ISBN13 978-975-342-198-0
13x19,5 cm, 200 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Modern Mahrem, 1991
İslamın Yeni Kamusal Yüzleri, 2000
Melez Desenler, 2000
İç İçe Girişler: İslam ve Avrupa, 2009
Seküler ve Dinsel: Aşınan Sınırlar, 2012
Gündelik Yaşamda Avrupalı Müslümanlar, 2015
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Abdurrahman Üzülmez, "Mühendisler ve İdeoloji", Ayraç Dergisi, Mayıs 2014

Mühendislik mesleği veya bir başka mesleği icra eden meslek sahiplerinin, aldıkları eğitim ve mesleklerini icra ederken edindikleri tecrübe ve birikim, mesleki olarak/idari açıdan sahip olduğu statü ve toplumsal hiyerarşideki yerinin sahip olduğu/içselleştirdiği dünya görüşü veya ideolojinin belirlenmesinde belirleyici olabilir mi? Nilüfer Göle’nin Mühendisler ve İdeoloji adlı kitabı bunun böyle olduğunu baştan -a priori- kabul ediyor. Marksist terminolojiyle ifade edersek altyapı (burada mesleki formasyon ve bunun doğal sonucu olan konum) üstyapıyı (inanç, dünya görüşü, ideoloji vs.) belirlemektedir. Kullanılan bağlam göz önüne alındığında bu bakışın yanlış olduğunu söylemek zor. Üstelik bu bakış açısının bazı toplumsal gelişmelerin anlaşılmasında faydalı olacağı da açık. Nitekim kitabın okunmasından sonra edinilen izlenimlerden biri mühendislik mesleğinin toplumu mekanik ilişkiler içinde tanımladığı/algıladığı, bunun ise siyasette toplumsal mühendisliğe sevk ettiğini söylemek mümkün. Keza mühendislerin kendilerini sahip oldukları formasyon itibariyle bilim ve teknik bilgiye sahip ve rasyonel düşünmeye yatkın gördükleri de söylenebilir. Bu da siyasal/toplumsal hayatın ekonomizm ve toplumsal mühendisliğe dayanan bakış açısıyla değerlendirilmesine yol açmaktadır. Ki Taylorizim mühendislik ideolojisinin fabrika düzeyindeki savunuculuğunu yaparken, Thornstein Veblen (1857-1929) bu ideolojinin toplumsal katmanlara nüfuz etmesi gerektiğini vurgulamış ve “mühendisleri rasyonel ve bilimsel uygulamaların ve değerlerin taşıyıcısı olarak iktidarda” olmaları gerektiğini ileri sürmüştür. Çünkü ‘sanayi’ makine gücüne dayanırken, kapitalizm ‘para’ya dayanır, üretimsizlik ve savurganlığa yol açar. Oysaki mühendisler “bilimin çıkarlarını ve rasyonel değerleri temsil ede[r]”. (s. 10)

Göle’nin doktora tezi olarak hazırlanmış kitabı 12 Eylül arefesinde 1980 yılında yaptığı derinlemesine görüşmeler sonucunda ‘sol’ tandanslı düşüncelere sahip olan İzmit’te suni gübre üreten bir fabrikada çalışan 7 kişilik (daha sonra katılan bir işçi de hesaba katılırsa 8 kişilik) bir mühendis grubu ile yaptığı görüşmelere dayanmakta. Bu görüşmeler sonucunda mühendislerden biri önceliğin sınıf mücadelesine, grubun geri kalanı ise ‘millet’ kavramı etrafında önceliği -ayrıntıda bazı farklılıklar olmakla beraber- ‘millî gelişme’ye verir. Dolayısıyla -en azından temelde- sistemi tartışmak yerine millî üretimin arttırılması meselesini öncelikli mesele olarak tarif eder. Bu durum bazılarına göre kapitalist tipte bir gelişmeyi önerirken, diğerleri ise “önce politik sonra ekonomik” devletçi niteliklere sahip olan başka bir tip gelişmeyi önerir.

Diğer taraftan görünüşte Marksist bir jargonla konuşan mühendislerin genelde toplumsal mücadele/siyasetten bahsedildiğinde sınıfların değil, cemaat/milletin menfaatleri adına hareket ettiği (aynı zamanda bu şekilde kendini meşrulaştırdığını) görülmektedir. Bu aynı zamanda Türkiye’deki Marksist-sol hareketin içinde güçlü bir Saint Simoncu damarın varlığına işarettir. Hatta bunu Türkiye’de -büyük ölçüde- Marksist hareketin cilası kaldırıldığında altından Saint-Simonculuğun ve pozitivist anlayıştan başka bir şeyin çıkmayacağını da imlemektedir. Zenginlik ve refahın kaynağını sanayide gören Saint-Simon (1760-1825) toplumun (millet) varlığını “ortak bir hedef”le mümkün görmekte ve sanayileşmeyi hedef olarak göstermekteydi. Keza yeni sanayi sınıflarının metafizik düşüncelerden sıyrılamadığını ve yeni toplumsal sistemin kuruluşunun pozitif “insan bilimi”nin kuruluşuna bağlı olduğunu, yeni düzenin ‘bilimsel ve kişisellikten kopmuş’ niteliklere sahip olacağını ileri sürerek bu medeniyetin üretim ve gelişmeyi hedefleyen akılcı bir model tarif ediyordu. (s. 38-40) “Leninist’ten çok Saint-Simon’cu olan bu mühendisler, modernleşmenin anlamını eylemlerinde ortaya çıkarıyorlar. Öncülük taraftarı bir devrimciliğin ardında, çağdaş yaratıcılık tarzı olarak bilimi benimseyerek, üretime en elverişli düzenin kurulmasını savunan ve gelişmeyi rasyonelleşme modeliyle gerçekleştirecek bir toplumsal hedef olarak seçen sanayileşme yanlısı bir yönetici sınıfın bilinci bulunur. ‘Kapitalist-emperyalist sistem’den kopmak isteyen politik irade silikleşir. Bundan sonra ‘kollektif irade’ ve eylemin akılla birliği yoluyla sanayi toplumunu kurmak isteyen Saint-Simon’cu bir özlem yavaş yavaş biçimlenmeye başlar. Ekonomik bağımlılığa ‘yönetici seçkin aleyhtarı’ bir bilinçle tepki gösteren mühendisler, o andan sonra, sanayi toplumunun ilk gereğine, yani yaratıcı bir bilinçten hareketle ekonomik gelişme gereğine işaret ederler. [Artık e]konomik politik bağımlılığa karşı proletaryanın öncüsü olarak konuşan mühendisler kaybolur, yerine işçi sınıfıyla sanayi burjuvazisiyle ittifak yapabilecek ve tüm eskimiş güçlere, özellikle politikacı devlete ve destekli gelişme ve sanayileşme yanlısı olmayan burjuvaziye karşı teknokratlarla anlaşabilecek modernleşmeci güç olarak konuşan mühendisler gelir.” (s.185)

İşçi Mehmet’in katıldığı seanslarda ise işçi ve mühendis arasındaki ortak noktanın sadece üretim iradesi, özerkliği ve mesleki özerklik konusunda bir kaygısı olmayan, politikacıların isteklerine boyun eğen işletme yönetimine tavır almak konusunda görülür. Bahsedilen görüşün operasyonel, yani iktidarı ele geçirmek için mühendis-işçi sınıfı ittifakının sözkonusu olmadığı anlaşılır. Tartışmalılarda işçi-mühendis ilişkisi değil, mühendislerin sahip olabileceği üç rol zikredilir. Birincisi mühendislerin üretimin modernizasyonu adına konuşmaktadırlar. Bunun da ancak bilim ve teknolojinin sanayiye aktarılmasıyla mümkün olabileceği düşünülmektedir. Oysaki bu kamu sektöründe idarî kadrolarda yer alanların temel kaygısı değildir. 1950’li yıllardan itibaren hayat standartları düşerken teknik bilgilerine yeterince kıymet verilmemektedir. Bu da rasyonel işleyişi esas alan özel sektörün daha cazip hale gelmesini sağlar. Ancak üretim artışında özel sektörün rolü inkâr edilmemekle beraber, Türkiye’yi bağımlı ülke kategorisinde değerlendirdiklerinden dolayı, mühendisler, sadece teknik terimlerle özel sektör adına konuşmanın mümkün olmadığı varsayımıyla hareket etmektedir. Ancak “eylemin yeni bir tanımına, yani özerk kaynaklara dayanan, üretim ve enformasyonun daha rasyonel örgütlenmesi aracılığıyla gerçekleşen bir gelişme, kısacası kendini merkez alan bir gelişme tanımına” ulaştıktan sonra “kendine yeten bir ekonomi kurmak amacıyla bağımlılığın zincirlerini kırmak için tek elverişli gelişme” (s. 184) olarak gördükleri devletçilik de geri plana atılmaktadır. Mühendisler bu noktada ise ikinci rollerini vurgulamaktadır. “…halk adına, ülke adına içsel, kendi[lerini] merkez alan bir gelişmeye sahip çıkmak”.( s. 167) Tam bu noktada -Veblenci anlamda- mühendislere sadece ekonomik alanda değil, toplumsal ve siyasal alanda da ‘öncü rol’ verildiğini söylemek mümkündür. Aynı şekilde A. Gouldner (1920-1980) de “entellektüeller” ve “teknik entelijensiya” (mühendis ve teknisyenler) gruplarından oluştuğunu ileri sürdüğü “yeni sınıf”ın yükselen çağdaş toplumun “ilerici gücü” olarak değerlendirir. “Sınıf” kavramı, bazen Veblenci anlamda hayâlî nitelikte bir seçkinler gurubunu, bazen de var olan bir toplumsal sınıfa tekabül eder. Ona göre sanayileşmeyle ortaya çıkan bu yeni sınıf “araçsal rasyonalite” ile “jakoben ahlakçılık”ı birleştirme yeteneğine sahiptir. Saint-Simon’un sanayileşmeyle beraber yükselen yeni toplumsal güçlere işaret etmesine başvuran Gouldner, bu sınıfın statükonun hedeflerinden çok değişime hizmet ettiği ileri sürmekte ve “değişimin motoru” olarak öne çıkarır. Ona göre iktidarı ele geçirerek toplumu modernleştirecek olan mühendisler, bu teknokrat sınıfa mensuptur. (s. 48)

Mühendislerin kendilerine biçtikleri üçüncü rol/misyon ise toplumsal gelişim ve modernleşme süreci içerisindeki pozisyonlarıyla ilgilidir. Üretim araçlarını ve yönetici-patronları kontrol edemeyen, iktidardan uzak, kendisini işçi olarak da değerlendirmeyen mühendisler için ellerinde ‘bilgi ve teknik’ten başka bir şey yoktur. Bu noktada nüanslarda farklılaşan çeşitli düşünceler ileri sürülmekle beraber mühendislerin muhtemel öncü rolünü reddeden bir tavır da sergilenmemektedir. Keza yöneticilerin politikacı mantığıyla veya onların güdümünde hareket ederek rasyonelliğe aykırı hareket ettiği ileri sürülmektedir. Bu noktada “ekonomik gelişmeyi yönetme kapasitesinin yokluğu, mühendislerle egemen aktörü karşı karşıya getir[mektedir.]” Çünkü egemen politik aktör, “işletme içinde bir işin örgütlenmesinde rasyonelleşme ve gelişme ilkelerini” dikkate almayarak hem üretimin düşmesine sebep olmakta, hem de mühendisin özerkliğini (iş ve eserleriyle pozitif ilişkisini) zedeleyen yöntem ve normları empoze et[mektedir.]” (s. 174)

Mühendislerin sanayileşme ve modernleşmeyi hedefleyen yaklaşımlarının tarihsel köklere dayandığını söylemek de mümkün. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Osmanlı Devletinde iktidarı temsil eden saray ve Babıali nezdinde imparatorluğun kurtuluşu için fen ve teknik bilgiye hâkim subayların (Osmanlı terminolojisiyle “mütefennin zabitler”) yetiştirilmesi gerekliydi. Jön Türklerle beraber ise bu “zabitler” sınıfının eski düzene karşılık kendisini bilim ve modernliğin temsilcisi olarak konumlandırdığı ve II. Meşrutiyetten sonra iktidara taşındığı görülmektedir. Asker veya sivil cumhuriyeti kuran elitlerin de modernizasyonu temsil eden kadrolar olduğunu söylemek mümkün. Keza erken cumhuriyet dönemi, bu kadrolar eliyle Osmanlı döneminde eskiyle beraber/yan yana yaşayan kurum toplumsal geleneklerin yaşatılması bir tarafa bırakılarak, onun yerine bir taraftan “Batı tarafından temsil edilen evrensel ilkelere uygun olarak millileştirilme” ( s. 85) cihetine gidilirken, diğer taraftan da toplumun Avrupa ile ‘senkronizasyonu’ hedefleyen reformlara girişilir. Mühendislerin sözü edilen bu modernleşme geleneğinin dışında değerlendirilemeyeceği görülmektedir. Göle’nin kitabının vurguladığı hususlardan biri de bu.

Ancak sol hareket ‘modernleşme’ hareketinin ‘modernliğe’ evrildiği kavşakta ortaya çıktı. Sol ideolojinin ardında sivil toplumu ortaya çıkarma potansiyeli olan güçlerin devletten kopuşu vardır. Ancak “sol” ideoloji toplumsal güçleri devletten ayrıştırmaz; devlete ait saha ile “sivil” olanın sentezini yapar. Proletarya kavramı kâh halk/millet ile özdeşleşirken, kâh gerçek anlamıyla işçi sınıfını ifade eder. Halk nosyonu ise bazen “dünya kapitalist sistemi ve işbirlikçileri” tarafından sömürülen “egemenlik altındaki halk”, bazen de “sömürülen proletarya”yı temsil eder. 1970’li yıllarda ortaya çıkan sol mühendis hareketi de bu sentezin taşıyıcılarındandı. Mühendisler gelişim problemini öncelikli problem olarak kodlamakla beraber kendisini de işçi sınıfının yanında tanımlar. “Üretici güçler”in özgürce gelişmesi için gerekli olan devrim, bu iki eğilimin de hedefleri arasında bulunur. Sınıfsal çelişkiler ile gelişme sorunsalı arasında sentez oluşturulur. Mühendislerin öncülüğü problemi burada belirir. Öncü eğilim bu yaklaşımı “pozitivist ve teknokratik bir retorik[e]” başvurarak mühendislere tarihsel öncülük payesi verir. Ancak yukarıda da temas ettiğimiz gibi sol mühendis hareketi bu noktada kendini -A. Gouldner’in ileri sürdüğüne uygun bir şekilde (s. 47) Leninist tarzda bir iktidara ulaşma stratejisi yerine- Saint-Simoncu modernleşmecileri olarak tanımlamaktadır. Gelişmenin dışsal bir sürece indirgemesi yerine içsel ve yapısal dönüşümü hedefleyen bir süreç olarak görülür. Böyle bir hedef için sanayileşme taraftarı girişimci sınıfı, üretkenlik adına konuşan işçi sınıfı ve teknokrat nitelikteki yönetici sınıfları müttefik olarak görür. Kemikleşmiş bürokratik devlet yönetimi spekülatör-rantiye kapitalizmine ise karşı çıkarlar. Bu durum toplumsal gelişmenin evriminin önemsendiğini ortaya koyar. Keza devletin eylemine bağlı ekonomi (devletçilik) modeli (yukarıdan aşağıya örgütlenen model) yerine giderek yatay örgütlenme biçiminin belirleneceği ‘modernlik’ modeline bırakır. Böylece “modernlik” olarak tanımlanan yönetici seçkinlerin devlet eliyle topluma kültürel gelişim modelinin sunulması, yerini toplumsal güçlerin örgütlenmesine bırakır. 1980’li yıllarda “liberal” düşüncenin keşfi de bu ortamda mümkün oldu. Sol ideoloji siyasi olarak toplumsal güçlerin devletten kopuşunu dile getirirken, liberal ideoloji de ekonomik sınıfların devletten bağımsız ve ondan ayrı bir güç olması gerektiğini dillendirdi. İslamcı ideoloji ise siyasal ve ekonomik boyuttan çok bu ilişkinin kültürel boyutunu gündeme taşıdı. İslamcı ideolojiyi de devleti temsil eden yönetici elitler eliyle yerleştirilen batıcı modernleşme dönemi sonrası modernliğin ortaya çıkış süreciyle ilişkilendirmek gerekir. “Sanayi medeniyetine, modernliğe katılmanın ön şartı değişimin içsel ve yapısal bir süreç” olduğundan yerel-kültürel boyutun da ondan ayrı düşünülemeyeceği açıktır. Böyle olunca devlet kendisini pozitivizm yoluyla batıcı evrensellik ve laiklik ile özdeşleştirir, ancak sivil toplumun mutlaka yerel-kültürel değerlere yönelmesi gerekir. Bu durumun çoğulcu niteliklere sahip alternatif modernlik modeline kapı araladığı açıktır. Devamını Göle’nin kaleminden aynen okuyalım:

“[B]u geçiş sürecinin zorunlu bir evrim olarak görülmemesi gerektiğini belirtelim. Tarihselliği zayıf toplumlarda, nasıl sol ideolojinin ardında, hem toplumsal güçlerin otonomi kazanarak devletten ayrışması süreci hem de totaliter teknokratik bir eğilim yatıyorsa, İslamcı ideolojinin de ardında toplumsal güçlerin yerel kültürel ifadesi olduğu kadar, totaliter teokratik bir eğilim de yatmaktadır. Toplumsal aktörlerin totaliter eğilimlerle demokratikleşme arasında gidiş gelişleri, (…) devlet ve toplum arasındaki özgün ilişkiden, zayıf tarihselliğin toplumsal aktörler üzerindeki damgasından kaynaklanır. Bu bağlamda, modernliğin, sanayi medeniyetine referans vermenin ortaya çıkışını, Batı gelişme modeliyle tam bir simetri görmek yanlıştır. Kaldı ki, modernlik yerel ve yapısal bir gelişme olduğuna göre, toplumsal deney ve keşif boyutu gözden kaçırılmamalıdır.” (s. 30)

Bir diğer izlenim ise, demokrasinin nasıl geliştiği ve içselleştirildiğiyle ilgili. Zira Türkiye’de demokrasi kültürünün geliş(e)memesinden bahsedilirken genellikle tarihsel olarak merkeziyetçi ve devletçi geleneklere atıfta bulunulur ve bu öncelikli neden olarak kabul edilir. Oysaki meselenin bu şekilde (Göle’nin sunduğu biçimde) va’z edilmesi demokrasinin bir devlet problemi olarak algılanmasını reddeder. Zira demokrasi, yatay düzlemde, bir başka deyişle sadece devletle değil, öncelikle toplumsal güçlerin birbirleri ile ilişkileri çerçevesinde tanımlar. Göle’nin de açıkça belirttiği gibi (s. 19) demokrasi sorununu, yani devlet ve toplum arasındaki ilişkinin siyasal düzeye yansıma biçimini, zaman zaman demokratik rejimin kesintiye uğramasını a priori merkeziyetçi devletçi geleneklerinde Osmanlı döneminden beri gelen otoriter nitelikteki yaklaşım ve uygulamalarda arama cihetine gitmiyor. Aksine demokrasinin yeşerme süreci içindeki problemleri toplumsal katmanlarda, toplumsal grupların bilinci ve toplumsal hareketlerle ilişkilendirerek açıklanabileceği varsayımıyla hareket ediyor.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova