Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-759-3
13x19.5 cm, 104 s.
Liste fiyatı: 13,50 TL
İndirimli fiyatı: 10,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Engin Geçtan diğer kitapları
Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar, 1975
İnsan Olmak, 1983
Psikanaliz ve Sonrası, 1988
Varoluş ve Psikiyatri, 1990
Kırmızı Kitap, 1993
Dersaadet'te Dans, 1996
Bir Günlük Yerim Kaldı İster misiniz?, 1997
Kimbilir?, 1998
Kızarmış Palamutun Kokusu, 2001
Hayat, 2002
Tren, 2004
Seyyar, 2005
Kuru Su, 2008
Mesela Saat Onda, 2012
Rastgele Ben, 2014
Orada, Bir Arada, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Zamane
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2010
5. Basım: Temmuz 2016

"Askeri darbenin ardından otorite figürlerine ve kurumlarına karşı tepkiler sindirilmişti, ama daha uzun vadede bunun yerini farklı ve çoklu dinamikler aldı. Artık siyasi ya da toplumsal bir kutuplaşma olduğunda, şaşırtıcı bir hızla karşıt bir kutup odağı oluşmakta. Bu bir bakıma yoğun bir dinamizmin de ifadesi, tabii beraberinde bir soruyla birlikte. Bu dinamikler bizi ileriye doğru mu taşıyor, yoksa kısırdöngüye kapılıp sürüklenmemize mi neden oluyor? Yönetilen ülkeden neredeyse bağımsız, kendi kendini ileriye taşıyan bir başka ülke de var gibi. Psikoterapide de zaman zaman mehteran yürüyüşüne benzer bir süreç yaşandığından benim için oldukça bildik. Askeri darbe olmasaydı neler yaşardık sorusunun cevabını ise hiçbir zaman bilemeyeceğiz."

Engin Geçtan geniş bir zaman aralığında, Türkiye'de yaşanan süreçlere uzmanlık alanı olan psikiyatri perspektifinden bakıyor, toplumun ve bireylerin değişmesine dair değerlendirmeler ve yorumlarda bulunuyor.

Otorite, öfke, sıkışmış kızgınlıklar, persona ve gölge, özerklik, kimlik sorunları, çocuk yalnızlığı gibi konularda söz alırken aynı zamanda klinik deneyimlerinden gözlemler de aktaran Geçtan'dan zamane hallerine yılların birikiminden bir bakış.

İÇİNDEKİLER
"Türkiye adaletli bir yer değil"
Süreçler
Dinlemek-İşitmek
Varoluş suçluluğu
Toplumsal değişme
Özerk insan
Şeyler dünyası
Kimlik sorunları
Otorite ve öfke
Üç beyinli insan
Çözülen değerler ve umursamazlık
Aidiyet duygusu
Depresyon ve sıkışmış kızgınlıklar
Çocuk yalnızlığı
Korku
Kolektif regresyon
Persona ve gölge
Gölgenin başkaldırısı
Sıradışı davranış salgınları
Ensest
Ahvalimiz
OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü, "Türkiye adaletli bir yer değil", s. 11-13

Karşıdan bir anne ve on yaşlarındaki oğlu geliyordu, konuşarak. Yanımdan geçerlerken çocuğun annesine "Türkiye adaletli bir yer değil," dediğini duydum. Kesin olarak bilemesem de konuşması bana, büyüklerden duyduklarını tekrarlayan çocuklarınki gibi gelmedi ve duyduğum cümle beni düşündürdü. Konuşmanın öncesini ve sonrasını dinleyebilmiş olmayı istedim. Gerçekten o da ülkenin yükünü üzerinde hissediyor muydu? Eğer öyleyse, bu sözü o yaşta eden çocuğu nasıl bir gelecek bekliyor olabilirdi? Pek çok çocuk farkında olmadan zaten ebeveyninin duygusal yükünü çekmek zorunda ve geleceğin "yaşlı gençleri" olmaya aday. Benim çocukluğumda, o çocuğun yaşında biri böyle bir görüşü dile getiremezdi. Çocukluğum İkinci Dünya Savaşı yıllarında geçti sayılır. Sofrada misafir olduğunda mutlaka savaş tartışılırdı. Müttefikler, Naziler ve Kızıl Ordu'nun katıldığı bu acımasız satranç oyunuyla ilgili anlatılanları ilgiyle dinlerdim. Kaygılanmazdım, çünkü büyükler kaygılı değillerdi. Hatta, babamın Berlin'de eğitim görmüş Nazi yanlısı arkadaşı geldiğinde çıkan tartışmalar beni eğlendirirdi. Bir kez bile Almanlar'ın bize de saldırabilecekleri olasılığının konuşulduğunu duymadım. Ülke sakin ve huzurluydu, tanıdığım kimsenin evine hırsız girmemişti; cinayet, filmlerin ve romanların konusuydu. Etrafta şikâyet kültürü yoktu; ekmek karnesi ve içinde kılçıksı buğday sapları barındıran, şimdilerde sapsızları rağbet gören siyah ekmeklerden hoşlanmaz, ama bunu ve bazı diğer yoksunlukları dert etmezdik. Savaşta Müttefik donanması tarafından kovalanıp İzmir Körfezi'ne sığınan İtalyan savaş gemileri tam karşımızdaki uzaklara demir atmışlardı. Tutsaktılar, savaş sonuna kadar orada kalmaları gerekiyordu. Ailelerimizin karşı çıkmasına rağmen birkaç kez gizlice gemilere kadar yüzmeyi deneyip başaramamıştık, zaten son girişimimiz aileler tarafından fark edilmiş, bazı pencerelerden çarşaflar sallandırılmıştı. O gemiler trajedi simgesi değildi, yeni bir oyundu, çocukluğun dokunulmazlığını yaşıyorduk, dünyanın yükü bizden uzaktı. Ülke kendini yenilemiş olmanın coşkusunu hâlâ yaşıyordu, gelecekte olacaklardan habersiz.

Bu anlattıklarım, 1940'lı yılların ilk yarısının çocuklarını ve büyüklerini dile getiriyor. Hayatın daha kendiliğinden ve yavaş aktığı günleri. Kaygılar o zaman da yaşanıyordu, ama bugün baktığımda, üretilmiş kaygıdan çok, somut nedenlerle ilintililermiş gibi görünüyor. Trajedi yaşandığında acısı da içten paylaşılırdı. Kadercilikten farklıydı bu, hayatı geldiği gibi kabuldü. İnsanlar bulundukları konumu da kabul etmiş gibiydiler. Daha iyi yaşayanlara özenip onlara benzemeye çalışılmazdı, açgözlülük ve sınıf atlama çabaları yoktu, zaten kimse aniden zengin olmazdı. "Psikolojik sorun" diye bir kavram yoktu, sadece bazı insanlar biraz ayrıksıydılar. Bunların, toplum yapısı dediğimiz şeyin bugünkü eşdeğeri sayılabilecek dünyalara baktığımızda gördüklerimizden farklı olduğunu biliyorum. Tabii ki anlattıklarım o günlere bugünden bir bakışı yansıtıyor, abartılı mı bakıyorum sorusuyla birlikte, ama o dönemi başka türlü nasıl anlatacağımı da bilemiyorum. Ancak, geçmişi özlemle ananlardan da değilim, bugünü olduğu haliyle yaşıyorum, olmakta olanlara sürecin şimdiki aşaması olarak bakarak.

Annesine "Türkiye adaletli bir yer değil," diyen çocukla karşılaştığımda yayıncımın ofisine gitmekteydim. Referans olarak kullanılabilecek bir metin yazmıştım, o metinden bir kitap olup olamayacağını konuşacaktık, ama böyle bir projeye karşı içimde biraz isteksizlik de vardı. Daha önce yaşamadığım bir şey, belki de yazacaklarımın içeriğinden ötürü, bilemiyorum. Aradan birkaç hafta geçtikten sonra kendimi okumakta olduğunuz satırları yazarken buldum. Yolda karşılaştığım çocuğun bunda payı varmış gibi geliyor bana, nedenini bilemesem de.

Yazmaya başlamadan önceki aylarda, etrafta "Bize neler oluyor?" sorularının uçuşmakta olduğunun farkındaydım, bu soruya kimsenin tam bir cevap bulamayacağının da. Çünkü yaşanan karmaşık olguların bazı yönlerini bilenlerin, diğer yönlerini bilmeleri ya da anlamaları mümkün değil. Bu nedenle, birazdan anlatacaklarım, mesleki birikimim ve bazı kişisel deneyimlerim sonucu edinilmiş bazı izlenimlerle sınırlı olacak.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Filiz Aygündüz, “Hayatın zamane lisanı”, Milliyet Kitap Eki, 18 Şubat 2010

Bazen bildiklerimiz yaşadıklarımızı anlamaya yetmez. Parçalar birleşmez, sözler havada kalır, öfke en başıboş haliyle tehlike saçar, hayat ‘mana’ kelimesi yokmuş gibi davranır; deli mi ne? İşte o günlerde kütüphanesinde bir Engin Geçtan’ı olmalı insanın... Yangında ilk kurtarılacaklar arasında! “İnsan Olmak”ın ateşinde yanabilsin diye, 100 yıl, yanmayı öğrendiyse tabii...

Bu, Geçtan’ın edebiyat kategorisinde yazdığı altı romandan biri de olabilir, edebiyat dışı sayılan ama edebiyatından sual olunmayacak denli güçlü, psikiyatri temelinde kaleme aldığı sekiz kitaptan biri de... Hatta kendisiyle yapılan söyleşilerden oluşan Seyyar da...

Geçtan’ın okurları bilir ki, onun kitapları okumakla bitmez; okuduktan sonra başlayan çok özel bir bölümü vardır ki her birinin; günlük hayatta parçaları birleştirir, sözleri doğru yerlerine yerleştirir, öfkeyi sakinleştirip, manayı ‘içeri’ alır.

İşte bu kitaplara bir yenisi daha eklendi geçen hafta: Metis Yayınları’ndan çıkan Zamane... Psikiyatride yarım asrı, kalem erbaplığında 35 yılı geride bırakan Geçtan’ın ‘hayatın zamane lisanı’ üzerine yazdığı nefis bir kitap! Bize neler oldu sorusunu dert edinen herkese iyi gelecek Zamane...

Bu kitapta, ‘evrensel’ kalemine gözünün ‘buralı’ nurunu akıtıp Türkiye’de olup bitenlere bakmış Engin Geçtan. Otoriteden kimlik sorunlarına, televizyondaki ‘acıklı’ yemek programlarına katılanlardan kendilerini sakınmasız ifşa edenlere, enerjimizi tüketen insanlardan korkusunu zırh gibi kuşananlara, ham entelektin zararlarından regresyona eğilimli Türk toplumuna kadar geniş bir çerçevede yazılmış, ‘kabına sığmayan’ 100 sayfalık dev bir kitap bu.

“Ahvalimiz” isimli son bölümde “Hayatın anlamı nedir ve nasıl tartışılır bilmiyorum” diyor Geçtan, “Yaşanılan an ve yaşanmak üzere olan andan öte bir anlam olduğuna da inanmıyorum”. Tam da bu işte. Anlama alengirli tarifler biçmeye gerek yok; bütün kitaplarını okumuş biri olarak söyleyebilirim, hayatın anlamı kendi adıma bir Engin Geçtan kitabı okumak bazen... Zamane’yi okuduğum anlarda bir kez daha fark ettim bunu... Düşünün ki bir de kitabı okuduktan sonra başlayan ‘yaşanmak üzere olan an’ bölümü var... Gözünüzün önündeki sis bulutu dağılmış, görüşünüz daha bir netleşmiş, acılaşmış yanlarınıza tat gelmiş halde...

“Hoşçakalın” diye bitirmiş kitabı Engin Geçtan... Peki ama en kısa zamanda yeniden “görüşmek üzere”...

Kitabınız bol olsun.

Devamını görmek için bkz.

Necmiye Alpay, “Zamane”, Radikal, 18 Şubat 2010

Engin Geçtan, elli küsur yıldır bu ülkenin insanıyla haşir neşir, bir ruh hekimi, düşünür ve yaratıcı yazar. Mesleki kitaplarının yanı sıra denemeler ve romanlar da yazıyor. Yeni kitabı Zamane, adının da anıştırdığı üzere günümüz insanı olarak yaşadıklarımız üstüne enine boyuna düşünceler ortaya koyuyor.

Çoğumuzun en az iki kez okuyacağı bir kitap bu. Toplam 100 sayfa, yirmi bir bölüm: Süreçler, Özerk insan, Kimlik sorunları, Otorite ve öfke, Çocuk yalnızlığı, Ensest, Ahvalimiz... Bu başlıklar altında, ‘kolbastı’dan tutun, Deniz Baykal’a, ‘aidiyet’ten ‘değerlerimiz’e, ‘trajedi’den ‘keyif’ olayına, işkenceden eğitime, Kenan Evren’den reklamların etkisine, vicdandan töreye, oradan kadına ve çocuğa yönelik şiddetin arkasında yatan duygulara kadar yığınla kavram ve olguya da ışık tutuyor. Ruh sağlığı meseleleri için yapılabileceklere değiniyor. Zamane için Geçtan’a teşekkür borçluyuz.

Devamını görmek için bkz.

Kürşad Oğuz, “Başbakan’a ve Baykal’a da tavsiye edilir”, Radikal Kitap Eki, 26 Mart 2010

Başbakan’ın yerinde olsam Engin Geçtan’ı danışman tayin ederdim. Kabul eder mi, nasıl ikna edilir, bilemem. Veya seçim öncesi kömür, beyaz eşya vs. yardımı yapılabiliyorsa hiç olmazsa ‘Her eve bir Zamane’ kampanyası da düzenlenebilir. Ülkenin yaşadığı bu kaotik ortamın Ergenekon davası, darbe planları, yasama-yürütme-yargı çatışması, açılımlar vb. türlü muammayı içine alacak şekilde aklı başında ve tarihsel temellere dayandırılarak açıklanması, her gün ‘batıyoruz’ diye feryad edenlerin yüreklerine su serpilmesi en kolay böyle sağlanabilir. Bu konuda hükümetin çok ihtiyaç duyduğu doğallaştırma ve normalleştirmenin propagandası en güzel Geçtan’ın yaklaşımıyla yapılır. O, özetle, nasıl insan hayatında inişler, çıkışlar, patlamalar yaşanıyorsa toplum için de aynı süreçlerin geçerli olduğunu, bunun olmamasının endişe vermesi gerektiğini söylüyor ve şu an ülkenin durumunu anlatan en güzel cümleyi sarfediyor: ‘Yönetilen ülkeden neredeyse bağımsız, kendi kendini ileriye taşıyan bir başka ülke de var gibi.’

Geçtan, ülkenin en ünlü psikiyatrlarından, rivayete göre terapi için başvuranların kapısında birkaç sene beklediği, bugüne kadar ‘divan’ından binlerce kişinin –çoğu kalburüstü– geçtiği, üstelik bu işi 50 küsur yıldır yaptığı için yakın tarihin çok önemli gelişmelerini de dikkate alarak terapilerini yürüten, yazdığı altı romanda ve ona yakın bilimsel çalışmada edebi bir yetkinliğe de kavuşan, buna karşın bilgece sessizliğini korumayı başaran bir isim.

Zamane, onun yeni kitabı, bir anı-deneme çalışması denebilir. Kitapta, mesleki deneyimlerinden ve hayatından yola çıkarak bugünü ve bugün yaşananların sebeplerini anlamlandırmaya çalışıyor Geçtan. Kişisel ve mesleki tecrübeleri hem ülkenin son 60 yılını bizzat içerdiği hem olgulara ve insanlara bir psikiyatr profesyonelliğiyle bakabildiği için anlattıkları hiç de göz ardı edilemeyecek tespitlere dönüşüyor.

Onu bu kitabı tamamlamaya iten, 10 yaşındaki bir çocuktan sokakta annesine söylerken duyduğu ‘Türkiye adaletli bir yer değil’ cümlesi olmuş. Bugün, pek çok çocuğun farkında olmadan ebeveyninin duygusal yükünü çektiğini ve geleceğin ‘yaşlı gençleri’ olmaya aday olduklarını düşünüyor. Oysa II. Dünya Savaşı yıllarına denk düşen kendi çocukluğunda ‘dünyanın yükü’ onlardan uzakmış ve o çocuğun yaşında biri böyle bir görüşü dile getiremezmiş. Kendisi itiraz edebilir ama zaten bu kitabın altmetninde bence bu yükü çocukların üzerinden alma ve onlara itibarlarını iade etme duygusu var. Geçtan, kendi danışanlarından da yola çıkarak ‘yanlış çocuklukların’ ilerde nelere yol açtığını, bugün cinnet, cinayet, tecavüz, çete vs. haberlerinin kahramanlarının en temeldeki sıkıntılarını bilimden uzaklaşmadan anlaşılır bir dille aktarıyor. Zaten bu kitabı öncelikle anne babalara şiddetle tavsiye ederim. Sadece çocuklarına daha düzgün davranmalarının önemini değil, kendi hayatlarındaki tuzakları da görmeleri için.

Aynı kalmanın güvenilirliği

Konumuza dönelim. Şu günlerde kimin kafasında yok ki o soru: Bize neler oluyor? Geçtan’a göre bu soruya kimse tam bir cevap bulamaz çünkü ‘yaşanan karmaşık olguların bazı yönlerini bilenlerin, diğer yönlerini bilmeleri ya da anlamaları mümkün değil.’ Ergenekon davası sürecinden daha güzel karmaşık bir olgu olamaz. Geçtan böyle isimler vermiyor belki ama bu son derece politik süreci hiç kaçamak yapmadan, yanlış anlaşılmaktan korkmadan, insan ve toplumun zaaflarını da dikkate alarak değerlendirmeyi beceriyor. Geçtan, insanın yaşamöyküsü gibi insanlık tarihinin de durağanlıkları ve sıçramalarıyla kesintisiz bir süreç olduğunu düşünüyor. Aydınların yüzünü Batı’ya çevirmesinin ve ulus-devlet kavramının kıpırtılarının 19. yüzyıl sonlarında zaten belirmeye başlamasının sonucunda Cumhuriyet ve İnkılâpların doğuşu gibi. Tanık olduğumuz olaylara bakarsak şu günlerde de bir sıçrama yaşanmakta. Bazen, görünürde yapıcı ya da yıkıcı olan sıçramaların, sonradan görünürün tam karşıtı bazı etkileri ortaya çıkabiliyor.

Peki bizim derdimiz ne? Geçtan’a göre ‘neler oluyor bize’ feryatlarının kaynağında üst-sistemler gibi bireylerin de kestirilemezliğe tahammül edememeleri ve hayatlarını belirli formatlara sokarak, kendilerine yabancılaşma pahasına da olsa aynılığın güvenliğini aramaya çabalamaları yatıyor. Bir röportajında da belirttiği gibi, kendisi böyle korunaklı düşünmüyor, geçmişi özlemle anmıyor, olmakta olanlara sürecin şimdiki aşaması olarak bakıyor: ‘Benim kuşağımla o yüzden anlaşamıyoruz zaten. Onlar uyuklayan Türkiye’yi tercih ediyor, bugün kötüye gittiğini düşünüyor. Çılgın Türkiye’yi ben kabulleniyorum.’ Geçmişin, yeniyi anlamamızı engellediğini düşünüyor Geçtan. Bugüne baktığımızda söyledikleri çok anlamlı geliyor ve bu kitabı şimdi de yaşamlarını anlamlandırmaya çalışırken yanlış yollara sapanlara tavsiye ediyorum. Çok faydalanacaklar.

Zamane, doğal olarak aynı zamanda bir psikoloji ve psikoloji tarihi kitabı. Bir köylünün köyünde çay yudumlarken aldığı keyifle sizin şehirde bir arkadaşınızla ‘performans ağırlıklı’ buluşmalarınızda içtiğiniz kahve arasındaki farkı; coğrafyasız yaşamanın defolarını; başkalarının olmadan önce kendimizin olmanın önemini; ‘infantil omnipotens’ın yol açtığı ‘yetişkin omnipotens’ı ve zararlarını; çocuk yalnızlığını; insanın kendi içindeki kargaşanın dış dünyadaki kargaşadan daha ürkütücü olduğu gerçeğini; kastrasyon korkusunu; Özallı yılların yarattığı sorunları; Angela Merkel’in internette de yayımlanan göğüs dekolteli fotoğrafının neden dünyada en çok tıklanan fotoğraf olduğunu; varoluş suçluluğunu, şu an burada sıralanınca merak edenlere de tavsiye ediyorum bu kitabı. Bugüne kadar psikolojiyle o ya da bu şekilde ilgilenmiş olanlara, terapi görmüş veya görmeyi düşünenlere de.

Geçtan ‘Bizim çocukluğumuzda psikolojik sorun diye bir şey yoktu’ demeyi de bilen biri olduğu için, işini yüceltmeden anlatıyor anlatacaklarını. Üstelik bu kitabın, Irvin Yalom’un Divan’ıyla Oliver Sacks’ın Karısını Şapka Sanan Adam’ı arasında durmaktan kaynaklanan bir ferahlığı da var. Geçtan, ara sıra danışanlarından verdiği örneklerle ne demek istediğini daha iyi anlatıyor. 80’lerde ‘İşkence gördüğümden bu yana diğer insanlara karşı duyarlılığım köreldi’ 90’larda ‘Benim için iki seçenek var: Sinema yapmak ya da gerilla olmak... Ama arkadaşlarım dağlarda ölüyorlar’ diye gelen ya da 2000’lerde terapi odasındaki koltukların yeri değiştiği için ‘güvenliğinin sarsıldığını hisseden’ yüksek bürokrat örneklerinde olduğu gibi. Ne de olsa, ‘Yaşamla bütünleşmemiş bilgi bilgi değildir.’

Kitabı başta ana olmak üzere muhalefet liderlerine de tavsiye ediyorum. Psikolojinin tarihsel evrimini anlatırken bir dönüşümden söz ediyor yazar. II. Dünya Savaşı öncesinde psikoloji insanı temel alan bir bilimken savaştan sonra sadece insanların değil, toplumların da hasta olabileceği ortaya çıktı ve sosyal değişimlerin insan üzerindeki etkileri bu bilimin ilgi alanına girmeye başladı. Geçtan, 60’larda Prof. Dr. Nermin Abadan-Unat’ın daveti üzerine Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne gittiğini, küçük bir odada genç bir doçentin kendilerine ‘sosyal değişme’ olgusunu anlattığını söylüyor. Konu o kadar açık ve aydınlatıcı bir şekilde anlatılmış ki, ‘makaleler okusam bu kadar iyi öğrenemezdim’ diyor Geçtan. O gün sosyal değişmeyi mükemmel bir şekilde anlatan doçent Deniz Baykal’mış ama bugün, o gün anlattıklarını unutmuş görünüyor ana muhalefet lideri. Diğer liderlerse ‘Kendini yönetebilmek, başka bir şeyi yönetmek kadar kolay olmuyor’, ‘Bu dünyaya verilen zararların yarısı kendini önemli hissetmek isteyen insanların eseridir’ gibi aforizmaları başka yerde bulamazlar, en azından bunun için okusunlar bu kitabı.

Olsun. Zamane, insanı, sizi, toplumu, Türkiye’yi anlatan çok önemli bir kitap. Amin Maalouf’un Çivisi Çıkmış Dünya’sı gibi altı çizilerek okunacak kitaplardan. Zaten aralarında bir tarz-yaklaşım benzerliği var. İki kitap da okunduktan sonra etrafa şüpheyle bakmanıza yol açıyor.

Sizi tavsiye etmediğimiz kim kaldı Engin bey? Ama lütfen bundan sonraki kitabınızın sonuna ‘hoşçakalın’ gibi manidar kelimeler koymayın. Güle güle demek hiç içimden gelmiyor.

Devamını görmek için bkz.

Feridun Andaç, “Engin Geçtan’dan bir ‘Zamane’ sorgusu”, Dünya, 22 Şubat 2010

"Benim yazarım" sözünü severim. Öğrencilerime de, dilime pelesenk ettiğim şu sözü sık sık yinelerim: "Kitap değil yazar okumalısınız..."

Ama oraya varmak için ilkten kendi yazarlarınızı seçmelisiniz. Neyi/ niçin/ neden anlattıklarını bilenlerdir bunlar da çoğunlukla. Ben öyle algılarım "benim yazarım" dediklerimi. Bir kanıksama hali, her dediğini benimseme durumu da değildir bu.

Bazen siz ona eşlik edersiniz düşüncelerinde, kimi zaman da o sizin duygularınıza dokunur, içinizin sesini kanatlandırır...

Ne yanıyla bakarsak bakalım, sizin yazarınız olan size yeni şeyler taşır sürekli; baktırır, gördürür, ayaklandırır, söz çadırları kurdurur, düşünce iklimlerinden geçirerek sizi bir dünya insanı olmaya çağırır.

İşte Engin Geçtan da, "benim yazarım" dediklerimdendir sevgili okurum. Onun her bir sözüne ulaşmak yedi iklim dört bucağa gitmek gibidir benim için. Biriktirdiği sözlerinden kurduğu bir kitabını elime geçirmeye göreyim, zamanı durdurur, kitabının sayfalarını ağır çekimdeki bir kameranın dönüşüne verir, gözlerimi duygu dili/ göz iklimi kılarak okurum her bir sözcüğünü.

Daha dün, yeni yayımlanan Zamane kitabına kavuşunca durdurdum zamanı bir an . Okşadım kitabının kapağını. Hatırladım yazarımın hiç görmediğim yüzünü, dinlediğim sesinin tınısına uzandım o duran zamanın içinden.

"Yaratıcı yazarlık" dersine girdiğimde, Nabokov'un; biraz da, "aileleri uyarmak için yazdığım" dediği, ama bir bakıma da çağının ahlâki sorununu irdelediği, Lolita romanını çözümlerken, dönüp Geçtan'ın denemelerinden Çocuk Yalnızlığı’nı okudum bir ara. Bir yazarın yaşadığı çağı okuması/ anlaması gerektiğini dillendirirken, başka yazarların bilincine neden gereksinme duyduğunun da altını çizdim.

Bir psikiyatr, iyi bir yazar olan Engin Geçtan bu kitabında günümüz Türkiyesi'nin dönüşüm süreçlerinin ruhunu okuyor. İnsana bakarak yol alıyor her bir yazısında. Kuşkusuz karşısında duranları bir "denek" olarak algılayarak yapmıyor bunu da. Sezgili bakışını insanlarının yüzlerinde gezindirirken, algısını onların sorunlarının nedenlerine döndürüyor.

Kuşkusuz, bu, onun yazı yolunun bir aralığı. Öte yanlarına bakınca gözlemleri, tanıklıkları, çağını/ dünyayı/ ülkesini okuma bilinci en belirgin yanları olarak öne çıkar.

Okurken Zamane’sini, 1998'de yayımlanan Kimbilir?’ine döndüm sık sık.

Benim "damıtılmış bilinç" dediğimi bize taşıyan bir yazarın yaşam görüsü, yeryüzü algısı size benzersiz bir dünya sunuyor. Öyle ki, zaman zaman, çözümsüz kaldığınız anların nedenlerini oradan tutulan aynada görüyorsunuz. İçinizde saklı duran öfkenizin karşılığını bulduran, ama inceden inceye anlatan bir sezgili bakışın açtığı yola çıkarıyorsunuz düşüncelerinizi.

Şimdi, araya girerek, Geçtan'ın yazılarının başlıklarını vermek istiyorum burada: "Türkiye Adaletli Bir Yer Değil", "Süreçler", "Dinlemek, İşitmek", "Toplumsal Değişme", "Özerk İnsan", "Şeyler Dünyası", "Kimlik Sorunları", "Otorite ve Öfke", "Üç Beyinli İnsan", "Çözülen Değerler ve Umursamazlık", "Aidiyet Duygusu", "Depresyon ve Sıkışmış Kızgınlıklar", "Çocuk Yalnızlığı", "Korku", "Kolektif Regresyon", "Persona ve Gölge", "Gölgenin Başkaldırısı", "Sıradışı Davranış Salgınları", "Ensest", "Havalimiz".

Başlıklardan da anlaşılacağı üzre, her bir denemede bize dokunan, zamanımızı anlama bakışını yansıtan bir gözün yolculuğuna çıkarız.

Geçtan, insana/ topluma dair birçok gerçeklikten sorundan söz ederken, birbirine açımlanan ana sorunsalların neden/ niçinlerini de gösterir. Kavrayıcı olan bakışını gezindirdiği her sorun önce anmayı içerir; onun "zamane" dediğinin anlamı da burada yatmaktadır. Evet, bu zamanı nasıl okumak/ anlamak gerekir? gibisinden de birçok soruyu getirip önümüze koyar.

Kendi payıma bir sosyologun, bir siyasetbilimcinin, yakın çağ tarihçisinin dile getirdiklerinden daha çok şeyi gören/ gösteren bir bilinçle karşımda duran bir yazar Geçtan. Ondaki toplumu/ çağı okuma görüsü, günümüz Türkiyesi'ne bakma bilinci aydınlık bir bilinçtir. Getirdiği çözümlemeler, yaptığı sorgulamalar herkesin okuması, üzerinde düşünmesi gerekenlerdir. Bir eğitimciden işadamına, bir yöneticiden ev kadınına, bir politikacıdan hukukçuya, bir askerden esnafa...özcesi toplumun her kesiminden insana sözü olan bir birikimi taşıyor bize Zamane’deki düşünceleriyle Engin Geçtan.

Eğer Türkiye'yi birilerine, bir yerlere anlatmak gereğini hissediyorsak; sanki, buna Geçtan'ın bu kitabını okutarak başlatmak en iyisi diye düşünürüm.

Önümüzdeki denemeleri yalnızca bir psikiyatrın Türkiye algısı gibi de düşünemeyiz. Bir aydının çağı okuma bilincinin yansısı gibi görmek, dünya değişirken Türkiye'nin dönüşümünün neleri içerdiğine bakmak bilincinin bize taşıdığı sezgili yolculuğun izleri olarak algılamak gerekir Geçtan'ın bu denemelerini.

Evet, Zamane’yi bir de bu gözle okuyun sevgili okurum; hayatımızda ne çok yazılmamış konu, dillendirilmemiş sorun, dile getirilememiş sanrının olduğunu bir kez daha gözlersiniz...Ve dilerim, siz de benim gibi, Engin Geçtan'ın bakışını hep yanınızda hissedersiniz.

Devamını görmek için bkz.

Müge İplikçi, "Zamanımızın eskimeyen dertleri", Vatan Kitap Eki, 17 Nisan 2010

Elimde iki kitap, “Geçtiğimiz yüzyılın son çeyreği allak bullak bir bellekle son buldu” diye düşünüp duruyorum. Tarihin izleği, bu izlekle birlikte meydana gelen değişimler, bu değişimlerin insanlara yansıyan halleri nihayetlenmiş değil. Bu açıdan bakıldığında yakın tarihi “bir geçmiş” olarak irdelememiz pek de mümkün gözükmüyor. Zira tarih dendiğinde dün, bugün ve geleceği hep birlikte düşünebiliriz kanaati hakim bu yaşadıklarımızda.

Türkiye’nin yakın tarihi der demez şu meşum ilkbaharlar ve sonbaharlar geliyor insanın aklına. Elimdeki kitaplardan ilki böyle bir yakın tarihi anlatıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri ve ordudan atılanlar. Yakın tarih deyince geceyle gündüzün eş olduğu zamanlar gibi yaşamla ölümün denk sayıldığı zamanlar düşüyor içime. Türkiyeli insanın kaderiymişçesine geçmişini böyle bir paydada algılama zorunluluğu. Meşum Martlar, Mayıslar, Eylül. Sınırları çizilmiş olan özgürlüğün kolayca tutsaklığa, pür inancın ekonomik menfaate, insani umutların siyasi ihanetlere, yurtseverliğin ucu bilenmiş bir milliyetçiliğe kaydığı zamanların kimi kez sonu kimi kez başlangıcı; kimi kez ikisi de, bazen ikisi de değil; bir devam ya da bir final... Otoritenin demokrasiye, demokrasinin otoriteye yenildiği durumlar. Bazen her ikisi de. Bazen ikisi de değil. Kısaca ülkenin yazgısının yazıldığı kavşak noktaları. Kısaca bir ülkenin kimlik krizine uğraması için gerekli olabilecek hemen her şey. Böylece bir ülkenin referans noktalarının yitirilişi. Bir ülkenin hem kendine hem de insanlarına inanışını yitirişi, yönünü bilemeyişi, bilinmez olan neyse ona yakınlık. Adı Türkiye olan o güzel diyar. O diyarın ülkelerine benzeyen insanları.

Haluk İnanıcı’nın özyaşam tanıklığından yola çıkarak ve “içerden” anlattığı kitabı, bir Türkiye panoroması sayılabilecek olan Rugan Ayakkabılı Teğmen. Ordudan atılan subayların dramını ve birbirleriye örtüşen bu dramların bir ülkenin yazgısında nerelere düşebileceğini anlatıyor. O zaman 12 Eylül’ü hazırlayan tüm dinamikleri ve siyasi “dinamitleri” yeniden görebilmek bugünü anlamak açısından da daha etkili oluyor. Kitabın kahramanlarında da ülkenin bu haline denk düşen bir çaresizlik mevcut. Kendisine ordudan rugan ayakkabılar verilen kahramanın, ayakkabılarına bakıp ayaklarının onlar içersinde nefes alamadığını düşünüyor olması kişisel olarak varlığı ile boşlukta asılı olmak gibi bir duygu aslında. “O her zaman giyilmezdi, hayatın parlak sayfalarına eşlik ederdi... Bir insanın tarihi ayakkabılarının tarihi değil miydi?”

Ayakkabılar ve ötesi

Bu ilginç sorudan ve ayakkabı metaforundan yola çıkarak başka yerlere atlamak mümkün. Öyle bir ülke düşünelim ki bir insanın tarihi rugan ayakkabılarının tarihi olsun; yaşadığı siyasi darbelerin sayısı ve bu sayılarla gelen kuşatmalar olsun. İnsan ya da insanlık tarihi böylesi dur-kalklarla mı ilerler? İnsanın tarihi, başka bir deyişle ayakkabılarına bakmakla mı geçer, yoksa asıl olan kat edilecek olan yol mudur? Kendisine yol kat etmesi izin verilmeyen insan ne yapar? Kısaca özgür ve özerk olunmasına izin verilmeyen insanın tercihi nedir?

Tuhaf bir tesadüf, hemen her kitabıyla zihnimde uzun yolculuklara çıkmamamı sağlayan Engin Geçtan’ın Metis’ten çıkan Zamane’si hızır gibi yetişiyor imdadıma. Tarihin insan ve insanlık tarihi bağlamında benzer hususlar içerdiğini düşündürtüyor insana. Kişilerin tarihinden insanlık tarihine uzanan bir saptama bu. Geçtan’a göre her ikisi de birbirini izleyen bağımsız olaylar dizisi ve dönemlerden oluşmuyor. Ona göre “Münferit bir olayın, tarihin yönünü belirleyici bir unsur olarak değerlendirilmesi” pek mümkün değil. Neden derseniz her olay sürecin kendi akışı sırasında doğuyor. Kısaca insanın yaşam öyküsü ve insanlık tarihi arasında kesintisiz birer süreç ihtiva etmeleri ve bu süreç içersinde yer yer durağanlık, yer yer sıçramalarla yol kat edilmesi yönünde yakın bir bağ var. Bazen bu sıçramalar dorukları oluşturuyor. Tıpkı bir edebiyat metninde olduğu gibi olaylar bir biçimde akıyor, durağan anlara durağan olmayanları eklemleniyor, sıçramalarla yükselişler gerçekleşiyor ve karşımızda onu buluyoruz: Doruk noktası… Bunu olumlu-olumsuz birçok örnekle desteklemek mümkün. Örneğin yazının bulunması, matbaanın insan hayatına getirdiği değişim, atomun parçalanması, genetik alanındaki devrimler, bilgisayarın hız ile kurduğu ilişki… Hepsi bir sürecin sonucunda insanlık tarihinde yer almış olaylar. Öte yandan dünyadaki birçok soykırım benzer bir akışın içinde gerçekleşebiliyor. 11 Eylül’ün bir günlük bir olay olmadığını hepimiz biliyoruz. İnsan ilişkilerine baktığımızda da farklı değil aslında. Günümüzde bir insanın öfkesi, vurdumduymazlığı, kibri, otoriterliği, hırsı, aşırı hassasiyeti, melankolisi, hüznü, melekliği, demonik tepkilerine “bunun başlangıcı neydi ve nasıl gelişim kaydetti?” sorusunu sorabilirsek, o insanın kişisel haritasını çıkarmamız mümkündür. Peki bu neye yarar –özellikle de geçmişi düşünerek, tam da o geçmişin 2010 yılındaki Türkiye’deki yansımalarını akılda tutarak?

Bir ihtimal şu gerçeği görürüz: Türkiye’de yaşayan insanlar olarak birçok hususta hemen hepimizin yaraları ortak! Hepimizin üzerinde aile, din, ideoloji, vatandaşlık duyguları o kadar travmatik bir biçimde etkisini sürdürüyor ki! Bunların yarattığı depremlerin başında “özerk insan” olamama hali ne yazık ki hâlâ çok önemli bir yer tutuyor. Yine Geçtan’a referans verecek olursak, “Özerklik, bir insanın seçimlerini dış etkenlerden ve şartlanmalardan bağımsız şekilde ve iç sesi doğrultusunda yapabiliyor olma özgürlüğüdür. Politik özerklik, insan hakları, ifade özgürlüğü gibi üst-sistemle ilgili kavramlardan sık söz edildiği halde, bireysel özerklikten neredeyse hiç söz edilmez!”

İster karar veremeyen, verdiği kararla ilgili şüpheler içersinde kalan, kendini ortaya koymaktan ürken biri olalım; ister “ist”lerle, “izm”lerle konuşmayı amaç eylemiş bir geçmişin içinden gelip o üsluba inanalım; ister başkalarını ya da üst-sistemleri damardan eleştirmek halleriyle günü kurtarmaya aday olalım –hemen hepsinin vardığı yer muhtemelen aynı; kendimizi, karşımızdakileri ve dünyayı seçememek!

Oysa özerk bir birey olabilmek başkalarının olmadan önce kendimizin olabilmeyi göze almaktan geçiyor. Elbette bu yaşananlara nasıl bakabiliriz sorusu da önemli. Bugün yaşanan birçok çelişkinin temelinde ne yaşandığından çok neye nasıl bakıldığı sorusunun etkili olduğunu görüyoruz. Kısaca şu: Dünya nereye giderse gitsin, “batsın bu dünya” diye bakmak ve her şeyi önyargıyla toza dumana bulamak yerine olup bitenleri serinkanlı bir perspektiften görmeye, anlamaya, algılamaya çalışmak...

Uzmanlık alanı psikiyatri olan Engin Geçtan’ın kimlik sorunlarından korkulara, otoriteden depresyona bizi bize anlattığı kitabı Zamane’yi okumanız size değişik bir kapı açmaya aday. Yaşanılan anı ve yaşamın değerini gerçekten istiyorsak.

Öte yandan Halil İnanıcı’nın Rugan Ayakkabılı Teğmen’i de mâkus kaderli bir ülkeyi seçebilmemiz için ilginç ipuçları taşıyor. Dünü daha iyi hatırlayabilmek için.

Devamını görmek için bkz.

“Mehteran yürüşüne benzeyen bir süreç”, Yeni Şafak Gazetesi, 10 Mart 2010

Engin Geçtan, Zamane adlı kitabında psikiyatr kimliğiyle Türkiye tarihinde farklı bir yolculuğa çıkarıyor okurlarını. Yazar, yanından geçen bir çocuğun annesine "Türkiye adaletli bir yer değil" isyanına şahit oluyor. Bu olay kitabının yazılmasında büyük öneme sahip. Kendi çocukluğunda, o çocuğun yaşındaki bir bireyin böyle bir görüşü dile getiremeyeceğine dikkat çeken yazar, kitabında Türkiye'de toplumun ve bireylerin değişmesine dair değerlendirmelerde bulunuyor. Zamane hallerine yılların birikimiyle bakan yazar, Türkiye'nin mehteran yürüyüşüne benzer bir süreç yaşadığına dikkat çekiyor. Askeri darbenin ardından tepkilerin sindirildiğini söyleyen Geçtan, "Askeri darbe olmasaydı neler yaşardık?" sorusunun ise cevabını hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz bir soru olduğunu söylüyor.

Müge İplikçi, ''Bazen tek bir kitap!'', Vatan Gazetesi, 5 Ekim 2011

İki gün önce gazetemizde Mine Şenocaklı’ın Hasan Cemal ile son kitabı Barış’a Emanet Olun üzerine yaptığı söyleşiyi okumuşsunuzdur. Hasan Cemal kitabıyla ilgili bilgiler verirken medyanın geçmişte yaşadığı suskunluğa, belleksizliğe, yanlış yönlendirmelerine değiniyor. Değinirken bir de özeleştiri yapıyor. Benzeri bir yüzleşmeyi Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim kitabında da yapmıştı ve bir dönemin ilâh konumundaki gazetesinin de nihayetinde insan elinden çıkma olduğunu anımsatmıştı birçoğumuza.

İnsan eli bana şunu çağrıştırıyor: İnsan yanlış yapar, yapabilir. Üstelik insanın yanlışlarla güzel olduğuna inanan biriyim. Ancak asıl çözüm noktası inatla yanlışları devam ettirmekte değil, bunların gerçekliğiyle yüzleşebilmekte. Açıkçası toplumsal psikolojimizin de bundan farklı bir işleyişi olduğuna inanmıyorum. Bunun yolunu ve yöntemini bir biçimde görmemi sağlayan kitaplardan bir bölümü de Engin Geçtan’ınkilerdi. (Bakınız özellikle onun Zamane’sine)

Türkiye kamuoyunun yıllarca Kürtler konusunda kendi gölgesinde yaşamayı tercih etmesi, kamuoyunun kendi seçimi değildi. Orada yaşananların gerçekte ne olduğunu ilk elden okumamıza, görmemize hiçbir zaman izin verilmedi. Gerçeği bu biçimde ihlâl edenlere diyecek bir sözüm yok. Bedeller er ya da geç ödeniyor çünkü.

Ancak artık kamuoyu olarak madem birtakım olup bitenleri daha net seçebiliyoruz, o zaman sarf ettiğimiz düşman sözcüklerimize, kinlerimize bir kez daha dönüp bakmamız gerekiyor. Aslında kızdığımız kim? Neden öfkeliyiz? Neden hep karşımızdakileri suçluyor ve kendimizi hep haklı görüyoruz? Bu intikam duygusu niye?

Haberi çok çıktı ama tam da burada diğer sevdiğim bir kitabın adını zikretmek isterim: Bildiğin Gibi Değil bir sözlü tarih çalışması. İki araştırmacı Rojin Canan Akın ve Funda Danışman’ın derlediği Metis Yayınları’ndan çıkan bir kitap. Yaşamı anlatıyor. Biz Batı’dakilerin belleklerinden kaçanları, belleklerine kondur-a-madıklarını.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.