ISBN13 978-975-342-365-6
13x19,5 cm, 176 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar, 1975
İnsan Olmak, 1983
Psikanaliz ve Sonrası, 1988
Varoluş ve Psikiyatri, 1990
Kırmızı Kitap, 1993
Dersaadet'te Dans, 1996
Bir Günlük Yerim Kaldı İster misiniz?, 1997
Kimbilir?, 1998
Kızarmış Palamutun Kokusu, 2001
Tren, 2004
Seyyar, 2005
Kuru Su, 2008
Zamane, 2010
Mesela Saat Onda, 2012
Rastgele Ben, 2014
Orada, Bir Arada, 2017
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Ümran Kartal, “Rağmen varolabilmek”, Radikal Kitap Eki, 28 Haziran 2002

İlkokulda "Hayat Bilgisi" dersimiz vardı. Ortaokulda fen ve sosyal bilgisine dönüşecek olan bu ders doğa, biyoloji, toplum, coğrafya vb. konularda bilgi veriyordu vermesine ama ezberci sistemimiz bunları sonradan unutulmak üzere beynimize kaydetmemizi sağlıyordu.

"Hayat", hayat bilgisi kitaplarından ezberlediğimiz şekilde yaşanmıyordu. Bunu o zamanlar bilmiyorduk, bilemiyorduk. Sonradan tam da "hayat"ın içine düşünce, büyüyünce, hayat karşısında büyülenince anlayacaktık ki bir gün öğrendiğinizi sandığınız şey ertesi gün karşınıza kocaman, içinden çıkılmaz bir sorun olarak çıkabiliyor. Ya da "anladım" dediğiniz, sorduğunuz sorulara cevap bulduğunuzu sandığınız an yeni sorulara doğru açıldığınız an oluyor.

Sonra, ama çok sonra sonra içinizin karardığı kapkara bir gecede bir şairin "daima güzel bir yanıttır daha güzel bir soru soran" sözleriyle ferahlıyorsunuz. Evet, evet belki de hayat işte böyle bir şey diyebiliyorsunuz, sabaha taze sorularla buluşmak üzere, sırf o gecelik rahatlamış uyuyarak.

Hayat, işinize git-gellerle, içinizdeki gel-gitlerle devam ederken elinize bir kitap geçiyor. O gün hayatınızın kötü günlerinden biri. Yılgın, yorgun, bıkkın, kızgınsınız. Ruh kırgınlığının beden kırgınlığına dönüşmüş olduğu o gün bu kitabı okumaya başlıyorsunuz. Akşamüstü güneşi vuruyor pencereden, yatağa uzanmışsınız. Okudukça hem yatağın hem de kitabın içine gömülüp "terapi gibi" diye düşünerek "bu kadar da uygun zamana denk düşemezdi bir kitap" diyorsunuz. Sanki kitabın yazarı karşınızda, sanki sizi tanıyor, sanki siz onu tanıyorsunuz. Sanki bir itiraf dinler gibi dinliyorsunuz bu tanıdığın sözlerini. Dinliyorsunuz evet, okumuyorsunuz. Sanki siz, siz olamadığınız o bir sürü günden sonra kendinizle buluşuyorsunuz. Hızla çevirdiğiniz sayfalardaki kelimelerin gücünü fark ediyorsunuz. Kitabı yarılıyorsunuz, ancak göz kapaklarınız daha fazlasına izin vermiyor, uyuyorsunuz.

Sonra bir gün elinize bu kitabı alıp ruhunuzun dinlendiği yere, her şeyden ama her şeyden sıyrılabildiğiniz yere, Moda'ya, Moda'da hep çay içtiğiniz yere gidiyorsunuz. Çay ve deniz keyfi arasında kitapla ilgili notlar almaya başlıyorsunuz. Hayatın ince noktalarındasınız o aralar, ince bir ip üzerinde bir sürü cambazlık yapıp da yere düştüğünüz, düştüğünüz yerde etrafa saçılan ruh kırıklarınızı topladığınız bir noktadasınız. Kırıklar elinizi acıtıyor.

"Hayat"ın kendini başarması için elinizden geleni yaptığınız bu ip meğer pamuk ipliğiymiş, bunu iyice anladınız. Arka masaya bir grup geliyor, siz böyle Hayat'ı okur ve notlar alırken. Belli ki iş çıkışı buluşması. "Bu havada (biraz esintilidir hava) nasıl giyinmişim, tüh" diyor aralarından bir kız. Diğeri de "yok mu üzerine giyecek bir şey" diyor. O da "buraya gelmek gibi bir programım yoktu ki sabah evden çıkarken" diye karşılık veriyor.

Hayat'la ilgili bir şeyler yazarken, tam da hayata dair, hayatın programlanamayacağına dair ne güzel bir örnek oldu diye düşünüp şöyle yazıyorsunuz notlarınızın arasına:

"Hayat, çamaşır ya da bulaşık makinesi değil ki proglamlansın. Bazen renkli çamaşırları 30 derecede değil de 90 derecede yıkayıp renklerinin solmasına neden olabiliyorsunuz". Sonra biraz denize dalıyor gözleriniz, bir cümle var kafanızda, onu toparlamaya çalışıyor ve toparlıyorsunuz:

"Düğümlerini kendiniz attığınız, sonra o düğümleri çözmeye çalıştığınız bir pamuk ipliğinde ip cambazı olabilmek işte bu hayat, düşmek pahasına yaşamak". Bir çay daha söylüyorsunuz.

"Düştüğünüz noktada gölgenizle buluşmak işte bu hayat" diye ekliyorsunuz sonra. O an aklınıza kitaptaki "gölge" ile ilgili bölüm geliyor: "Gölge, yani ruhumuzun öteki yüzü, bilinçli zihnin karanlık kardeşidir... kökenini evrim tarihinin derinliklerinden alan gölge basitçe kötü değildir. Aşağılık, ilkel, sakil, hayvansı, çocuksudur; güçlü, canlı ve kendiliğindendir... ego ile gölge işbirliği yaptığı zaman insan kendisini hayat dolu ve canlı hisseder... gölgesine yabancı olmayan insan saçmaladığı zaman kendisini yadırgamaz."

Gölgemi seviyordum, şimdi daha çok seviyorum diye düşünüyorsunuz.

Kitapta hangi konulara değiniliyor, bunları yazmak istiyorsunuz ama kâğıtta not alacak yer kalmadı, arka yüzünü çeviriyorsunuz ve sıralamaya başlıyorsunuz: "Kitapta dertleşme var, bilim var, psikiyatri var, dünyanın bugün geldiği durum var, küreselleşme var, yabancılaşma var, kızgınlık var, anlayış ve hoşgörü var, tanıklıklar var, hayata dair ipuçları var, hayat'ın kendisi var. Sanki duvarlar var bazen. Yazara ve onun düşüncelerine yaklaştığınızı sandığınız an duvara çarpabilirsiniz, dikkat edin. Öyle olmasına rağmen sizinle konuşuyormuş gibi yazar. Bir anda sizi içine çekiveriyor, kendi deneyim ve düşüncelerini aktarırken bir yandan da sizi, sizin deneyim ve düşüncelerinize götürüyor. Soru sorduran, sayfanın bir yerinde bir an durup derinlere dalmanızı sağlayan, aslında daha önce aklınızın bir ucundan mutlaka geçen ama bir türlü ifade edemediginiz düşüncelerle buluşuyorsunuz, 'hah, işte bu, işte bu' diye heyecanlanıyorsunuz. Değişikliğe yol açan düşünceler, paylaşımlar bunlar. Değişimi sevenler ve ondan korkmayanlar için bu kitap başka değişim alanları açabilir. Eğer değişime eğilimli ve dayanıklı biri değilseniz bu kitabı okumayın, ya da okuyun, değişimi neden istemediğinizi anlayacaksınız."

Sonra aklınıza kuantum fiziğinden hiç söz etmediğiniz geliyor, öyle ya yazar metin boyunca kuantum fiziğinin etkisini sürdürdüğünü yazıyor. Atom-altı dünyanın, bize evrenin doğasını ve gizemini anlatabilecek tek alan olduğunu, cansız diye nitelendirmiş olduğumuz, dağların, taşların, tepelerin atom-altı dünyaları bizlerinkiyle özdeş olduğunu söylüyor.

"Hayat, ayrıntı olarak bakmaya şartlandırıldığımız için göz ardı ettiğimiz yerlerde aslında" diyor. Ve hemen aklınıza 'Microcosmos' filmi geliyor. Yazacak daha ne kadar çok şey var diye düşünüyorsunuz ve kitabın ilk bölümünde Suzuki'den alıntılanan bir cümleyle kendinizi teselli ediyorsunuz. "İçsel yaşantının sınırları konuşma dilinin sınırlarını aşıyor." Bence yazının da sınırlarını da aşıyor diye bir ekleme yapıyorsunuz ve bir küçük not daha alıyorsunuz kâğıdın kalan kısmına: "Aman kitabın 'Başlarken' bölümünde yazarın o ilk cümlesini yazmayı unutma." Dönüp bir göz atıyorsunuz o cümleye: "Birazdan okuyacaklarınız, kendi akışında sürmekte olan bir yolculuğun şu sıralar gelinen yerinden bir şeyler anlatıp paylaşma ihtiyacından kaynaklandı." Aklınıza bir fikir geliyor, "yazıyı 'bütün bu okuduklarınız Engin Geçtan'ın Hayat'ının bende bıraktıklarını anlatıp paylaşma ihtiyacından kaynaklandı diye bitirebilirim" fikri. Çayınızdan son yudumu alıyorsunuz.

"Bir kızılderili şefin konuşma metni var 'sonsöz' olarak kitapta?" diye soruyor içinizden bir ses, onu da merak etsinler biraz, hem zaten bu kitabı okusunlar, sonra bir daha okusunlar!

Güneşin batmasını beklemeden ayrılıyorsunuz çay bahçesinden, tuttuğunuz notları Hayat'ın arasına koyarak... Birkaç gün sonra temize çekmeniz gerekiyor o notları, Engin Geçtan'ın Hayat adlı kitabının tanıtım yazısı olacak bu notlar, oturuyorsunuz bilgisayarın başına ve şöyle başlıyorsunuz:

İlkokulda hayat bilgisi dersimiz vardı. Ortaokulda fen ve sosyal bilgisine dönüşecek olan bu ders...........

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova