ISBN13 978-975-342-518-6
13X19,5 cm, 216 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Giriş, s. 7-14.

Türk milliyetçiliğinin vatandaşlığa dayalı milliyetçiliklerden biri olduğunu, dolayısıyla üstünde yaşanan toprak parçasını temel aldığını ve bireylerin din, dil, ırk gibi farklılıklarını göz ardı eden ortak bir vatandaşlık bağıyla bir arada tutulduklarını savunan güçlü bir tez vardır. Konu üzerine yapılmış çok sayıda araştırmada, hukuki altyapının vatandaşlığa dayalı milliyetçiliği kurumsallaştırmaya çalıştığı ileri sürülür; ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bugüne sıklıkla yaşanmış açıkça ayrımcı pratikler de "uygulama alanındaki normdan sapmalar", yani istisnalar olarak yorumlanır. Yine aynı araştırmalar "kitapta yazan" resmi anlayış ile "yaşanan" gerçek arasındaki derin ayrımın altını çizerler.(1)

Oysa hemen belirtmeliyiz ki Türk milli kimliğinin ve vatandaşlığının yegâne temeli olarak kabul edilen "aynı toprak parçası üzerinde yaşıyor olma" ilkesi çok kısa zamanda alt sıralara düşmüş ve devlet gitgide Türk ırkı ve Türk dilini kimliğin ayrılmaz parçaları olarak değerlendirmeye başlamıştır.(2) Taha Parla Türk milliyetçiliğinin iddia edildiği gibi vatandaşlık ilkesine bağlı kalmadığını, halim selim vatandaşlıkçı bir maskenin ardında, aslında ırkçı-etnik bir çehreye büründüğünü detaylarıyla anlatır.(3) Ahmet Yıldız'ın hukuki metinlerdeki (yasa, kararname, yönetmelik, vs.) etnik ayrımcılığı incelediği çalışması da bu anlamda son derece önemlidir.(4)

Benim bu çalışmamdaki esas amaç ise Türk milliyetçiliğinin ön cephesindeki vatandaşlık belirleyeni üzerinden tanımlanan örtüyü kaldırmak ve arkada yatan ırkçı-etnik çehreyi resmederken, "istisnai" uygulamalardan veya normdan sapmadan söz etmek yerine normların doğrudan doğruya ayrımcı önkabullere göre şekillendiğini anlatmaktır. Bu bağlamda, milliyetçi ideolojinin düşünsel arka planını hazırlayan belli başlı araçlar analiz edilecektir.

Her ne kadar Batı felsefesi içinde daha erken öncüllerini bulmak mümkünse de, ırkçılık kuramlarının belirgin ilk örnekleri 19. yüzyılın sonunda oluşturulan evrimci "biyolojik ırklar" antropolojisidir. Buradan hareketle denilebilir ki antropoloji ve ırkçılık arasında, en azından 19. yüzyıl içerisinde, ciddi bir geçişlilik oluşmuştur. Ulus-devletlerin kurulması ve "millet" kavramının kurgulanmasıyla birlikte ırkçılık ve milliyetçilik arasında da benzer bir bağ kurulmuştur. Etienne Balibar'a göre "ırk ve ulus söylemleri bir inkâr biçiminde de olsa hiçbir zaman birbirinden çok uzak olmamıştır".(5) Milliyetçilik ve ırkçılık arasındaki bağ biçimsel bir benzerlikten değil, tarihsel eklemlenmeden kaynaklanmaktadır. Önemli olan, ırkçılığın milliyetçiliğin basit bir görünümü olarak değerlendirilemeyeceğinin, özgül bir farklılığı olduğunun ve bu özerklik yüzünden de milliyetçiliğe gerekli olduğunun idrak edilmesidir.(6)

