ISBN13 978-975-342-419-6
13x19,5 cm, 232 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, 1996
Dünyayı Bugünde Sevmek, 2012
Düşünme Etiği, 2021
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

"Salem'in Cadıları", s. 224-227

1692 yılındaki Salem cadı yargılamaları, Amerikan sömürge tarihinin en şaşırtıcı olaylarından biri kabul edilir ama, hiç de benzersiz ve tekil bir olgu değildir. Çünkü, neredeyse, İngiltere'den göç eden Püritenlerin Amerika'ya ayak bastıkları ilk tarihlerden itibaren, 1630 ile 1700 yılları arasında, onlarca New England kasabası cadı davalarıyla sarsılmıştı. Belgesi kalan toplam dava sayısı 100'ü aşıyordu ve en azından 40 sanık ölüme mahkûm edilmişti. Ancak bunların yanı sıra çok sayıda belgelenmemiş dava olduğu da biliniyor; cadılık kuşkuları, resmi olmayan suçlamalar ve cezalar söz konusu ve bu tür söylentiler, dedikodular yerel kültürün önemli bir parçasını oluşturuyor.

Salem'de, 1692 yılının bir bahar gününde Tituba adlı bir köle kadının anlattığı voodoo öykülerinden etkilenen birkaç genç kız, içlerine Şeytan girdiğini iddia ediyorlar ve ardından aralarında Tituba'nın da bulunduğu üç Salemli kadını cadılıkla suçluyorlar. Tituba ve diğer sorgulananlar, baskı altında başkalarını suçluyorlar ve sonunda cadılık tehdidinin yarattığı bir kamusal histeri bütün Massachusetts' te tırmanmaya başlıyor. Mayıs ile Ekim ayları arasında bütün bölgeyi etkisi altına alan bu histeri dalgası sırasında üçte ikisi kadın olan 162 kişi yargılanıyor ve gene üçte ikisi kadın olan 19 kişi ölüme mahkûm ediliyor. Bu olgu, "kadının gerekli bir kötülük" olduğu şeklindeki geleneksel inancın, yeni dünyadaki Püriten topluluk içinde de yerini koruduğunu gösteriyor.

Katı bir hiyerarşiye sahip Püriten topluluğu zaten her zaman Tanrı'ya itaatkâr erkeklerine gerekli hizmeti ve saygıyı göstermeyen kadınlara karşı acımasız davranmıştı. Kadınla erkeğin Tanrı önünde eşitliğini ve kadının da Kutsal Kitabı yorumlama hakkı bulunduğunu iddia eden Anne Hutchinson, örneğin, mahkûm edilmiş ve New England'dan sürülmüştü. "Hutchinson kadın", 1636 ile 38 yılları arasında, Massachusetts'deki yerleşimin henüz iyice yeni olduğu dönemde, rahip John Cotton'un tilmizi olan 15 çocuk anası bir ebeydi; evinde, önce çok sayıda kadının, sonra erkeklerin de katıldığı toplantılar düzenliyor ve bu toplantılarda verdiği vaazlarda Rahip Cotton'un öğretilerini esnek bir biçimde kullanarak Püriten rahipleri eleştiriyordu. Hutchinson'a göre, rahipler selamete erişmek için "iyi işler yapmaya ve dünyevi başarıya" önem veriyorlardı, oysa Tanrı' nın inayeti ancak içsel inançla kazanılabilirdi. Bu ise, iyi Hıristiyanların, selamete kavuşmak için rahiplerin aracılığına ihtiyaçları olmadığı anlamına geliyordu!

Aslında, Püriten teolojisinde, "iyi işler" ile "inanca bağlı Tanrı' nın inayeti" arasında her zaman bir gerilim mevcuttu. Ne var ki, Hutchinson'un elinde "inayet ve içsel deneyim" öğretisi, peşinden giden kadınların sayısının da ortaya koyduğu gibi, Kilise'nin özellikle kadınlar üzerindeki otoritesini tehdit eden radikal bir potansiyel kazanmaktaydı. Dinsel temele dayanan bir cemaatte, teolojik ile politik farklılık arasındaki sınır daima pek belirsizdir; dolayısıyla, hem dinsel hem de sivil otoriteler Hutchinson kadının tutumunu yerleşik iktidar açısından tehdit edici buldular ve susturulması gerektiğine karar verdiler. Suçlanan kadın, ilginç bir biçimde, mahkemede vali John Wintrop da dahil olmak üzere pek çok ileri gelen rahiple din tartışmasına girdi ve kendisine İncil'den gösterilen her kanıta karşı gene İncil'den karşı-kanıtlar getirdi. Davaya ilişkin belgeler, Hutchinson'un gerçekten parlak bir savunma yaptığını ve yargıçlarını hayrete düşürdüğünü ortaya koyuyor. Ne var ki vali Wintrop'un canı bu işe pek sıkılmaktadır, çünkü bir kadınla tartışmak zorunda kalmış olmayı kendisine yedirememektedir: "Senin cinsiyetinden olanlarla tartışmak âdetimiz değildir," der, bu "itaatten nasibini almamış" kadına. Bir diğer yargıç, Hugh Peter ise, daha açık sözlüdür: "Kendi yerinin dışına çıktın, bir kadın gibi değil, bir koca gibi davrandın!" Başka bir deyişle, bu kadının isyanı bütün hiyerarşilere –ailesel, dinsel ve siyasal– meydan okuma anlamına geliyordu; o nedenle de göz yumulması mümkün değildi. Ayrıca, Hutchinson davası, özel olarak, kadınların ikincilliğine dayanan bir toplumda Protestanlığın ruhların eşitliğini savunmasının yarattığı gerilimleri yansıtıyordu ve bu nedenle açılan sonuncu dava olmayacaktı

17. yüzyıl boyunca New England mahkemeleri, kadınlara karşı zinadan dinsel sapkınlığa ve cadılığa kadar uzanan davalarla doluydu. Bu davalarda kadınların hem sanık hem de suçlayıcı olarak varlıkları, bir yandan kadınların topluluğun ahlaksal sınırlarının bekçileri olarak oynadıkları simgesel role, diğer yandan da tanık olabildikleri halde yargıç, savcı ve avukat olmalarının imkânsızlığının ortaya koyduğu gibi, kilise ve devlet yönetimi içinde resmi güçlerinin olmamasına işaret ediyordu. Ama kadınların "gayri resmi" güçlerini kimsenin inkâr ettiği yoktu: 1689 öncesinde çoğunluğunu orta yaşlı kadınların oluşturduğu 103 kişi, başlarına gelen talihsizliklerden onları sorumlu tutan komşuları tarafından cadılıkla itham edilmişti.

Ama esas büyük kriz, 1692'deki Salem cadı yargılamalarıyla patlak verdi. Antropologlar, belli bir topluluğun en derin korkularını cisimleştiren kişilerin gene o topluluk tarafından cadılıkla suçlandığını uzun süredir biliyorlar. Bir topluluğun en yüce değerlerini ve ilkelerini kabul etmeyen –bazen de edemeyen– kişilerin "cadı" olarak damgalanması hiç de zor değildi. Peki, 1692 yılı başında cadılıkla suçlanan bu kadınlar New England'ın Püriten topluluğunun hangi değerlerine meydan okumuş, hangi korkuları cisimleştirmişlerdi?

17. yüzyılın sonu, Amerika'nın Püriten kolonisi için siyasal çalkantılar ve ekonomik belirsizlikle dolu bir dönemdi ve Salem olayları da, ancak o dönemde yaşanan siyasal ve hukuksal kargaşa, Fransa ve onun yerli müttefiki Kızılderililerle savaş, ve dinsel ve ekonomik kriz ortamı bağlamında anlaşılabilir. Bu etkenler, New Englandlı Püritenlerin geleceğe olan güven duygularını tuzla buz etmişti. Üstelik bu kriz algılaması, hiçbir yerde Salem'deki kadar güçlü değildi: Salem, gelişmekte olan Salem limanının kıyısında olduğundan eski ve yeni hayat tarzları arasında parçalanmış bir tarım köyüydü ve çiftçiler ile zenginleşmekte olan tüccarlar arasında derin çelişkiler vardı; ve bu köyde, ilk cadı suçlamalarını yapanlardan daha güvensiz durumda kimse yoktu. Bunların çoğu, yakınlarda Maine'e yapılan Kızılderili akınları sırasında yetim kalmış ve şimdi Salem'de hizmetçilik yapmakta olan genç kızlardı. (Bunların, "itiraf"larında, kendilerini "teslim alan" Şeytan'ı, "kızılderili gibi esmer" bir erkek olarak resmetmeleri herhalde rastlantı değildi!) Kızların cadılıkla ilişkileri, özellikle gelecekteki kocalarının kim olacağını belirlemek için Tituba'ya fal baktırmakla başlamıştı. Kendi kaderini eline alma gücünden yoksun bir köyün, gene bu açıdan en güçsüz kişileri olarak bu genç kızlar, bölgeyi pençesine almış talihsizlikler zinciri için son derece çekici ve anlaşılır bir açıklama sunuyorlardı: Köyleri, Şeytan'ın ve onun hizmetkârı cadıların doğrudan saldırısı altındaydı! Kızlar, cadıların elinde işkence gördüklerini öne sürüyor ve Salem toplumunun kıyısına sürülmüş, yaşlı ve komşularıyla ihtilaflı oldukları bilinen "cadaloz" kadınları suçluyorlardı. Sanıklar mahkemeye çıkarıldılar ve isteriye kapılmış kızların tanıklığı, Şeytan'ın o köyde gerçekten faaliyette olduğuna izleyenleri inandırdı. İlk suçlamalar, parlamaya hazır saman yığınını anında yangına çevirdi. Sonuçta Salem sınırlarını da aşarak bütün Doğu Massachusetts'e yayıldı; sonra da, başladığı gibi aynı hızla, 1692 sonbaharında sona erdi.

 


Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X