ISBN13 978-975-342-562-9
13x19,5 cm, 144 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Etik, 2004
Başka Bir Estetik, 2010
Komünizm Fikri, 2012
Dün Bugün Jacques Lacan, 2013
Platon’un Devleti, 2015
Fransız Felsefesinin Macerası, 2015
Alman Felsefesi Üstüne Diyalog, 2017
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Hamid Farazande, “Sonluluk motifine karşı”, Virgül, Sayı: 116, Mart 2008

Sanırım kimsenin, dünya halinin Thatcher ve Reagan dönemiyle başlayan yaklaşık son otuz yılda uğradığı değişim konusunda bir kuşkusu yoktur. Alain Badiou bunu daha da radikalleştirerek şöyle yazar: “Günümüzde dünya diye bir şey yok, yalnızca tekil ve bağıntısız durumlar var.” (s. 114) Ama dünyayı bu hale sokan değişim neydi?

Bu değişimi, bu farklılığı daha somutlaştırmak için, yirmi sekiz yıl önce Tahran’daki Amerikan Elçiliğinin İran hükümeti desteğiyle bir grup İslamcı üniversite öğrencisi tarafından basılıp, elliden fazla Amerikan diplomatın 444 gün boyunca rehin alındığı, buna rağmen hiç kimsenin, ne Avrupa’da ne de Amerika’da bu eylemi terorizmin bir şekli olarak yorumlamadığı gerçeğini anımsamak gerekir. Oysa hepimiz bugün çok iyi biliyoruz ki dünyanın herhangi bir yerinde bir Amerikan turisti, hele Ortadoğu ülkelerinden birinde, siyasal nedenler dışında rehin tutulursa veya kazara yaralanırsa, bütün dünya hızla yeni bir “kriz” ile karşılaşır, uygar dünyanın bütün görsel ve yazılı medyası olaya çok hızlı bir biçimde terorizm damgası vurur ve olayın gerçekleştiği ülkenin devleti bile bundan nasibini alır. Bu örnek, söz konusu değişim hakkında bize yeterince ipucu verir, gene de başka bir tarihsel karşılaştırmaya başvuruda bulunmakta yarar vardır:

1992 yılında Avrupalılar, Sırpların yıllardan beri Bosnalı Müslümanlara, hem de Avrupa’nın göbeğinde uyguladıkları soykırımı artık yadsıyamadıklarını anladılar. Önce popülist yöntemlere başvurarak olayları mahkûm etmeye başladılar, sonra sıra Mitterrand’ın Sırp liderlerini ziyaret etmesine geldi, en sonda da bildiğimiz gibi, Amerika liderliğinde NATO güçleri Belgrat ve Sırbistan’ın diğer şehirlerini bombalamaya koyuldu. NATO’nun bu girişimi görünürde suçsuz insanların hayatını kurtarmaya yönelik insancıl ve barışa hizmet eden bir eylem olarak yankı buldu. Kimse bunun da Amerika’nın savaş makinesinin bir parçası olduğunu dile getirmedi. Fakat aynı dönemin, Rus silahlı güçlerinin sistematik bir biçimde Çeçenlere soykırım uyguladıklarına denk düştüğünü; olup bitenleri hiç kimsenin, ne Avrupa’da, ne Amerika’da ne de devrimci İslam devletinde mahkûm etmediğini; tam tersine bunun, Rusya devletinin terorizme karşı sürdürdüğü demokratik savunma hakkı olduğunu ilan ettiklerini anımsarsak, bu aldatıcı görünüşün arka planı hemen ortaya çıkar. Kimse Moskova’nın da bombalanabileceği fikrini aklının ucundan bile geçirmedi, bugüne dek yıkılmış Grozni’den tek bir görsel haber bile dünya medyalarına yansımadı.

Şimdi Bosna savaşından elli altı yıl geriye dönelim. General Franco’nun yaptığı darbeden sonra 1936 yılında İspanya iç savaşa sürüklendi. Almanya ve faşist İtalya Franco’ya destek verdi, demokratik Fransa ve İngiltere tarafsız kaldı, Sovyetler Birliği de her zamanki yöntemini izleyerek İspanya komünist partisini kendi emellerinin kuklası haline getirdi. Gelgelelim, o dönemde Avrupalı insanlar olup bitenlere duyarsız kalmadılar: Binlerce gönüllü İspanya Cumhuriyetini savunmak üzere İspanya yolunu tutup uluslararası tugay oluşturdular. Dönemin önde gelen yazar çizerleri cumhuriyetçilerin yanında saf tuttular.

Ama elli altı yıl sonra Bosna’da gerçekleşen soykırım sırasında hiçbir Avrupalının aklından böyle bir şey geçmiyor, geçse bile deli, insan hakları düşmanı, terorist gibi damgayla karşı karşıya gelebileceğini düşünerek susmayı tercih ediyordu. Süper güçler, elbet, her zaman olduğu gibi daha fazla kâr elde etmek için askerlerini oraya göndermeye tereddüt bile etmediler, ama dünyanın aydınlarına sıra gelince, postmodern zamanların âdeti uyarınca, bütün eylem Susan Sontag’ın Saraybosna’da Godot’yu Beklerken’i sahneye taşıması ve savaştan etkilenen çocukların durumuna ilişkin çekilen birkaç belgeselden ibaret kaldı.

Onun için 1984 yılı çağdaş tarihimiz açısından bir dönüm noktası sayılır. Katliam, baskı, yoksulluk açısından tarihe bakıldığında geçmişle şimdi arasında hiçbir fark bulamayız. Gelişmiş ülkeler açısından bakıldığında ise demokrasi, insan haklarıyla ilgili bütün söylemlere karşın insanların kendi kaderlerini belirleme hakları; toplumların depolitizasyonu ve “teröre karşı savaş” doktrininden dolayı gün gittikçe sınırlanmaya yüz tuttu. Aslında bir an bile duraksamadan gelişen, “ilerleyen” tek şey olarak kapitalizm ve neoliberalizmden söz etmek mümkündür: tüketim kültürü, acımasız rekabet, özelleştirme adı altında sürdürülen serbest piyasa ekonomisi, sendikaların yok edilmesi, işsizliğin toplumun kâbusu haline getirilmesi, ekonominin mafyalaşması, çokuluslu şirketlerin at koşturması, çevreyi kirleten sanayinin üçüncü dünya ülkelerine taşınması, kadın ve çocukların fabrikalarda istismar edilmesi, her gün artmakta olan çevre kirliliği ve business ahlakının tümöral sultası. Dolayısıyla bu iki komponentin, yani depolitizasyon ve kapitalizmin yayılması birleştiğinde, Alain Badiou’nun “kapitalist parlamentarizm” diye adlandırdığı siyasal, ekonomik, kültürel imtiyazlı sınıfın mutlak iktidarı ortaya çıkar.

Bu “yeni cesur dünya”nın siyasal yapısına göz atmak gerekirse, elli yıl süren Soğuk Savaş dönemindeki iki süper gücün rekabetinin dünya sisteminin tek bir odakta toplanmasını engellediğinden söz edilebilir: Ne Lenin’in Üçüncü İnternasyonali ne de Wilson’ın Birleşmiş Milletler’i evrensel oldu. İki süper gücün kavgası Schmidt’in “dost-düşman” paradigmasının devamıydı aslında; gene de o sıralarda Kızıl Haç gibi tarafsız örgütler eskiden olduğu gibi devletler arasında aracılık yapabiliyor, hatta savaş koşullarını Cenevre Anlaşmasına tabi tutabiliyorlardı, oysa bugün bundan söz etmek bile safdillik olur. Bugünkü dünya sistemi biraz sonra üzerinde yoğunlaşacağım bir “istisna”ya dayanan bir bütünlüktür. Bu bütünlüğe hüküm süren kaideler homojen olup herkesçe kabul görmüştür: Serbest piyasa, demokrasi ve insan hakları. Ne var ki, özgür dünya veya uygarlık adı altında anılan bu evrensel bütünlük bugün her yere yayılabilsin diye dışsal bir istisnaya gereksinim duyar. Bu bütünlüğün adı neoliberalizm ise, onun yapıcı istisnasının adı da köktendinciliktir. Batı-Doğu karşıtlığının yerini bugün; özgürlük, uygarlık, akıl temsilcisi olarak kabul gören neoliberalizm ile onun karşıt kutbuna yerleşen insanlık, uygarlık düşmanı olan “köktencilik” almıştır. Böyle bir dünyada artık siyasal düşünce ve eylem için mahal yoktur: Ya Bush ile birliktesiniz ya da Bin Ladin ile. Zizek’in göstermiş olduğu gibi artık Kızıl Haç ya da Sınır Tanımayan Doktorlar gibi görünürde tarafsız örgütler bile bu çatlak içinde ayakta kalamayıp bu iki cepheden biri içinde çözülüp kaybolurlar.

Amerika’nın Afganistan’a saldırısı sırasında, şehirleri ve köyleri bombalayan aynı uçaklar hemen ertesi gün kurbanlarına paketlenmiş gıda ve ilaç atıyorlardı. Irak’ta ve Darfur’da Kızıl Haç ve diğer insani yardım örgütleri Amerika bayrağı altında çalışıyorlar, çünkü insanlık düşmanlarıyla konuşarak anlaşmanın hiçbir gerçeklik payı yoktur. Bu yüzden Kızıl Haç artık tarafsız hakem olarak görevini sürdüremez, uygarlık ordusuna katılmak zorundadır. İşte bu koşullar altında Amerika devleti dünyanın tek hükümranı olarak olağanüstü hal ilan etmekle bütün dünyaya güvenlik paradigmasını dayatır ve bütün uluslararası hukuku askıya alarak “önleyici savunma,” askeri müdahale, tek taraflı savaş yollarına başvurarak her yerde “terorist”leri tutuklayıp onları Guantanamo’ya gönderebilir.

Ama bu sadece madalyonun bir yüzüdür. Öbür yüzde, bu sistemin bir ürünü ve paradoksal bir biçimde hem sistemin içinde hem de dışında olan köktenci “istisna” cephesinde de aynı mantık hâkimdir. Günümüz dünyasında adam öldürenlerden tutun da cumhurbaşkanlarına kadar hemen hemen herkes maneviyatlara tutkun ve Tanrı katıyla dolaysız ilişki içinde olma iddiası içindedir. Kökten İslamcılar bile, bütün iddialarına rağmen inanç yoksunluğu içinde oldukları için olsa gerek, İslami olmayan koşullarda Müslüman kalamamaktan korkarlar. Onlar için inanç nesnel bir bili türüdür, öznel bir seçim değil. Bu yüzden artık “her şeyi bilen”ler olarak ötekileri ezip geçme hakkını kendilerinde saklı tutarlar. Onların ideolojisinin tözü postmodern nihilizmden başka bir şey değildir. (El Kaide’nin etkin elemanlarının, her birinin üç dört dil bilen, Batı toplumlarının çokkültürlülüğüne tahammül edemeyen, Batılı ülkelerde yaşamış Müslüman azınlıklardan oluştuğu gerçeği yabana atılır gibi değil.)

Bin Ladin gibi kişiler öte yandan modern teknolojiye, hele askeri ürünlere hayranlık duyar, kapitalizme bir karşıtlıkları yoktur. Onların tek isteği hilafeti kurarak Amerika’yı tahttan indirip yerine geçmektir. Demek her iki tarafta da kapitalizm ve depolitizasyon eşliğinde muhafazakârlığın bir biçimiyle karşı karşıyayız. Her iki taraf amaçlarına ulaşmak için bütünüyle araççılık sergileyerek cinayetlerini sürdürebilirler. Bu bütünlük ve onu var eden istisna olgusu, istisna mantığının eylem biçimidir; şöyle ki, bir bütün, istisnasını bir yandan kendi dışında tutarak, bir yandan da içeriden onu oluşturup yenileyerek kendi bütünlüğünü güvence altına alır. Bu mantık ve ondan kaynaklananlar, günümüz dünyasının yapısını ve eski dünya ile arasındaki farkı oluşturur. Besbelli bu düzen içinde artık siyaset –gerçek anlamında siyaset– için yer yoktur. Başka deyişle, bu dünya düzeninde her şey, ya ilgisiz, nötr ve kendilerine hayran insanlar arasında McDonald’s yemek ya da suçsuz insanları kendiyle birlikte intihar ettirmek şeklinde özetlenebilir.

Gene de bu istisna mantık olgusu ve neoliberalizm ile köktendinciliğin esastan birliği, mevcut durumun çözüm yolunu ve düşünme gücünü tekrar hayata geçirebilme yolunu bize gösterebilir. Badiou’dan alıntılıyorum:

O nihilist “Batı metafiziğinin son” motifini aşmak gerekir. (...) [Bu] sonluluk motifi, çağdaş zalim nihilizmin her koşulda oynamasını buyurduğu mütevazı role düşüncenin baştan boyun eğmesini sağlayan belirgin biçimidir. (s. 115)

Badiou’ya göre felsefe özellikle bugün sonsuzluk rezervini rasyonel olarak yeniden oluşturmak durumundadır.

Bu bütün ve onun istisna parçası arasındaki çatlağa vurgu yapmaktansa, Hegelci bir biçimde bu çatlağı her iki tarafa da yaymak gerekir. Her iki kutup da ne barış ne de savaş durumunu sürdüren “terorizme karşı savaş” doktrininden gayet iyi yararlanır. Söz konusu doktrinin gittikçe bütün bölge iktidarlarının gündemine gelmesi işten değil. Bu yüzden ilk olarak bütünün sürdürülmesini güvence altına alan istisna parçasından işe koyulmalıdır. Önce çatlağı bu parçada oluşturmak gerekir: Tüm ahlakçılık ve tarafsızlık maskelerini dışlayan, adalet ve özgürlüğü benimseyen radikal bir siyasal söylem geliştirilmeli: Bir yandan yeni dünya düzeni, neoliberalizm hegemonyası, yoksulluk, savaş ve cinayetin perde arkasını, öte yandan da köktendinciliğin nihilistçe kinciliğinin temelde o bütünün hizmetinde olduğunu ifşa eden bir söylem. Badiou’nun “adalet” kavramına yönelik analizi dikkate değerdir:

Adalete yönelik her türlü tanımlayıcı ve program niteliğinde yaklaşım onu devlet eyleminin bir boyutuna çevirir. (s. 40)

Ve birkaç paragraf ileride şöyle devam eder:

Sosyalist devletlerin çöküşü bize eşitlikçi siyasetin yolunun devlet iktidarından değil, içkin bir öznel belirlenimden, bir kolektif aksiyomundan geçtiğini öğretir.
(s. 43)

Böyle bir söylem sayesinde, örneğin İsrail Devletinin saldırgan tavrına karşı –Hamas ve Hizbullah’a rağmen– Filistinlilerin haklarını savunma, ya da sadece savaş atmosferi içinde hayatını sürdüren bölgenin köktendinci devletlerine karşı mücadele yolu açılabilir.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova