Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-173-7
13x19.5 cm, 128 s.
Liste fiyatı: 16,00 TL
İndirimli fiyatı: 12,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Engin Geçtan diğer kitapları
Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar, 1975
İnsan Olmak, 1983
Psikanaliz ve Sonrası, 1988
Varoluş ve Psikiyatri, 1990
Kırmızı Kitap, 1993
Dersaadet'te Dans, 1996
Bir Günlük Yerim Kaldı İster misiniz?, 1997
Kızarmış Palamutun Kokusu, 2001
Hayat, 2002
Tren, 2004
Seyyar, 2005
Kuru Su, 2008
Zamane, 2010
Mesela Saat Onda, 2012
Rastgele Ben, 2014
Orada, Bir Arada, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kimbilir?
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 1998
5. Basım: Kasım 2014

Kimbilir?, Engin Geçtan'ın psikiyatri alanında kırk yıldır sürdürmekte olduğu çalışmaların bu aşamasında, psikiyatriye, ülkemiz insanına ve bugün kaosun kenarında yaşanan süreçlere bakışını dile getiriyor. Bir bakıma, yazarın geçmişte yazdığı İnsan Olmak ve Varoluş ve Psikiyatri adlı kitapların çağımızı yansıtan bir devamı olarak da nitelendirilebilir.

"Klasik psikanalizin temel amacı, kişinin içgüdüsel istekleri ile toplumsal bir varlık olarak kendisinden beklenilenler arasında bir uzlaşma yaratmaya çalışmaktı. İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında toplumların da 'hastalanabileceği' fark edildiğinde, 'normallik' tanımında topluma uyum ölçütünden giderek vazgeçildi ve normalliğin bir süreç olarak tanımlandığı, daha esnek bir orta yol bulundu. Ve zaten ardından, olmakta olanlara olmaması gerekir demenin pek anlam taşımadığı bir çağa girildi. Biçimsel olarak şöyle ya da böyle yaşanması gerektiği tarzında modellerin geçerliliğini yitirmekte olduğu bir dünyada, ortak bir niteliğimiz bizi her şeye rağmen kaosun kenarında tutabiliyor: Binlerce yıldır süren toplumsallaşma süreçlerinin sonucu edindiğimiz ve sağduyu adını verdiğimiz sezgisel gücün genetik kodlarımıza işlenmiş olması." – Engin Geçtan

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Başlarken
Bir Zamanlar Psikiyatri
İç Savaşlar
Dinozorları Uğurlarken
Ben ve Beynim Bir
Karmaşalık, Puslu Mantık, vs.
Dünden Bugüne
Kurtlarla Dans
Yaldızlı Yalnızlıklar ve İmgeler
Çıplaklığın Pervasız Özgürlüğü
Prozacistan-Freudland Çekişmesi ve Ötesi
OKUMA PARÇASI

"Önsöz" ve "Başlarken", s. 7-15

Önsöz

Birazdan okuyacaklarınız önce "istek parçası" gibi başladı, ancak ilk paragraflardan sonra istek hızla benden yana geçip kendiliğinden akıp gitti. Bu nedenle, yazdıklarımın çevremdeki bazı beklentilere karşılık olup olmadığını bilemiyorum, pek çok şey gibi satırlar da ısmarlanamıyor. Yazdıklarım biraz da hızla eskiyecek türden, üstelik alışılagelmiş düzeni de izlemiyor, içeriğinin doğasıyla başka türlü buluşması mümkün olamayacağından. Dile getirmek isteyebileceğim herşeyi yazamadım, karşılığı olabilecek sözcükler ve kavramlar bildiğim dillerde bulunmadığından. Onlar adı konamamış yaşantılar olarak kalacak.

Satırların üzerinde hareket ettiği zemin psikodinamik psikiyatri oldu. Doğal olarak, çünkü içinde en uzun süre yaşamış olduğum alan o. Ancak, bir süredir yaşanmakta olan çağda psikiyatrinin de daha farklı bir zemin üzerinde hareket etmesi gerektiğine inanan biri olarak, başka alanlara da değinmek zorunda kaldım. Quantum mekaniği,(*) psikobiyoloji, puslu mantık ya da karmaşalık bilimi gibi konular uzmanlık alanlarım olmadığı halde. Bu konularla ilgili kitapların çoğu son yıllarda sezgi yoluyla seçtiklerim, bir bölümü ise başkalarının önerileri. Fizik konusunda W. Heisenberg'in Physics and Beyond adlı kitabı bana çok ışık tutmuştu vaktiyle. Ancak fizik ile Uzak Doğu felsefeleri arasındaki paralellikleri ustaca açıklayan, Fritzof Capra'nın dilimize de çevrilen Fiziğin Taosu adlı kitaptan, yararlanmanın yanı sıra doğrudan birkaç alıntı da yaptım, yarışamayacağım kadar yalın anlatımından ötürü. Bir de Alan Lightman'ın Einstein'ın Düşleri adlı kitabı ve son satırlarımı yazarken elektronik postadan ulaşıveren Ron Leifer'ın makalesi var tabii. Beyin ve psikobiyoloji konusunda nörolog-yazar Richard Restak yıllardır izlediğim bir meslektaşım: The Brain: The Last Frontier, The Brain Has a Mind of Its Own ve bazı diğer yapıtlarıyla.

Son yıllarda bazı dostlarım bana, fark edip de tanımlayamadığım bazı soruların cevaplarını içeren kitaplar önererek beni zenginleştirdiler ve bu satırlara dolaylı olarak yansıdılar. Onların tümüne burada tek tek teşekkür etmem mümkün değil, bana kattıklarının değerinin farkında olmamalarına rağmen. Ancak, birazdan okuyacağınız satırlara doğrudan yansıdığı için, sıradan bir konuşma sırasında ne aradığımı biliyormuşçasına Mitchell Waldrop'un Complexities adlı kitabını elime tutuşturan Murat Birsel'in ve bir süre önce beni "puslu mantık" düşüncesiyle tanıştıran ve bu satırlar yazılırken konuyla ilgili makaleleri bir ara bulunduğum tatil kasabasına kadar yollayan Akın Alyanak'ın adlarını anmadan geçemeyeceğim. Ayrıca, ülkemin son yıllarda sürdüregeldiği kaosla düzen sınırındaki dans, benim için tüm bu değerli yapıtların yanı sıra inanılmaz zenginlikte bir deneyim oldu, bazen bir ucundan biraz katılarak ve çoğu zaman seyrederek.

Birazdan okuyacaklarınızın, iyi düzenlenmiş bir turistik geziden çok, sezgileri doğrultusunda dolaşan bir gezginin kişisel izlenimleri olarak kabul edilebilmesi umuduyla.

(*) "Quantum Mekaniği" kavramı Planck'tan bu yana fizik biliminin yapısını değiştirdi. Bu değişimin en önemli adımı da, Heisenberg'in "Belirsizlik İlkesi"dir. Heisenberg Belirsizlik İlkesi'ni tanımlarken, fiziğin gözlemciye bağımlı bir bilim olduğunu, bir elektronun muhtemel yörüngesini izleyen fizikçinin gözleme edimiyle o elektronun yörüngesini değiştirdiğini; dolayısıyla atom-altı parçacıkları fiziğinde "kesinliğin" mümkün olmadığını söyler. Yukarı

Başlarken

Toplu kişilik çözülmeleri; Jung'un tanımladığı kişilik bölümlerinden "gölge arketipi"nin kişiliğin geri kalanını egemenliğine alması; gelişimin narsisistik dönemine gerileme özelliği gösteren davranışlar ve bu olguya eşlik eden kendine özgü mantık biçimleri; insan ilişkilerinin yerini imgelerle ilişkilerin alması; toplumsal yapıların, yerini Baudrillard'ın tanımladığı sessiz yığınlara bırakması; "kaosun kenarı"ndaki kaygan zeminde sürdürülmeye çalışılan köhnemeye yüz tutmuş modeller; isimsizlik ve kimliksizliğe mantar gibi üreyen yeni inanç sistemlerinde çözüm aranması; Déscartes düşüncesinin ve getirdiği alışılmış kavramların yaşanmakta olan fenomenleri açıklamada yetersiz kalması, kozmik dans dinamikleriyle ortaya çıkan olayların, Batı kültürüne egemen olan çizgisel (linear) zaman doğrultusunda bakıldığında, anlaşılmaz ve izlenemez hale gelmesi; pozitif bilimin temel araç olarak kullanma alışkanlığında olduğu "belirleyici" kavramının, yerini "karmaşalık" (complexity)(*) denilen dinamiklere bırakması ve alışılagelindiğin ötesinde daha birçok diğer dinamiklerle belirlenen yeni bir çağ. Çizgisel zamanda düşünmeye alışmış olanların, başlangıç kavramına takılıp kaldıkları için, ne zaman başladığını saptamaya çalışırken inandırıcı olamadıkları bir çağ.

Bu tanımlamaların bazıları, psikiyatriye ve bazı diğer alanlara aşina olmayanlara ilk bakışta fazla soyut gelebilir, ancak ilerleyen satırlarda bunlara açıklık getirilmeye çalışıldığında, bir süredir yaşamakta olduğumuz karmaşalıkların örneklerini tanımakta zorlanacağınızı sanmıyorum. Hatta, eğer yüzleşmeye hazırsak, zaman zaman bunların yaratıcısı olduğumuzu da.

Karmaşalık, kosmos genelinin, dolayısıyla üzerinde yaşadığımız gezegenin de dinamiklerini tanımlayan, bir başka deyişle kozmik dansı dile getiren bir kavram. Her bir şeyin, başka şeylerin kendi aralarındaki etkileşiminin bir ürünü olarak ortaya çıkarken, aynı anda başka şeylerle etkileşime geçerek yepyeni şeylerin ortaya çıkmasına neden olmasını tanımlıyor. Bunun, alışılageldik düşünce biçimimize yerleşmiş olan zincir tepkisi (chain reaction) ile karıştırılmaması gerektiğini burada özellikle hatırlatmak istiyorum. Zincir tepkisi tanımlaması olaylara çizgisel zaman doğrultusunda bakmamızın bir ürünüdür. Oysa, atom-altı parçacıkların, birbirlerini sürekli yok ederken, aynı anda sürekli yenilerini var ettiği dinamikler evrenin sonsuzluğunda sürüp giden dansın kendisidir. Kozmik dans, artık yalnızca atom-altı parçacıklarda değil, bir süredir yaşamakta olduğumuz çağın pek çok boyutunda gözlemlenebilir hale geldi şimdilerde. Ya da yaşananlar, bizleri farklı bir gözle bakmaya zorlamaya başladı. Antik Yunan'dan kalma düşünce alışkanlıklarımızdan ötürü göremediklerimizi, görmezlikten gelemeyeceğimiz bir biçimde önümüze sermekle kalmayıp bizleri bu baş döndürücü dansa katarak. Bu yalnızca insanlar dünyasında değil, uluslararası ilişkiler dinamiklerinde, teknolojide, ekonomide, her yerde böyle artık. Geçmişin koyu şartlanmalarını üzerimizden çıkarıp soyundukça bunların çoğu daha da kolay gözlemlenebilir hale gelecek, ama alışageldiğimizden farklı bakış açıları edinmek herhalde uzun zaman alacak.

Nasıl olduğunu anlayamadan kendimizi içinde buluverdiğimiz bu çağın ne zaman başlamış olduğu konusunda düşünürler bir şeyler yazmakta bir süredir. Ancak düz çizgi olarak algıladıkları zamanı bölümlere ayırarak inceleme alışkanlığındaki Batılı düşünürlerin bugüne dek önerdiği tarihler, zorlama ve yakıştırma izlenimini verdiğinden ikna edici olamıyor. Bazı çarpıcı olayların tarihin akışına belirgin bir katkıda bulunmuş olduğu kabul edilse bile bu kabul, aynı zamanda, kimlerin nasıl bir bakış açısıyla hangi olaya nasıl bir anlam atfetmiş olduğu gerçeğini yansıtır. Çünkü aslında yaşanan herşey, ama herşey, tarihi sürekli yaratıp durmakta. Buna rağmen biz, düşünce biçimimizdeki şartlanmalarımız doğrultusunda, bazı olaylara abartılı bir önem tanırken bazılarını görmezlikten gelebiliyoruz. Çok da uzak olmayan bir gelecekte, yarattığı yankılar nedeniyle özel anlam yüklenen bazı olaylara (Amerika kıtasının keşfi ya da insanın aya adım atması gibi) neden-sonuç ilişkisi açısından bakıldığında, yeni bir dönemin başlangıcı sayılan olayların, aynı zamanda başka bazı gelişmelerin kendi aralarındaki etkileşimin yarattığı dinamiklerin bir sonucu olduğu, ayrıca olayın kendisinin de o sıralarda süregelen dinamiklerde rol oynayan etmenlerden yalnızca biri olduğu yönünde düşünmeye alışmamız gerekecek.

Tabii dünyaya ve geçmişine böylesi bir bakış, geleneksel bilimin temel araçlarından biri olan "belirleyici" kavramını da kabul edilemez kılıyor. Çünkü, az önce açıklamaya çalıştığım gibi, herhangi bir şey, belirleyici olduğu kadar "aynı zaman diliminde ortaya çıkmış olan" başka belirleyicilerin de bir sonucu. İnsanın dünyasını anlamaya yönelik bir alanda çalışan biri, psikoterapi ilişkisi sürecini paylaştığı kişilerin yaşadıklarını, neden-sonuç ilişkileri ya da temel belirleyiciler çerçevesine sığdırmanın imkânsızlığını yıllar içinde daha çok fark eder olduğunda, geçmişte kendisine yol göstermiş olan bakış açılarını yeniden gözden geçirme gereğini duyuyor. Ütelik, quantum mekaniği ya da karmaşalıklar gibi anlayışların yalnızca yaşayan ruhun mucizesi için değil, evrendeki tüm "şeyler" için geçerli olduğunu da kabul etmeyi öğrenerek. Varlıkları canlı ve cansız diye ikiye ayırarak bakmak yerine, üzerinde yaşadığımız gezegenin tümüyle yaşayan bir organizma olduğunu düşünmeye alışmak kolay olmasa da şaşırtıcı ve heyecan verici.

İçinde bulunduğumuz çağın ne zaman, nasıl başladığı konusuna dönmek istiyorum. Yaşam döngüsünü inceleme çabalarında Freud, insanın ruhsal gelişimini anlatırken, gelişim dönemlerini doğumdan yetişkin cinselliğe ulaşılana dek geçen süre içinde değerlendirmiş, oradan pek öteye gitmemişti. Belki de insanın yetişkin cinselliğe ulaşılana dek yaşadıklarını, davranışların temel belirleyicisi olarak kabul ettiği ve yetişkin cinselliğe ulaşıldıktan sonraki yaşamın, önemli ölçüde, o zamana kadar yaşanmış olanlar tarafından belirlendiğine inanmış olduğu için. Böyle bir yaklaşımın eksik bırakılmış olduğuna inanan sonraki kuramcılar, bunun üzerine, ilk gençlik, genç yetişkinlik, orta yaş, yaşlılık gibi dönemler tanımlama çabasına giriştiler ve çeşitli yapıtlarında bu dönemlerin hangi yaşlarda başlayıp bittiğini nedenleriyle açıklamaya başladılar. Bu çalışmalar, içerik olarak, yaşam döngüsünün çeşitli evrelerinin anlaşılmasına önemli katkılarda bulundular. Ancak aynı çalışmalarda, her bir evreyi rakamlarla belirleme çabalarının bir kargaşa yaratmaktan öte yararı olamadı. Özellikle altmışlı yıllarda yazılan kitaplarda her bir evre için birbirinden farklı rakamlarla karşılaşır olmuştuk. Bu kargaşaya sonradan "bilimsellik" dışı yayınlar bile katıldı ve sanırım yetmişli yılların başlarındaydı, Time dergisi kırk yaşı orta yaşın başlangıcı olarak ilan etti. Kapağında o yıl kırkıncı yaşını tamamlayan ya da o yaşa giren Hollywood oyuncusu Laureen Bacall'ın bir resmiyle.

Günümüzde kabul edilen tanımlamaya göre ise, insan orta yaşa gelene dek yaşamını ne kadar yaşamış olduğuna göre algılar, yaşamına ne kadar zamanı kaldığına göre bakmaya başladığında orta yaşa girmiş sayılır. Yani bu dönemler ölçü araçlarıyla değil, fenomenal yaşantılarla belirlenir. Altmışlı yılların sonlarındaki gençlik hareketleri, erken yaşlanmak zorunda kaldıkları için, entelektüel boyutları fazla geliştiği halde duygusal gelişim yönünden kronolojik yaşlarına göre çocuksu kalmış orta yaşlı bazı bireyler yarattı. Günümüzde ileri yaşta olan kişiler, "kronolojik olarak" yaşamlarının baharında oldukları halde fenomenal yaşantıları kendilerininkinden daha yaşlı gençlerle karşılaşabiliyorlar. Bazı Fransız yazarlar, içine girilen bu yeni çağı görmezlikten gelerek, yaşamakta olduğumuz karmaşaları "yüzyıl sonu hastalığı" (maladie de fin du siècle) olarak tanımlıyorlar. Yani yine rakamlar ve bölümlemeler, ama günümüzde yaşananlarla İsa Peygamberin 2000 yıl önce doğmuş olması arasında nasıl bir ilişki olduğunu açıklamıyorlar.

Batı değerleri etkisindeki dünyanın, yaşamı ve varoluşu ayrı şeyler olarak algıladığını biliyoruz. Bir başka deyişle, Batılı'nın dünyasında yaşam, sahip olunan birşey. Mülkiyet kaybetme kaygılarını da beraberinde getirdiğinden, yaşamı böyle algılamak ölüm korkularının yaşanmasını kaçınılmaz kılıyor. Elizabeth Kübler-Ross, yaptığı kapsamlı bir araştırma sonucu kaleme aldığı ve bugüne dek konuya doğrudan yaklaşan ilk kaynak olan kitabı On Death and Dying'de, ölüme yaklaşan hastalarla yaptığı görüşmelerin doktorlar ve hemşireler tarafından tepkiyle karşılandığını anlatırken, bunun Hıristiyan-Batı kültürünün bir özelliği olduğundan söz eder. Diğer semavi dinlere inananların ölümü nasıl algıladıklarına ilişkin araştırmalarla karşılaşmadığım için bilemiyorum, ama her üç dinin ortak özellikleri düşünüldüğünde bu dinlerin ölüme karşı tutumunda bazı benzerliklerle karşılaşma olasılığı hayli yüksek olmalı. Kübler-Ross, yasaklanmış bir konu üzerinde yüreklice yürüttüğü bu araştırmayı yapmamış olsaydı, ölümü yaklaşan insanların aslında yakınlarıyla ölümlerini konuşma ihtiyacında olduklarını, hatta kendi tarzlarında onlara veda etmek istediklerini nasıl bilecektik? Kendi ölüm korkularımızdan ötürü onların bu ihtiyacını görmezden gelerek ya da engelleyerek mi?

Bu noktada, ölüm korkularıyla ölümden korkmak arasındaki ayrıma açıklık getirme gereği duyuyorum. Ölüm korkuları yaşamazlığın kaçınılamayan bir sonucudur. Burada yaşamazlıkla kastettiğim şey, daha önce sözünü ettiğim varoluş ve yaşamın birbirinden ayrı algılanmasıyla eşanlam taşır. Tabii ki ölüm olmadan yaşamdan söz etmek mümkün değil, karanlık olmadan aydınlığı tanımlayamayacağımız gibi. Ölümden korkarız, çünkü bu korku hayatta kalmamızı sağlar, içgüdüseldir. Ama "yaşamdan korktukça" ölüm korkularıyla yaşamayı seçmiş oluruz. Varoluşumuzdan kopuk, sahip olduğumuza kendimizi inandırmaya çalışsak da kendimize ait değilmiş duygusundan kurtulamadığımız bir yaşamı.

(*) Son zamanlarda medya genelinde "kargaşa" sözcüğü anlayamadığım bir nedenle terk edilerek, yerini çok farklı anlamı olan "karmaşa" sözcüğüne bıraktı. Bu nedenle, okuyucuma yaratılan bu kavram "kargaşa"sını hatırlatmayı gerekli gördüm. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Feridun Andaç, "Bir Yazarın Kanatlarında...", Cumhuriyet, 12 Eylül 2002

Yeraltından Notlar'ı okurken bana çekici gelen yan, okumanın ilerlediği yerlerde ürkütücü olmaya başlamıştı. Camus'nün Yabancı'sından sonra Dostoyevski'nin bu labirentine girmek ezici gelmişti. Tüm bunların yeterince ayrımında mıydım? Sanmıyorum! Dahası, psikanalizlealışverişiminpek olmadığı bir yaş dönemindeydim. O günlerde, on yedi on sekiz yaşlarındaki bir gencin dünyasında, sağaltıcı gelebilen tek şey butür klasik yapıtlardı.

Sıkıntılar çektiğim matematiğin, öfkelendiğim tarihin, dersi bitse diye dakikalarını saydığım fiziğin zamanla bilme/öğrenme tutkumun aracı olmasında edebiyatın payını hiçde yadsıyamam. Gelip Freud'la, Jung'la yüzleşmemde de öyle olmuştu. Kafka'nın en açmaz metinlerine buradan yürümüş, Dostoyevski'ye, Camus'ye onların ışığından bakmaya çalışmış; Yaşar Kemal anlatılarında sık sık yinelenen cinayet olgusuna buralardan edindiklerimle bakar olmuştum. Psikanaliz bir başka görüyü getirip sunuyordu bize. Ama edebiyat tüm bilimlerin açkısı gibi ötemizde duran oylumlu bir yapıydı. İnsana/topluma dair her şeyi derleyip sunan, gösteren, baktıran, hissettirendi.

Uzun Erimli Bir Yol Arkadaşı

Nice sonra İnsan Olmak yapıtıyla yüzleştiğim Engin Geçtan da yepyeni bir ufuk açmıştı bende. Zamanla onu, yazdıklarını benzersiz bir yol arkadaşı kılmıştım kendime.

Engin Geçtan'ın her bir anlatısı insana dairdir. İnsanın yaşamsal gerçekliklerle yüzleşme durumlarına, oradan ağanların içsel yansılarına içgörüsünün, bilgi ve sezgi gücünün penceresinden bakar. Duyarlıklıdır, etkileyici ve donatıcıdır. Sizi her bir sözüyle yol arkadaşı kılmasını bilir.

Yıllar önce, İnsan Olmak'ını okuduğumda, bu kitabın daha sonra da benim için bir çekim odağı olabileceğini, yazarının her bir yazdığına o ilgiyle yönelebileceğimi düşünmüştüm. Yanıltıcı da olmadı bu. Geçtan'dan okuduğum ikinci etkileyici kitap Varoluş ve Psikiyatri olmuştu. Varoluşun anlamı, varlık ve yokluk kavramlarının edebiyatta nasıl/ne yönde ele alındığı, "İkinci Yeni" ve "1950 Kuşağı" edebiyatçılarında varoluşun gerçekliğinin nasıl algılandığı üzerine düşününce, Geçtan, benim için uzun erimli bir yol arkadaşı olmuştu bile. Sonra, Sartre'la Hiç Kopmadan Yürümek'i adım adım yazarken, artık yöncümdü o benim.

Bazı yazarlar öyledir. Aranızda kurduğunuz kan bağı, duygu/düşünce yolculuğunun ateşleyicisi olur. Onun sesini taşır, elden ele, dilden dile alıp götürürsünüz de.

Bu anlamda, Geçtan'ın yazdıklarının ibresi yaratıcı metinlere yönelince, Kırmızı Kitap'ın o albenili içeriği daha da anlatır olmuştu yazarımızı bize. Bunların ardı da geldi. Her bir anlatısının uçlandığı yerdeki "insan" onun yaşamsal macerası içtenlikli, yalın bir anlatımla dile getirildi.

Bir Tür Ayna Tutar Bize

Yazdıklarını nasıl algılarsınız bilmem. Bildiğim şudur ki; siz bir metni nasıl okursanız öyle algılar/anlarsınız. Yani sizin bakışınız/donanımınız belirleyicidir burada. Oysa, Geçtan'ın anlatılarında, o içgörünüzün getirdiklerini bir yana bıraktıran bir eda var. Bir anda kabuk değiştirip bir başka "ben" olma durumuna geçip, zamansız/mekânsızlığın diliyle yeni bir dilin ardına düşersiniz.

Bir yolculuk ânında rastlaştığım bir dostum, sözümüzün ucu hiç oralarda gezinmezken şunları söylemişti bana: "Bu yolculuğunda Kızarmış Palamutun Kokusu'nun yanında olmasını isterdim. Ah, bir bilsen nasıl sardı, sarsaladı beni..."

İçtenliklice söylenmiş sözlerdi bunlar. O yolculukta olmasa da dönüşümde bu romanla şenlikli bir içsel yolculuğa çıkmıştım. Geçtan'ın bu anlatıları öyledir. Sizi metnin içine alır, asla kopmazsınız. Söyleyecek sözü olan bir anlatıcının güzergâhlarında hiç yüksünmeden gezinirsiniz. Değişimin rengini, kopuşun ve tükenişin dilini bu denli sıcak, yüreklice anlatan bir yazarın kanatlarında olmak...

Geçtan'ın yeni kitabı Hayat'a dönünce, bir an o duyguların sergerdesi gibi hissettim kendimi. İyi de oldu. Her şeyden önce ufuk açıcı bir metin. Üstelik, arada bir onun diğer kitaplarına dönerek (özellikle de Kimbilir'e) okunduğunda daha da anlamlı gelen bir okuma yolculuğuna çıkarıyordu yazarımız.

Doğrusu, şunun altını çizmek isterim: Geçtan'ın bu kitabını ağır çekimli okumayla okumalı. Katmanlı, göndermeli bir metin. Sıkıcı, yorucu, hatta paralayıcı değil; tam tersi iç açıcı, yönlendirdici. Buna bir tür ayna tutmak da diyebilirim.

Evet, evet öyledir Geçtan; bir tür ayna tutar bize. Hayatı karşılayan her günün anlamına/anlamsızlığına döneriz anlattıklarıyla. Bunlar bir/er hayat dersi olmasa da; değişken bakabilmeye, içte ve dıştakini görebilmeye kapı aralar.

Hayat'la yolculuğa çıkın bunu daha iyi anlayacaksınızdır. Üstelik onun yansıttığı renklerin tutkunu da olacaksınızdır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.