1920'lerde ve 1930'larda tüm dünyada, milli kimliğin kurgulanması ve milli birliğin muhafazası için "ırk" kilit bir kavram olarak kullanılıyordu. Milletin ırkla özdeş olarak algılanmasının, ortak köken yanılsaması ve kader birliği hayaline dayanan bir toplum hissi yaratarak toplumsal dayanışmayı güçlendireceğine inanılıyordu. Türkiye Cumhuriyeti yeni kurulmuş bir devlet olarak milli kimliğin oluşturulması ve milliyetçi ideolojinin yerleştirilmesini gerekli görüyordu. İki savaş arası dönemin faşist ve ırkçı ideolojilerinden esinlenerek ve hâlâ güçlü bir pozisyona sahip Türkçülük akımının da etkisiyle Türk milliyetçiliği, Türk dili ve devlet tekeline alınarak evcilleştirilmeye çalışılan Sünni İslam'ın yanı sıra, "Türk kökeni"ne dayandırılarak inşa edilmekteydi. Irkın milletin inşasında önem kazanmasının ardında yatan sebep, takip edilmek istenen laik siyaset ile döneme damgasını vuran –ve geç dönem milliyetçi hareketlere de hâkim olan– ırkçı temalardır. Fakat bunlardan da önemlisi, yeni bilim dalları vasıtasıyla, ırkın modern milli kimlikleri tarif ve teşhis edecek "bilimsel araştırma birimi" olarak algılanmasıdır. Hâkim pozitivist paradigmaların da etkisiyle, milletin üstünlüğünün kanıtlanması için bilimsel bir açıklama geliştirilmesi seçkinlere daha makul bir tercih gibi görünmüştür. Türk milletini tanımlayan temel taşlardan biri olan Türk ırkının üstünlüğü iddiasının hem "içişleri" hem de "uluslararası ilişkiler" bağlamında faydaları olacağı açıktır. Öncelikle, muasır medeniyet seviyesini hedefleyen yeni cumhuriyetin Türklerin Avrupalılarla akraba ya da en azından onlar kadar mütekâmil bir ırktan olduğunu iddia edebilmesi, aşağılanmış pozisyonu gidermek bağlamında çok kritik bir yere oturmaktadır. Diğer yandan, yaşanan tüm göçlere ve ölümlere rağmen hâlâ türdeş olmayan bir halk içerisinde "farklı ırkların" en üstününün Türk ırkı olduğunu ileri sürmek, Lozan'da azınlık statüsü verilen gayrimüslimler ve adı hiç zikredilmemiş dini ve etnik gruplar üzerinde Türklerin hâkimiyetini ve iktidarını meşrulaştırmaya ve bu grupların ayrı devlet kurmalarını haklı gösterecek dayanağın bulunmadığını ispata yarıyordu.

Bu çalışmada hedeflenen, Türk milliyetçi seçkinlerinin, üniversite ve akademisyenleri bilimsel meşruiyet kaynağı olarak kullanarak, Türklerin efsanevi geçmişleriyle ilgili tezler icat edip Türk kimliğini ırka dayalı kurgulamak istediklerini göstermektir. Türk milliyetçiliğinin ırkçı bileşenlerini açığa çıkarmak ve bunu yaparken esas olarak üniversite ve akademisyenlerin ırkçı ideolojinin "bilimsel" temellerini attıklarını göstermek için bu çalışmada İstanbul Darülfünunu (Üniversitesi) yayını olan Türk Antropoloji Mecmuası ana eksen olarak alınmıştır.(7) Dergi 1925-39 arasında 14 yıl boyunca, istisnalar olmakla birlikte, altı ayda bir yayımlanmıştır. Önce İstanbul Darülfünunu'na bağlı Haydarpaşa Tıp Fakültesi tarafından çıkartılan dergi, 1933 reformundan sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi bünyesinde kurulan Antropoloji Kürsüsü'ne, 1935'ten sonra da Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'ne (ADTCF) taşınmıştır. Derginin yayımlanan son sayısı "no. 22" ibaresini taşıyor. Ancak çift sayılar dolayısıyla aslında 16 sayı yayımlanmıştır.(8) İlk altı sayı (03/1925-03/1928) hem Osmanlıca hem Fransızca olarak iki dildedir. Latin alfabesinin kabulünden sonraki sayılar (03/1929-09/1939) Türkçe olarak yayımlanmış, ancak 1931'den itibaren makalelerin Fransızca özetleri de dergiye eklenmiştir.

Cumhuriyetin kurulmasından hemen sonra 1925'te yayımlanmaya başlayan Türk Antropoloji Mecmuası bünyesinde hemen fizik antropoloji araştırmalarının başlatıldığı anlaşılıyor. Bu araştırmalarda binlerce kişi üzerinde ölçüm yapıldığının iddia edilmesinin ardında yatan esas amaç, Türk ırkının zaten bir önkabul olarak ele alınan üstünlüğünü pozitif bilimler arasında sıralanan fizik antropoloji, frenoloji ve antropometri metotlarına dayanarak kanıtlamaktır. Diğer bir deyişle, "şaşmaz" ölçüm teknikleri ve aletleri olan, saf pozitif bilim kisvesi altında tartışılmazlık iddiası taşıyan bu antropoloji, Türk milliyetçiliğini besleyen ırkçı kurmacaların omurgasının sağlamlaştırılmasında önemli rol oynuyordu. Bu nedenle, devlet hizmetindeki bu antropolojik araştırmaların bilimsel bir değer taşıdığını söylemek mümkün değildir, bu çalışmaların ancak bilimkurgusal olduğunu söyleyebiliriz.

Genel anlamda ırkçı antropolojinin, incelediğim örnekte de Türk Antropoloji Mecmuası çevresinin aslında ne denli büyük bir hayal, hatta fantazi peşinde koştuğu açıktır. Laboratuvarlarında –ya da belki fildişinden saraylarında– sınırları çok katı, camdan bir ayakkabı kadar eğilip bükülmesi imkânsız bir kalıp hazırlayan bu bilimcilerin, bu kalıba uyacak "Türk"ü bulmaları ancak bir masal âleminde mümkündür.

Türk milletinin tanımlayıcı bir unsuru olarak ırka yapılan vurgu, Türk milliyetçiliğinin en çok hasıraltı edilmiş ve bilinçli şekilde bastırılmış öğelerinden biridir. Türkiye'de milletin ve milliyetçiliğin tahayyülü üzerine çok sayıda araştırma varsa da, bunlardan hiçbiri milliyetçi söylemdeki ırkçı aksanı derinlemesine incelememektedir. Bunun yanında, devletin özellikle üniversite reformu sonrasında yerleştirdiği bilimsel hegemonya ile bağlantılı olarak, üniversite mensubu akademisyen seçkinlerle kurduğu kunt ilişkiler ağının, ırkçı temellerin yaratılması ve yeniden üretilmesi açısından ne kadar belirleyici olduğu da gölgede kalmış bir konudur. Bu bağlamda yapılan araştırmanın önemi, yeni devletin seçkinler kadrosunun "millet"i nasıl ırkçı mercekler arkasından tasavvur ettiğini sergilemekte yatmaktadır. Dönemin ayrıntılı olarak incelenmesi ve Türk Antropoloji Mecmuası'nın kuruluş, statü, yazarlar ve içerik açısından değerlendirilmesi, ön cephedeki vatandaşlık vurgusuna rağmen, ırkçı-etnik temaların da pek o kadar arka bahçede olmadığını, birçok alana sızdığını gösterecektir. Bu araştırmanın mevcut çalışma sahasına en önemli katkısı, Türk milliyetçiliğinin ırkçı unsurlarının sadece uygulama alanına değil, ideolojik-normatif düşünce evreninin özüne de sinmiş olduğunu göstermesidir.

Araştırma esnasında Mecmua'yı Türk milliyetçiliğinin ırkçı tonlamalarının düşünsel-ideolojik dışavurumu olarak yorumlarken, özellikle Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi ayrıntılı şekilde incelenmiş ve ırkçı düşüncenin benzer izdüşümleri takip edilmeye çalışılmıştır. Benzer amaçlar güttükleri düşünülebilecek Türk Tarih Arkeologya ve Etnografya Dergisi (1933-49) ve Halk Bilgisi Haberleri (1929-41) gibi diğer bazı süreli yayınlar da araştırmaya dahil edilmiş ancak faydaları sınırlı olmuştur; çünkü birincisi neredeyse tamamen arkeolojik hafriyatlara değinirken, ikincisi sadece yerel örf ve âdetler üzerine yoğunlaşmıştır. Diğer bir deyişle her iki dergi de Mecmua'nın "bilimsel" tonundan uzaktır. Diğer yandan, ADTCF yayınlarından olan Antropoloji ve Etnoloji Araştırmaları [Yıllığı], Türk Antropoloji Mecmuası'nın devamı niteliğindedir. Mecmua'nın yayın hayatı 1939'da sona erdikten sonra, ADTCF 1941'de antropolojik araştırmalara yer veren bir yıllık yayımlamıştır. Fakat söz konusu yılların İkinci Dünya Savaşı sonrasında ırkçı tutumların sönümlendiği bir döneme denk geldiği düşünülürse, Mecmua'nın şeklen vârisi sayılabilecek bu yeni yayın, içerik olarak ondan oldukça farklılaşmıştır. Sadece üç makalenin yayımlandığı bu yıllıkta ırkçı unsurların büyük ölçüde törpülendiği görülüyor.

Denilebilir ki benim araştırmam Türk Antropoloji Mecmuası' nın içeriğini ve söylemini derinlemesine incelemekle birlikte, derginin "sosyolojik" denilebilecek yansımalarını ve etkilerini hâlâ karanlıkta bırakmaktadır. Başka bir deyişle, derginin ne kadar basıldığı, ne yaygınlıkta okunduğu, okur kitlesinin kim olduğu, dergideki fikirlerin başka mecralarda tartışılıp tartışılmadığı ve buna benzer birçok soruyu üzülerek cevapsız bırakmak zorunda kaldım. Bu eksikliğin pratik ve teorik sebepleri var. Öncelikle, derginin yayın hayatını ve anlamını tüm ayrıntılarıyla anlatabilecek kişiler, yani dergiye emek vermiş yazarlar, otobiyografik öğeler barındıran eserler bırakmamışlardır. Diğer yandan, kanımca daha önemli olan teorik/yöntemsel bir kısıt da bulunmaktadır. Herhangi bir düşünsel yapının içeriğini ve anlamını sorgulamakla, üretilen düşüncelerin toplumdaki izdüşümlerini takip etmenin birbirinden ciddi anlamda ayrışan teorik ve yöntemsel altyapılar gerektirdiği açıktır.

Bu çalışma üç temel yapıtaşı üzerine oturtulmuştur: antropolojinin gelişimi ve milliyetçi söylemlerde kullanılış biçimleri, Türkiye'de otoriter tek-parti rejimi ve milletin tanımında ırka atıf yapılması, ve bilimsellik kalkanıyla milliyetçi ideolojiye nüfuz eden ırkçılığın dokunulmaz hale getirilmesi. Türk Antropoloji Mecmuası gerçekten de birçok olgunun ortasına yerleşmiş vaziyettedir. Saymak gerekirse, ırkçı milliyetçi politikalara "bilimsel destek" kaynağı olarak antropolojinin kullanılması; Türkiye'de 1925'ten itibaren yükselişe geçen totaliter eğilimlerin 1930'larda oldukça güçlenmesi ve beraberinde getirdiği milliyetçi idealler; tahayyül edilen millet ve tarih anlayışlarında Türk ırkının son derece merkezi bir konumda olması; ideolojik mitleri olgusal gerçeklermiş gibi göstermek için "ehlileştirilmiş" üniversite ve bilim adamlarından faydalanılması, vb.

Araştırmaya yeni başlamışken, tez danışmanım Taha Parla benim için çok zihin açıcı bir soru sormuştu. "Sence milliyetçi ideolojinin içine akacak bir yol bulmuş bu ırkçı kanal (diyelim ki Mecmua), söz konusu ideolojinin özünü değiştirecek kadar güçlü mü?" Soruda Türk milliyetçiliği bir deniz, ırkçı yaklaşımlar da denize akan çok sayıda nehirden biri gibiydi. Ben nedense metaforu tersten kurmak istedim. Bence ideolojiye içkin ırkçı unsurlar zaten çokça vardı, ama öyle bir an geldi ki deniz taşma noktasına ulaştı ve kendine bir kanal açtı. Böylelikle bu ırkçı damarın Mecmua ve benzeri birçok tezahürüyle karşılaşmış olduk. Dolayısıyla, burada iddia edilen, Mecmua'nın ve zamanın antropolojik çalışmalarının Türk milliyetçiliğini şu veya bu şekilde ırkçılığa ittiği değil, tam tersine Türk Antropoloji Mecmuası'nın söz konusu dönemde epey güçlü olan ırkçı eğilimlerin basit bir semptomu, dışavurumu olduğudur.

Notlar


(1) Bkz. Ayhan Aktar, "Cumhuriyetin İlk Yıllarında Uygulanan Türkleştirme Politikaları", Tarih ve Toplum, no. 156, Aralık 1996, s. 4-18; Ayhan Aktar, "Trakya Yahudi Olaylarını 'Doğru' Yorumlamak", Tarih ve Toplum, no. 155, Kasım 1996, s. 45-56; Donald McDowall, A Modern History of the Kurds, Londra: I. B. Tauris, 1996; Kemal Kirişçi, "Disaggregating Turkish Citizenship and Immigration Practices", Middle Eastern Studies, cilt 36, no. 3, Temmuz 2000, s. 1-22. Yukarı
(2) Bkz. Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği: Resmi İdeoloji Dışı Bir İnceleme, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1990; Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti'nde Tek-Parti Yönetimi'nin Kurulması (1923-1931), İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1999; Sibel Bozdoğan, Reşat Kasaba (der.), Türkiye'de Modernleşme ve Ulusal Kimlik, çev. Nurettin Elhüseyni, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998; Hugh Poulton, Turkish Nationalism and the Turkish Republic: Top Hat, Grey Wolf and Crescent, Londra: Hurst & Company, 1997. Yukarı
(3) Taha Parla, Türkiye'de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları: Kemalist Tek-Parti İdeolojisi ve CHP'nin Altı Oku, cilt 3, İstanbul: İletişim, 1992, s. 209. Yukarı
(4) Ahmet Yıldız, Ne Mutlu Türküm Diyebilene: Türk Ulusal Kimliğinin Etno-seküler Sınırları, 1919-1938, İstanbul: İletişim, 2001. Yukarı
(5) Etienne Balibar, "Irkçılık ve Milliyetçilik", Irk Ulus Sınıf: Belirsiz Kimlikler, çev. Nazlı Ökten, İstanbul: Metis, 2000, s. 50. Yukarı
(6) A.g.e., s. 67. Yukarı
(7) Dergi hakkında yazılmış bir makale de vardır: Suavi Aydın, "Cumhuriyet'in İdeolojik Şekillenmesinde Antropolojinin Rolü: Irkçı Paradigmanın Yükselişi ve Düşüşü", Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, Kemalizm, cilt 2, İstanbul: İletişim, 2002, s. 344-69. Aydın'ın makalesi Türkiye'de antropoloji disiplininin doğuşu, örgütlenişi ve milliyetçi ideolojiyle girdiği ilişkiyi açıklamakla birlikte, özel olarak Türk Antropoloji Mecmuası'nın içeriğiyle ilgili bilgi vermemektedir. Mecmua hakkında zikredilen tüm bilgiler Şevket Aziz Kansu'nun 1940 tarihli Türk Antropoloji Enstitüsü Tarihçesi isimli kitabından nakledilmiştir. Yukarı
(8) İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü'nde bulunan 11. ve 12. sayılar dışında, tüm sayılar İstanbul, Yıldız Sarayı, IRCICA (International Research Center for Islamic Culture and Art) kütüphanesinde bulunmaktadır. Yukarı

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova