ISBN13 978-975-342-825-5
13x19,5 cm, 240 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Dolambaç, 2013
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Açılış Bölümü, s. 9-12.

Pederi yukarı attım. Önce onu bir sandalyeye koyup yatağı söktüm. Üzeri daha yalanıp temizlenmemiş birkaç dakikalık buzağı gibi oturup durdu o sandalyede, sarsak bir kafa ve bir yere sabitlenemeyen gözlerle. Battaniyeleri, çarşafları, döşek yüzünü çekip aldım; döşekle yatağı duvara yasladım; vidalarını söküp yatağın baş ve ayakuçlarını yan yüzlerden ayırdım. Mümkün olduğunca ağzımdan soluk alıp vermeye gayret ediyordum. Yukarıdaki odayı –kendi odamı– ise çoktan boşaltmıştım.

"N'apıyorsun?" diye sordu.

"Taşınıyorsun," dedim.

"Ben burada kalmak istiyorum."

"Olmaz."

Yatağında yatabilirdi. Bir yarısı on yılı aşkındır buz kesse de, baş konulmayan yastığı hâlâ yerli yerinde durur o yatağın. Üstteki odada, ayakucu pencereye gelecek biçimde, bütün parçalarını yerine geri vidaladım. Ayaklarının altına takoz yerleştirdim. Tertemiz çarşaflar serip iki yeni yastık kılıfını da geçirerek yeniden yaptım yatağı. Sonra pederi merdivenden yukarı taşıdım. Sandalyeden kaldırdığım andan yanak yanağa geleyazdığımız o yatırma anına değin gözlerini yüzümden ayırmadı.

"Kendim yürüyebilirim," sözü ancak o an çıktı ağzından.

"Hayır, yürüyemezsin," dedim.

Pencereden, görmeyi beklemediği şeyleri görünce, "Yatak yükselmiş," dedi.

"Öyle. Dışarıya baktığında bir tek gökyüzünü görme dedim."

Mekânın yeniliğine, yenilenmiş çarşaflara, yastık kılıflarına karşın ortalık küf kokuyordu; küf ve nem kokan pederdi. İki pencereden birini açıp çengelini taktım. Dışarıda serin, sakin bir hava vardı, yalnızca en üst dallarında birkaç büzüşük yaprak kalmıştı ön bahçedeki eğri dişbudağın. Çok uzaklarda, setin üzerinde ilerleyen üç bisikletli gördüm. Bir adım yana kaysam, o üç bisikletliyi o da görebilirdi. Kaymadım.

"Doktor çağır," dedi.

"Olmaz," diye yanıtladım. Dönüp yürüdüm, çıktım odadan.

Kapı kapanmak üzereydi, seslendi: "Koyunlar!"

Eski odasında yer, yatağın boyutlarından daha ufak, dikdörtgen bir toz tabakasıyla kaplıydı. Odayı boşalttım. İki sandalyeyi, komodinleri, annemin tuvalet masasını oturma odasına koydum. Odanın bir köşesinde, uğraşa uğraşa iki parmağımı halının altına sokabildim. "Yapıştırma," dediğini duydum annemin, asırlar gerisinden, peder sol elinde bir kutu tutkal, sağ elinde bir tutkal fırçasıyla çömelmek, bizler de keskin buğudan neredeyse düşüp bayılmak üzereyken. "Yapıştırma, on yıl sonra yenisini isteyeceğim nasılsa." Tabanı parmaklarımda dağılıyordu halının. Dürdüm. Sağımhaneden geçirerek dışarıya, onu ne yapacağımı bilemez bir halde öylece kalakaldığım avlunun ortasına kadar taşıdım. Olduğum yere, ayaklarımın dibine bırakıverdim. Çıkan gürültüyle birkaç cücekarga ürktü havalandı avlu kenarındaki ağaçlardan.

Yatak odasının zemininde, pürüzlü yüzleri üste bakan duralit levhalar döşeli. Odayı elektrikli süpürgeyle çarçabuk süpürdükten sonra bu levhalara, zımparalamadan, geniş, yassı bir fırçayla külrengi astar vurdum. Kapının önünde son şeritle uğraşıyordum ki, koyunları gördüm.

Şimdi mutfakta oturmuş, boyanın kurumasını bekliyorum. Bir çift kara koyunun resmedildiği kasvetli tabloyu ancak o zaman duvardan indirebileceğim. Koyunlarına bakmak istiyor, demek ki pencerenin yan tarafına, duvara çivi çakıp resmi asmam gerekecek. Mutfağın da yatak odasının da kapısı açık; tuvalet masasıyla iki komodinin üzerinden aşırdığım bakışlarımın eriştiği tablo o denli karanlık ve soluk ki, oturduğum yerden ne kadar dikkatle süzersem süzeyim koyuna benzer bir şey seçemiyorum.

2

Yağmur yağıyor, esen sert rüzgâr dişbudağın kalan son yapraklarını da alıp götürdü. Kasımın önceki serin, sakin havasından eser yok artık. Pederle annemin yatak odası benim yatak odam şimdi. Duvarlarla tavanı beyaza boyadım, duralit levhalara ikinci bir kat astar daha çektim. Sandalyeleri, komodinlerle annemin tuvalet masasını yukarıya çıkardım. Komodinin tekini pederin yatağının yanı başına, geri kalan eşyayı da bitişikteki boş odaya koydum. Henk'in yatak odasına.

İnekler iki gündür otlamaya çıkmadı. Sağım sırasında huzursuzlar.

Tankerci sabahleyin, hâlâ avlunun ortasında dürülü duran halının üzerinden geçmemek için öyle sert fren yaptı ki, tepesindeki yuvarlak kapağı kapalı olmasaydı eğer, tankerdeki sütün yarısı kaynaç gibi fışkıracaktı. Adam sağımhaneye girdiğimde için için sövüyordu daha. İki tankerci var; bu yaşlı, suratsız olanıydı. Aşağı yukarı benim yaşlarımda sanırım. Birkaç yıl daha direksiyon sallar, sonrası emeklilik.

Yeni yatak odam, yatağı saymazsam, bomboş. Ahşap kısımları –süpürgelikleri, pencereleri, kapıyı– boyamayı düşünüyorum. Belki döşemeyle aynı renge, ama daha karar vermiş değilim. Mavimsi külrengi var aklımda: bir yaz günü ötelerdeki kurşuni fırtına bulutlarınca tehdit edildiğinde IJssel Gölü'nün bürünüverdiği renk.

Temmuz sonu ya da ağustos başlarıydı, kanolarıyla iki delikanlı çıkageldi. Pek sık olmaz bu, resmi kano güzergâhları benim çiftliğin yakınından geçmez. Yalnızca daha ilerileri görmeyi isteyenler gelir buralara. Hava sıcaktı, oğlanlar belden yukarılarını fora etmişlerdi, gün ışığı vuran kol ve omuz kasları ışıl ışıldı. Evin yan tarafındaydım; gözlerine çarpmıyor, birbirlerini alabora etmeye çalışışlarını izliyordum. Kürekler sarı nilüferlerin kapladığı suda şaklıyordu. Öndeki kano kanalda yan dönüverince, burnu kıyıya vurup saplandı. İçindeki delikanlı benim araziye bakıp, "Baksana," dedi, omuzları güneşten yanmış, çilli, kızıl saçlı öteki oğlana, "bu çiftlik zamandan kopmuş adeta. Burada, bu yolun üzerinde zaman için şimdi de diyebilirsin, pekâlâ 1967 veya 1930 da."

Kızıl saçlı oğlan, çiftliğimi, ağaçları, eşeklerin o sırada durduğu otlağı uzun uzun, dikkatle süzdü, süzdü. Kulak kesildim. "Evet," dedi epey sonra, "şu eşekler eski moda şeyler, haklısın."

Öndeki delikanlı kıyıdan kurtarıp kanosunun burnunu yeniden gidiş yönüne döndürdü. Öbürüne bir şeyler söyledi, ama o sıra bir kızılbacak ortalığı velveleye verince tek bir kelimesini anlayamadım dediklerinin. Ağırdan almış bir kızılbacak; çoğun temmuz sonunu bulmaz, hepsi göçer gider buralardan. Kızıl saçlı oğlan, gözü hâlâ benim eşeklerde, usul usul kürek vurdu arkadaşının peşi sıra. Evin yan tarafında uğraşır görünebileceğim tek bir şey yoktu, öylece kalakaldım: nefesim tutuk, bedenim tutuk.

Beni gördü. Çevirdi başını, aralandı dudakları; öndekine bir şeyler söyleyeceğini sandım. Ama hiçbir şey demedi. Baktı ve arkadaşından sakladı beni. Onlar Opperwoud Kanalı'na sapıp yol alırlarken, az önce ayrı düşen sarı nilüferler yeniden kavuştular birbirlerine. Oğlanların ardından bakmak için yola çıkıp yürüdüm. Birkaç dakika sonrasında sesleri de işitilmez oldu. Dönüp çiftliğime bir de onların gözüyle bakmaya çalıştım. "1967," dedim usulca, başımı salladım. Niçin tam da o sene? Oğlanlardan biri o yılı anmış, öteki, omuzları güneşten yanmış, çilli olanı da o zamanı görmüştü. Dayanılmaz bir sıcak vardı o gün, ikindiüzeriydi ve inekleri gidip toplama vakti yaklaşıyordu. Bacaklarım ansızın külçeleşivermişti sanki; ikindi yaşamdan kopuk ve bomboştu.
(...)

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova