ISBN13 978-975-342-715-9
13x19,5 cm, 328 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Modernizm İdeolojisi, 2008
Gerçekçiliğin Çelişkileri, 2018
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Giriş: Günümüzde Ütopya, s. 9-16.

Ütopya her zaman siyasal bir mesele olmuştur ve edebi bir biçim için bunun çok alışıldık bir durum olduğu söylenemez. Fakat nasıl biçimin edebi değeri sürekli şüpheli durumdaysa, siyasal statüsü de yapısal olarak muğlaktır. Tarihsel bağlamındaki dalgalanmalar, beğeni ya da kişisel yargı meselesi olmayan bu değişkenliği çözmeye yaramaz.

Ütopya, Soğuk Savaş döneminde (ve hemen ardından, Doğu Avrupa'da) Stalinizm ile eşanlamlı hale geldi. Dahası insanın zayıflığını ve ilk günahını görmezden gelen, kusurlu ve gönülsüz bir tebaaya her zaman cebir yoluyla kabul ettirilmesi gereken kusursuz bir sistemin tekbiçimlilik ve ideal saflık istencini ele veren bir programı ifade eder oldu. (Boris Groys daha da ileri giderek, siyasal biçimin içerik üzerindeki bu tahakkümünü estetik modernizmin gereklilikleriyle açıklamıştır.)(1)

Mikro siyaset düzeyinde farklılık sloganını benimseyen otorite-karşıtı sol, sosyalist ülkelerin dağılmasından bu yana sağ için pek ilgi çekici olmayan bu tür karşıdevrimci analizlere sahip çıktı ve Marksizmi tam da merkeziyetçi ve otoriter olduğu gerekçesiyle Ütopyacı diye nitelendiren geleneksel anarşist eleştirilerdeki devlet karşıtı tutumları kabul etmeye başladı.

İşin paradoksal yanı, Marx ve Engels'in Komünist Manifesto'daki(2) Ütopik Sosyalizme dair tarihsel analizlerinden eleştirellikten uzak dersler çıkaran eski Marksist gelenekler, aynı zamanda Bolşevik geleneği de takip ettiklerinden,(3) Manifesto'nun Ütopyacı rakiplerini bir faillik ya da siyasal strateji anlayışına sahip olmadığı gerekçesiyle reddettiler ve Ütopyacılığı gerçek anlamıyla siyasal olana kökten ve yapısal olarak aykırı bir idealizm olarak nitelendirdiler. Ütopya ile siyasal olan arasındaki ilişki, keza Ütopyacı düşüncenin pratik-siyasal değeri ve Ütopya'nın sosyalizmle özdeşleştirilmesi hakkındaki sorunlar, Ütopya'nın siyasal bir slogan ve siyasal açıdan dinçleştirici bir perspektif olarak canlılığını yeniden kazandığı bugün de önümüzde çözülmeyi bekleyen konular olarak duruyor.

Gerçekten de, küreselleşme sonrasındaki yeni kuşak solun tamamı –eski sol ve Yeni Sol'un yanı sıra sosyal demokrasinin radikal kanadının, Birinci Dünya'daki kültürel azınlıkların ve Üçüncü Dünya'nın proleterleşmiş köylülerinin ve de topraksız ya da istihdam edilmesi yapısal olarak imkânsız kitlelerin kalıntılarını çatısı altında toplayan bir kuşak– komünist ve sosyalist partilerin itibar kaybının ve geleneksel devrim anlayışları konusundaki şüpheciliğin söylem alanını boşalttığı bir ortamda, Ütopya sloganını gittikçe daha çok benimsiyor. Yükselen dünya pazarının konsolidasyonunun –küreselleşme denen şeyin özü aslında budur– en nihayetinde, yeni siyasal faillik biçimlerinin gelişmesinin önünü açması beklenebilir. Bu arada, Margaret Thatcher'ın ünlü sözünü kullanarak ifade etmek gerekirse, Ütopya'nın alternatifi yoktur ve görünüşe göre (Amerikan ya da Batı emperyalizmine direnen köktendinci hareketler hiçbir şekilde kapitalizm karşıtı bir tavır almamıştır) geç dönem kapitalizmin hiçbir doğal düşmanı yoktur. Ne var ki burada sorun yalnızca kapitalizmin yenilmez evrenselliği değildir – sosyalist ve komünist hareketlerin ortaya çıkışından bu yana elde edilmiş toplumsal kazanımların hepsini bir bir geri alması; tüm sosyal devlet uygulamalarını, sigortayı, sendikalaşma hakkını, sınai ve ekolojik düzenlemelerle ilgili yasaları berhava etmesi; emekliliği özelleştirmek, hatta tüm dünyada serbest piyasa ekonomisinin önünde duran tüm engelleri bir bir kaldırmak derdinde olması değildir. Bizi düşmanın varlığı değil, genel inanış elden ayaktan düşürüyor: Yalnızca bu eğilimin geri döndürülemez olduğunu değil, aynı zamanda kapitalizmin tarihsel alternatiflerinin gerçekleşemez ve olanaksız olduğunu, başka bir sosyoekonomik sistemin –pratiğe geçirmek şöyle dursun– tasavvur dahi edilemeyeceğini söyleyen bir genel inanıştan bahsediyoruz. Ütopyacılar bu tür alternatif sistemleri düşünmekle kalmazlar; ütopya biçiminin kendisi, radikal farklılık üzerine, radikal ötekilik üzerine ve toplumsal bütünlüğün sistemsel doğası üzerine temsili bir düşünmedir – nasıl bir kuyrukluyıldız sayısız kıvılcım saçıyorsa, toplumsal varlığımızdaki herhangi bir değişimin, aynen o kendiliğindenlikle, ütopyacı vizyonlar üretmeyebileceğini hayal bile edemeyecek noktalara varan bir düşünmedir bu da.

Dolayısıyla Ütopyacı bir siyasetin (ya da herhangi bir siyasal Ütopyacılığın) temel dinamiği, bu tür bir siyaset kendisininkinden radikal derecede farklı bir sistem hayal etmeyi, hatta bazen gerçekleştirmeyi amaçladığı oranda, her zaman Özdeşlik ve Farklılık diyalektiğinde yatacaktır.(4) Bu noktada Olaf Stapledon'ın, zamanla yabancı ve egzotik kültürleri benimsemelerinin kökeninde antropomorfik ilkeler olduğunu idrak eden uzay ve zaman gezginlerini takip edebiliriz:

İlk başta, yani tahayyül gücümüz bir tek kendi dünyamızla ilgili deneyimlerle sınırlıyken, yalnızca bizimkine çok benzer dünyalarla temas kurabiliyorduk. Dahası çalışmamızın bu çaylaklık evresinde, bu dünyalara sürekli, bugün Homo sapiens'in içinde bulunduğu kötü durumun altında yatan manevi krizin aynısını yaşadıkları sırada rastlıyorduk. Görünen o ki, bizim herhangi bir dünyaya girebilmemiz için, bizde ve ev sahiplerimizde derin bir benzerlik ya da özdeşlik olmalıydı.(5)

İleride de göreceğimiz üzere, Stapledon kelimenin gerçek anlamıyla Ütopyacı değildir; fakat hiçbir Ütopya yazarı ampirizmin şu büyük düsturuyla karşılaşırken bu denli açıksözlü olmamıştır: Akla giden her yol duyulardan geçer. Bu ilke, doğru olduğu takdirde, yalnızca bir biçim olarak Ütopya'nın değil, genel olarak bilimkurgunun da sonuna işaret eder; zira bu şekilde en uçuk tasavvurlarımızın bile deneyim kolajları, şurada burada elde avuçta kalanlardan oluşturulmuş yapılar olduğu doğrulanmış olur: "Homeros Khimaira fikrini oluşturduğunda, tek yaptığı farklı hayvanlara ait parçaları –aslan başı, keçi bedeni, yılan kuyruğu– tek bir hayvanda birleştirmek olmuştu."(6) Toplumsal düzlemde, tahayyüllerimizin yaşadığımız çağın üretim tarzının (ve belki de geçmiş üretim tarzlarından bugüne kalan öğelerin) tutsağı olduğu anlamına gelir. Ütopya'nın olsa olsa zihinsel ve ideolojik tutsaklığımızı daha çok fark etmemizi sağlama gibi olumsuz bir amaca hizmet ettiğini (benim sık sık dile getirdiğim bir husus)(7) ve dolayısıyla en iyi Ütopyaların en kapsamlı başarısızlık sergileyen Ütopyalar olduğunu öne sürer.

Bu önermenin olumlu yanı, Ütopya tartışmasını içerikten temsile kaydırmamızı sağlamasıdır. Bu metinlerin bir siyasal düşüncenin ya da ideolojinin ifadeleri olarak alındığını o kadar sık görürüz ki, kararlılıkla biçimci bir yol tutturarak dengeyi yeniden sağlamak faydalı olabilir (Hegel ya da Hjelmslev okurları biçimin her halükârda özgül bir içeriğin biçimi olduğunu bilirler). Bu açıdan Ütopyacı yapının yalnızca toplumsal ve tarihsel hammaddeleri değil, aynı zamanda bunların aralarındaki temsili ilişkiler de –kapanma, anlatı ve dışlama ya da takdim tehir– ilgi çekicidir. Burada ve başka anlatı analizlerinde en manidar olan nokta söylenenler değil, söylenemeyenler, anlatı aygıtında kayda geçmeyenlerdir.

Bu Ütopyacı biçimciliği, tereddütle de olsa Ütopya üretiminin psikolojisi adını verdiğim bir şeyle; yani daha çok Ütopyacı fantazi mekanizmalarıyla ilgili bir incelemeyle, üstelik tarihsel ve kolektif istek gerçekleştirimi boyutuna odaklanarak bireysel yaşamöyküsünden kaçınan bir incelemeyle tamamlamak önemlidir. Bu tür bir yaklaşım, Ütopyacı fantazi üretiminin tarihsel olabilirlik koşullarına ister istemez ışık tutar, zira bugün ilgimizi en çok çeken soru şudur: Ütopyalar neden bir dönemde çiçek açarken başka bir dönemde sararıp solmaktadır? Benim yaptığım gibi, Ütopya'nın bilimkurgu adı verilen kapsamlı edebi biçimin sosyoekonomik bir alt türü olduğuna inanan Darko Suvin'in(8) yolundan gidersek, sorunun bilimkurguyu da içerecek şekilde genişletilmesi gerektiği açıkça anlaşılır. Bu nedenle Suvin'in "bilişsel yadırgatma" ilkesi –Rus Biçimcilerinin "alışkanlığı kırma" mefhumunu ve keza Brechtçi Verfremdungseffekt(*) düşüncesini temel alan bu estetik, bilimkurguyu esas itibariyle epistemolojik bir işlev bağlamında nitelendirir (ve dolayısıyla tür olarak fantazinin daha düşsel uçuşlarını da dışlar)– bu türsel kategorinin özgül bir altkümesinin, özel olarak, alternatif toplumsal ve ekonomik biçimlerin tahayyülüne adanmış olduğunu varsayar. Ne var ki ileriki aşamalarda, gerek günlük yaşamda gerek metinlerde daha pek çok şeyi esinleyen Ütopyacı bir dürtünün –Ütopya türü ya da metniyle yan yana– varlığıyla tartışmamız daha da karmaşıklaşacak (bkz. Birinci Bölüm, aşağıda). Bu ayrım buradaki belirli meselelere odaklanan bilimkurgu tartışmasını da karmaşıklaştıracak, zira (Le Guin'in Lathe of Heaven'ı [Gökyüzünün Torna Tezgâhı] gibi) açıkça Ütopyacı temalara sahip bilimkurgu metinlerinin yanı sıra, Dokuzuncu Bölüm'de olduğu gibi, Ütopyacı dürtünün işleyişlerini açığa vuran eserleri de ele alacağız. Her halükârda, Ütopya Denen Arzu'da bilimkurgunun Ütopyacı Özdeşlik ve Farklılık diyalektiğiyle ilişkili yönleri üzerinde duracağız.(9)

