Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-867-5
13x19.5 cm, 280 s.
Liste fiyatı: 27,00 TL
İndirimli fiyatı: 21,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Engin Geçtan diğer kitapları
Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar, 1975
İnsan Olmak, 1983
Psikanaliz ve Sonrası, 1988
Varoluş ve Psikiyatri, 1990
Kırmızı Kitap, 1993
Dersaadet'te Dans, 1996
Bir Günlük Yerim Kaldı İster misiniz?, 1997
Kimbilir?, 1998
Kızarmış Palamutun Kokusu, 2001
Hayat, 2002
Tren, 2004
Seyyar, 2005
Kuru Su, 2008
Zamane, 2010
Rastgele Ben, 2014
Orada, Bir Arada, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Mesela Saat Onda
Kapak Resmi: Stanley Spencer
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2012
2. Basım: Aralık 2015

Psikiyatri üzerine yazdığı çok sevilen kitaplarından sonra, art arda yayımladığı romanları ile edebiyat okurlarının sevgisini kazanan Engin Geçtan, dört yıl aradan ve Türkiye'de yaşanan süreçlere uzmanlık alanının perspektifinden bakan Zamane kitabından sonra, yeni romanı Mesela Saat Onda ile edebiyata döndü.

Engin Geçtan yine keskin bir zekâ, mizahi ama sert bir eleştirellik ve her şeye rağmen koruduğu bir iyimserlikle bu kez İstanbul'un muhtelif semtleri, zamanları, kuşakları ve yaşamları arasında geziyor, Beyhude'nin, Hamasettin'in, Hükümet'in, Karamela'nın, Karanfil'in, Macun'un, Muhtelif Rivayet'in, Otuz'un, Ömrügüzel'in, Reçel'in, Takiye'nin, Tango'nun... hikâyeleri üzerinden bize yine kendi hikâyemizi anlatıyor.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü’nden, s. 7-9.

Gün ağarmak üzere. Genç adam kırmızı çarşafların arasından sessizce sıyrılıp yataktan çıktı. Biraz ötedeki yeşil koltuğun üzerine atılmış duran külotunu ve pantolonunu ayağına geçirip kalçasına yerleştirdi, tişörtünü de üstüne. Çoraplarını giyip ayakkabılarını eline aldıktan sonra usulca kapıya yöneldi. Çıkmadan önce dönüp yatakta yatan hayli geçkin, tombulca ve sarı boyalı saçlı kadına baktı. Koyu kırmızı kadife perdelerin aralarından gelen loş ışık yüzüne vurmuş, derin uykuda gibi. Kahvaltıya kalmamalıydı. Bu, sahiplenme taleplerini de birlikte getirebilirdi. Tecrübe öyle diyordu. Üstelik yetişmesi gereken bir işi vardı. Gıcırdayarak açılan kapının sesini duyduğu an yüzünü buruşturdu, içinden sessizce gelen "Eyvah!" çığlığıyla. Evde başka kimse olmadığı halde yatak odasının kapısını neden kapatmıştı ki bu kadın.

Kendini bir an önce dışarı atma telaşıyla, kapı gıcırdadığında kadının gözlerini araladığını fark edememişti. Salondan hızla geçti. Dairenin dış kapısı kilitliydi ama anahtar üzerindeydi. Neyse ki açılırken kilit fazla ses çıkarmadı. Hole çıktığında önce asansöre yöneldi, ama sabahın sessizliğinde bu iyi bir fikir gibi görünmedi, ayakkabıları elinde karanlık merdivene yöneldi. Beşinci kattan neredeyse üçüncü kata kadar tırabzana tutunarak inmişti ki birden ışıklar yandı, ardından asansörün sesi duyuldu. Paniğe kapılıp inmeye devam etti ve üçüncü kata ulaştığında, asansör kapısının önünde bavuluyla bekleyen orta yaşlı bir kadının kendisine dehşetle baktığını gördü. Başında renkli desenli eşarp, yaz gününe rağmen üzerinde ince bir pardösü olan kadın hafif bir çığlık attı. Birbirlerine baktılar, ikisinin de yüzünde korku, şaşkınlık. Genç adam hızla aşağıya yöneldi, basamakları atlarcasına inerek. Birinci katta duraksadı, asansör aşağı iniyordu, devam ederse kadınla tekrar karşılaşabilirdi. Beklemeye başladı, bir süre sonra apartmanın giriş kapısının kapanma sesi duyuldu. Birinci katta ne kadar beklediğini kestiremedi, ama yeterince zaman geçmiş gibiydi. Ayakkabılarını giyip usulca zemin kata indi. İçeriden bakıldığında binanın önünde kimseyi göremedi, kadın gitmiş olmalıydı.

Demir işlemeli giriş kapısını yavaşça açıp adımını dışarı attığında hemen oracıkta beklemekte olan kadınla tekrar karşılaştı. Kadın, artık dış mekânda olmanın güveniyle ona meydan okurcasına bakıyordu. Önce tabana kuvvet kaçmak istedi, ama kadın çığlık atıp erken uyanmış insanları sokağa çekebilirdi. Loş sokağa şöyle bir bakıp kimselerin olmadığından emin olduktan sonra en iyi bildiği şeyi yaptı. Birden kadına yaklaşıp onu kollarıyla sarmalayarak öpmeye çalıştı, direnen kadın tekme atıyor, elini ısırmaya çalışıyordu. Ama sonunda dudakları genç adamın dudaklarına mühürlendi ve sesini çıkaramadı ya da çıkarmadı. Bir süre sonra pelteleşip gözleri kapalı, kendini genç adamın kollarına bıraktı.

Rahmetli Zifirullah Bey onu hiç böyle öpmemişti, hatta hiç öpmedi bile sayılır. Geceliklerini ve pijamalarını çıkarmadan sevişirlerdi, daha doğrusu çiftleşirlerdi, gerekli kısımları birazcık aşağıya sıyırıp. Yıllar böyle geçmişti, ama sinemalarda gösterilen filmlerdeki aşk sahneleri artık farklıydı, sıradan filmlerde bile. Utanmazlaşmış bu dünyaya gözlerini kapayıp, farklılığın farkında olmamaya çalışmak giderek zorlaşmışken, Allah'ın işi bu ya, o gün gelivermişti kendiliğinden. Zifirullah Bey'in evraklarını muhafaza ettiği dolabın tozunu alırken, klasörlerin ardına büyük sarı bir zarfın gizlenmek istercesine yerleştirilmiş olduğunu fark etmişti. Eskimiş evrakların ardındaki bu zarf yepyeni ve diriydi. Merakına direnemeyip zarfı açmıştı. Genç erkek fotoğraflarının olduğu bir dergiydi içindeki, hepsi hayli çıplak. Sonra da sayfaların arasından fettan bakışlı esmer bir gencin fotoğrafı çıkmıştı, üzerinde el yazısı: "Aşkımızı hatırlatması için." Altında bir erkeğin ismi. Her ne idiyse.

Bir süre donakalmıştı, zihninde olup biteni bir düzene koymaya çalışarak. Tuhaftır ama yürek burukluğu yaşamamıştı, bunları aslında sezip de kendini sezmediğine inandırdığından olmalı. O gencin fotoğrafına baktı bir süre, bula bula bu salağı mı bulmuştu Zifirullah? Oysa dergideki gençler bayağı hoştu, hele de sürmeli gözlü olanı. Sonra, farkına varmaksızın bacak arasına götürmüş olduğu elini hızla çekti, ona yakışmazdı bu. Yine de zihnine, bir türlü uzaklaştıramadığı o sözcük musallat oluvermişti artık. Şehvet! İçinden bu sözcüğü tekrar ettikçe daha da tahrik oluyordu, gözü dergideki sürmelinin belli belirsiz görünen mahrem yerlerinde.

Şehvet onu bulmuştu sonunda, hayli gecikmiş de olsa. Üstelik evinin önündeki kaldırımda, gün yeni ağarmışken, ele güne karşı bir halde. Şehevi zevkin eriyiğinde kendinden geçmiş halde genç adamın kollarında kıvranırken keskin bir klakson sesiyle irkildi. Hemen yanında, yolda bir taksi duruyordu, çağırdığı araba olmalıydı bu, tombul ve gür bıyıklı sürücüsüyle. Daha güneş yükselmeden terlemiş bir yüz ve şaşkın bakışlar. Bu ani buluşmanın üstesinden gelememişken boynunun arkasına kaymış eşarbının açık bıraktığı saçının sırılsıklam olduğunu fark edip neye uğradığını anlamaz bir halde başını kaldırdı. En üst kat pencerelerinden birinden içeri alınan sarı plastik kovanın sadece kenarını görebildi. Konsomatris geçmişi olduğu söylenen yaşlı kanaryanın penceresiydi bu. Karşısındaki şehvet tanrısının binada ne aradığı anlaşılmıştı. Bavuluna uzanmak için eğildiğinde her yanından su damlayan genç adam hızla bavulun sapını kavradı, taksinin bagajını açıp yerleştirdi. Sonra hâlâ şaşkın bir halde bakınan kadını önce yanaklarından öptü, ardından elini öpüp saygıyla başına götürdü ve ona taksinin kapısını açtı. Araba uzaklaşırken elini dudaklarına götürüp kadına bir öpücük yolladı. Öpücük içten ve sıcaktı, ama kadın bunu göremedi. Sadece, dikiz aynasından olup biteni izleyen şoförün kafası biraz daha karıştı.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Eray Ak, ''Bugünlerin ‘üst kurmacası’'', Cumhuriyet Kitap Eki, 24 Mayıs 2012

Engin Geçtan yapıtlarını okuyanlar bilir her satırda keskin bir zekânın kol gezdiğini. Bu keskin zekâ, okurunu bazen sürprizli sona doğru akan bir nehirde yolculuğa, bazen insan arası ilişkileri dumura uğratan noktalardaki kesişmelere bazen de toplumsal konuların tam göbeğine götürür. Geçtan’ın okur karşısına çıkan son romanı Mesela Saat Onda’da yazarın işte bu tüm yazı niteliklerinin hepsini bir arada görmek mümkün.

Mesela Saat Onda her şeyden önce bir kaos roman. Bellibaşlı bir kahramanı, düz çizgide akan bir kurgusu ya da tek konuya odaklanmış bir yapısı yok ama bir taraftan da tüm bunların hepsini tek tek içinde barındırıyor. Geçtan’ın marifeti de tam bu noktada ortaya çıkıyor. Roman kişisi, kurgusu ve konusu noktasında “her şeyin” kendi hikâyesini taşıdığı malzemeyi özgün biçimde yontarak bir roman ortaya çıkarıyor. Böyle bir roman yaratmaktaki amaç da yazarın alışık olduğumuz özelliklerinden birini öne itiyor: Bin türlü renkle bizi yine bize anlatıyor Geçtan.

Romanın her ne kadar belli başlı bir kahramanı yoksa da hikâyesinin ateş almasında öne çıkan iki karakteri tanımak gerekir. Bundaki amaçsa yazarın hangi uçları bir araya getirdiğini daha net görebilmek. Tesadüflerin ve aklın zor kestiği kesişmelerin doğurduğu bu romanın hangi zıt kutuplardan sürüklenerek kendi hikâyesini yarattığı hakkında fikir sahibi olabilmek. Bir kartopu etkisiyle büyüyen romanı, daha avuca sığan bir kütleyken yakalamak...

İki farklı dünya

Sahneye ilk çıkan kahramanımız Otuz Damacana. “Adı Otuz, yaşı yirmi dokuz. Çevresine testosteron kokusu yayanlardan değil, ama vaktiyle şeytan tüyü, şimdilerde karizma denilen o şeyden var hücrelerinde. O bunun pek farkında değil, hayatı yaşlı kadınları mutlu etmek üzerine kurulmuş. Varolduğunu hissedebilmek için sürekli beslenmesi gereken hayati bir gıda bu, ama böyle bir hayatın zorlu yanı da var. Yaşlı kadınlarla ilk beraberliklerinde doruğa ulaştığı anda, bu arzu nesnelerinin hepsi birer nineye dönüşüveriyorlar aniden. Oysa nineler daha ve daha çok talep ediyorlar, hatta bazıları tapusuna bile el koymaya kalkıyor, ama bir süredir artık onları memeden kesme konusunda da uzmanlaştı. Para ya da hediye kabul etmez, bir otele gidildiğinde masrafları kendi karşılar. İyi kazanıyor, bir otobüs işletmesi var.”

Sahneye ikinci sırada adımını atanın “Adı Karanfil, dünyaya geldiğinde ona verilen isim ise Hatime. Babasının taptığı sevgili annesinin adı, yani Karanfil’in babaannesinin. (...) Üstelik babası, kendi annesine olan düşkünlüğünü kızına yansıttığından, aşırı ilgisiyle onu adeta boğmuş, daha sonraki yıllarda bu ilgi baskıya ve kıskançlığa dönüşmüştü. Dibe çekilip dağılmak üzereyken can simidi olmuştu Zifirullah, babasının tehditlerine rağmen. Evden komşuya gidiyorum diye çıktığı o öğle sonrası gizlice evlendiler, (...) Zifurullah Hatime’yi kaçırdı, dediler olayın ardından, yine de kim kimi kaçırdı bilinmez. Babasından ulaşan tehdit mesajlarından korunabilme umuduyla kimsenin bilmediği ücra bir adreste yaşadılar aylarca. Hatime’nin sonradan anlayamadığı şey, Zifurullah’ın oğlanlara düşkün olduğu halde neden kendisiyle evlendiği ve bütün bunlara katlandığıydı. (…) Üstelik evlenmelerinin ardından çok kıskanç bir adama dönüşmüş, başını örtmesi için baskı yapmıştı. Hatime babasının engellemelerine rağmen bitirdiği yüksekokul sayesinde İngilizce öğretmeni olmaya hak kazanmıştı. Zifirullah buna da engel olmak istemiş, ama Hatime’nin direncini kıramamıştı. (...) Hatime babasından asıl öcünü (ise) evlendikten bir yıl sonra almıştı, mahkemeye başvurup Karanfil adını alarak.”

Geçtan bu iki farklı dünyada yüzen karakterini bir apartmanın merdivenlerinde buluşturarak hikâyesini anlatmaya başlıyor. Karanfil ve Otuz’un birbirlerini gördükleri anda telaşla kaçmaları ve yine garip bir biçimde telaşla öpüşmeleri iki karakterin de tüm hayatını adeta silbaştan ediyor. Ölümlerden dönüyor, türlü olayların içinde kendini buluyorlar ama görüş(e)meseler de ikisi de bir diğerini sürekli aklının kenarında köşesinde taşıyor. Ancak bu karakterler adına en önemli değişim o güne kadarki yaşamlarını bir kenara bırakmaları. Karanfil, “koca zoruyla” örttüğü başını açıp geçkin yaşına rağmen kendi güzelliğinin tadını çıkarmaya başlıyor. Otuz ise o güne kadar “ninelerle” yaşadığı sefahati bir kenara bırakmaya karar veriyor.

Tesadüflarin büyüsü

Buraya kadar her şey tekdüze hikâyelerde de karşılaşabileceğimiz şekilde işliyor aslında. Roman bu noktadan sonra çığırından çıkıyor. Bu öpüşme tüm dünyanın dengesini bozuyor adeta ve herkes zıvanasından dışarı taşıyor. Bu dakikadan sonra kaderin “kuralsız kuralları” işlemeye başlıyor romanda; yani ; “evrenin kimsenin bilmediği cevaplar manzumesi...” Kaderin yanıtı bilinmez sorularının nasıl ortaya çıktığı da sorgulanmaya başlanıyor romanın bu ipini kopardığı bölümünden sonra. Hikâyenin çığırından çıktığını ise okuyucu olarak kendimizi fazla zorlamadan, kurguya dışarıdan katılan ve okuduğu romanın gerçek hayatta karşılığını bulan bir karakterden anlıyoruz: Takiye.

Takiye, evindeki kitaplıktan rastgele seçtiği isimsiz bir romanı okurken kendini romanın içinde bulan bir karakter. Daha doğrusu roman karakterlerine gerçek yaşamda denk gelmeye başlıyor. İlk başlar bir anlam veremese de bu duruma kendi yaşadığından emindir aynı zamanda ama Takiye bir yazar kurbanı. Bunu iyi bilmek gerek. Okurunda, okuduğu metnin içinde kendine yer edinebilmeyi hayal ettirmek için yaratmış yazar bu karakteri. Geçtan’ın romandaki türlü oyunlarından bir tanesi bu. Özellikle dikkat etmek gerek yazarın bize kurduğu bu tuzağa “yakalanmak” için… Mesela Saat Onda’nın içine Takiye kafasıyla dalmak ayrı bir keyif!

Sadece Takiye de değil, daha birçok rol alan, kurguyu kurcalayan kahramanı var yazarın: Mimoza, Tango, Muhtelif Rivayet, Hükümet, Püskevit, Beyhude, Sakatat Hanım, Mehmedireşad, Çakı, Hamasettin… Say say bitmez diye bir şey varsa, romanın “kahramanları” için bunu rahatlıkla söyleyebiliriz Bu çok kişili kurguda roman kahramanlarının önemi ise tesadüflerin büyüsünde kendini buluyor. Her biri de Geçtan'ın kotardığı bu kurguda “baş rol” seviyesinde roller alıyor, çünkü her birinin romanın gidişatında aldığı roller sona etki ediyor.

Günden hız almak

Bunun yanında bir de yazarın romanın merkezine koyduğu deprem var ki karakterlerin ve akan olayın tüm iplerini eline alıyor. Deprem sayesinde birçok ayrı koldan yürüyen hikâye, tek yatakta birleşiyor. Romanda en ayrıntılı şekilde ele alınan konu aynı zamanda deprem. Kurguya etkisi ise en fazla işlenen konu olmasının çok ötesinde. Boyutlar arası bir kapı açılıyor adeta depremle romanda ve iki yıl öncesiyle sonrası birbirine giriyor. Ancak gariplik bununla da sınırlı kalmıyor. Kahramanlardan bazıları bu depremi yaşarken bazılarının yaşamadığı ortaya çıkıyor. Adeta iki yıl önden işleyen bir paralel evren kurmuş yazar bu deprem bağlamında romanda. Bu farklı zaman boyutlarının buluşma noktası da yine aynı şekilde ilginç. Bir radyo programı fırsat veriyor ayrı zaman dilimlerinin aynı frekans üzerinde buluşmasına. Yine aynı şekilde romanın çözümünde de bu radyo progrmanın etkin rolü yadsınamaz.

Bugünün yerel ve küresel anlamda bir parodisi aslında bütün bir roman. Kahramanlarından kurgunun içindeki olaylara, göndermelerinden yüklendiği anlamlara kadar her şey okuyucu olarak bizi bu fikre itmek için birleşmiş. Romanın merkezine alınan deprem dahi yerel bazda her zaman, her konunun bir şekilde içine giren “olası İstanbul depreminin” bir parodisi olarak kurgulanmış. Aynı şekilde siyaset de bu parodinin önemli parçalarından. Sürekli tartışılan ve hemen her haber saatinde izlediğimiz olaylar romanın içinde kendine yer bulmuş. Magazin de tıpkı siyaset gibi ince bir mizah anlayışıyla ti'ye alınan konular arasında yer alıyor. Gerçek ve kurmaca tek koldan yürüyor romanda. Güncelden hızını alan bir roman olması açısından Mesela Saat Onda, günü net bir biçimde yakalıyor. Bugünlerin bir “üst kurmacasını” yapıyor Geçtan bu son romanında.

Tüm bunlardan sonra yazarın kitapta yapmaya çalıştığına yazarın gözünden de bakmak gerekir. Birçok ipucu veriyor aslında yazar bize romanda yapmak istediklerine dair. En önemlisi de kitabın yaşam ve kurmaca arasındaki ince çizgisine yaptığı vurgu: “ (...) o kitap yazıldıkça yaşanan ya da yaşandıkça yazılan bir kitap.” Gücünü günden alan bir roman olmasının da payı büyük yaşandıkça yazılmasında romanın. “Hikâyesizliklerin hikâyesi”nin nasıl bir şey olabileceğini merak eden herkesin okumak isteyeceği bir roman Mesela Saat Onda. “Hikâyesizliklerin hikâyesi” nasıl olur diye çok sorgulamamak da gerekir aynı zamanda. Neden mi? Nedenini de yazar açıklasın: “İnsanlar böyle kitaplarla karşılaşmalıydılar, fazla soru sormadan. Yoksa sadece kitap okumanın değil, pek çok şeyin tadı kaçardı.”

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.