Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-365-6
13x19.5 cm, 176 s.
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Engin Geçtan diğer kitapları
Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar, 1975
İnsan Olmak, 1983
Psikanaliz ve Sonrası, 1988
Varoluş ve Psikiyatri, 1990
Kırmızı Kitap, 1993
Dersaadet'te Dans, 1996
Bir Günlük Yerim Kaldı İster misiniz?, 1997
Kimbilir?, 1998
Kızarmış Palamutun Kokusu, 2001
Tren, 2004
Seyyar, 2005
Kuru Su, 2008
Zamane, 2010
Mesela Saat Onda, 2012
Rastgele Ben, 2014
Orada, Bir Arada, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hayat
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 2002
14. Basım: Kasım 2016

Hayat, psikiyatrist Engin Geçtan’ın, uzun yıllardır sürdürdüğü klinik deneyimin ardından psikiyatriye, ülkemiz insanına ve bugün kaosun kenarında yaşanan süreçlere bakışını dile getirdiği bir çalışma. Özellikle büyük kent insanının günlük yaşamında hiç düşünmeden gerçekleştirdiği onlarca ayrıntıyı sade bir dille gözlemleyen Geçtan, bunların hayatımızda aslında ne büyük boşluklara karşılık gelebileceğini saptıyor.

Geçtan terapi deneyimlerinden örneklere de yer verdiği kitabında yabancılaşmadan kuantum kuramına, kaostan “gölgeler”e kadar pek çok konuya değiniyor.

OKUMA PARÇASI

"Başlarken", s. 5-6

Bu kitapta okuyacaklarınız, kendi akışında sürmekte olan bir yolculuğun şu sıralar gelinen yerinden bir şeyler anlatıp paylaşma ihtiyacından kaynaklandı. Geriye dönüp baktığımda, yola çıktığım yer ile vardığım yerin farklılığı önceleri bilinçli zihnime şaşırtıcı gelmişti, ama beni asıl şaşırtan, geçmişte, böyle bir yere doğru hareket etmeyi zaten beklemiş olduğumu fark etmek oldu.

Çoğumuz gibi geleneksel bilim çerçevesinde eğitilip şartlandırıldım, benden beklenenleri oldukça iyi bir şekilde yerine getirip, bana öğretilenlerin beni pek de ilgilendirmemesinin nedenlerini kendimde arayıp bir türlü bulamayarak. Sunulan bilgilerin yaşamdan kopuk olduğunu zaman zaman fark ettiğim halde, deneyimli insanların böyle düşünmediklerini gördükçe bu düşünceyi zihnimden uzak tutmaya çalıştım. Üstelik, daha sonraları, geleneksel bilim dünyasına doğrudan katılıp kendimi bilimciliğin biçimselliği içinde buldum. Ancak yine de bugün, bana uysun uymasın, yaşadığım her şeyin bana bir şey kattığına inanma eğilimindeyim.

Uzmanlık eğitimimi yabancı bir ülkede aldım. Orada yaşadıklarım ve öğrendiklerim bana çok şey kattı ve sanırım benden biraz bir şeyler de götürdü o sıralar, bunu çok sonraları fark ettim. Bugün, farklı dünyaların karşıtlıklarını yaşamış olmamın, sonradan kendi yolumu bulmamı kolaylaştırmış olduğuna inanıyorum. Hatta belki de zaman içinde, dünyanın neresine ait olduğumu ve olmak istediğimi anlamama da katkıda bulunarak. Psikiyatri söz konusu olduğunda, düşünce düzeyindeki bilgiyi daha çok dışarıdan aldım ve almaktayım, deneyimlerimi ise daha çok burada edindim ve edinmekteyim. Bu durumun bana bir bölünmüşlük yaşattığını sanmıyorum, çünkü günlük yaşamın bilimiyle uğraşan kişiler zaten kitap bilgisiyle gerçekten sahip olunan bilgi arasında sürekli bağ kurma durumundalar.

Bilemediğim bir zamandan bu yana psikiyatriyle aramda zaten bir mesafe yok gibi, bir süredir o artık benim yaptığım bir iş değil. Dolayısıyla neyi nereden edindiğimin de önemi yok. Yine de, yıllardır iç dünyalarını benimle paylaşan insanlar olmasaydı herhalde bu satırları yazıyor olamazdım diye düşünüyorum. Buna bir boyut daha eklendi son yıllarda. İlgilendiğim konuları pek konuşmamama rağmen, insanlar bana ne aradığımı biliyorlarmışçasına kitaplar önerdiler ya da armağan ettiler; nasıl bir sezgi gücüyle bu isabetli seçimleri gerçekleştirdikleri konusunda beni hayrete düşürerek. Hangi şekilde olursa olsun, insanların benimle, benim de onlarla paylaşımlarımızın sonucu edindiklerimin bugününü daha geniş bir kitleyle paylaşmak istedim ve bu kitapta yazılanları kaleme aldım.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Abdullah Tekin, “Hayat”, Cumhuriyet Kitap, 5 Eylül 2002

Daha önce Kızarmış Palamutun Kokusu, Kimbilir, Dersaadet'te Dans ve Bir Günlük Yerim Kaldı, İster misiniz? kitaplarını yazan Engin Geçtan, uzmanlık eğitimini yurtdışında alan bir psikiyatris. Bu nedenle Geçtan, günümüzde "farklı dünyaların karşıtlıklarını yaşamış olmamın, sonradan kendi yolumu bulmamı kolaylaştırmış olduğuna inanıyorum" diyor. (s. 5) ve ekliyor "Yıllardır iç dünyalarını benimle paylaşan insanlar olmasaydı herhalde bu satırları yazıyor olamazdım." (s. 6) İnsanların kendisiyle paylaştıklarını daha geniş kitlelere aktarmak istemesi, klinik çalışmalarını psikoterapist olarak sürdüren Geçtan'ın paylaşımcı yönünü ortaya çıkarır. Ne var ki konuştuğu kimselerle paylaştığı düşünceleri geniş kitlelere aktarma aşamasında daha özenli, daha seçici ve daha farklı bir yöntem uygulaması beklenirdi. Konuştuğu kişiler -mümkündür ki- aynı çizgide, aynı donanım ve düzeyde olabilirler. Ama geniş kitleler için aynı şeyleri söylememiz söz konusu olamaz elbette... Geniş kitlelere yönelirken daha özenli ve farklı olma yaklaşımı "popülist" bir edim olarak değerlendirilemez.

Bazı deyimleri, sözcükleri ve bazı kavramları dar ve özel çevreler, arkadaş veya meslektaş grupları kolay anlayabilirler. Ama bunu geniş kitlelerden bekleme hakkına sahip olamayız. Yok eğer geniş kitlelerden amacımız sınırlı sayıda anlayanlar ise ve Hoca Nasrettin örneği "Bilenler bilmeyenlere anlatsın" biçiminde bir yaklaşımımız olacaksa zaten sorun yok demektir. Öbür türlü "terapötik" sözcüğünün "tedavi eden, şifa veren veya dirilten" anlamına geldiği belirtilmeliydi. "Kartezyen" sözcüğünün "Descartes'ci, Descartes ve ondan yana olanların felsefesi" biçiminde bir açıklaması bile yok. Kaldı ki bu bile yetmez, "Hem bilimsel düşünceye hem de modern metafizik akımlara kaynaklık etmiş bir öğreti" diye açılım gerekir. Aynı yaklaşım "Determinizm" için de söz konusu "Gerekircilik" biçiminde bir karşılık yetmez. "Doğasal ve toplumsal bütün varlıklar arasındaki bağlılığın zorunluluğunu savunan öğretilerin genel adı" olarak bir açılım, bir tanımlama yapılmalıydı. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Yazılan ne bir ders kitabıdır ne de psikoloji, felsefe veya sosyoloji alanına yönelik özel bir çalışma... Böyle bakıldığında bu tür özel kavram ve sözcüklerin dipnotu olarak sayfa altlarında, yahut kitabın sonunda bir dizin olarak sunulması yararlı olurdu.

"Eşref saati"

Doğa, yaşam, zaman, iletişim ve uygarlık kavramlarına açılım getiren ve bunları hayatın etrafına yerleştirerek değerlendiren, irdeleyen Geçtan, oldukça zahmetli bir iş gerçekleştirmiş, emek verip çaba harcamıştır. Geçtan zaman kavramına büyük önem vererek "eşref saati" ile saatimizi ayarladığımız zaman arasındaki ayrıma dikkat çeker. Çünkü bu, "alaturka" toplumların "şark tevekkülüyle (= Her şeyi Tanrıya yöneltme Doğululuğu) Batılı toplumların uygarlığı arasındaki önemli ve temel ayrımlardan biridir.

Engin Geçtan'ın Hayat adlı çalışmasının "sonsöz" bölümünü hayat ve ölüm çizgisini aynı sıcaklıkla buluşturan bir Kızılderiliye bırakalım "Büyük ve eminim ki iyi beyaz şef toprağımızı almak istediğini söylemiş, ama bize üzerinde rahat rahat yaşayabileceğimiz kadar arazi bırakacakmış. Halkımız tüm ülkeyi kaplıyordu, tıpkı fırtınalı bir denizdeki dalgaların deniz tabanını kapladıkları gibi... Ama bu çok eskilerde kaldı, kabilelerin yüceliği neredeyse unutuldu bile. Bu zamansız yokoluşun yasını tutacak değilim. Ama umalım ki kızılderililer ile soluk benizli kardeşleri arasındaki düşmanlık artık dönmemecesine sona ermiş olsun. Bu düşmanlıktan hiçbirimiz bir şey kazanamayız, ancak kaybederiz. Sizin Tanrınız sizin halkınızı seviyor ve benimkinden nefret ediyor, güçlü kollarını beyaz adamın omuzuna atıyor ve bir babanın küçük oğluna yol gösteridği gibi yol gösteriyor ona. Ama kızılderili çocuklarını çoktan gözden çıkarmış durumda. Sizin insanlarınızı sürekli güçlendiriyor, yakında tüm ülkeye yayılacaklar. Benim halkımsa medcezir gibi çekiliyor ama geri dönmeyecek. Beyaz adamın Tanrısı kızılderili çocuklarını sevseydi, onları korurdu. Oysa kızılderililer kime başvuracağını bilmeyen yetimler gibi. Nasıl kardeş olabiliriz ki? Sizin ölüleriniz mezara girer girmez sizleri ve topraklarını sevmeyi bırakır. Yıldızların ötesine gidip unutulurlar ve hiç geri dönmezler. Bizim ölülerimizse onlara verilmiş bu güzel dünyayı hiç unutmazlar. Kıvrılan nehirlerini, yüce dağlarını ve zaptedilmiş vadilerini sevmeyi sürdürürler, yalnız bıraktıkları yaşayanları şefkatle özlerler ve sık sık onları avutmak üzere geri dönerler. Topraklarımızı alma teklifinizi düşüneceğiz ve karar verince size bildireceğiz. Ama kabul edecek olursak şu anda ve burada birinci şartımı belirtiyorum. Her arzu ettiğimizde atalarımızın ve arkadaşlarımızın mezarlarını rahatsız edilmeksizin ziyaret etme hakkı verilecek bize. Bu ülkenin her yanı benim halkım için kutsaldır. Bud ünyadan en son kızılderili de yok olduğunda ve anısı beyaz adamlar arasında bir efsaneye dönüştüğünde, bu kıyılar benim kabilemin görünmez ölüleriyle dolu olacak. Geceleri, kent ve köylerinizin sokaklarından el ayak çekildiğinde, siz onların boşaldığını sanacaksınız. Oysa yollar bir zamanlar bu güzel toprakta yaşamış olan ve onu hâlâ seven esas sahipleriyle dolup ta;şacak. Beyaz adam hiç yalnız kalmayacak. Beyaz adam adil olsun ve halkıma iyi davransın. Çünkü ölüler hiç de sandığınız kadar güçsüz değildir." (s. 167)

Devamını görmek için bkz.

Ümran Kartal, “Rağmen varolabilmek”, Radikal Kitap Eki, 28 Haziran 2002

İlkokulda "Hayat Bilgisi" dersimiz vardı. Ortaokulda fen ve sosyal bilgisine dönüşecek olan bu ders doğa, biyoloji, toplum, coğrafya vb. konularda bilgi veriyordu vermesine ama ezberci sistemimiz bunları sonradan unutulmak üzere beynimize kaydetmemizi sağlıyordu.

"Hayat", hayat bilgisi kitaplarından ezberlediğimiz şekilde yaşanmıyordu. Bunu o zamanlar bilmiyorduk, bilemiyorduk. Sonradan tam da "hayat"ın içine düşünce, büyüyünce, hayat karşısında büyülenince anlayacaktık ki bir gün öğrendiğinizi sandığınız şey ertesi gün karşınıza kocaman, içinden çıkılmaz bir sorun olarak çıkabiliyor. Ya da "anladım" dediğiniz, sorduğunuz sorulara cevap bulduğunuzu sandığınız an yeni sorulara doğru açıldığınız an oluyor.

Sonra, ama çok sonra sonra içinizin karardığı kapkara bir gecede bir şairin "daima güzel bir yanıttır daha güzel bir soru soran" sözleriyle ferahlıyorsunuz. Evet, evet belki de hayat işte böyle bir şey diyebiliyorsunuz, sabaha taze sorularla buluşmak üzere, sırf o gecelik rahatlamış uyuyarak.

Hayat, işinize git-gellerle, içinizdeki gel-gitlerle devam ederken elinize bir kitap geçiyor. O gün hayatınızın kötü günlerinden biri. Yılgın, yorgun, bıkkın, kızgınsınız. Ruh kırgınlığının beden kırgınlığına dönüşmüş olduğu o gün bu kitabı okumaya başlıyorsunuz. Akşamüstü güneşi vuruyor pencereden, yatağa uzanmışsınız. Okudukça hem yatağın hem de kitabın içine gömülüp "terapi gibi" diye düşünerek "bu kadar da uygun zamana denk düşemezdi bir kitap" diyorsunuz. Sanki kitabın yazarı karşınızda, sanki sizi tanıyor, sanki siz onu tanıyorsunuz. Sanki bir itiraf dinler gibi dinliyorsunuz bu tanıdığın sözlerini. Dinliyorsunuz evet, okumuyorsunuz. Sanki siz, siz olamadığınız o bir sürü günden sonra kendinizle buluşuyorsunuz. Hızla çevirdiğiniz sayfalardaki kelimelerin gücünü fark ediyorsunuz. Kitabı yarılıyorsunuz, ancak göz kapaklarınız daha fazlasına izin vermiyor, uyuyorsunuz.

Sonra bir gün elinize bu kitabı alıp ruhunuzun dinlendiği yere, her şeyden ama her şeyden sıyrılabildiğiniz yere, Moda'ya, Moda'da hep çay içtiğiniz yere gidiyorsunuz. Çay ve deniz keyfi arasında kitapla ilgili notlar almaya başlıyorsunuz. Hayatın ince noktalarındasınız o aralar, ince bir ip üzerinde bir sürü cambazlık yapıp da yere düştüğünüz, düştüğünüz yerde etrafa saçılan ruh kırıklarınızı topladığınız bir noktadasınız. Kırıklar elinizi acıtıyor.

"Hayat"ın kendini başarması için elinizden geleni yaptığınız bu ip meğer pamuk ipliğiymiş, bunu iyice anladınız. Arka masaya bir grup geliyor, siz böyle Hayat'ı okur ve notlar alırken. Belli ki iş çıkışı buluşması. "Bu havada (biraz esintilidir hava) nasıl giyinmişim, tüh" diyor aralarından bir kız. Diğeri de "yok mu üzerine giyecek bir şey" diyor. O da "buraya gelmek gibi bir programım yoktu ki sabah evden çıkarken" diye karşılık veriyor.

Hayat'la ilgili bir şeyler yazarken, tam da hayata dair, hayatın programlanamayacağına dair ne güzel bir örnek oldu diye düşünüp şöyle yazıyorsunuz notlarınızın arasına:

"Hayat, çamaşır ya da bulaşık makinesi değil ki proglamlansın. Bazen renkli çamaşırları 30 derecede değil de 90 derecede yıkayıp renklerinin solmasına neden olabiliyorsunuz". Sonra biraz denize dalıyor gözleriniz, bir cümle var kafanızda, onu toparlamaya çalışıyor ve toparlıyorsunuz:

"Düğümlerini kendiniz attığınız, sonra o düğümleri çözmeye çalıştığınız bir pamuk ipliğinde ip cambazı olabilmek işte bu hayat, düşmek pahasına yaşamak". Bir çay daha söylüyorsunuz.

"Düştüğünüz noktada gölgenizle buluşmak işte bu hayat" diye ekliyorsunuz sonra. O an aklınıza kitaptaki "gölge" ile ilgili bölüm geliyor: "Gölge, yani ruhumuzun öteki yüzü, bilinçli zihnin karanlık kardeşidir... kökenini evrim tarihinin derinliklerinden alan gölge basitçe kötü değildir. Aşağılık, ilkel, sakil, hayvansı, çocuksudur; güçlü, canlı ve kendiliğindendir... ego ile gölge işbirliği yaptığı zaman insan kendisini hayat dolu ve canlı hisseder... gölgesine yabancı olmayan insan saçmaladığı zaman kendisini yadırgamaz."

Gölgemi seviyordum, şimdi daha çok seviyorum diye düşünüyorsunuz.

Kitapta hangi konulara değiniliyor, bunları yazmak istiyorsunuz ama kâğıtta not alacak yer kalmadı, arka yüzünü çeviriyorsunuz ve sıralamaya başlıyorsunuz: "Kitapta dertleşme var, bilim var, psikiyatri var, dünyanın bugün geldiği durum var, küreselleşme var, yabancılaşma var, kızgınlık var, anlayış ve hoşgörü var, tanıklıklar var, hayata dair ipuçları var, hayat'ın kendisi var. Sanki duvarlar var bazen. Yazara ve onun düşüncelerine yaklaştığınızı sandığınız an duvara çarpabilirsiniz, dikkat edin. Öyle olmasına rağmen sizinle konuşuyormuş gibi yazar. Bir anda sizi içine çekiveriyor, kendi deneyim ve düşüncelerini aktarırken bir yandan da sizi, sizin deneyim ve düşüncelerinize götürüyor. Soru sorduran, sayfanın bir yerinde bir an durup derinlere dalmanızı sağlayan, aslında daha önce aklınızın bir ucundan mutlaka geçen ama bir türlü ifade edemediginiz düşüncelerle buluşuyorsunuz, 'hah, işte bu, işte bu' diye heyecanlanıyorsunuz. Değişikliğe yol açan düşünceler, paylaşımlar bunlar. Değişimi sevenler ve ondan korkmayanlar için bu kitap başka değişim alanları açabilir. Eğer değişime eğilimli ve dayanıklı biri değilseniz bu kitabı okumayın, ya da okuyun, değişimi neden istemediğinizi anlayacaksınız."

Sonra aklınıza kuantum fiziğinden hiç söz etmediğiniz geliyor, öyle ya yazar metin boyunca kuantum fiziğinin etkisini sürdürdüğünü yazıyor. Atom-altı dünyanın, bize evrenin doğasını ve gizemini anlatabilecek tek alan olduğunu, cansız diye nitelendirmiş olduğumuz, dağların, taşların, tepelerin atom-altı dünyaları bizlerinkiyle özdeş olduğunu söylüyor.

"Hayat, ayrıntı olarak bakmaya şartlandırıldığımız için göz ardı ettiğimiz yerlerde aslında" diyor. Ve hemen aklınıza 'Microcosmos' filmi geliyor. Yazacak daha ne kadar çok şey var diye düşünüyorsunuz ve kitabın ilk bölümünde Suzuki'den alıntılanan bir cümleyle kendinizi teselli ediyorsunuz. "İçsel yaşantının sınırları konuşma dilinin sınırlarını aşıyor." Bence yazının da sınırlarını da aşıyor diye bir ekleme yapıyorsunuz ve bir küçük not daha alıyorsunuz kâğıdın kalan kısmına: "Aman kitabın 'Başlarken' bölümünde yazarın o ilk cümlesini yazmayı unutma." Dönüp bir göz atıyorsunuz o cümleye: "Birazdan okuyacaklarınız, kendi akışında sürmekte olan bir yolculuğun şu sıralar gelinen yerinden bir şeyler anlatıp paylaşma ihtiyacından kaynaklandı." Aklınıza bir fikir geliyor, "yazıyı 'bütün bu okuduklarınız Engin Geçtan'ın Hayat'ının bende bıraktıklarını anlatıp paylaşma ihtiyacından kaynaklandı diye bitirebilirim" fikri. Çayınızdan son yudumu alıyorsunuz.

"Bir kızılderili şefin konuşma metni var 'sonsöz' olarak kitapta?" diye soruyor içinizden bir ses, onu da merak etsinler biraz, hem zaten bu kitabı okusunlar, sonra bir daha okusunlar!

Güneşin batmasını beklemeden ayrılıyorsunuz çay bahçesinden, tuttuğunuz notları Hayat'ın arasına koyarak... Birkaç gün sonra temize çekmeniz gerekiyor o notları, Engin Geçtan'ın Hayat adlı kitabının tanıtım yazısı olacak bu notlar, oturuyorsunuz bilgisayarın başına ve şöyle başlıyorsunuz:

İlkokulda hayat bilgisi dersimiz vardı. Ortaokulda fen ve sosyal bilgisine dönüşecek olan bu ders...........

Devamını görmek için bkz.

Feridun Andaç, "Bir Yazarın Kanatlarında...", Cumhuriyet Kitap Eki, 12 Eylül 2002

Yeraltından Notlar'ı okurken bana çekici gelen yan, okumanın ilerlediği yerlerde ürkütücü olmaya başlamıştı. Camus'nün Yabancı'sından sonra Dostoyevski'nin bu labirentine girmek ezici gelmişti. Tüm bunların yeterince ayrımında mıydım? Sanmıyorum! Dahası, psikanalizlealışverişiminpek olmadığı bir yaş dönemindeydim. O günlerde, on yedi on sekiz yaşlarındaki bir gencin dünyasında, sağaltıcı gelebilen tek şey butür klasik yapıtlardı.

Sıkıntılar çektiğim matematiğin, öfkelendiğim tarihin, dersi bitse diye dakikalarını saydığım fiziğin zamanla bilme/öğrenme tutkumun aracı olmasında edebiyatın payını hiçde yadsıyamam. Gelip Freud'la, Jung'la yüzleşmemde de öyle olmuştu. Kafka'nın en açmaz metinlerine buradan yürümüş, Dostoyevski'ye, Camus'ye onların ışığından bakmaya çalışmış; Yaşar Kemal anlatılarında sık sık yinelenen cinayet olgusuna buralardan edindiklerimle bakar olmuştum. Psikanaliz bir başka görüyü getirip sunuyordu bize. Ama edebiyat tüm bilimlerin açkısı gibi ötemizde duran oylumlu bir yapıydı. İnsana/topluma dair her şeyi derleyip sunan, gösteren, baktıran, hissettirendi.

Uzun Erimli Bir Yol Arkadaşı

Nice sonra İnsan Olmak yapıtıyla yüzleştiğim Engin Geçtan da yepyeni bir ufuk açmıştı bende. Zamanla onu, yazdıklarını benzersiz bir yol arkadaşı kılmıştım kendime.

Engin Geçtan'ın her bir anlatısı insana dairdir. İnsanın yaşamsal gerçekliklerle yüzleşme durumlarına, oradan ağanların içsel yansılarına içgörüsünün, bilgi ve sezgi gücünün penceresinden bakar. Duyarlıklıdır, etkileyici ve donatıcıdır. Sizi her bir sözüyle yol arkadaşı kılmasını bilir.

Yıllar önce, İnsan Olmak'ını okuduğumda, bu kitabın daha sonra da benim için bir çekim odağı olabileceğini, yazarının her bir yazdığına o ilgiyle yönelebileceğimi düşünmüştüm. Yanıltıcı da olmadı bu. Geçtan'dan okuduğum ikinci etkileyici kitap Varoluş ve Psikiyatri olmuştu. Varoluşun anlamı, varlık ve yokluk kavramlarının edebiyatta nasıl/ne yönde ele alındığı, "İkinci Yeni" ve "1950 Kuşağı" edebiyatçılarında varoluşun gerçekliğinin nasıl algılandığı üzerine düşününce, Geçtan, benim için uzun erimli bir yol arkadaşı olmuştu bile. Sonra, Sartre'la Hiç Kopmadan Yürümek'i adım adım yazarken, artık yöncümdü o benim.

Bazı yazarlar öyledir. Aranızda kurduğunuz kan bağı, duygu/düşünce yolculuğunun ateşleyicisi olur. Onun sesini taşır, elden ele, dilden dile alıp götürürsünüz de.

Bu anlamda, Geçtan'ın yazdıklarının ibresi yaratıcı metinlere yönelince, Kırmızı Kitap'ın o albenili içeriği daha da anlatır olmuştu yazarımızı bize. Bunların ardı da geldi. Her bir anlatısının uçlandığı yerdeki "insan" onun yaşamsal macerası içtenlikli, yalın bir anlatımla dile getirildi.

Bir Tür Ayna Tutar Bize

Yazdıklarını nasıl algılarsınız bilmem. Bildiğim şudur ki; siz bir metni nasıl okursanız öyle algılar/anlarsınız. Yani sizin bakışınız/donanımınız belirleyicidir burada. Oysa, Geçtan'ın anlatılarında, o içgörünüzün getirdiklerini bir yana bıraktıran bir eda var. Bir anda kabuk değiştirip bir başka "ben" olma durumuna geçip, zamansız/mekânsızlığın diliyle yeni bir dilin ardına düşersiniz.

Bir yolculuk ânında rastlaştığım bir dostum, sözümüzün ucu hiç oralarda gezinmezken şunları söylemişti bana: "Bu yolculuğunda Kızarmış Palamutun Kokusu'nun yanında olmasını isterdim. Ah, bir bilsen nasıl sardı, sarsaladı beni..."

İçtenliklice söylenmiş sözlerdi bunlar. O yolculukta olmasa da dönüşümde bu romanla şenlikli bir içsel yolculuğa çıkmıştım. Geçtan'ın bu anlatıları öyledir. Sizi metnin içine alır, asla kopmazsınız. Söyleyecek sözü olan bir anlatıcının güzergâhlarında hiç yüksünmeden gezinirsiniz. Değişimin rengini, kopuşun ve tükenişin dilini bu denli sıcak, yüreklice anlatan bir yazarın kanatlarında olmak...

Geçtan'ın yeni kitabı Hayat'a dönünce, bir an o duyguların sergerdesi gibi hissettim kendimi. İyi de oldu. Her şeyden önce ufuk açıcı bir metin. Üstelik, arada bir onun diğer kitaplarına dönerek (özellikle de Kimbilir'e) okunduğunda daha da anlamlı gelen bir okuma yolculuğuna çıkarıyordu yazarımız.

Doğrusu, şunun altını çizmek isterim: Geçtan'ın bu kitabını ağır çekimli okumayla okumalı. Katmanlı, göndermeli bir metin. Sıkıcı, yorucu, hatta paralayıcı değil; tam tersi iç açıcı, yönlendirdici. Buna bir tür ayna tutmak da diyebilirim.

Evet, evet öyledir Geçtan; bir tür ayna tutar bize. Hayatı karşılayan her günün anlamına/anlamsızlığına döneriz anlattıklarıyla. Bunlar bir/er hayat dersi olmasa da; değişken bakabilmeye, içte ve dıştakini görebilmeye kapı aralar.

Hayat'la yolculuğa çıkın bunu daha iyi anlayacaksınızdır. Üstelik onun yansıttığı renklerin tutkunu da olacaksınızdır.

Devamını görmek için bkz.

Hasan Saraç, "Akademisyenliği, terapistliği ve romanlarıyla Türkiye’nin Irvin Yalom’u", Edebiyat Haber, 17 Eylül 2012

"Bugün insanların birbirinin karşıtı olan iki ayrı eğilimi doğuştan getirdiğine inanıyorum. Bir yanda dostluğu, sevgiyi ve yardımlaşmayı içeren bir eğilim, diğer yanda bencilliğe ve bozup yıkmaya yatkın bir eğilim. Her insanda bu eğilimlerin ikisi de var; ama hangi eğilimin egemen olacağını bireyin doğduğu andan bu yana geçirdiği yaşantılar belirliyor."

Ülkemizin en seçkin psikiyatrlarından Engin Geçtan 12 Ocak 1932’de İzmir’de dünyaya geldi. 1956 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olan Geçtan, psikoloji ve nöroloji dallarında ABD’de New York ve Columbia üniversitelerinde beş yıl süreyle uzmanlık eğitimi gördü. 1974'te profesörlüğe yükselen Geçtan, ODTÜ, Ankara, Boğaziçi ve Marmara üniversitelerinde öğretim üyeliğinde bulundu. Ayrıca, bir yandan psikiyatr olarak mesleğini icra ederken, bir yandan da sürekli yazıyordu.

"Dünyada iki tür insan vardır: Yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler!"

Özgün terapi yöntemleri, insanlarla ilişkilerde duyarlılığı ve aldığı başarılı sonuçlarla alanında saygın bir yeri olan Geçtan,

elli küsur yıldır terapilerini büyük bir tevazu ve gizlilik içinde yürütmektedir. Ayrıca, aynı zamanda dostu olan değerli Amerikalı meslektaşı Irvin Yalom gibi, deneyimlerini ve birikimini geniş okur kitleleri ile paylaşmaya da özen göstermiştir.

İlk olarak Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar (1975) adlı akademik eseri ile okurlarla buluşan usta psikiyatr, günümüze kadar ardı ardına vermeyi sürdürdüğü eserlerle bir yazar olarak da gücünü kanıtlamıştır.

"İnsan kendine değer verebildiği oranda başkalarına da değer verir; diğer insanlara gerçek anlamda değer verdiğini hissettikçe kendisini de değerli bulur."

Eserlerinde doğal olarak hep insana odaklanan Geçtan, insanların öne çıkan sorunlarından biri olan "değersizlik duygusu" nu özel bir perspektiften ele alıp tartışır. Bu duygu Geçtan’a göre bir kişinin diğerlerini ya kendinden üstün, ulaşılmaz, ya da aşağı olarak görmesi halidir. Kendisiyle barışık olmayanlar bazı insanları küçümserler, zira onlarda kendilerine benzeyen bazı özellikler görürler ve bu insanları, hoşlanmadıkları özelliklerini yansıtan bir ayna gibi algılarlar. Bunun bilincinde olmadıkları için de onları kendilerinden daha değersiz bulurlar.

Geçtan’a göre başkalarını küçümseyen insan aslında kendisini de küçümseyen, dolayısıyla küçümsenmekten korkan biridir. Bir başkasının onu küçümsemesi, aslında kendinin de kendisini küçümsemekte olduğu gerçeği ile yüzleşmesine neden olur. Değersizlik duyguları baskın kişiler üstünlüklerini güç ve para kazanarak kanıtlamak isterler ve amaçlarına ulaşmak için diğer insanları kolayca harcayabilirler. Zira kendilerine saygı duymazlar. Benzer şekilde, değersizlik duygusunu entelektüel vasıflarıyla örtmeye çalışan kişiler, ancak sürekli eleştirerek ve başkalarının yanlışlarını arayarak tatmin olabilirler.

Ne yazık ki, diğer insanlara değer veremeyenler tüm bu çabalarına karşın kendilerini yine de değersiz bulur ve toplumun dışında kalmış hissederler. Geçtan’a göre değersizlik duygusundan kurtulamamış insanlar, saygınlık uğruna bu denli çaba harcamalarına rağmen çevresindekilerin saygısını neden kazanamadıklarını da bir türlü anlayamazlar.

"Güçlülük, yürekli olmayı gerektirir. Yüreklilikse insanın kendi gerçekleriyle yüzleşebilmesini içerir. İnsanın kendine yabancılaşması pahasına kazanılan güç, gerçek güç değildir."

Engin Geçtan’ın ikinci eseri İnsan Olmak adını taşır. Yazar bu kitapta insan olmanın çeşitli hallerini ince bir duyarlık ve sıcak bir yaklaşımla ele alır. İnsan Olmak’da öne çıkan başlıklardan biri “özgürlük” kavramıdır. Geçtan, çocukluk yıllarını gerekli destekten yoksun ya da baskı altında geçiren kişilerin, o dönemde başlayan gerilim ve anksiyeteyi yetişkinlikte de sürdürdüklerini savunur. Bu tür baskıcı, reddedici, aşırı koruyucu ya da aşırı hoşgörülü bir ortamda yetişen çocukların ilerde özgür bir kişiliğe sahip olmaları güçleşmektedir.

Yazar, "yalnızlık" kavramı üzerindeki düşüncelerini de İnsan Olmak adlı eserinde şöyle açıklar: "Bir insanın kendi seçimiyle ve ‘geçici’ olarak yalnızlığa çekilmesi çoğu kez yapıcı ve yaratıcı sonuçlar doğurur. Yaratıcı insanlar yapıtlarını ya da buluşlarını ancak böyle yapıcı bir yalnızlık süresinde ortaya çıkarabilirler. Bir başka deyişle, yaratıcı kişi, gerektiğinde yalnız kalabilmekten korkmayan insandır."

Geçtan’a göre yaratıcı insan ancak yalnız kalabildiği zaman içsel dünyasının zenginliklerine inebilir. Ancak o zaman müzik, görsel sanatlar, edebi ya da bilimsel ve teknolojik buluşlar ortaya çıkabilir. Gerçek anlamda yaratıcı bir insan yaratıcılık sürecini yaşarken kendini zaten yalnız hissetmez, yaratmakta olduğu ürünün diğer insanlar tarafından anlaşılabileceği ve kabul edilebileceği umudunu taşıdığından, aslında yalnız da değildir.

"İnsanın kendi sorumluluğunu üstlenmesi, bir başka insanın sorumluluğunu üstlenmesinden çok daha güçtür."

Yazar, akıcı bir dille kaleme aldığı ve hem eğitsel değer taşıyan hem de keyifle okunan eserlerini yayınlamaya devam eder. Sırasıyla Psikanaliz ve Sonrası (1988),Varoluş ve Psikiyatri (1990), Kimbilir (1998) ve Hayat (2002), kendilerine gerek akademik dünyada gerekse sokaktaki insanın dünyasında önemli birer yer bulur.

Geçtan, Hayat adlı eserinde zaman zaman insanların hayatlarına bir şekilde giren ve onlara uzun süre altından kalkamayacakları travmalar yaşatan “narsisist”ler için de şöyle der. "Narsistik kişilik bozukluğunun en ayrılmaz parçası istismardır. Narsisist birini yüceltir, sonra da yücelttiği kişiyi acımasızca bir kenara atıverir. Bu olgu, patolojik narsisizmin özüdür."

Yazara göre narsisist kişi, sömürerek, yalan söyleyerek, hakaret ederek, aşağılayarak, karşısındaki insanı yok farz ederek, manipüle ederek çevresini kontrol eder. Narsisistin ne zaman ne yapacağı kestirilemez, davranışları tutarsız, kaprisli ve mantık dışı olabilir. Narsisist kişiler bu tür davranışlarıyla, farkına bile varmadan, insanların zihin düzeninin bozulmasına neden olurlar. Narsisist bir kişi, onu sürekli tedirgin eden yetersizlik duygusunu bastırabilmek için çevresindekilerin bağlılığına, saygısına, onayına ihtiyaç duyar.

Geçtan’a göre narsisistler kendilerini çevrelerinde bulunan insanların temel direği haline getirirken, bir yandan da onların hayat dengelerini altüst eder. Onlara yapılmış olan iyilikleri hatırlamazlar zira narsisistlerin geçmişi ve geleceği yoktur. Yalnızca o anı yaşarlar. Nitekim ünlü filozof Heidegger de narsisizmi “varlık ve hiçlik” olarak tanımlamıştır.

Geçtan’a göre narsisistler liderlik özelliklerine de sahiptirler. Bu yeteneklerini uzun süre bir toplum üzerinde uygulayabilmiş liderler, ya da çıkar grupları bir süre sonra düşüncelerine ve değer yargılarına nüfuz ettikleri bu insan sürülerini tümüyle kontrol altına alıp alıklaştırmaya, onları kendilerine kulluk ettirmeye muvaffak olabilirler.

"Şöyle ya da böyle yaşanmalı diye bir model olmadığından, önemli olan insanın kendisiyle dürüst olması ve iç dünyasından gelen sesleri dinlemeyi öğrenmeye çalışmasıdır."

Engin Geçtan yine aynı eserde, "depresyon yaşayan toplumları" Hayat adlı eserinde şöyle tanımlar: “Zaman zaman felaketseverliğe varan siyah mesajlar yayan, pek çok şeyi üstü kapalı ya da açık eleştiren, karalayan, sempatik ve dost tavırlarına rağmen kasvet kokan insanların sayısı hiç de az değil. Bu özellikleri onların tarzı olarak kabul ettiğimizden, yaşadıkları depresyonu fark edemiyoruz; bu kendileri için de öyle, zaman zaman yüzleşseler de geçiştiriliyor. Fark edemiyoruz, çünkü depresyonun ayırıcı özelliği olan karamsarlık ve sıkışmış öfke çeşitli biçimde maskelenmiş oluyor. O kadar ki, bazıları, kendilerini de inandırarak sevecenlikten barışçı tutumlara kadar, gerçekte yaşadıkları duyguların karşıtı tavırlar geliştirebiliyorlar, Fazla eleştirel olmak ya da dünyayı saran karanlıktan bahsedip durmak bazı entelektüel çevrelerde kabul gören bir davranış olduğundan, bu belirtiler de çoğu zaman tarz olarak algılanabiliyor.”

"Yakınan kimse hiçbir işe yaramaz"

Geçtan, geniş bir zaman aralığında Türkiye’de yaşanan süreçlere baktığı, toplumun ve bireylerin değişmesine ait tespitlerde, yorumlarda, zaman zaman da önerilerde bulunduğu bir eser olan Zamane (2010) adlı kitabıyla yazma serüvenine devam eder. Bir yandan da son on beş yıldır psikolojik içerikli romanlar kaleme almaktadır. İlk romanı Kırmızı Kitap’ı (1993), Dersaadet’te Dans (1996) izler. Bir yıl sonra Bir Günlük Yerim Kaldı, İster misiniz? ile okurlarının karşısına çıkan yazar iki binli yıllarda da üretmeyi sürdürecektir.

"Zaman bana bir insan hakkında bilgi sahibi olmanın onu tanımak anlamına gelmediğini öğretti."

Yeni yüzyıla Kızarmış Palamutun Kokusu (2001) ile başlangıç yapan Geçtan, 2004 yılında Tren ve 2008 yılında Kuru Su ile yoluna devam eder. Engin Geçtan’ın fantastik ögeler içeren son romanı Mesela Saat Onda ise 2012’de yayınlanır. Mesleki ve edebi eserleriyle geniş bir okur ve hayran kitlesine sahip olan Geçtan, yazma amacını “İnsan dünyasını merkez alan bir alanda çalışmış olmamın ve birey olarak yaşadıklarımın ve yaşayamadıklarımın birikimlerini paylaşmak istedim” şeklinde açıklar.

Öğrencilerinden Adnan Şenel ise, Türk Edebiyat Dergisi’nde “Bir aydın portresi ve Hayat” adlı yazısında hocasını şöyle tanımlar:

"Geçtan yazıyor… Çünkü o bir "aydın". İhtisaslaşma barbarlığına kapılmamış; kendi kabuğuna çekilmemiş; sadece esas meslek alanı olan psikiyatri-psikolojinin sınırları içinde kalmamış; ve fakat bu bilim dalını merkez alarak, Türk toplumunun ve Türk insanının röntgenini çekmeye çalışmış bir aydın..."

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.