Biçim ve temsille ilgili tüm bu sorunlar bizi başlangıçtaki siyasal soruna geri götürür, fakat bu siyasal sorun artık kabuk değiştirmiş ve şu biçimsel ikileme dönüşmüştür: Tarihin sonunun geldiğini vaaz eden eserler nasıl olup da işe yarar tarihsel dürtüler sunar? Bütün siyasal farklılıkları çözmeyi amaçlayan eserler nasıl olup da bir bakıma siyasal kalmaya devam edebilir? Bedenin ihtiyaçlarını aşmak için tasarlanmış metinler nasıl olup da materyalist kalabilir? "İstirahat çağı" görüleri (Morris) nasıl olup da bizi canlandırıp harekete geçirebilir?

Tüm bu sorunların içinden çıkılamaz olduğunu düşünmek için elimizde sağlam gerekçeler var, zaten içinden çıkmak için uğraştığımız sürece kötü bir şey de değildir bu. Gerçekten de Ütopya metinleri söz konusu olduğunda, en güvenilir siyasal sınama yöntemi, ele alınan tek bir eser hakkında bir yargıya varmaktan ziyade bu eserin yenilerini, geçmiş Ütopya metinlerini de içeren ve değiştiren (ya da düzelten) Ütopyacı görüleri yaratma becerisine bakmaktır.

Ne var ki bu içinden çıkılamazlık aslında siyasetten çok derin yapıyla ilgili bir konudur ve Ütopya üzerine yazan pek çok yorumcunun (örneğin Fourier'ye büyük hayranlık duyan Marx ve Engels'in)(10) bu konuda neden çelişkili açıklamalar yaptıklarını açıklar. Bir diğer Ütopya hayalcisi –1960'ların kuşkusuz en nüfuzlu Ütopyacısı olan Herbert Marcuse– resmi konusu Ütopya'dan ziyade kültür olan önceki bir argümanında bu çokanlamlılığa bir açıklama getirir.(11) Fakat sorun hâlâ aynı sorundur: Kültür dediğimiz şey siyasal, yani eleştirel, hatta yıkıcı olabilir mi; yoksa bizzat parçası olduğu toplumsal sistem kültürü kaçınılmaz olarak yeniden kendisine mi mal eder? Marcuse sanatın iflah olmaz muğlaklığının kökeninde tam da sanat ve kültürün toplumsal olandan ayrılmasının yattığını söyler – kültürü başlı başına bir alan olarak sunan ve bu şekilde tanımlayan bir ayrılmadır bu. Kültürün toplumsal bağlamından uzaklaşması (ki bu sayede kültür, toplumsal olanı eleştirip mahkûm edebilir) aynı zamanda müdahalelerini etkisiz kalmaya mahkûm eder; sanatla kültürü, bu tür kesişimlerin peşin peşin etkisiz hale getirildiği önemsiz, entipüften bir uzama havale eder. Bu diyalektik, Ütopya metninin çokanlamlılıklarını da daha doyurucu bir şekilde açıklar; zira bir Ütopya, mevcut olandan radikal farklılığını kendinden emin bir şekilde iddia ettiği oranda, yalnızca gerçekleştirilemez değil, daha da beteri tahayyül edilemez olur.(12)

Bu durum bizi rakip ideolojik klişelerin, Ütopya'yla ilgili şu ya da bu mutlak siyasal yargıya varmaya çabaladığı başlangıç noktamıza aynen geri götürmez. Zira artık bu güvenilmez biçime kayıtsız şartsız bağlı kalamasak bile, Sartre'ın kusurlu bir komünizmle ondan da kabul edilemez olan bir anti-komünizm arasında kendine bir yol bulabilmek adına icat ettiği dâhiyane siyasal slogana başvurabiliriz. Kim bilir, belki de Ütopya yolcularına da buna benzer bir şey önerilebilir: Eleştirmenlerinin saiklerini şaibeli bulan, ama Ütopya'nın yapısal muğlaklıkları konusunda da bir o kadar bilinçli olanlar, günümüzde Ütopya fikrinin ve programının son derece gerçek siyasal işlevinin farkında olanlar açısından, anti-anti-ütopyacılık sloganı en iyi strateji olabilir.

Notlar


(1) Boris Groys, The Total Art of Stalinism (Princeton, 1992 [1988]). Yukarı
(2) Bkz. Karl Marx ve Friedrich Engels, "Sosyalist ve Komünist Yazın", Komünist Manifesto, çev. Muzaffer İlhan Erdost, Ankara: Sol, 1993. Ayrıca bkz. Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, çev. Ömer Ünalan, Ankara: Sol, 1993. Gelgelelim Lenin'in de, Marx'ın da birer Ütopya kaleme almışlığı vardır: Marx Fransa'da İç Savaş'ta [1871], Lenin Devlet ve Devrim'de [1917]. Yukarı
(3) "Sınırlar kuramı" ya da "yakın hedefler kuramı" ("teoriya blizhnego pritsela"): Bkz. Darko Suvin, Metamorphoses of Science Fiction (New Haven, 1979), s. 264-5. Yukarı
(4) Bkz. G. W. F. Hegel, "Essence", Encyclopedia Logic içinde, İkinci Kitap, (Oxford, 1975 [1817]). Yukarı
(5) Olaf Stapledon, The Last and First Men/Star Maker (New York, 1968 [1930, 1937]), s. 299. İngiliz romancı Olaf Stapledon'un (1866-1950) yukarıda zikrettiğimiz iki en önemli eseri Dokuzuncu Bölüm'de tartışılacaktır. Stapledon, Amerikan bilimkurgusunu çıkaran ticari amaçlı ucuz romanlardan değil, H. G. Wells'in "bilimsel romanslar" ya da spekülatif kurmacalar geleneğinden, deyim yerindeyse, Avrupa sanat geleneğinden gelir. Yukarı
(6) Alexander Gerard, Essay on Genius, aktaran M. H. Abrams, The Mirror and the Lamp (Oxford, 1953 [1774]), s. 161. Yukarı
(7) Bkz. F. Jameson, "Progress versus Utopia, or, Can We Imagine the Future?", Science Fiction Studies, #27, 1982, s. 147-58. Yukarı

(*) Alm. Yabancılaştırma etkisi ya da V-effekt. –ç.n. Yukarı
(8) Suvin, Metamorphoses of Science Fiction, s. 61. Yukarı
(9) Bilimkurgunun yüksek kültürde geleneksel olarak reddedilmesi –salt kalıplaşmış olanın damgalanması (ki bu onun ilk günahını, yani ucuz romanlara dayanan kökenlerini yansıtır), karmaşık ve psikolojik olarak "ilginç" karakterlerin olmamasından şikâyet edilmesi (görünüşe göre, çağdaşlık sonrası "merkezli özne" kriziyle aşık atamayan bir konumdur), modern bilimkurgunun üslup çeşitlemelerini görmezden gelen özgün edebi üslup arayışları (Philip K. Dick'in gündelik Amerikan İngilizcesinde alışkanlığı kırmaya yönelik çalışmaları)– sanırım kişisel bir beğeni sorunu değildir. Ayrıca salt estetik argümanlarla da (örneğin seçilmiş bilimkurgu eserlerini kanona benzetmeye çalışmak) ele alınamaz. Biz bu noktada, bu biçim ve anlatı söyleminin bir bütün olarak psişik bir direncin nesnesi ve bir edebi "gerçeklik ilkesi" türünün hedefi olduğu bir çeşit türsel tiksinti saptamasında bulunmak zorundayız. Başka bir deyişle, bu tür okurlar açısından, yüksek edebi biçimleri verimsizliğin ve halis muhlis bir sapmanın suçluluk verici çağrışımlarından kurtaran ve onlara toplumsal olarak kabul görmüş gerekçeler bahşeden Bourdieu tarzı aklileştirmeler burada yoktur. Bunun, fantazi okurlarının bizzat bilimkurgu okurlarına hitaben verebilecekleri bir yanıt olduğu doğrudur (bkz. aşağıda, Beşinci Bölüm). Yukarı
(10) Marx-Engels, Seçme Yazışmalar I (1844-1869), çev. Yurdakul Fincancı, Ankara: Sol, 1995. Örneğin, 9 Ekim 1866 tarihli, Kugelmann'a yazdığı mektupta Proudhon'a küçük burjuva bir Ütopyacı diye saldırırken, hemen aşağıda "oysa Fourier, Owen, vb.nin ütopyalarında yeni bir dünya öngörüsü ve bunun yaratıcı ifadesi vardır" der (s. 215). Ayrıca Engels de şunları yazar: "Alman teorik sosyalizmi, Saint-Simon, Fourier ve Owen'ın omuzlarında yükseldiğini hiçbir zaman unutmayacaktır. Bu üç adam fantazilerine ve ütopyacılıklarına karşın tüm zamanların en önemli beyinleri arasında sayılmalıdır, zira bizim kesinliğini bugün bilimsel olarak saptadığımız sayısız meseleyi onlar dehaları sayesinde öngörmüşlerdir" (aktaran Frank ve Fritzie Manuel, Utopian Thought in the Western World [Cambridge, MA, 1979], s. 702). Keza Benjamin de, Fourier'nin büyük bir hayranıydı: "Sonsuz bir hayranlık beslediği Fourier'nin evrensel oyunu gibi bir oyunun tamamen özgürleşmesini bekliyordu. Bugün, Saint Simon'un ve Fourier'nin Paris'inde onun kadar içten yaşayan bir kişi daha olduğunu sanmıyorum." Pierre Klossowski, "Lettre sur Walter Benjamin", Tableaux vivants (Paris: Gallimard, 2001), s. 87. Ayrıca Barthes da onun tutkulu bir okuruydu (bkz. Birinci Bölüm, 6. dipnot). Yukarı
(11) Bkz. "On the Affirmative Character of Culture", Negations (Boston, 1968). Yukarı
(12) Başka bir açıdan, kültürün muğlak gerçekliğiyle (yani bizim bağlamımızda, Ütopya'nın kendisinin muğlak gerçekliğiyle) ilgili olan bu tartışma, ontolojik bir tartışmadır. Varsayıma göre, işi gelecek ya da varlık-olmayan olan Ütopya yalnızca bugünde var olur ve arzu ile fantazinin görece güçsüz yaşamını bugünde sürer. Fakat bu, varlığın ve zamansallığının amfibi olduğunu hesaba katmamak demektir: Bu bakımdan Ütopya felsefi açıdan izle benzeştir, tek farkı zamanın diğer ucunda olmasıdır. İzin çıkmazı aynı anda hem geçmişe hem de bugüne ait olması ve dolayısıyla geleneksel Oluş kategorisinden çok farklı bir varlık ve varlık-olmayan karışımını oluşturmasıdır. Bu yüzden analitik Akıl için az da olsa lekeleyicidir. Geleceğin henüz-varlık-olmayan'ı ile bugündeki bir metinsel varlığı birleştiren Ütopya ise bizim izlere bahşetmek istediğimiz arkeolojileri aynı derecede hak etmektedir. Bu sonuncusuna ilişkin felsefi bir tartışma için, bkz. Paul Ricoeur, Time and Narrative, III. cilt (Chicago, 1988), s. 119-20. Yukarı

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova