ISBN13 978-975-342-668-8
13x19,5 cm, 416 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Ütopya Denen Arzu, 2009
Gerçekçiliğin Çelişkileri, 2018
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Emrah Pelvanoğlu, “Daima tarihselleştir!”, Kitap Zamanı, 2 Haziran 2008

Birleşik Devletler’den öte, Marksist eleştirinin hiç şüphesiz ki dünya çapındaki en parlak ve özgün figürlerinden biri Fredric Jameson (doğ. 1936). Tuncay Birkan’ın Orhan Koçak’la birlikte yayıma hazırladıkları ve Kemal Atakay ile çevirdikleri Modernizm İdeolojisi, edebiyat yazıları altbaşlığı ile yayımlansa da Jameson’ın özgün eleştirelliğine dair birincil örnekler içeren kapsayıcı bir seçki sunuyor.

Yaklaşık 33 yıla yayılan bu 15 yazı için, belki de seçilmiş başlıktan daha bütünleştirici bir cümle “Daima tarihselleştir!”. Jameson’ın 1981 tarihli The Political Unconcious: Narrative as a Socially Symbolic Act (Siyasal Bilinçdışı: Toplumsal-Simgesel Bir Edim Olarak Anlatı) başlıklı kitabının bu ilk cümlesi, Tuncay Birkan’ın da sunuş yazısında belirttiği gibi onun eleştiri anlayışının nihai, “mutlak ve hatta ‘tarihaşırı’ buyruğu”. Kendisiyle 1989 yılında Kahire Amerikan Üniversitesi’nin karşılaştırmalı edebiyat dergisi Alif’te yapılmış bir söyleşide Jameson, “tarih” ve “tarihselcilik” anlayışının sorulması üzerine eleştirmenin düşüncelerini ve yorumlarını durumsallaştırmak için kendini etnik merkezci teşhisler içine kapatmaktan ziyade tarihsel durumunun farkında olması gerektiğini ve bu edimin bir görecelileştirmeden çok, eleştirmenin bakış açısının işaretlenmesi yoluyla gerçekleşeceğini belirtmişti: “Bu da şu demektir ki eleştirmen geriye dönüp belirli türdeki kuramların ortaya çıktığı uluslararası sosyo-ekonomik duruma bakar ve sonra o kuramın öteki ulusal durumlar arasında seyahat edip, rol oynama olasılığının şartlarını analiz eder”.

Yöntem farklılıkları

1976 yılında yayımlanan “Tarihte Eleştiri” başlıklı yazı, bu bağlamda Jameson’ın, o yıllar için “en verimli ya da en azından en baskın, aynı zamanda da en kendi içine kapalı ve karşılıklı olarak birbirini dışlar görünen eleştirel yöntemleri” geriye dönüp ve belli başlı kuramcıların bakış açılarını ve her seferinde kendi bakışını da işaretleyerek tarihselleştirdiği ilginç bir çalışma. Örneğin yazısının üslup incelemelerini (stylistic) ele aldığı bölümünde Jameson, öncelikle üslup incelemelerinin birbirini dışlayan iki irdeleme türüne ayrıştığına işaret ederek bunları tanımlıyor. Spitzer ya da Auerbach’ın temsilcisi olduğu ilk grubun “benzersiz şekilde kişisel” olan üzerindeki vurgusuyla “üslupsal”, Lodge ve Riffatere’in temsilcisi olduğu tarafın ise genelde söylemin ve özelde tek bir sözel nesnenin özelliklerini ele alan “retorik” bir çözümleme olduğunu belirterek birinci grubu “idealist ve spekülatif”, ikinci grubu ise ampirik ve analitik” olarak nitelendirdikten sonra şöyle bir soru soruyor: “Nasıl bir tercih yapmalı?” Jameson’ın Marksist metodolojisi herhangi bir tercih yapmadan, her iki yöntemin de temellük edilerek tarihselleştirilmesine dayanıyor. Jameson’a göre “retorik”, kapitalizm öncesi kolektif yaşantıya ait dilsel bir düzenleme iken, “üslup” kapitalizm sonrası orta sınıf yaşantısında meydana gelen atomlaşmanın bir ürünü. Retorik toplumsal yaşamın sonucuyken, üslup tecrit edilmiş bireyin sessizliğinden kaynaklanıyor. Buradan da yola çıkarak roman ve eleştiri konusunda İngiliz geleneği ile Fransız geleneği arasındaki farklılığa işaret ediyor Jameson. İngiliz romanının Fransız romanından daha geç modernleşmesini, edebiyat ve toplumsal yapı içindeki “retorik damar”a bağlayarak İngiliz romanının bu bağlamda “bastırılamaz bir şekilde” konuşmaya dayalı olduğunu, bu durumun ise devlet aygıtlarının kontrolündeki İngiliz sınıf uzlaşmasının (I. Elizabeth döneminden) I. Dünya Savaşı’nın ortalarına kadar süren bir yansıması olduğunu belirtiyor. Fransa’da bu geleneğin Balzac’la son bulup, 1857 yılında Madam Bovary’nin yayımlanmasıyla birlikte yıkıldığını, artık romanın bir nevi yarı-sözlü hikâyecilikten çıkarak tekil cümlelere şekil vermenin, yani bir üslup pratiğinin mazereti olduğunu belirten Jameson, bu durumu da 1830 Temmuz devrimiyle önce aristokrasinin yönetimden uzaklaşmasının daha sonra 1848 Haziran katliamıyla orta sınıfların önceliğinin ve toplumsal atomlaşmanın sonucu olarak okuyarak tarihselleştirir. Edebî analizi “nihai tarih zemininin ta kendisine” temas ettirir.

Tabii ki Jameson için aslolan “Marksist tarih felsefisidir” ki, ana vurgusu süreksizlikler ve tarihteki kopuşlardır. Bu felsefe kapitalizmin doğasına ilişkin dönemselleştirici bir hipotezle birleşir. Jameson’ın S/Z bağlamında bir “üstyorum” olarak kaleme aldığı “Metin İdeolojisi” yazısında aktardığı kadarıyla Ernest Mandel’den mülhem bu hipoteze göre sermaye tarihsel olarak üç mutasyondan geçmiş ve bu aşamalar tarihsel kopukluklara tekabül etse de “temeldeki sistemin devamlılığını ya da özdeşliğini korumuştur”. Bu üç “an”, Marx’ın bildiği ulusal piyasa kapitalizmi, tekelci sermaye anı ve çok uluslu “geç kapitalizm”dir. Jameson’a göre bu üç mutasyon anına sırasıyla üç “kültürel an / uğrak” tekabül eder: gerçekçilik, modernizm ve postmodernizm. Jameson’ın dünyada postmodernizm teorisyeni” sıfatıyla da tanınmasında onun postmodernizmi, modernizmin sonu ya da eleştirisi olarak görmeyen bu tarihselci anlayışının büyük bir payı vardır. Postmodernizmi geç kapitalizmin kültürel mantığını anlayabilmek için eşsiz bir imkân olarak görür Jameson ve Birkan’ın belirttiği gibi bu bakış dogmatik aydınlanmacıları olduğu kadar her türlü Marksist terminolojiden tiksinen “postmodernist iklimin kanaat önderlerini” de rahatsız eder.

Son olarak Jameson’ın Marksist tarihselciliğine dair önemli bir kavrama da değinmekte fayda var: “üstyorum”. Modernizm İdeolojisi’nin 1971 tarihli ilk yazısının da başlığı olan “Üstyorum”, diğer eleştirel konumların çürütülmesi olarak değerlendirilmemeli diyor Jameson. Marksizm’i asla farklı eleştirel ekoller arasında bir ekol olarak görmeyen Jameson, ele aldığı/hesaplaştığı bütün eleştirel konumları temellük edip, “öteki uçtan dışarı çıkacak kadar eksiksiz baştan sona kat ederek”, negatif yorumbilgisi yoluyla gizemsizleştiriyor. Üstyorum, Hegelci bir “aufhebung” (alıkoyarak aşma) pratiği olarak görülüp eleştirilse de, Jameson’ın her türlü düşüncede kurtarılmaya değer bir “hakikat anı” olduğunu kabul etmesi, analizlerindeki müthiş entelektüel zenginliğin temel kaynağı olarak karşımıza çıkıyor. Bu zenginliğin Jameson’ın çetrefil üslubunu bazen içinden çıkılmaz hale getirdiğini söylemekte de fayda var. Özellikle “Metin İdeolojisi”ndeki bazı paragrafların çok zorlayıcı olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Ancak bu zorluğun da Jameson metodolojisinde bir dayanağı var. Şöyle ki, 1977 tarihli “Jargona Dair” yazısında “sade bir üslup çağrısı”nın İngiliz-Amerikan geleneğinde “diyalektik yazıları itibarsızlaştırmaya yönelik” tarihî bir ideoloji olduğunu öne süren Jameson, hakikatin şeyleşmiş gündelik hayatın yüzeyinde aranamayacağını iddia ediyor. Bu bağlamda şairler ve kuramcıların şeyleşme süreçlerinden soluk alabilecek bir alan açabilmek için bu çetrefil üsluba, özel dillere başvurduğunu söylüyor ki diğer Jameson analizleri gibi gayet kışkırtıcı bir tespit!

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova