in ‘İlk Aşk’ hikâyesinden bir alıntıyla bitirelim: ‘Eğer aşkım katışıksız ve çıkarsız olsaydı, onun adını eski sığır boklarına yazar mıydım? Hem de sonradan emdiğim parmaklarımla!’”

Freud’a başvurmadan da içten içe bildiğimiz bir yakınlıktır bu: Yücelik duygusu, bir üperiş halinde belirir; ama bayağı ve iğrenç olanla karşılaştığımızda hissettiğimiz tensel duygu da buna çok benzeyen “ama haz vermeyen” çarpık bir ürperti değil midir, bir tür kıvranmayla bedenimizden ve ruhumuzdan kovmaya çalıştığımız keskin bir iç bulanması hali? İşte, tıpkı Freud gibi Çabuklu’nun yaptığı da bu: Aslında çok tanıdık, fazlaca tanıdık olan, ama bilinçten kovulduğu için yabancı, tekinsiz bir nitelik kazanan bir olgunun, bir deneyimin çağırılması, adlandırılması. Ergenliğe geçişle birlikte silinen o denklemin yeniden yazılması: Dışkı = hediye = altın. Burada, ergence bir hazza da dikkat çekmeliyiz: Ortaokul şakalarında, bastırılmış bir duygunun bir anda serbest kalmasını sağlayan özgürleştirici boyut, o bayağılaştırılmış deneyimin yeniden yaşanmasıyla ilişkilidir. Çabuklu’nun metnindeki haz payı da buradan geliyor: Düşünce “ve yazı” kendi ritminden, kendi deviniminden çok, ağza alınmaz şeylere tanık olmaktan ve onları bir kez daha adlandırmaktan zevk alıyor.

Freud’un “Tekinsiz Üzerine” başlıklı yazısının zaafı, uygar bilincin yaptığını sadece tersine çevirmekle yetinmesiydi: Sözcüğün etimolojisini de inceleyerek “tekinsiz”in aslında “tanıdık” ya da “eve ait” kavramlarının değer düşmesine uğrayarak ters dönmesiyle ortaya çıktığını belirtiyor, kavramı aslına iade ediyordu. Ama bunu yaparken tekinsizin asıl işlerliğini kazandığı o bulanık, bulandırıcı/ürpertici, ikiz-anlamlı bölgeyi de ortadan kaldırmış oluyordu. Çabuklu da bu noktada Freud gibi aydınlanmacıdır: Alacakaranlığa ve çarpıklığa fazla tahammülü yoktur. Ortaokul şakalarında olduğu gibi, o serbest kalma mekanizmasını bir an önce işletmek, tekinsiz olanı derhal buraya, açık söylemin alanına çağırmak zorundadır. “Kötülük alanları”ndan söz etmesi de belirtisel bir değer kazanır burada. Asıl kötülüğün alanları yoktur oysa; tıpkı şimşek ya da yıldırım gibi, sadece vektörleri vardır. Onu bir alan olgusu haline getirmek, çoktan yatıştırmak, yerleştirmek demektir.

Kovulanın İzi’ni okuyanlar, “kapitalizm” sözcüğünün yaygınlığına da takılacaklardır belki. Kapitalizm, kendisinin de bir yerde yazdığı gibi, insanın iki ayağı üzerinde doğrulmasından itibaren işlemeye başlayan süreçlerin “Aydınlanma sürecinin” uç noktasından başka bir şey değildir Çabuklu için. Bunun ötesinde bir özgüllüğü yok gibidir. Yukarda andığımız yazarları da birer edebiyatçı, birer biçim kurucusu olarak almaz Çabuklu: Simgesel bir boyutu olsa bile yine de tikel bazı deneyimleri anlatan ya da dışa vuran yazarlar değildir bunlar; evrensel, hatta ezeli bazı hakikatlerin sözcüsüdürler. Ama işte Kovulanın İzi’nin gücü de buradan, kendi kavramına bu sadakatinden geliyor: “Kapitalizmin” her türlü özgüllüğü erittiğini ve bir eşdeğerler denklemi kurduğunu bilen, hayır, hisseden bir bakış için, birtakım tikellikler ve tazelikler aramak, bazı şeyleri ilk kez yaşanıyormuş edasıyla söylemek, sayfanın kenarına çiçek süslemeleri yapmaya benzerdi. Adorno’nun Beckett için söyledikleri, bir bakıma Çabuklu için de geçerlidir: İnsanların her geçen gün kuklaya daha çok benzediğini gören birinin bazı canlı, somut ve unutulmaz karakterler yaratmaya girişmesi bir yalan olurdu. Figürasyon, sadece yazıyı devam ettirip sona erdirmek için gerekli olan bir alettir burada.

Eğer Kovulanın İzi kendi konusuna ve kavramına bu kadar sadık bir metin olmasaydı, içerdiği en önemli sezişin şu pasajda bulunduğunu söyleyebilirdim ben:

“Öte yandan kötülük her zaman iktidar karşıtlığı olarak ortaya çıkmaz. Celine’in orta sınıfa karşı nefretiyle beslenen kötülüğü onu Nazizm’e yaklaştırır (...) Kötülük kavramı 1960’lardan itibaren gelişmeye başlayan postmodern toplumda önemli değişikliklere uğramıştır. Yeni toplum kötülük alanlarını ticarileştirerek, kültürel çeşitliliğin bir parçası, bir moda haline getirerek yıkıcı etkilerini en aza indirmiştir (...) Farklılıkları kabul etmeye dayalı yeni toplum, ‘şeffaflığı’ yaygınlaştırarak kötülüğün şimşeğini elinden almıştır (...) Bu kitaptaki denemelerin bazılarının yazım tarihi on dört yıl öncesine gidiyor. O günlerden bu yana görüşlerimde değişiklikler oldu. Eskiden olumsuzu, tekinsizi nerdeyse mutlaklaştırarak benimsiyor, bu konuları ‘içerden’ bir dille anlatıyordum. Bugün hiçbir şeyi mutlaklaştırmamak gerektiğini düşünüyorum. Tarih boyunca bir ölçüde sistem eleştirisini içinde barındıran kötülük alanları 1980’lerden sonra sistemin ürettiği kolektif cinnetin parçaları haline geldiler.”

Sistemik kötülük ve bireysel kötülük, iyi kötülük ve kötü kötülük; sınırı nasıl çizeceğiz, her zaman çizebilir miyiz? Çabuklu’nun haklı olarak bir yana ittiği tikel, burada her şeye karşın onsuz yapılamayacağını hissettiriyor.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova