ISBN13 978-975-342-518-6
13X19,5 cm, 216 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Mehmet Ali Gökaçtı, "Sabırlı ve titiz bir çalışma", Radikal kitap Eki, 1 Temmuz 2005

Britannica, ilgili maddede antropolojiyi tarif ederken insanla ilgili bir bilim dalı olduğunu belirttikten sonra fiziksel ve kültürel antropoloji olarak ikiye ayrıldığı bilgisini de verir. Tarihten farklılığını vurgulamak için de, tarih gibi belgelere dayanmak yerine insanların etkinliklerini ve ürünlerini olabildiğince dolaysız bir biçimde gözlemlemeyi esas aldığını belirtir. Bu arada söz konusu değerlendirmeye, yapılan araştırmalarda elde edilen sonuçların insanlığın gelişimine yaptığı katkıdan hareketle, tarih biliminden daha farklı bir özellik de iliştirilir.

Keşifler çağının başlaması ile birlikte bilim olma yolunda ilk adımları atılan antropolojinin, o günlerdeki öncelikli çabası, uzak diyarlarda beyaz adamın karşısına çıkan bu insanları, ama birçok özellikleri itibarıyla farklı olan insanları incelemek ve daha yakından tanımaktır. Bu arada 18 ve 19. yüzyıllarda doğal yaşam formalarını maddi koşullarla açıklama çabası birçok evrim teorisinin ortaya çıkmasına da zemin hazırlar.

Teori dünyadaki koşulların sürekli değiştiğini ve bu değişimlere paralel olarak da mevcut canlı türlerinin yaşamlarını sürdürebilmek adına çevreleri ile uyum sağlamalarının zorunluluğuna işaret eder. Bu uyumu sağlayamayanlara ise hiç şüphesiz ki bu dünyada yaşam hakkı tanınmayacaktır. Bu doğanın yasasıdır. Bu yasanın bir başka gerçeği de, değişime uyum sağlayan yetenekli ve üstün türlerin bu yaşam savaşını kazanacağı gerçeğidir. Yani yaşamak hakkı güçlü ve üstün olanındır.

Konu bu şekilde kuramsallaştırılınca işin politik ve ideolojik bağlamdaki devamı da gelmekte gecikmez. 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde antropoloji ve ırka dayalı determinizm artık eşanlamlı hâle gelmişlerdir bile. Çünkü dönem sömürgeciliğin tüm hızıyla sürdüğü ve kapitalizmin dünyayı kuşatma yolundaki hareketine nefes almaksızın devam ettiği bir dönemdir aynı zamanda.

Kısa zaman zarfında arî ırkların özelliklerinin belirlenmesi ve bu sayede insanların kafa yapılarından kemik yapılarına, saç ve deri renginden burun ve gözlerinin biçimine değin kategorize edilmesine uzanan bir süreç de başlamış olur. Dönemin şartlarının da uygun düşmesiyle oluşturulmuş bulunan soybilimsel modelle uluslar yeniden inşa edilirken, tarih, dil, gelenekler de yeniden kurgulanmaya başlar.

Türkiye'de antropoloji

Çok uluslu ve çok dinli bir imparatorluğun enkazından çıkan Türkiye Cumhuriyeti de deyim yerinde ise gözlerini böylesi bir dünyanın şartları içinde hayata açar. Kurulacak yeni bir devlet söz konusudur. Ancak en az onun kadar önemli bir başka süreçte yeniden inşa edilecek olan ulustur. Hatta daha açıkça ifade etmek gerekirse, yeniden kurmak bir yana sil baştan oluşturulacak bir ulus söz konusudur.

Bu anlayış doğrultusunda tek parti idaresinde her şey kurumsallaştırılarak kontrol altına alınırken, bilimin önderliğinde her şeyin yeniden kurgulanması süreci de başlar. Dönemin koyu pozitivist anlayışı doğrultusunda bilim şaşmaz ve şaşırmaz bir rehber olarak her şeye öncülük eder. Çünkü bilim akla, gözle görülene ve hepsinden önemlisi araştırma sonuçları ile ortaya konup belgelenmiş olana itibar eder. Dolayısıyla da şaşırmazlığı bu derecede açık olan bir olguya, yani bilim ve onun vardığı sonuçlara karşı durmak, o dönemin şartları göz önüne alındığında adeta imkânsıza eşdeğerdir. Hâl böyle olunca, bilimsel argümanlara dayandıkları savı ile ortaya çıkan Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorileri gibi, antropoloji çalışmaları da büyük önem kazanır.

Milletin, milliyetçi bir ideoloji eşliğinde seferber edildiği bu sürecin temel amacı ve beklentisi filolojiden, tarihe, arkeolojiden antropolojiye değin tüm bilimlerin seferber edilmesiyle, kolektif kişiliğin yeniden keşfedilmesidir. Amaç yüzyıllardır etkili olan yabancı unsurların etkisiyle aslından, özünden uzaklaşmış milli değerleri yeniden ortaya çıkarmak ve bunu yaparken de, bu değerler eşliğinde yeniden inşa edilen ulusun tüm uluslar arasındaki yerini de belirlemektir. Elbette en üstte olacak şekilde. İşte bu süreçte bilimsel totaliterlik devreye girer ve akabinde halkı arındırma, saflaştırma süreci de başlamış olur.

Türkiye'deki antropoloji çalışmaları ve sonuçları

1925 yılında Tıp Fakültesi bünyesinde kurulan Antropoloji Tetkikat Merkezi ve aynı yıl çıkarılmaya başlanan Türk Antropoloji Mecmuası bu girişimin ilk adımlarıdır. 1939 yılına kadar belirli aralıklarla yayımlanan dergi, bu süreçte Türkiye'deki antropolojik araştırmaların sonuçlarını ve bulgularını kamuoyuna duyurur. Milletler arasında Türk milletinin müstakil mevkiini belirlemek ve bunu yaparken de Türk ırkını yüceltmeyi esas alan dönemin antropolojik çalışmaları, asli unsurun Türk ırkı olduğu anlayışından hareketle giderek milliyetçilikten ırkçılığa doğru kayan bir çizgi izler.

Bu çizgi bir müddet sonra kendisini dönemin dünyadaki yaygın akımlarından da etkilenerek, Türk ırkının tartışılmaz üstünlüğü tezine, oradan da antropoloji çalışmaları sayesinde 'zinde beşer zümreleri' vücuda getirmeye kadar taşır. Bu yaklaşım kaçınılmaz olarak en nihayetinde Türk ırkının dünyadaki en üstün ırk olduğuna, tüm milletlerin Türklerden teşekkül ettiğine, Türkçenin de tüm dillerin anası olduğu iddiasına kadar ulaşır. Bu durum aşağıdaki alıntıda görüleceği üzere, dönemin önde gelen doktor/ antropologlarından Reşit Galip'in Avrupalıların Türkleştikleri için bugünkü seviyelerine ulaştıklarını söyleyen değerlendirmeleri ile adeta zirve yapar.

Bilim mi, bilimkurgu mu?

Yazarın da bizzat tanımladığı şekli ile bilimsel bir tiranlık anlayışı altında yürütülen bu çalışmalar ile yeni kurulmuş olan bir devlet, bilimsellik görüntüsü altında kendince doğru kabullendiği her şeye önem atfetmiş ve onu tartışılmaz bir gerçek hâline getirmiştir. Bu bağlamda antropoloji de, Türk ırkı hakkında istenilen doğruları icat etmek amacıyla devreye sokulmuş ve bu sayede yukarıdan sipariş edilen buyruklar, merkezin bünyesindeki bilim adamlarınca uygun kılıflara sokularak hizmete sunulmuşlardır. Maksudyan'ın da bilhassa vurguladığı üzere bu yapılanlar tartışmasız bir şekilde ısmarlama bir bilimsellikten öteye geçemeyecektir. Dikilecek kostümün siyasi seçkinler tarafından sipariş edildiği, bilimci seçkinlerinde tıpkı terziler gibi farklı parçaları bir araya getirmeleriyle ortaya bir elbise çıkması misali. Ancak parçaların bir bütünü oluşturacak gereklilik ve tutarlılıktan uzak bir şekilde oradan buradan toplanarak bir araya getirildiği de göz önüne alınırsa, ortaya çıkan kostümün nasıl bir şey olduğu da kendiliğinden tasavvur edilecektir. Tabii ki, yapılan işi bilim olarak mı adlandırmak gerektiği, yoksa bir tür bilimkurgu olarak mı görmek gerektiği de, bütün bunların sonunda karşımıza çıkan bir başka soru olacaktır.

Evet, Nazan Maksudyan'ın sabırlı ve titiz bir çalışma ile hazırladığı Türklüğü Ölçmek adlı kitap, Türkiye'deki bilimkurgusal antropoloji ve Türk milliyetçiliğinin ırkçı çehresini ortaya koymak adına kamuoyunun dikkatine sunuldu. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun vatandaşlık temelinde olmadığı ve dolayısıyla da ırk esasına göre şekillendiği tezini ileri süren ve bunu tartışmaya açan kitap, güncel birçok sorunun kaynağına da işaret etmesi bakımından konuyla ilgilenenlerin göz ardı etmemeleri gereken bir çalışma.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova