ISBN13 978-975-342-668-8
13x19,5 cm, 416 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Ütopya Denen Arzu, 2009
Gerçekçiliğin Çelişkileri, 2018
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Göksel Aymaz, “Shakespeare modern midir?”, Radikal Kitap Eki, 6 Haziran 2008

1994 yılında başvurduğum yüksek lisans programının yazılı giriş sınavında sevgili hocamız Ünsal Oskay’ın bize sorduğu üç sorudan biri şuydu: “Shakespeare, modern bir şair midir, niçin?” Ben, “Evet, modern bir şairdir, zira...” deyip programa kabul edilenlerdendim. İlerleyen yıllarda ise, Amerikalı Marksist eleştirmen Fredric Jameson’dan, Shakespeare’e modern demenin hatalı olacağı yönünde yorumlar okudum. Jameson, ortaçağın derinliklerinde bir noktada bazı “modern kopuşlar” tespit etmek (örneğin, Descartes ve cogito momentini düşüncede kesin bir başlangıç saymak, bilim ve teknolojinin modern paradigmasını Galile’ye kadar götürmek, veya herhangi bir Rönesans ressamını modern resmin ilk işareti olarak belirlemek vb.) suretiyle modernite’nin sınırlarını erken ortaçağa kadar geri itme operasyonunu sakıncalı buluyordu. Bu şekilde oluşturulmuş bir modernite retoriği ya da mecazı, Jameson’a göre, önceki anlatısal paradigmaların, mevcut modernite anlatıları aracılığıyla, bir “yeniden yazımı”, güçlü bir “yerinden edilişi”ydi. Buna göre, şayet biz Bruegel, Bosch, Erasmus, Rabelais, Cervantes ve nihayet Shakespeare’in modern olduklarını göstermek niyetiyle, eserlerinde bazı temaların varlığına işaret edecek olsak, Jameson buna, “sadece yeniden yazım operasyonunun inandırıcılık etkisini garanti etmek için bahaneler” diyecekti; modern edebiyatın sınırları belki en fazla Flaubert ve Baudelaire’e kadar gidebilirdi. Postmodernizm (1994), Marksizm ve Biçim (1997), Dil Hapishanesi (2002), ama özelikle Biricik Modernite (2004) ve Kültürel Dönemeç’te (2005), böyle bir “ideolojileştirme”ye itirazını dile getirmişti. Nihayet, Metis Yayınları editörleri, edebiyat ağırlıklı makalelerinden yaptıkları bir derlemeye Modernizm İdeolojisi adını vererek, Jameson’a, başlığında bu itirazı taşıyan (en azından Türkçede) bir kitap armağan ettiler.

Peki, Shakespeare’e modern denilse ne olur, denilmese ne olur? Shakespeare, bir şey mi yitirir Şekspirliği’inden?

Geleceğin arkeolojisi

Jameson, “yeniden yazım” olarak adlandırdığı operasyon sonucunda, modernizm’in, tarihsel ve sanatsal olarak karşılaştırılamaz bir dizi yazarı (veya ressamı veya müzisyeni) karşılaştırmak için kullanılan bir tür standart haline getirildiğini, bunun da katı ve yanlış bir modern-postmodern karşıtlığıyla sonuçlandığını belirtmektedir. Bunun bir “estetik seçkincilik” olduğunu ve postmodern kültür ürünlerinin yabana atılmaması gerektiğini düşünen Jameson’a göre, geç kapitalizmin yakın zamanda oluşmuş iç hakikatini ifade eden bu ürünlerin kolayca reddedilmesi, onun olumlu yönlerinin rahatlıkla övülmesiyle eşdeğer ölçüde olanaksızdır. Bu ikisini yapmak yerine, bu yeni kültürel üretimi, bir sistem olarak geç kapitalizmin toplumsal yeniden kuruluşuyla, kültürün kendisinin genel bir değiştirimine yönelik geçerli bir hipotez içinde değerlendirmek daha uygun gibi görünmektedir. (Bkz. Postmodernizm)

Jameson, günümüz edebiyat eleştirisi için kullanışlı bir çerçeve çizdiği Marksizm ve Biçim’i, “Somut bir gelecek düşüncesini canlı tutmak yazınsal eleştiriye düşmektedir. Dileyelim bu görevi yerine getirebilsin!” cümlesiyle bitirmeyi uygun görmüş biridir. Modernizm meselesine de böyle bir hassasiyetle eğilen Jameson, geçmişi şimdiye bağlayıp geleceği de şimdinin içinde acilen elde etmenin bir yolu olarak başvurulduğunu söylediği modernleştirme operasyonunun “ütopyacı perspektifin ideolojik bir çarpıtılması” olduğunu düşünüyor ve bundan endişe duyuyor; bunun tarihe ve gerçekliğe ilişkin algımızı bozup uzun dönemde ütopyacı vaadi yerinden edecek “sahte bir vaad” olmasından çekiniyor. “Geçmişin yapıtları” diyor, “kendi anlarına dair her tür benzersiz estetik açılımı taşırlar; buna karşılık, şimdinin yapıtları da, bizim içinde bulunduğumuz ana ilişkin her türlü kodlanmış veriyi içerirler. Ne var ki, ihmal etme eğilimi gösterdiğimiz yön, hem geçmişin, hem şimdinin yapıtlarının, başka türlü bize kapalı olan bir geleceğe yönelik olarak sundukları ütopyacı yansımalardır.” (s. 402) Jameson’a göre, bugün bizim gerçekten ihtiyacımız olan şey, modernite tematiğinin yerine, toptan, ütopya denen arzuyu koymaktır. Biricik Modernite’de bunu kulağa hoş gelen, aforizmaya yaklaşan bir cümleyle ifade etmişti: “Şimdinin ontolojileri geleceğin arkeolojilerine ihtiyaç duyar, geçmiş hakkındaki tahminlere değil.” (s. 203)

“Geleceğin arkeolojisi” için işaret ettiği yer, geç kapitalist dönemin kültürel üretimidir. Jameson, kitle kültürü ile yüksek kültür ürünlerinin iki kutupluluktan çıkıp birbirlerine nüfuz etmeye başlamış oldukları bir ortamda bütün sanat biçimlerinin “massedilebileceği” iddiasına dayanarak, “Frankfurt Okulu’nun büyük sanat yapıtlarının yıkıcı etkisine duyduğu güveni -üzülerek de olsa- reddetmemiz gerekir” diyor. (s. 251) Eleştirel teori, günün kültürel gerçekleri karşısında ciddi bir zaafa uğramıştır, bu da modernist sanat’ın vaktiyle bir “kültür standardı” olarak değerlendirilmiş olmasından ileri gelmektedir. Oysa postmodernlik, “modernizmi yeni bir şekilde tekrar düşünmeye yönelik bir şans” sunmuş, hatta bir “yükümlülük” getirmiştir: Artık modernizmin klasiklerini, hem “bütün bir modernlik ideolojisinin taşıyıcıları”, hem de “en azından birkaç postmodern özelliğe sahip yapıtlar” olarak görmemiz gerekmektedir. (s. 314)

Jameson’ın, Batı Marksizmi içinde E.Bloch’la birlikte “umut”u en çok sahiplenen düşünür olduğu söylenir. (Ama T. Eagleton da, ondaki bu sahiplenme duygusunun fazla aşırıya kaçtığını, özellikle insan dayanışmasına dair imgelerin aşkın niteliklerine gösterdiği ilginin bizi “ırkçı bir mitingin ütopik potansiyeline kulak vermeye” zorlayabilecek bir dereceye geldiğini söyler.) Jameson’ın modernite paradigması karşısında umut aradığı yer, modernitenin büyük araştırıcısı E. Hobsbawm’ın “sanatçıların eserlerine hemen tanınmalarını sağlayacak kişisel bir ticari marka vermeye çalıştıkları, giderek anlamsızlaşan bir dizi hüner gösterisinden, birbirini izleyen umutsuzluk ya da vazgeçme manifestolarından ibaret, ve öncelikle yatırım ya da toplayıcılar için satın alınan bir sanat türü” diye tanımladığı bir üretimdir. Modernist sanatta zaafa uğramış ütopya, liberal burjuva toplumunda sanatsal üretimin tarzını belirleyen genel üretim koşullarının çok tipik bir anlatıcısı olarak modern kültür merkezi ve galerileri, prestij için dizayn edilen şirket bina ve bürolarını doldurmakta iş gören sanat ürünlerine, “stüdyo bohemlerinin formel yenilikleri”ne sığınmış olabilir mi sahiden de? Marx’ın gönülden katıldığı bir ilkeydi: İğva edici iyimserlik, en büyük kötümserliktir. Burada da, artık modernist düşüncenin vaatlerinin tarihsel bir faali olmadığı inancından kaynaklanmış bir “kötümserlik” söz konusu olamaz mı?

Her şeyi yazan ideoloji

Bilindiği gibi, modernizm/ postmodernizm üzerine düşünceleriyle, Eagleton, E.Said ve A.Ahmad gibi Marksistlerden eleştiri almıştır Jameson. Fakat kendisine göre

burada ilginç olan böyle bir bakış açısını benimsemiş olması değil, benimsediği bu bakış açısının niçin “skandalvâri” göründüğüdür. (Kültürel Dönemeç, s. 45)

Benzer bir tartışmayı, hatırlanacağı gibi, J.F.Lyotard da dile getirmiş, yine aynı şekilde bir “dönemleştirme” operasyonu olarak gördüğü modernlik anlayışını “her şeyi yeniden yazan bir ideoloji” olarak konumlandırmıştı. Fakat Jameson’ın eleştirisi, Lyotard’ı, modernite denilen geçmiş ’ten enerjik biçimde ayrılması gerektiği öne sürülen şimdi ’nin “geleceğe dikilmiş bakış” olmaksızın kendisini başlı başına bir tarihsel dönem olarak hissedemeyeceğini ileri sürerek aşar. Jameson’ın eleştirisi, şüphesiz Lyotard’ın üstesinden gelmiş bir eleştiridir. Ama tıpkı Engels’in “Katolik dinin üstesinden gelen” Luther ve Calvin’i, veya “Kant’ın üstesinden gelen” Hegel ve Fichte’yi “düşüncenin tarihteki bir aşamasını gösteren ama asla düşünce alanının ötesine geçmeyen bir süreç” olarak değerlendirmesi ve değişmiş toplumsal/tarihsel şartların düşüncedeki yansıması olarak değil de, “her zaman ve her yerde var olan gerçek koşulların en sonunda başarılmış doğru kavranışı” sayması gibi, Jameson’ınki de, Eagleton’ın “yeni Ortodoksluk” olarak adlandırdığı postmodernist hegemonya alanının ötesine geçmeyen, sadece düşüncenin bu alan içinde Lyotard’ın “üstesinden gelindiği” bir aşamasını, ve yine, değişmiş toplumsal/tarihsel koşulların düşüncedeki yansımasını değil de hep var olan gerçek koşulların “en sonunda başarılmış doğru kavranışı”nı temsil etmektedir. Galiba onu Marksistlerin eleştirisine maruz bırakan şey de bu “öteye geçemeyiş” hali olsa gerektir.

Modernliğin bir ideoloji olduğu yönünde eleştiri ortaya konulacaksa, (ideolojilerin eleştirisinin ancak egemen ideolojinin sorgulamasından sonra yapılabileceği ilkesinden vazgeçmemişsek şayet,) öncelikle, (sınıf ve topluma karşı kimlik ve öteki, gerçeğin nesnel bilgisine karşı anlamın yapısı, sistematik düşünceye karşı görelilik ve nihayet tarihin sürekliliğine karşı rastlantısallık gibi) yeni dogmalarıyla sanat, düşünce ve bilim dünyası üzerinde hegemonya kurmuş olan yeni Ortodoksluğun eleştirisiyle işe başlanmalı.

Belli bir tarih görüşünden hareketle modernliğin değerlendirilmesine ilişkin bir konum almak, aslında, ister istemez, bugüne ilişkin siyasal bir konum almak demektir. (Bunu Jameson’ın kendisi de söyler ve kabul eder.) Geçmişin sanat yapıtlarına ilişkin tartışmanın önemi de buradan geliyor, yoksa sanat yapıtı için değerin kronolojiyle ölçülmesi filan söz konusu olamaz -bunu sadece ideologlar ve satıcılar savunabilir-. Ama nasıl ki klasikler eski oldukları için değerli değillerse, postmodern yapıtlar da “geç kapitalizmin kültürel üretimi” oldukları, yani yeni oldukları için daha değerli değildirler. Sanat ve kültür ürünlerine kendini değerini veren şey, insanı, para, altın, değerli kâğıt (vb.) karşısında aşağılayarak bir nesne statüsüne indirgemiş modern dünya karşısında yürüttüğü söylemsel mücadelenin niteliğidir. Erasmus, Cervantes, Gogol, Goethe, Flaubert, Proust, Kafka, Mann, Beckett... Bunların her biri, modern hayatın karmaşıklıklarıyla boğuşma, onun devingen kaosunun, korku ve güzelliğinin ortasında kendini bulma ve yaratma azminin temsilcileridirler. Sınav sorusuna verilen yanıttaki “Çünkü”nün sonrasında bu geliyordu: Erasmus’tan Beckett’e, her biri, denilebilir ki, modernite hastalığına yakalanmış insanlardır; erken modernler belki yaklaşan salgını hissetmiş olmanın telaşındaydılar; Proust, Kafka ve Beckett’in yapıtları da, yine aynı izlekte denilebilir ki, hastalığın hummasından doğan sıkıntı ve ateş nöbetinin sayıklamalarıydı! Jameson’ın ideoloji dediği şey, Marx’ta da gözlemlediğimiz, dünyaya ilişkin bu çeşit romantik algılayışın tarihsel bir içgörü statüsüne yükseltilmesi çabasıdır. Hem moderni hem de postmoderni, tarihin örtük sürekliliği ’nin olağan aşamaları olarak kendisine bağlarken tarihin gerçeklerine ilişkin özgün bir algılayış ortaya koyan bu romantik tasavvur, Jameson’ın tarihe ve gerçekliğe ilişkin algıyı bozulup uzun dönemde ütopyacı vaadi yerinden edeceği kaygısını yersiz kılacak biçimde, eleştirel bir şekilde kendinin de bilincindedir. Elbette “eski güzel günler”e değil, “yeni kötü günler”e bağlanmıştır. Bu nedenle, bir “kriter” ya da bir “otorite” olarak Erasmus, Rousseau, Shakespeare’e (vb.) başvurması da, Jameson’ın iddiasının aksine, “bir tür pastiş ’ten çok az farklı bir şey” değil, günün insan ve dünya sorunları karşısına, insanın modern tarihinin birikimi ve deneyimiyle çıkması, bu birikim ve deneyimi günün sorunları karşısında temellük etmesi demektir. Dolayısıyla, entelektüel rasyonelleştirme ya da uzmanca biliş ne derse desin, bilginin cansız bir etiğe dönüşmemesi ve geçmişle geleceği kendinde birleştiren ütopik arzunun yitirilmemesi adına, Shakespeare’e biz, modern demek istiyoruz.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova