ISBN13 978-975-342-567-4
13x19,5 cm, 376 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Tuncay Birkan, Sunuş, s. 9-27.

Kitap ve Yazarı Hakkında

Bizim Osmanlı edebiyatıyla analoji kurup Yastıkname adıyla çevirdiğimiz, ama bu tür kaygılar gözetmeyen bir çevirmenin pekâlâ "Başucu Kitabı" da diyebileceği Makura no Soşi, Japon edebiyatında zuihitsu adı verilen türün ilk ve en önemli numunesi sayılıyor. Düz çevirisiyle "kalemi izle", daha dolambaçlı bir çeviriyle de "kalemine ket vurma, hangi konuda olursa olsun içinden nasıl yazmak geliyorsa öyle yaz" denebilir belki zuihitsu'ya. Yani kendi başına bir tür yaratmış bir kitap Yastıkname. Kitabın kaleme alındığı 10. yüzyıl Japonyası'nda daha çok kadınlarca kaleme alınan eserlerle çok güçlü bir günce edebiyatı, seyahatname ve anlatı geleneği oluşmuş, ama bu kitapla birlikte doğan zuihitsu, günce, biyografi, hatırat, şiirler, aforizmalar, listeler, anlatı eskizleri ve bugün Batı kökenli kültürlerde "deneme" adı verilen türün çok özgün bir bileşimi olarak tarif edilebilir. Kenko ve Kamo no Çomei ileriki yüzyıllarda bu türde yazan en önemli iki isim sayılıyor. Yastıkname'yle birlikte filizlenen bu tür, saray çevresinde doğmuş olmasına rağmen, gündelik ve dünyevi olanla aşkın ve kutsal olan arasındaki sınırları sürekli ihlal etmesi, sözgelimi dini ayinleri, devlet törenlerini anlatırken aşırı dünyevi ayrıntıların altını çizerken, öte yandan da çok sıradan bir âna, olaya, nesneye, manzaraya muazzam bir şiirsellik katabilmesi açısından büyük Rus kuramcı Bahtin'in anlattığı "karnaval" geleneğinin çok uzaklardaki bir yankısı sayılabilir belki.

Kitabın yazarı Sei Şonagon'un 965 ya da 966 yılında doğduğu tahmin ediliyor, ölüm tarihiyse bilinmiyor, ama o dönemki kaynaklar tarandığında 1017 yılına kadar kesinlikle yaşamış olduğu anlaşılmış. Zaten Yastıkname'de yazdıkları dışında hayatı hakkında pek fazla bilgi yok. Ön adı bile bilinmiyor; "Sei", soyadı Kiyovara'nın ilk karakterinin Çince'deki okunuşu, "Şonagon" ise o dönemin Japon sarayında belli işlerle görevli nedimeler için kullanılan genel bir unvan. Yastıkname'de anlatmadığı halde hakkında bilinenler şunlardan ibaret denebilir: Anakronizme düşmeyi göze alarak günümüze ait bir kavramı kullanacak olursak "üst orta sınıftan" bir aileden geliyormuş; birçok sanatçı yetiştirmiş bu ailede (mesela babası Heian döneminin en ünlü şiir antolojilerinden birini hazırlayanlar arasında yer almış) o zamanki standartlara göre son derece iyi bir eğitim almış (genellikle soylu erkeklerin ayrıcalık ve statü simgesi olarak kullandıkları Çince'yi ve Çin kültürünü gayet iyi bildiği ve bu bilgisiyle saraylı erkekleri şaşırttığı kitapta anlatılan birkaç olayda da görülüyor); 983 yılında Taçibana Norimitsu ile evlenmiş (buna da şüpheyle bakanlar vardır. Bkz. 140. not), o yıl ve 986 yılında yapılan edebiyat toplantılarında dikkat çekmiş, 990 yılı civarında hizmetine girdiği İmparatoriçe Sadako (ya da Teişi) 1000 yılında ölünce saraydan ayrılmış ve Fujivara Muneyo ile evlenmiş.

Hakkında birçok ayrı yerde çeşitli efsane ve dedikodular üretilmiş olduğunu gören uzmanlar Sei Şonagon'un hayatının son yıllarında bol bol seyahat etmiş olduğu tahmininde bulunuyorlar. Bu dedikodular arasında hayatının son yıllarında bir manastıra çekildiği, sefalet içinde öldüğü, pek de güzel bir kadın sayılamayacağı gibi rivayetlerden bahsediliyor. Bir de aktarmadan geçilemeyecek bir dedikodu: Onunla hemen hemen aynı dönemde yaşamış bir başka ünlü nedime (ama başka bir İmparatoriçenin nedimesi), kimilerinin dünya tarihinin ilk "psikolojik" romanı saydıkları Genci Monogatari'nin (Genci'nin Hikâyesi. Yazımı 1008'de tamamlanmıştır) yazarı Murasaki Şikibu güncesinde Sei'yi şu sözlerle çekiştiriyor: "Sei Şonagon'un kendinden pek memnun bir havası var. Ama sağa sola saçıp bir de böyle yayılmalarını istemiyormuş gibi davrandığı o Çin işi yazılarını şöyle bir durup incelediğimizde, hatalarla dolu olduğunu görürüz. Başkalarından farklı olmak için bu kadar çok uğraşan birinin insanların gözünden düşmesi kaçınılmaz, ileride çok zorluk çekeceğini tahmin ediyorum. Kabiliyetli bir kadın şüphesiz. Ama, insan en olmadık ortamlarda bile duygularını böyle uluorta sergilerse, karşısına çıkan hiçbir ilginç şeyi kaçırmamaya çabalarsa, insanların ona aklı bir karış havada biri gözüyle bakmaları kaçınılmaz. Böyle bir kadının akıbeti iyi olabilir mi?"

Bugün Yastıkname

Hayatının başka birçok ayrıntısını olduğu gibi akıbetini de bilemiyoruz, ama yazdıklarının "farklılığı" ve "ilginçliğiyle" bugün bizleri hâlâ etkilemeye devam ettiği kesin. Evet, bizim bugün "Sei Şonagon" diye tanıdığımız bu adsız kadın on küsur yıl yaşadığı sarayın gündelik hayatında kendisinden başka kimselerin göremediği ayrıntıları, "karşısına çıkan" insanların zaaflarını, gülünçlüklerini ve elbette hoşluklarını öyle ince bir mizahla yazmış; yukarıda da dediğimiz gibi, bir yandan, herkeslerin otomatikman bir görkem ve yücelik atfettiği ortam ve kişileri sıradanlaştırıp "dünyevileştirirken", bir yandan da en sıradan faaliyetlere ve insanlara o ayrıntıcı gözüyle (özellikle de o muhteşem listelerini çıkarırken) öyle bir şiirsellik ve aşkınlık katabilmiş ki birçok çağdaşı unutulup gitmişken o bugün hâlâ bizlerle; tıpkı ondan pek hoşlanmayan ama müthiş bir yazma yeteneğine sahip olan Şikibu Hanım gibi. Kendisini 1000 küsur yıl sonra, Japonya'dan binlerce kilometre uzaklıktaki bir ülkenin kültürüne ve diline, Türkçeye buyur etmekten gurur ve mutluluk duyuyor oluşumuzdan da belli olmuyor mu cazibesini zerre yitirmemiş olduğu?

Etrafına, insanlara, ilişkilere, nesnelere, doğaya, yüzeyselmiş gibi görünmekle birlikte öylesine derinden nüfuz eden bir gözü var ki Sei Şonagon'un, günümüzde en çok avangard sinemacılara esin vermiş olmasına şaşmamak gerek. Fransız sinemacı Chris Marker Sans Soleil adlı dokümanter filminin, İngiliz sinemacı Peter Greenaway de doğrudan kitabın adını ödünç aldığı The Pillow

Book (bizde "Tual Bedenler" adıyla oynamıştı) adlı kurmaca filminin çeşitli bölümlerinde o güzelim listelerin görsel karşılıklarını oluşturmaya çalışır, bunu yaparken de bu listelerden bazı bölümleri şiir, hatta dua okurcasına yüksek sesle terennüm etmekten kendilerini alamazlar.

Tarihe Geçmeden Önce

Ama bu "göz"ün çağları aşan "ayrıksılığının" ne idüğünü tam manasıyla değerlendirebilmek, Sei Şonagon'un o sahici, o benzersiz öznelliğini hangi toplumsal-tarihsel koordinatlar içinde geliştirmiş olduğunu görebilmek için, kitapta çok küçük bir kesiti anlatılan Heian döneminin de hem Japon tarihi içinde hem de dünya tarihi içinde ne kadar "ayrıksı" bir dönem olduğunu kabaca da olsa anlatmak şartmış gibi görünüyor. Bu işi de ben yapacağım mecburen. Japon tarihi uzmanı falan olmak şöyle dursun, bu kitabın editörlüğünü üstlenene kadar Japonya hakkında bildiklerim okuduğum tek tük birkaç Japon romanı (Dazai, Kavabata, Mişima, Murakami) ile seyrettiğim filmlerden edinilmiş harcıâlem denebilecek malumatlardan ibaretti üstelik. Ama az çok klişe denebilecek bu Japonya "imgesi" ile bu kitapta Şonagon'un anlattığı toplumun yaşayış tarzı, değerleri, Frenkçesi ethos'unun alakasının çok ama çok az olduğunu hayretle fark edince epey ciddi bir okuma faaliyetine girmiştim neyse ki. Yastıkname'yi İngilizceye çeviren Ivan Morris'in sadece Heian dönemindeki saray çevresinin yaşayışını konu alan The World of the Shining Prince (New York: Knopf, 1964) adlı çok güzel yazılmış kitabı başta olmak üzere, yine Yastıkname'nin ilk İngilizce çevirisini yapmış olan Arthur Waley'nin The Pillow Book of Sei Shonagon'unu (Londra: Unwin, 1960) ve G. B. Sansom'ın Japan: A Short Cultural History (New York: D. Appleton-Century, 1943) adlı gayet kapsamlı ve öğretici çalışmasının, Frank Brinkley'nin A History of the Japanese People (New York: Encylopedia Britannica, 1912), W. G. Aston'ın A History of Japanese Literature (Londra: Heinemann, 1907), Tomiko Yoda'nın Gender and National Literature: Heian Texts in the Constructions of Japanese Modernity (Durham: Duke, 2004) adlı eserlerinin ilgili bölümlerinden The Princeton Companion to Classical Japanese Literature'ın (haz. Earl Miner, Hiroko Odagiri, and Robert E. Morrell, Princeton: Princeton University Press, 1985) o nefis "Sei Shonagon" maddesine kadar irili ufaklı bayağı metin okudum (kitapta kullandığımız illüstrasyonların bir kısmını da bu kitaplardan aldık). Ayrıca Ankara Üniversitesi Japon Dili ve Edebiyatı bölümünde öğretim üyesi olan sayın Hüseyin Can Erkin'in bana ilettiği ders notlarından da çok yararlandım.

Okudukça da başlangıçtaki "galiba bambaşka bir dönemmiş bu" hissim gittikçe güçlenerek "hakikaten de eşsiz bir dönemmiş" haline geldi. Bütün gerçek yaratıcılar gibi Sei Şonagon'un da bugün bize hâlâ derinden hitap edebilmesini salt içinde yaşadığı kültürün kodlarını çözerek anlayamayacağımızı, onu asıl değerli kılanın bu kodlara verdiği "bireysel" tepkinin niteliği olduğunu düşünsem de, bir bölümünü dolaysızca içselleştirdiği, hatta bazen düpedüz aşmayı başaramadığı (alt sınıflardan insanlar karşısında duyduğu bariz tiksinti günümüz okurlarının Sei'yle romantik bir özdeşlik kurmasını imkânsızlaştırır mesela) bu kültürel-tarihsel kodları anahatlarıyla olsun serimlemeye çalışmak gerekiyor diye düşünüyorum. Bu iş bir Önsöz'ün sınırları içinde ve "ikinci el"den bilgilerle ne kadar hakkıyla yapılabilir, elbette çok şüpheli. Affınızı rica ederek başlıyorum.

Heian Dönemine Dair

İmparatorluk başkentinin 784 yılında Nara'dan Nagaoka'ya, 794'te de oradan Heiankyo'ya, yani günümüzdeki adıyla Kyoto'ya taşınmasıyla başlayan ve 1192'de Kamakura'da askeri hükümetin kurulmasıyla sona eren Heian döneminde, Sansom'ın sözleriyle "neredeyse bütünüyle estetik olması bakımından son derece dikkate değer, hatta belki de eşsiz bir kültür"ün (Sansom 1943, s. 238) serpildiği görülür. Ama bugün geleneksel Japon kültürü denince akla gelebilecek olan unsurların birçoğunun bulunmadığı, hatta bazı Japon milliyetçilerinin oluşturmak istedikleri milliyetçi ve eril anlatıyı, militarizmin esamisi okunmadığı için sekteye uğratması yüzünden pek hayırla yâd etmedikleri bir dönem bu (Yoda'nın yukarıda andığımız kitabı tam da ulusal bir kanon oluşturmaya çalışan milliyetçi Japon edebiyat tarihçilerinin bu "fazla kadınsı" dönemi bir yere oturtmakta karşılaştıkları zorlukları, bu amaçla benimsedikleri stratejilerin tarihini anlatıyor). İvan Morris'in belirttiği gibi, bugün geleneksel Japonya denince hemen akla gelen şeylerin, suşi ve soya sosunun, Zen budizmle bağlantılı çay seremonileri, çiçek aranjmanı gibi pratiklerin, Haiku şiirlerinin, No ve Kabuki tiyatrosunun, harakirinin ve özellikle de eril-militarist ideolojinin kült figürleri olan samuray ve geyşaların daha ortaya çıkmamış olduğu bir dönem. (Morris 1964, s. 141).

Zorlama bir analojiyle, epey uzun sürmüş bir "Lale Devri" denebilir belki bu döneme, görüntüye, adabımuaşerete, zarafete, hatta gösterişe ve genel anlamda estetiğe, hat sanatına ve şiire verilen büyük değer öne çıkarılarak. Ama hakikaten de zorlama olur bu benzetme, çünkü en başta kadınların Heian döneminin hem günlük sosyal hayatında hem de sanat ve edebiyat hayatında işgal ettiği epeyce özgür, öncü ve hatta kurucu konumun bir karşılığı yok Osmanlıda. Kadınların tek başlarına çift-çubuk sahibi olmalarının doğal görüldüğü, o yüzden de nispi bir ekonomik bağımsızlığa sahip oldukları bir dönemden bahsediyoruz ne de olsa. (Bu arada bu döneme ilişkin olarak yapacağımız bütün tespitlerin sadece imparatorluk başkenti çevresindeki üst sınıftan insanlarla sınırlı olduğunu hatırlatmakta fayda var. Hatta bu bakımdan fazlasıyla sınıfsal bir farkındalığa sahip olan, alt sınıftakilere neredeyse yarım-insan gözüyle bakan bir zümre Heian döneminin üst-orta ve üst sınıfları. Mesela Şonagon'un "avam"la temasını anlattığı bölümlerdeki –sözgelimi 168, 173 ve 174 numaralı bölümlerdeki– "kalpsizliği" ve kendisinden üst tabakadan olan kişilere, özellikle de İmparatorla İmparatoriçeye gösterdiği o abartılı ama bir yanıyla da içten hürmet günümüzün birçok liberal yorumcusunu hayrete düşürmekte, sinirlerini bozmaktadır. Bkz. Morris'in bu kitaptaki 349. notu. Ama tarih denen sınıf mücadeleleri silsilesinin insan ruhunda da ne büyük örselenmeler yarattığını bilenler ve tarihin herhangi bir döneminde bir "altın çağ"ın yaşanmış olduğuna inanmayanlar Şonagon gibi her yönüyle olağanüstü bir kadının da bu örselenmişlikten payını almış almasında şaşılacak bir şey görmeyeceklerdir.)

Ne bu ekonomik bağımsızlık, ne kadınların evlilik düzenlemelerinin gevşekliği sayesinde görece serbest, "çokeşli" bir cinsel hayat yaşayabiliyor olmaları (bu dönem hakkında yazan muhafazakâr tarihçilerin çoğunun sinirlerini de bu bozar; bu dönemi gösterişe ve görüntüye fazla önem vermekle suçlarken "dekadans", hatta düpedüz "ahlaksızlık" gibi sıfatlara başvururlar hep; mesela tipik bir ahlakçı Viktoryen olduğu anlaşılan Brinkley "Dönemin erkeklerinin efemine ve duygusal oldukları yetmiyormuş gibi kadınlar da başka hiçbir dönemde görülmemiş bir ahlak düşüklüğü sergiliyorlardı, cinsel ahlak ve kocaya sadakat anormal denecek ölçüde feci düzeydeydi ve hafife alınıyordu" diyebilmiş), ne o dönemden günümüze kalmayı başarmış hemen hemen bütün büyük edebiyat eserlerinin kadınların imzasını taşıyor olması, ne de dinin bile sanat, sanatın da din haline gelmiş olması (Sansom 1943, s. 239) bu dönemde kadınların erkek egemenliğinden kurtulmuş olduğunu iddia etmemize yetmez. Kadınların erkeklerle hep perdeler ve paravanlar arkasından konuşmak zorunda olmaları bile yeter bunu anlamaya. Ama yine de hakikaten ciddi ölçüde "kadın eli değmiş" bir dönemdir Heian dönemi ve benzersizliği de büyük oranda buradan kaynaklanır.

Bunda Japonya'nın görece yalıtılmış bir ada olması sayesinde uzun süre savaş ve istilalara karşı korunabilmiş olmasının ve bu yüzden de askerlerin gördüğü işlevin çok büyük ölçüde salt törensel bir düzeye çekilmiş olmasının da rolü büyük elbette. Savaş ve çatışmalardan uzak durup sık sık kutladıkları envai çeşit bayramla birbirlerini ve doğayı temaşa ederek estetik hazlar devşirme lüksü bulabilmiş bir kültürdür bu. Ayrıca uzun süre devlet örgütlenmesinden dine, kültür ve dilden gündelik yaşamlarının birçok ayrıntısına kadar hayatlarını büyük ölçüde Çin ve kısmen de Kore'den ithal ettikleri gelenekler üzerine inşa etmiş olan Japonların Heian döneminin başlarında Çin'le diplomatik teması keserek kendi içine dönmüş ve bu ithal unsurlara her alanda kendilerine özgü bir damga vurmaya başlamış olmaları önemlidir. Mesela Çin'den ithal Konfüçyüsçülüğün katı kuralcılığı ve Budizmin kasvetli, teni hor gören bakış açısı burada Şintoizmin de etkisiyle yumuşatılmıştır. Belli günlerde belli yönlere yolculuk yapmayı, tırnak kesmeyi, yıkanmayı vs. yasaklayan çeşit çeşit hurafesiyle ve doğaya kutsallık atfedişiyle Şintoizm bu dinlerin soyutluğunu azaltmış, yeryüzüyle irtibatını ve insanların zaafları karşısındaki hoşgörüyü artırmıştır, denebilir. Dönemin kültürünün soyutlamayla arasının iyi olmadığı düşünsel, felsefi ve bilimsel içerikli eserlerin yok denecek kadar az olmasından da anlaşılabilir. Aynı dönemlerde, serpilmekte olan Arap-İslam medeniyetinin tam da bu alanlarda birbirinden parlak çalışmalar üretmiş olduğunu, mesela İbni Sina'nın tıp, mantık, kimya alanındaki öncü eserlerini hemen hemen Şonagon'la aynı yıllarda yazmış olduğunu hatırlamak ilginç olacaktır. Ama o dönemde bu bakımdan istisnai olanın İslam kültürü olduğunu hatırlamakta da fayda var. Zira dünyanın büyük çoğunluğu daha destan çağındadır: Kırgızların ünlü Manas Destanı ile İngilizlerin Beowolf destanı da hemen hemen aynı onyılların ürünüdür, hatta Türklerin Dede Korkut Destanı da bu yıllarda yaratılmış olabilir (9. ila 11. yüzyıllar arasına tarihlenir).

Morris Çin etkisinin elbette hemen sönüp gitmediğini anlatır, uzun uzadıya, mesela devlet kademelerinde görev alacak kişilerin, yani esasen erkeklerin daha incelikli bir dil sayılan Çinceye ve Çin kültürünün inceliklerine vakıf olmaları beklentisi ve devlet işlerinde Çince kullanma geleneği sürmüştür. Üstelik de epey eskimiş bir Çince kullandıklarını, Çin'i neredeyse iki yüz yıl geriden taklit ettiklerini, mesela o dönemde Japonya'da en sevilen Çin şairi olan –Yastıkname'de de en çok ondan alıntı yapılır- Po Çü-İ'nin Çin'de neredeyse unutulmuş olduğunu belirtir uzmanlar. Bu yüzden de biraz ikinci sınıf görülen Japon dilini geliştirip dört başı mamur bir edebiyat dili haline getirme işini, saraylı kadınlar üstlenmiş ve müthiş bir başarıyla yerine getirmişlerdir.

Bu dönemde tahta birçok imparator geçmiş olmasına rağmen yönetim, özellikle 950'li yıllardan sonra aslen Fujivara ailesinin elinde kalmıştır. İmparatordan sonra devlet yönetimin en üst makamlarında hep Fujivaralar olmuş; imparatoriçeler, Morris'in deyimiyle, çok sıkı bir "evlilik siyaseti" izlenerek hep bu ailenin kızlarından seçilmiş; Şinto dinine göre tanrısal bir figür sayılan imparatorlar bu simgesel konumda tutulmuş ve zamanlarının çoğunu aslen dini görevler yerine getirerek geçirmişler. Zaten çoğu çocuk denecek yaşta tahta getirilmiş, erken yaşta da manastıra çekilmeye zorlanmışlar. Sözgelimi bu kitapta hep bahsi geçen imparator İçijo altı yaşında tahta geçmiş, on yaşında Sei Şonagon'un nedimelik yaptığı on dört yaşındaki Sadako Fujivara ile evlendirilmiştir. Diğer etkili ailelerle ve aile içi hiziplerle çıkması kaçınılmaz olan çatışmalar da fiziksel şiddetten çok entrika, rüşvet, sus payı verme, fazla ileri gideni taşraya sürme (ki taşra ve taşra yöneticileri çok küçümsendiği için bu çok ağır bir ceza sayılıyormuş; Şonagon'da da bu bakışın çok etkili olduğu görülüyor) gibi daha "barışçı" yöntemlerle halledildiği ve bu stratejinin de epey uzun bir süre, Heian döneminin sonlarına kadar başarılı olduğu anlaşılıyor. Ancak bu kitapta yer verdiğimiz bazı renkli minyatürlerde betimlenen ayaklanma ve kargaşa sahnelerinden de anlaşılacağı üzere yüzyıllardır horgörülen taşra ve taşralı aşiretler de bu arada boş durmamış ve yeterince askeri ve ekonomik güç topladıklarına kanaat getirdikten sonra bu şehirli ve epey pasifist yöneticilerden intikamlarını acı almışlar. Heian döneminin sonları ciddi bir şiddete sahne olmuş ve böylece dönemin "asude, feminen ve estetik" iklimi yerini Kamakura döneminin militarist, eril atmosferine bırakmış.

Bu çok kaba özetten anlaşılacağı üzere Sei, dönemin kültürünün olumlu ve olumsuz özelliklerinden payını bol bol almış gibi görünüyor. Alt sınıfları ve taşralıları küçümsemesiyle, makam ve şaşaa düşkünlüğüyle, törenlere bayılmasıyla, ilim irfanla pek işi olmamasıyla, çevresindeki insanların değerini önce işgal ettiği makamla, sonra da dönemin adabımuaşeretine ne kadar özendiğiyle, giysilerinin, elyazılarının ve yüzlerinin güzelliğiyle biçmesiyle (Bu arada Heian döneminin güzellik standartları günümüzdekine göre epey farklı. Güzellikten anlaşılan yuvarlak, hafif tombul yüzlü ve çok küçük gözlü olmak. Ayrıca kadınların kaşlarını tamamen alıp bir-iki santim üzerine kalemle kaş çizmek ve dişlerini siyaha boyamak gibi âdetleri var), doğayı temaşa etmeye düşkün oluşuyla (Kyoto'nun bugün bile nefis bir doğası olduğu hep söylenir), gözünü insan ilişkilerine, özellikle kadın-erkek ilişkilerine dikmesiyle tam döneminin insanıymış gibi.

Ama Yastıkname bu dönemin anlayışlarını yansıtmakla kalsaydı sadece antropolojik bir değeri olurdu o dönemde yazılan diğer birçok metin gibi. Bugün bize edebi bir haz vermezdi. Ama veriyor. Bunu da büyük ölçüde kültürünün değerlerinin ona "dur, sonra ölçüsü kaçar" dediği yerde Şonagon'un durmamış, o ölçüleri sonuna kadar zorlamış olmasına bağlıyorum ben şahsen. Şikibu' nun yakınarak dediği gibi, duygularını "uluorta" dile getirmekten hiç çekinmemiş, o güzelim listelerinde herkesin fazla kanıksamış olmaktan göremediği ayrıntılara özel bir dikkat göstermiş ve evet, epey mızmız gördüğü anlaşılan diğerlerinden "farklı" olmayı önemsemiş. Onaylanmamayı, kınanmayı umursamamış, hatta onaylanmayan şeyler yapmaktan özel bir zevk de almış. Kitabın son bölümünde dedikleri meramını ve farkını çok güzel ortaya koyuyor: "İnsanların kitabı [ben hiç önemsemediğim halde] bu kadar beğenmeleri de o kadar garip sayılmaz; zira şimdiye kadar yazdıklarımdan anlaşılacağı üzere, başkalarının nefret ettiği şeyleri rahatça onaylayan, onların sevdikleri şeylerden de tiksinen br mizacım var benim."

Bu uzun sunuşu Princeton'ın yukarıda bahsettiğim ansiklopedisinin, Şonagon'a özel bir sevgi duyduğu anlaşılan yazarının sözleriyle bitireyim: "Sei Şonagon varolmasaydı, onu kimse icat edemezdi."

Çeviri Tercihlerine ve Okurken Akılda Tutulmasında Fayda Olan Noktalara Dair Birkaç Not

1. Kitabın özgün metninde listeler dışındaki bölümlerin başlıkları yok. Ama İngilizce, Fransızca ve Almanca çevirmenlerin hepsi kendileri başlık vermişler. Mesela İvan Morris her bölümün ilk cümleciğini kullanmış başlık olarak. Birkaçını korudum, ama daha çok Almancacı çevirmenden cesaret alarak birçok bölümün adını kendim koydum.

2. Metinde aslen Ivan Morris'in edisyonunu takip etmekle birlikte bazı kritik noktalarda onunkilerle çelişen tercihler yaptık. Sözgelimi o ayların Japoncadaki adlarını kullanmayıp Birinci Ay, İkinci Ay demişken biz doğrudan o adların çevirilerini kullandık. Bunların bizde yaklaşık olarak hangi aya tekabül ettiğini görmek için Ek 1, s. 348'e bakılmalı. Morris, müzik aletlerinin ve Japonya'ya özgü bazı eşyaların adlarını İngilizceye çevirdiği halde, biz Japonca orijinal isimleri kullanmayı tercih ettik (Koto, biva, kiço gibi). Fakat saray elbiselerinin adlarında biz de Morris'i izleyerek her birinin orijinal isimlerini kullanmak yerine tek bir genel isim belirlemeyi tercih ettik. O robe kullanmış, biz ise bütün sakıncalarına rağmen saray çağrışımı biraz daha yüksek olan "kaftan" demeyi tercih ettik. Diğer giysileri ise genellikle "Çin işi ceket", "harmaniye" gibi Türkçe karşılıklarla çevirirken, Morris'in trouser-skirt dediği giysiye bizde de bilindiği için hakama dedik.

3. Bu kitapta yer verdiğimiz bütün Ekler ve dipnotların çok büyük kısmı İvan Morris'in edisyonundan alınmıştır. Fakat onun dipnotlarının üçte birini gereksiz görerek kullanmadık, üçte ikisini de ciddi oranda kısaltarak kullandık.

4. Sarayda geçen bir kitapta bol bol makam ve unvan ismi olması doğal. Bunları çoğunlukla Osmanlı sarayından eşdeğer unvan ve makam adlarıyla çevirmeye çalıştık. Kimi yerlerde aynı karakterlerin farklı unvanlarla anıldığını göreceksiniz. Üstelik kimi karakterler tenzil-i rütbeye maruz kalmış gibi görünebilir. Bu yüzden aynı kişinin farklı dönemlerde farklı unvanlara sahip olmuş olabileceğini ve kitaptaki olayların kronolojik bir sırayla anlatılmadığını hatırlatmak isteriz. Anlatılan olayın hangi tarihte geçtiği Ek 5'in sonunda gösterilmiştir.

5. Bir kadınla bir erkeğin konuştuğu her bölümde kadınlar bir perde ya da paravan arkasından konuştukları için birbirlerini görmediklerini akılda tutmakta fayda var.

6. Okurken, İmparator ve İmparatoriçe figürlerine gereğinden fazla azamet atfetmemek için ikisinin de çocuk denecek yaşlarda olduğunu hatırlamak gerek. Şonagon saraya girdiğinde imparator 10, İmparatoriçe de 14 yaşındadır. İmparatoriçe 24 yaşında bir doğum sırasında ölünce Şonagon saraydan ayrılmıştır. İmparatorluğun gerçek idarecileri olan Fujivara ailesinden, adları sık sık geçen Naip Miçitaka, İmparatoriçenin babası ve imparatorluğun fiili yöneticisi; Koreçika da İmparatoriçenin erkek kardeşidir; Miçitaka'nın kardeşi Miçinaga ise ona rakip hizbin başıdır ve çeşitli manevralar çevirerek iktidarın dizginlerini eline geçirmeyi başarır (s. 171'deki resim Miçinaga'nın resmidir).

7. Bölümler birbirini kronolojik olarak veya başka bir sistematiğe dayalı olarak izlemediği için kitabı gönlünüzce atlaya atlaya okumaktan hiç çekinmeyiniz. Cortazar kendi romanı Seksek için bunu salık vermişti hatırlanacağı üzere, meşrudur yani. Hâlâ ikna olmayan varsa, Roland Barthes da Metnin Hazzı'nda atlayarak okunabilen metinlerden ayrı bir haz alındığını üstüne basa basa belirtir.

8. Kitabın orijinalinde ve bizim temel aldığımız İngilizce edisyonunda resim yok. Kitaptaki siyah-beyaz resimlerin önemli bir kısmı 20. yüzyılda yaşamış olan Japon ressam Masami Iwata' nın kitabın Almanca edisyonu için yaptığı resimlerdir, diğerlerini biz çeşitli kaynaklardan derledik.

Çeviri Sürecinin Hikâyesi ve Teşekkür Borçlu Olduklarımız

Bu kitabı çevirme "projesi" Kitap Çevirmenleri Girişimi'nin içinde ortaya çıktı, serpildi ve epey uzun ve zahmetli bir süreç sonunda da gerçekleştirildi. Basit bir çeviri işini adlandırmak için "proje" gibi cafcaflı bir ad seçmiş olmam yadırganabilir. Ayrıca bu Girişim de neyin nesi, işinin ehli bir çevirmenin dört-beş, bilemedin altı ayda çevireceği bir kitap için niye böyle "uzun ve zahmetli süreç" yaşandı, anlatmak gerek biraz ayrıntıya girerek. Kitabın kendisi kadar "olağanüstü" olmasa da çeviri süreci de her bakımdan "olağandışı" oldu çünkü. Hatta dünya çeviri tarihinde bir ilk olduğunu düşünüyorum.

"Kitap Çevirmenleri Girişimi", esasen, 2003 yılının Ağustos ayında bir grup çevirmenin bulabildikleri 50-60 kadar çevirmenin e-posta adreslerine gönderdiği "Kitap Çevirmenlerine Çağrı" metniyle kurulan bir e-posta grubunun, sanal olmayan dünyada ciddi ciddi "ses" getirmeye başladıktan sonra kendisine bir ad koymak zorunda kaldığında benimsediği isim. Söz konusu e-posta grubu çevirmenlerin her türlü çeviri sorunu hakkında bilgi ve fikir paylaşımında bulunabilecekleri bir haberleşme platformu işlevi görmesinin yanı sıra, kendisine en baştan beri iki temel amaç belirlemişti: 1. Pek sık şikâyet ve dedikodu konusu olan ama çözüm bulma adına pek bir şey yapıldığı söylenemeyecek olan "çeviri kalitesi"ni artırarak kitap çevirmenliği işini hak ettiği saygınlık ve itibara kavuşturmak, 2. Çok yüksek nitelikli bir emek harcadığı halde sigorta, emeklilik gibi hiçbir sosyal hakkı olmayan, kendisine vaat edilen üç otuz parayı bile zamanında asla alamayan, yayınevlerinin büyük çoğunluğundan kötü muamele gören, hukuken "eser sahibi" olarak nitelenmesine rağmen çevirisi üzerinde editörlerin yaptığı değişiklikleri görüp kendini geliştirme ve gerektiğinde bunlara itiraz etme imkânından mahrum bırakılmış olan, dahası çoğunlukla kitap kapaklarında, ilanlarda, tanıtım yazılarında adı sanı bile geçmeyen çevirmenin tüm bu sorunlarına dikkat çekip çözüm önerileri getirmek, çevirmenin kamuoyu nezdindeki görünürlüğünü artırmak ve gerekli mesleki "standartlar" oluşturulduğu takdirde kitap çevirmenliğinin illaki bir hobi, bir yan iş olarak sürdürülmesi gerekmediğinin, hevesli ve yetenekli insanların bu işi bir "meslek" olarak da sürdürebilmesinin mümkün olduğunun anlaşılmasını sağlamak.

Söz konusu girişim bu iki amacı gerçekleştirmek yolunda birçok iş yaptı; bunların hepsini burada sıralamak anlamsız olacağı için merak edenlerin www.kitapcevirmenleri.org sitesinin sayfalarını ziyaret etmesini salık verelim, bütün çevirmenlerin ve çevirmen adaylarının da http://groups.yahoo.com/group/cevirmen/ adresinden bu gruba üye olabileceklerini hatırlatalım. Bu satırların yazıldığı sıralarda sayısı 600'e yaklaşmış olan üyeleri arasında tecrübeli çevirmenlerin yanı sıra bu işe yeni atılmış ya da atılmak isteyen çevirmen adayları, akademisyenler ve editörlerin de bulunduğu Kitap Çevirmenleri Girişimi içinde sürdürülen tartışmalar sayesinde, geçtiğimiz ay içinde bir Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği de kurulmuş bulunuyor: ÇEV-BİR. Elinizdeki kitapta emeği geçen bütün çevirmenler kitaptan alacakları telif gelirinin tamamını, yukarıda bahsettiğimiz "mesleki standartlar"ın oluşturulması ve yerleştirilmesi yolunda çok önemli bir kurumsallaşma adımı olarak gördükleri bu Meslek Birliği'ne bağışladılar.

Artık bu "proje"nin nasıl geliştiğine geçebiliriz bunca tanıtım gayretinden sonra. Grupta yapılan tartışmalar sırasında, yukarıda bahsedilen "çevirmenlere görünürlük kazandırmak, varlıklarına ve sorunlarına dikkat çekmek" amacıyla bir ortak çeviri yapma projesi doğdu. Kısa bir süre bir "Savaş Karşıtı Öyküler" antolojisi yapma fikri üzerinde durulsa da, hem bir bütünlüğü olan hem de rahatça bölüşülebilmeye müsait tek bir eseri birçok çevirmenin farklı dillerden çevirmesinin daha çarpıcı olacağı fikri ağırlık kazandı. Üstelik bu eser projeye katılmak isteyen bütün çevirmenlerin işe eşit uzaklıkta başlayabilmesi için İngilizce, Fransızca, Almanca, İspanyolca gibi dillerde yazılmış olmamalıydı. İkinci bir dilden çeviri yapmanın "netameli" bir iş olduğunu bilmemize rağmen "proje"nin doğası bunu göze almayı gerektiriyordu. Aynı zamanda çevirinin ne kadar önemli bir faaliyet olduğunun, en uzak kültürleri bile nasıl da yakınlaştırabildiğinin üzerinde durma fırsatı sağladığı için de "uzak" bir dilden bir eser olsa iyi olur diye düşünülüyordu. Çeşitli seçenekler üzerinde duruldu. O sıralarda, hoş bir tesadüf, Aslı Biçen, benim bir arkadaşımın kütüphanesinde görüp hemen üstüne atladığım kitabı okuyordu (Demek ki ilk olarak o arkadaşıma, yani Gülcan Erçetin'e teşekkür etmek boynumun borcu.) Bir yandan yana yakıla kitap aradığımız halde nedense bir türlü düpedüz "başucumuzda" duran bu kitapla bağlantı kuramadık bir süre. Sonra bir gün kaçınılmaz olan gerçekleşti, bir anda gözlerimiz parladı ve aradığımız kitabın yanıbaşımızda olduğunu anlayıverdik ve hemen gruba önerdik.

Sonrasında bu önerimiz kabul gördü. Gönüllülerin tam sayısı belirlendikten sonra ben hayatımın en zor işlerinden birini yapıp kitabı (İngilizce baskıdaki 584 dipnotu da göz önünde bulundurarak) eşit uzunlukta 80 küsur parçaya bölüp her birini bir çevirmene ayırdım ve bunu yaparken de çevirmenlerin tecrübe düzeylerini, daha şiirsel bölümleri mi saray hayatının rutinlerini anlatan nispeten daha "düz" bölümleri mi çevirmek istediklerini göz önünde bulundurmaya çalıştım. Kitabın İngilizcesi ve tez vakitte bulduğumuz Fransızcası, Mehmet Moralı'nın cansiperane çalışmaları sayesinde taranarak bilgisayar ortamına aktarıldı, böylece projeye katılan çevirmenlerin kendi bölümlerini çevirmeden önce kitabın tamamı hakkında fikir edinmeleri sağlandı. Kitapla ilgili çeşitli bilgiler içeren linkler verildi.

Çeviriye başlamadan önce bir süre internet sitemizin Forum sayfalarında izlenecek çeviri stratejisi, üslup, kitaba özel terim, tabir ve unvanların nasıl karşılanması gerektiği gibi konularda bir fikir birliği oluşturmaya çalışıldı. Bu öntartışma aşamasında projeye katılan tek Japonca çevirmeni Hüseyin Can Erkin bütün sorulara yetişmeye çalışarak çok önemli katkılarda bulundu. Kendisine minnettarız. Aramızdan bir grup arkadaşımız unvanları nasıl karşılayabileceğimiz konusunda fikir almak üzere, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü'nden Japon ve Çin tarihi uzmanı Prof. Dr. Selçuk Esenbel'le görüşmeye gittiler. Bize zaman ayırdığı için kendisine çok teşekkür ediyoruz.

Kitabın İngilizce ve Fransızca versiyonları (ve daha sonra ulaşabildiğimiz Almanca edisyonları) arasında sadece üslup değil bölümlendirme, bölümlerin sıralaması ve uzunluğu bakımından bile ciddi farklar olduğu için birini esas almak gerekiyordu. (Eserin orjinali de sonradan kitaplaştırıldığı için Japonya'da da aradan geçen bin yıl içinde çok farklı şekillerde, bölümlerin sıraları değiştirilerek, yerine göre eklenip eksiltilerek yayınlanmış ve bu edisyonların bazıları arasında ciddi farklar var. Mesela, Japoncacı arkadaşların yaptıkları redaksiyon sırasında anladık ki Şonagon bazı olayları bir edisyonda başkasının başından geçmiş gibi anlatırken, bazılarında kendi başından geçmiş gibi anlatıyor.) Biz de Ivan Morris'in uzman olmayan okurun kitabı takip edebilmesini kolaylaştıracak şekilde düzenlediği ve anlaşılırlığı artıran bol dipnotla pekiştirdiği İngilizce edisyonu temel almaya karar verdik.

Terim tercihleri ve üslup bakımından az çok bir birlik sağlandığına kanaat getirsek de çevirileri yapıldıkları dillerden denetleyecek gönüllü redaktör arkadaşlara düşecek muazzam işi azaltmak amacıyla önce bir "ikinci göz"den geçirmenin hayırlı olacağını düşündük. Projeye katılanlar arasında ilk defa çevirisi burada yayınlanacak ya da çeviri işine daha yeni başlamış epey çiçeği burnunda çevirmen olduğundan, bu "ikinci göz"leri bu arkadaşları mümkün olduğunca daha tecrübeli çevirmenlerle eşleştirmeye dikkat ederek ben tayin etmeye çalıştım. Herkes çevirisini bitirdiğinde ilk önce eşleştiği kişiye gönderecekti, ama onun önerilerini dikkate alıp almamayı kendi tasarrufuna bıraktık. Yalnız bu kadar çok sayıda kişinin işi arasında tutarlılık sağlamaya uğraşacak redaktörlerin işini kolaylaştırmak amacıyla, özellikle terim ve tabirler konusunda "son söz"ü onlara bırakmanın daha sağlıklı olacağı konusunda uzlaşılmıştı en baştan.

Kitabın büyük bir bölümünün çevirisi 2005 yılının mayıs-haziran ayları içinde yapıldı, ama Almanca metne ulaşma konusunda yaşadığımız sıkıntılar ve bazı arkadaşların çeşitli gerekçelerle sözlerini yerine getirememeleri yüzünden bütün metnin çevirisinin tamamlanması uzadı. (Meraklısına: Bu sürece katılmış olan çevirmenlerin bir kısmı bu proje hakkındaki düşüncelerini ve hangi saiklerle bu işe gönüllü olduklarını Kül Eleştiri dergisinin Eylül-Ekim 2005 tarihli "Çevirmen" özel sayısında yer alan özel bir dosyada anlatmışlardı. Bu vesileyle derginin genel yayın yönetmeni Bilal Kolbüken'e, söz konusu sayının editörlüğü işini gerçekten tamamen bana havale ettiği ve daha ne zaman çıkacağı bile belli olmayan bir kitapla ilgili ayrıntılı bir dosyaya sayfalarını açmakta tereddüt etmediği için, Aslı Biçen'e de bu dosyayı hazırladığı için teşekkür etmek şart). Ama Ağustos başında bütün metnin çevirisi tamamlanmıştı. Dünyada ilk defa bir kitabı tam 83 çevirmen çevirmiş oluyordu. Türkiye ve dünyanın dört bir yanında, İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de, Sivas'ta, Muğla'da, Almanya'da, Hollanda'da yaşayan ve çoğu birbirinin adını bile daha yeni öğrenen tam 83 çevirmen, "ikinci dilden" çeviri yapmanın hepsinde uyandırdığı tereddütlere rağmen, 1000 yıl önce Japonca'da yazılmış bir metni İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Almanca çevirileri ve Japonca aslı üzerinden Türkçe'de "yeniden devşirdi". Bu hoş tabiri girişimin 2005 yılı TÜYAP Kitap Fuarı'nda dağıttığı kitapçıktan ödünç aldım. Aynı kitapçıkta çeviri faaliyetinin, yukarıda değindiğim "uzağı yakınlaştırma" işlevi gayet güzel anlatılmış: "Bizden çok farklı hayatlar yaşayan, çok değişik âdetleri olan, çok eskiden yaşamış insanlarla ne kadar çok ortak yönümüzün olduğunu; 'insan olma' halinin gerçekten de var olduğunu; 'yabancı'lığın korkularla beslenen uydurma bir kavram olduğunu gösterdiği için, yani çevirinin binlerce yıldır üstlendiği en önemli işlevlerden birini, köprü olma işlevini yerine getirdiği için seçtik bu metni." Bu kitapta bu köprünün harcını atan 83 arkadaşımızın her birine teşekkür ediyorum.

Söz konusu köprüyü sağlamlaştırma ve tek tek bileşenlerinin çıkıntılarını, pürüzlerini vs. giderip "sıvasını atma" işini de altı kişi üstlendi. Önce Tuncay Birkan, Feryal Halatçı, Bülent O. Doğan İngilizce çevirilerin redaksiyonunu, Gülru Özer de Fransızca çevirilerin redaksiyonunu yaptı (Almanca çevirilerin redaksiyonunu Almanca üzerinden yapmaya zaman kalmadığı için ben İngilizce üzerinden yaptım), daha sonra da Ankara Üniversitesi DTCF Fakültesi Japon Dili ve Edebiyatı bölümünden Sayın Ayşe Nur Tekmen ve Tsuyoshi Sugiyama bütün metni Japonca orijinaliyle karşılaştırarak çok işe yarayan öneri ve uyarılarda bulundular. Hepsine çok teşekkür ediyoruz.

Son aşamada ben bütün metni yeni baştan İngilizcesiyle karşılaştırarak bir kez daha okudum: İngilizceden çevrilen bölümlerde normal redaksiyon pratiğini izlerken, diğer dillerden yapılan çevirilerin, İngilizcedekinden farklı söyleyiş tarzlarına (anlamda bir sekte, Türkçe söyleyişte bir bozukluk yaratmadıkları sürece) dokunmamaya çalıştım. Japoncadan redaksiyon yapan arkadaşların önerilerini mümkün olduğunca metne dahil etmeye çalıştım (kimilerini edisyondaki farklar yüzünden dikkate alamadım). Ivan Morris'in edisyonundan kullanılmış olan dipnotların seçimi, önemli sayıda bölümün başlığı, kimi unvan ve hitaplar vs. gibi birçok ufak ama kritik konuda son kararı ben verdim. Bu yüzden kitapta görülebilecek olası hata ve yanlışların sorumlusu da elbette benim.

Kitabın Türkçe üzerinden son okumasını yapıp sorunlu yerlere dikkat çeken, özellikle de unvanlar ve özel isimler konusundaki birçok karışıklığın giderilmesine yardım eden Eylem Can'a, kitaptaki bütün şiirleri gözden geçiren Aslı Biçen'e, son anda kitaptaki renkli resimleri bulup dikkatimize sunan Gürol Koca'ya, kitabı basacak yayınevi aradığımız sırada daha önce hiç bu tarz "klasik" kitaplar yayımlamamış oldukları halde çevirmenlerin dayanışmasına destek vermek amacıyla kitabı basmaya talip olan Metis Yayınları'ndan Müge Gürsoy Sökmen ve Semih Sökmen'e, kitabın resimlenmesi işini gayet ustalıklı bir biçimde kotaran Emine Bora'ya, durmadan karar değiştirmelerimi sabırla karşılayıp her değişikliği usanmadan dizgiye yeniden yeniden kaydeden Sedat Ateş'e ve kitabın çevirisine mali destek veren Japan Foundation'ın yetkililerine de şükran borçluyuz.

Son olarak en büyük teşekkürü bu müthiş kitabı bizim de rahatça takip edebildiğimiz kültür dairesi içine, yani Batı dillerine çevirmiş olan bütün çevirmenlere etmek gerek herhalde. Ama hepsinin içinde, kitabı sadece İngilizceye çevirmekle kalmayıp biz sıradan okurların aradaki tarihsel ve coğrafi uzaklığı kolayca kat edivermesini sağlayan mükemmel bir edisyon da hazırlamış olan Ivan Morris'in adını bilhassa anmak isterim. Bu kitap bugün Türkçede varolabiliyorsa büyük ölçüde Morris'in sayesinde varoluyor.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova