www.metiskitap
www.metisbooks
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
    
KİTABI / YAZARI BUL
 
  
 
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-492-9
13X19.5 cm, 120 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Fethiye Çetin diğer kitapları
Torunlar, 2009
Utanç Duyuyorum!, 2013
 
Anneannem
Yayına Hazırlayan: Emine Bora
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Aralık 2004
11. Basım: Mart 2014

Bu coğrafyada yaşayan herkesin şu ya da bu şekilde bildiği ama üzerinde konuşmamayı tercih ettiği saklı yaşamlar. Ermeni ve Hıristiyan iken Türk ve Müslüman olmuş binlerce çocuktan biri: Heranuş ya da diğer adıyla Seher.

Torunu Avukat Fethiye Çetin anneannesi hakkındaki gerçeği yıllar sonra öğrendi. Anneannesinin akrabaları Gadaryanlara ise onun ölümünün ardından ulaşabildi. Konuşacak çok şey, sorulacak çok soru vardı.

"Yaşamı boyunca akla hayale gelmeyecek zorluklara göğüs germiş, çocuklarının ve yakınlarının karşısına çıkan engellerle baş etmiş bu kadın, gerçek kimliği söz konusu olduğunda neden kendini bu kadar çaresiz hissediyordu? Neden ailesini ve kimliğini savunamıyor, isteklerinin arkasında duramıyordu?"

Anneannenin her acı hatırayı anlatıp bitirirken tekrarladığı cümlede gizli belki de bu soruların cevabı: O günler gitsin, bir daha geri gelmesin...

OKUMA PARÇASI

s. 46-48


(...)

Çermik Hamambaşı'na geldiklerinde azalmışlardı. Küçülen kafile, orada mola verecek, ertesi gün yola devam edecekti. Küçük oğlu Hırayr'i bir bohça ile sırtına bağlayan İsguhi, yol boyu, arkalara düşmemek için adeta koşturarak yürüyor, diğer çocukları Heranuş ve Horen'i de ellerinden sımsıkı kavramış iki yanında sürüklercesine çekiştiriyordu. Yol boyunca pek çok çocuk ölmüştü ama o, çocuklarını buraya kadar sağ salim getirmeyi başarmıştı. Yorgunluktan, açlık ve susuzluktan adım atacak mecalleri kalmamıştı. Oldukları yere yığılıverdiler sonunda.

O sırada, etraflarını saran Çermikliler, ekmek ve su veriyorlar, karşılığında altın ve ziynet eşyası istiyorlardı. Oysa açlıktan avurtları çökmüş bu insanlar, bütün paralarını, altınlarını ve takılarını ölüm yolculuğunun daha ilk günlerinde yitirmişler ellerinde bir şey kalmamıştı.

Bu zavallı insanların çevresinde birikenlerin sayısı giderek artıyor, toplananların bir kısmı acıyarak bir kısmı da iğrenerek bakıyorlardı. Bir süre sonra izleyicilerden bazıları, çocukları incelemeye, gözlerine kestirdiklerini almak için yakınları ile konuşmaya başladılar.

Çermik jandarma komutanı olduğunu sonradan öğrendikleri atlı bir jandarma onbaşısı Heranuş'a, Çermik'in Karamusa köyünden Hıdır Efendi ise Horen'e talip oldular. Hırayr çok küçük olduğundan onun talibi yoktu. İsguhi, bütün yorgunluğuna ve açlığına rağmen, durumu kavrar kavramaz oturduğu yerden bir atmaca gibi fırladı ve çocuklarını arkasında sakladı. "Onları kimse benden alamaz. Onları vermem," diye öyle bir söyledi ki, bu söyleyişinde bütün dünyaya meydan okur gibi bir hali vardı. İsguhi'nin annesi Takuhi, yanlarına geldi ve İsguhi'ye çocuklarını bu adamlara vermesinin onlar hakkında daha hayırlı olacağını söyledi. Heranuş, anneannesinin annesini ikna etmek için şöyle dediğini duydu:

"Kızım, çocuklar birer birer ölüyor. Bu yürüyüşten kimse sağ çıkamayacak. Verirsen canları kurtulur, yoksa ölecekler. Hepimiz öleceğiz. Hiç değilse onlar yaşasınlar, ver."

Heranuş'un halası Zaruhi de anneannesini destekledi. O da Heranuş'un jandarma onbaşısına verilmesinden yanaydı. Bu iki kadın İsguhi'yi ikna etmek için diller döktüler ama o nuh diyor peygamber demiyordu.

Bu tartışma sürerken ansızın üstlerine atlayan adamlar, Heranuş'u ve Horen'i İsguhi'nin elinden kaptılar. İsguhi bütün gücünü toplayarak öne atıldı ancak jandarma Heranuş'u atına atmıştı bile. Son bir hamle ile ata ulaştı, bir eliyle jandarmanın ayaklarını, diğer eliyle de Heranuş'u yakaladı ve çekiştirmeye başladı.

Bu kadından kolay kolay kurtulamayacağını anlayan jandarma, kamçısını çıkardı ve İsguhi'yi kırbaçlamaya başladı. Kırbaçın değdiği yerlerdeki dayanılmaz acıya rağmen İsguhi, Heranuş'u sımsıkı kavradığı elini gevşetmiyor, bütün gücüyle kızını çekiştiriyor, bir yandan da kızını bırakması için jandarmaya kâh ileniyor kâh yalvarıyordu.

O sırada, beş yaşındaki Hırayr, çığlık çığlığa ağlamaya başladı. Hırayr'e de bir kötülük yapıldığını düşünen İsguhi, bir an için başını sesin geldiği yöne çevirdi ve işte o anda jandarma atını mahmuzladı. Ok gibi öne fırlayan at, üstünde Heranuş'la birlikte uzaklaştı.

İsguhi ile Heranuş'un Çermik Hamambaşı'nda ayrılan yolları bir daha birleşmedi. Annesini ve ablasını jandarmaların öldüreceğini sanarak ağlayan beş yaşındaki Hırayr de, Heranuş'un "Hepimiz öleceğiz," diyen anneannesi ve halası da bu ölüm yürüyüşünden sağ çıkamadılar.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Yahya Koçoğlu, “Anneannem Heranuş”, BİA, 9 Aralık 2004

İstanbul Barosu Azınlıklar komisyonu (eski) sözcüsü olarak tanıdığımız Fethiye Çetin, Anneannem adlı kitabında bir 'muhtedi' (ihtida eden, dönme, sonradan Müslüman olan) torunu olduğunu anlatıyor.

Yani, anneannesinin, Elazığ'ın Palu ilçesi (eskiden Maden ilçesi) Habab köyünden Ermeni Heranuş hanım olduğunu...

Adı, Seher olarak değiştirilen Heranuş Hanım, 1915 Ermeni tehcirinde, annesinin elinden askerlerce zorla alınmış ve bir Müslüman kızı olarak büyütülmüş, evlendirilmiş, 'toruntaht' sahibi olmuş. Amerika'daki ailesini, kardeşlerini ve yeğenlerini göremeden ama umudunu yitirmeden 95 yıl yaşamış. Ermeni olarak doğmuş, Müslüman töreniyle toprağa verilmiş.

Fethiye Çetin, anneannesinin Ermeni olarak doğduğunu, yıllarca bilmiyor. "Sen bize çekmişsin" lafının içerdiği anlamı yıllardan sonra çözüyor.

Ev gezmelerinde çörekli ikramların anlamını, mezarlıklardan değil yaşayanlardan korkulması nasihatinin anlamını yıllardan sonra anlıyor Fethiye Çetin. Ya da başının arkadan terlemesinin, ailenin bir özelliği olduğunu...

Avukat Fethiye Çetin, kitabında, anneannesinin yaşamını anlatıyor. Ama bu yaşam, onlarcasını bildiğim, binlerce olduğunu düşündüğüm "kılıç artığı" çocukların hikayelerinden biri sadece.

Çetin, eskiyle yakın zamanı harmanlayarak akıcı bir dille kaleme aldığı kitabın 79. sayfasında, "kılıç artığı" sözünü açıklıyor:

"...

Bir başka buluşmamızda Hasan bana, anneanneme ve benzerlerine, halk arasında 'kılıç artığı' dendiğini söyledi. Birinden söz edilirken 'O da kılıç artığıdır,' dendiğini.

Kanımın donduğunu hissettim. Bu sözü daha önce duymuştum ama bunun anneannem ve benzerleri için bu kadar soğukkanlı bir biçimde kullanılması içimi yaralamıştı. Çörekli anılarla oluşan iyimserliğim yerini karamsarlığı bırakmıştı."

Yüz binlerce kişinin ölümüne yol açan tehcire, Süryaniler, "seyfo" der. Anlamı "kılıç"tır, seyfo sözcüğünün. Aynı sözcüğün seçilmesi tesadüf olamaz.

Şimdi bile Gayrimüslimlerin mezhep, hatta din farkı bilinmezken, o dönemde Ermenilerle Süryanilerin ayırdına varılmış değildir. Bu nedenle tehcir, Ermenilerle birlikte Süryani "gavurları" da içermiştir. Yani, “soğan soğandır” tehciri uygulayanların gözünde.

Çetin, kitabında, anneannesi öldükten sonra akrabalarını nasıl bulduğunu da aktarıyor. 11 Şubat 2000 tarihli Agos gazetesinde yayımlanan ölüm ilanında, anneannesinin adını, doğduğu yeri, anne ve babasının adını ve yaşadıklarını anlatıyor ve Gadaryan soyadlı yakınlarını bulma isteğini dile getiriyor:

"Sağlığında bulamadığımız yakınlarını (yakınlarımızı) bu ilan vasıtasıyla bulmayı acıları paylaşmayı umuyor, 'o günler gitsin bir daha yaşanmasın' diyoruz."

Bu ilan Fransa'da Haraç gazetesinde eleştirel bir yazıyla ele alınıyor. Bu yazıyı okuyan ve kendisi de Habab köyünden ve Gadaryanların akrabası olan Başepiskopos Mesrob Aşçıyan, Gadaryan ailesinden tanıdıklarına haber veriyor.

İki torun arasında yazışma böyle başlıyor. Oraya giderek anneannesinin orada doğan kardeşiyle görüşüyor, kuzenleriyle sarılıyor, büyük ninesi ve dedesinin mezarına gidip çiçek koyuyor. Kitabın kapağında da anneannesinin anne ve babasının Amerika'daki mezarının fotoğrafı bulunuyor.

Kitabın bence önemli bir özelliği de tehcire uğrayan birinin anlatımını içeren Türkçe kaynak azlığında yayımlanmış olması.

O günleri yaşayanların çok azalması yanında, yaşadıklarını aktarmamaları bu konuyu karanlık kılıyor. Yaşadıklarını aktaranların anlatımları ise yakın zamana kadar Türkçe basılmıyordu.

Kaleme alanla olayları yaşayan arasında kan bağı olmasına rağmen yıllardan sonra anlatılanların başkalarınca da anlatılması gerekiyor. Yaranın deşilmesi ve içindeki irinin akıtılması için...

Devamını görmek için bkz.

Yıldırım Türker , “Yine Ermeniler!”, Radikal, 20 Aralık 2004

Avrupa Birliği, hayatımızın gündemini topyekûn işgal ettiğinde de dönüp öfkeyle onlara baktık. Yine karşımıza çıkmışlardı. Onlar, Kürtlerden de beterdi. Bir türlü unutulmuyor, unutturulamıyordu varlıkları. İlköğrenim tedrisatına bile onların iddialarına karşı nasıl birer Türk vatandaşı olarak kendimizi, milletimizi ve şanlı geçmişimizi koruyabiliriz üniteleri yerleştirdik. İnkârımızda inandırıcı olabilmek için çocuklarımızı bu nefretle zehirlemek; okuma-yazma ve çarpım cetvelinden hemen sonra onlara bu ebedi düşmana karşı bir dil armağan etmek gerekiyordu. Biz onca çabaladık, beceremedik. Siz şimdiden mücehhez küçük Türk zabitleri olarak geçmişin hayaletleriyle savaşa başlayın. 'Ermeniler yine kudurdu', 'Ermeni terörü', 'Ermeni tohumu' tarzı gözü dönmüş, itidalini yitirmiş resmi dil temrinlerimizle silkip atamadık yakamızdan. Şimdi mozaiğini pazarlamaya çalıştığımız bu vatanın Ermeni okullarında kara gözlü ürkek çocuklara da ezberletmeye çalıştık üstelik. Ermenilerin ne mene kalleş, yalancı düşmanlar olduğunu.

Amerika'da bu toprakların seslerini çoğaltan değerli müzisyen Arto Tunçboyacıyan, Postexpress dergisine anlatıyor: "Altı yaşımdayken... bir Ermeni okuluna gidiyordum. O okulda biz her gün iki saat Türkiye tarihi dersi görüyorduk. O tarih derslerinde ben kendi kültürümün ve Yunan kültürünün ne kadar kötü olduğunu öğrendim. Öğrendiğimiz tek şey buydu. Altı yaşındaki bir çocuğun psikolojisini düşünebiliyor musun? Okuldan çıkınca insanların yüzüne bakamıyordum, çünkü o insanlar benim düşmanım gibiydi. Daha geçenlerde, on gün kadar önce, NTV'de gördüm, Milli Güvenlik dersi kitabını konu etmişler. O kitapta da sanki iki düşman yaşıyor. Bu anlattığım şeyleri insanlar bilmiyor. Bizi rahatsız eden şeyleri konuşmalıyız."

Türkiyeli Ermeniler, hep saklanmak zorunda bırakıldı. Çok olmadı, tarihçi ve dilbilimci Pars Tuğlacı'nın demeciyle güçlenmiş bir iddiayı haber yapan Agos gazetesi ve Hrant Dink'e yöneltilen saldırılar hatırımızda. Gökçen'in yakın arkadaşı Tuğlacı, Gökçen'in Ermeni olduğunu bildiğini ama tepkilerden çekindiği için bu konuda sessiz kaldığını belirtiyordu. Gökçen'e sonradan hayali bir nesep haritası çıkarılarak 'Türkleştirildiği' iddiası karşısında elbette yiğit Türk milliyetçilerinin tepkisi şiddetli oldu. Atatürk'ün manevi evladının Ermeni olduğu iddiası küfür, iftira ve çamur olarak değerlendirildi. Bununla kalmadı; Genelkurmay, 'tehlikeli' düşünceler konusunda basını uyardı. Türk Hava Kurumu, "Bilerek ya da bilmeyerek bir Türklük değeri daha yok edilmeye çalışılmaktadır" buyurdu. Hrant Dink ve Agos'un suçu bağışlanmaz türdendi. Hemen kapılarında 'Bir gece ansızın gelebiliriz', 'Ya sev ya terk et' diye ünleyen çapulcular peydahlandı. 'Ermeni' konusu, en uzun ömürlü, en güçlü tabu olarak tepemizden eksik olmadı.

Kertenkele Abdullah

Ermeniler hakkında çok atıp tuttuk. Onlar ses çıkaramadıkça, bu ülkede birer gölge gibi varolmaya devam ettikçe büyüklerimizin yazmış olduğu tarihi gün geçtikçe daha asabi bir dille ayrıntılandırdık. Diaspora Ermenilerinin hırçınlığı karşısında daha da hırçınlaşarak birlikte yaşadığımız vatandaşlarımızı hırpaladıkça hırpaladık. Ama artık söz alıyorlar. Bir asır sustuktan sonra anlatacak çok hikâyeleri var. Öncelikle onları dinlemeliyiz. Bu topraklarda Ermeni olarak yaşayakalmanın hikâyesinden hepimizin için öğrenecek çok şey var. Dink'in bir köşeyazısını sizinle paylaşmak istiyorum. Biraz kısaltarak.

"Yıl 1918, Süphan Dağı'nın eteklerinde bir köy. Zor kaçmıştı olan bitenden. Dar sığınmıştı Pelteklerden İsmail'in köyüne. Karışmıştı köylünün arasına, yaşayıp gidiyordu işte. Ağılın bir köşesinde yuvalandığı karanlık sığınak, örme duvardaki iki taş arasındaki ince yarık kadardı sanki. Hani kertenkeleler olur ya o aralıkların ağzında... Gizlenerekten yaşar giderdi. Arada bir gün yüzüne çıkar, yüreği insaf tutanların yanına varır, harmanın ucundan tutar, dökebildiği kadar ter döker, iki dilim ekmek yer, sığınağına geri dönerdi. Köylünün yanında yeni adı Abdullah'tı. 'Allah'ın gönderdiği'. Allah'ın unuttuğu bir delikte yaşayıp gidiyordu işte. Ta ki Pelteklerden İsmail'in sondan üçüncü oğlu Memo, Abdullah'ı duvar dibinde işerken görene dek. Zıplamasıyla bağıra bağıra koşması bir oldu. 'Koşun laaan' diye bağırıyordu. 'Abdullah'a bakın. Onunki kabuklu.' Derler ki Abdullah'ın duvarın dibinden ağıldaki sığınağına kaçışı tıpkı bir kertenkelenin kaçışı gibiydi. Az sonra ağıla taşlar yağmaya başladı. Çoluğu çocuğu, genci yaşlısı toplanmış ağılı taşlıyorlar, 'Çık ulan gâvur, kim olduğunu anladık, çık dışarı' diye bağırıyorlardı. Bir süre sonra bağırışlar yakınlaştı, ayak seslerine dönüştü. Ağılın kapısı açıldı. İlk giren her daim Abdullah'ı korumuş olan Pelteklerin İsmail oldu, ardından da öbürleri. İsmail ardındakileri durdurdu, bir adım öne atıldı. 'Nerdesin lo Abdullah, gel ki seni kurtaram, uzat elini.' İsmail'in eli Abdullah'ın uzattığı ele değdi değmesine ama, birden irkilerek geri çekti. Uzattığı kanlı bir deri parçasıydı. İsmail ardındakilere döndü. 'Hadin lan, bırakın garibi, çıkıyoruz.' Rahat kodular ondan kelli sünnetli Abdullah'ı. Dokunmadılar bir daha. Çocukluğunda kertenkele avlayanlarınız bilir. Uzanıp tuttuğunuzda sadece kuyruğu kalır elinizde. Yıl 2004. Yeniçağ, 'Ermeniye Bak' diye manşet atmış. Birileri yine kertenkele avına çıkmış besbelli. Ve ben şimdi -yanlış değerlendirilmesin, ürktüğümden ya da sindiğimden değil elbet kendimi 'Kertenkele Abdullah' gibi hissediyorum, iyi mi? Mazur görün, sürüngenlik işte!"

"Kendi kimliğini ötekinin varlığına göre konumlandırmak hastalıktır. Kimliğini yaşatman için sana bir düşman gerekiyorsa, senin kimliğin hastalıklıdır" diyen Hrant Dink'e kulak vermeliyiz. Diaspora Ermenileri ve Türk milliyetçilerinin aynı hastalıktan mustarip olduğunu unutmayarak; bu topraklarda yaşayan bütün kimliklerin birbirlerinin üstüne titreyerek, birbirlerinin hikâyelerine sahip çıkarak yaşayacağı günleri çağırabiliriz. Acılı yüzleşmeler üstüne kurabiliriz yalanlardan, sırlardan arınmış dünyamızı. Sıfırdan başlayarak.

Anılar yazılıyor

İstanbul Barosu ve İnsan Hakları Yürütme Kurulu üyesi Fethiye Çetin'in 'Anneannem' adlı anı kitabını okuyun hemen. Anneannesi Seher'in hikayesi de bu toprakların gerçeğidir. Asıl adının Heranuş olduğunu; tehcirde yani o ölüm yürüyüşünde tanık olduğu zulmü neden sonra çok sevdiği torununa anlatışıyla başlayan serüven hepimizin serüveni çünkü. Çetin'in büyük bir içtenlikle anlattığı hikâye, uzak diyarların bilinmedik âdetlerine dair değil. Giderayak torunundan, ailesinden sağ kalanları bulmasını isteyen, nüfus kaydında muhtedi (dönme) yazan Heranuş'un koskoca ömrünü küçücük bir kız çocuğuyken kucaklarından koparılmış olduğu ailesinin özlemiyle bir 'kertenkele' gibi yaşamışlığını bilmeden, şöyle ya da böyle kökü kazınmış bir halk üstüne hiçbir düşünce, hiçbir duygu geliştiremeyiz. Yalnız aramızda kalmış olan Ermenilerin değil, birbirimizin de yüzüne bakabilmemiz için hiç kimsenin anıları karanlığa gömülmemeli.

Takuhi Tovmasyan'ın "Sofranız Şen Olsun" adlı olağanüstü 'Yemek-Anı' kitabını da mutlaka okuyun.

Onun 'ninelerinin mutfağından damağında, aklında kalanlar' da şimdiye dek yok saydığımız bir kültürün izlerini yansıtıyor.

Son olarak yine Hrant'a kulak verelim: "Aslında Ermenilerin yok oluşlarını sadece bir grup eksildi diye düşünmemek lazım. Ermeniler üç bin yıllık yerleşik yapılarıyla bu toprakların motor gücüydüler. Zanaatkârdılar, esnaftılar, tüccardılar. Bu toplumun kültürel ve sanatsal gücünü Batı'ya götürüyorlardı. Ekonomileriyle de yakındılar Batı'ya; Batı kültürünün bu topraklara girişi onların pencerelerindendi. Ne oldu? Hepsinin kökünü kazıdık. Ne zanaatkâr bıraktık, ne esnaf. O dönemin kitaplarını okuyorum. Harput'ta yedi dilde eğitim yapan bir kolej vardı mesela. Harput'ta, Van'da Erzincan'da, Erzurum'da inanılmaz bir gelişmişlik vardı. Bazen düşünüyorum da Ermeniler o topraklarda yaşıyor olsaydı, bugün Batı bize yalvarıyordu, 'Beraber olalım' diye."

Devamını görmek için bkz.

Hırant Dink, "Şimdi yalnızlık zamanı", Birgün, 17 Aralık 2004

Bugün Aralık ayının 17'si...

Ülke olarak Avrupa?nın bekleme odasında geçirdiğimiz 40 yılın son saniyeleri bunlar... Az sonra değilse bile, biraz sonra karar belirginleşecek ve hayat da kaldığı yerden devam edecek. Tarihin tıp oynadığımız anlarından birindeyiz sanki.

Her bir şey bir an için durmuş gibi... Brüksel?den gelecek ilk hareketin işaretini bekliyoruz.

Ve siz bu satırları okurken muhtemelen ben o çok bildiğim ve sevdiğim bir garip yalnızlığı yaşıyor olacağım. Hani mesela, bütün bir seçim kampanyası boyunca koşturursunuz, didinirsiniz ve o seçim yasaklarının başlamasıyla birlikte hayat bir anda oy kullanmanın sessizliğine bürünür ve siz sonucu beklerken yalnızlaşır ve kendinizle başbaşa kalırsınız ya.

Ya da evleneceksinizdir, tam bir telaş içindesinizdir, her bir hazırlık görülmüş, damat tıraşınızı da olmuş, bir başınıza evinize doğru yürüyorsunuzdur da anında bir yalnızlık hisseder, "Biraz önceki telaşı yaşayan kişi ben miyidim?" diye kendinize şaşarsınız ya. İşte öylesi bir yalnızlıklayım şimdi.

Fırtınanın dindiği anda, koca deniz dalgalarının dinginleştiği bir kıyıda, oturacak bir bank arıyor gibiyim.

Islığımda Bethoven'in Avrupa marşı, cebimde Fethiye Çetin'in Metis'ten çıkan yeni kitabı. Anneannem.

Bir yalnız kadının öyküsünü anlatıyor Fethiye Çetin kitabında. Heranuş'tan dönme Seher Nine'sini...

Öykünün kitaplaşması 2000 yılında Fethiye Çetin'in AGOS gazetesine verdiği şu vefat ilanıyla başlar: "Onun adı Heranuş'du. Herabet Gadaryan'ın torunu. Üskühi ve Ovannes Gadaryan'ın biricik kızları idi. Palu'ya bağlı Habab köyünde dördüncü sınıfa kadar mutlu bir çocukluk yaşadı. Birden "O günler gitsin bir daha gelmesin" dediği acılarla dolu zamanlar yaşanmaya başlandı. Heranuş tüm ailesini kaybetti ve onlarla bir daha görüşemedi. Yeni bir ailesi, yeni bir adı oldu.

Dilini, dinini unuttu, yeni bir dili ve dini oldu. Hayatı boyunca bunlardan hiç şikâyetçi olmadı ama adını, köyünü, anasını, babasını, dedesini ve yakınlarını hiç mi hiç unutmadı. Bir gün onlara kavuşma, onlarla kucaklaşma umuduyla 95 yıl yaşadı. Belki bu umutla uzun yaşadı, bilincini son günlere kadar yitirmedi. Heranuş nenemi geçen hafta kaybettik ve onu sonsuzluğa uğurladık. Sağlığında bulamadığımız yakınlarını (yakınlarımızı) bu ilan vasıtasıyla bulmayı, acıları paylaşmayı umuyor, 'O günler gitsin, bir daha yaşanmasın' istiyoruz."

Bu ilan Amerikalara kadar ulaştı ve sonuçta Seher Nine'nin akrabaları bulundu. Seher Nine'nin kızkardeşi Marge yaşıyordu ve çocukları Fethiye Çetin ile bağ kurarak kendisini Amerika'ya davet ediyorlardı. Büyük buluşmanın tüm ayrıntıları kitapta yalın ve duygulu bir dille anlatılıyor.

Buluşmanın fotoğrafları ise bir başına binlerce yazıya bedel.

Fethiye, ninesinin elleriyle ördüğü banyo lifini ve onun kokusunu taşıyan ipek oyalı yazmasını alıp götürmüş teyzesi Marge'ye... "Sana onu getiremedim ama işte bunları getirdim" demiş. Fotoğraf altına da şu notu düşmüş Fethiye:

"Ablasının hatırası lifi ve yazmayı okşuyor, açıyor, inceliyor sonra katlıyor, ama tekrar açıp tekrar bakıyor, tekrar okşuyordu. Bütün bunları yaparken de yüksek sesle inliyordu. Sessizce uzaklaştık ve onu ablasıyla baş başa bıraktık."

Bugün Aralık ayının 17'siydi değil mi?

Az sonra, şu içinde yaşadığımız sessizlik bozulacak, ortalık Avrupa Birliği'nin kararına boğulacak. Ve kaçınılmaz olarak da yalnızlık bitecek. İyisi mi gelin o gürültü kopuncaya kadar, daha şunun şurasında biraz vakit varken bu yalnızlığın tadını çıkaralım. Heranuş Yaya'mızın ya da Seher Nine'mizin yalnızlığıyla kendi yalnızlığımızı buluşturalım. Sizi temin ederim ki bu buluşma, Türkiye'yle Avrupa'nın buluşmasından çok daha önemli.

Devamını görmek için bkz.

Celal Başlangıç, “Heranuş'tan Seher'e...”, Radikal, 20 Aralık 2004

Gece telefon gelmişti 'Anneannemi kaybettik' diye. Sabah bütün aile cenaze namazında buluştu. Cami avlusunun en kuytu köşesine sinmiş kadınlar öyle çaresiz bekleşiyor, yeni gelenlerle sarılıp ağlaşıyordu. Musalla taşının önüne toplanmış erkek kalabalığından biri hızla yanlarına gelip telaşla sordu:

"Seher teyzenin annesiyle babasının adı nedir?" Soruyu yanıtlamadı kadınlar. Sessizliği teyzesi Zehra bozdu: "Babasının adı Hüseyin, annesinin adı Esma."

Soruyu soran adam, bu ketum kadın kalabalığından beklediği cevabı almanın rahatlığıyla musalla taşının önünde biriken erkeklere yönelmişken, yüreğinden kopup gelen sözler sessizliği yırttı:

Yıllarca saklanan gerçek

"Ama bu doğru değil!.. Onun annesinin adı Esma değil, İsguhi. Babası da Hüseyin değil, Hovannes!.."

Cami avlusunun en köşesinde bekleşen kadınların hepsi ağlamaya başladı. Gerçekten de onun annesinin adı Esma, babasının adı Hüseyin olmadığı gibi kendi adıda Seher değil, Heranuş'tu ve torunu Fethiye Çetin bunu çok geç öğrenmişti.

Yaşının hayli ilerlediği yıllarda, Ankara'da kızının evindeyken torunu Fethiye' ye, "İşin yoksa hele yanıma gel, sana bir şey söyleyeceğim" demişti anneannesi.

"Benim annem, babam, kardeşim Amerika'da. Onları bana bul."

Şaşırmıştı Fethiye Çetin. Demek ki bütün bildikleri yanlıştı. Günlerce uğraşır anneannesinin gerçeği anlatması için. Sonunda başarır. Anneannesi Seher, "Benim adım Heranuş'tu" diye başlar, "Annem İsguhi, babam Hovannes'ti."

İkinci çocuklarıymış Heranuş, Hovannes'le İsguhi Gadaryan'ın. Heranuş'tan sonra arka arkaya iki çocukları daha olmuş; Horen ve Hırayr. Şimdi Palu'nun sınırlarında kalan Habab Köyü'ndenmiş.

Jandarma baskını

Heranuş 1913'te okula başladığında babası ve iki amcası, bazı akrabaları gibi çalışmak için Amerika'ya gitmiş. Kısa bir süre sonra jandarma basmış köylerini. Bütün erkekleri bilinmeyen bir yere götürmüşler.

Heranuş'un ailesinden geriye kalanlar komşu köye sığınmış. Çok geçmeden bu köye de jandarma gelmiş. Bütün ahaliyi toplayıp Palu'ya götürmüşler. İçlerinde Heranuş, annnesi, iki kardeşi de var.

Kadınlar, kilisenin bahçesine doldurulmuş. Erkekler dışarıda kalmış. Arkadaşlarının omuzuna basıp duvarın üstünden dışarıya bakan kız, aşağıya indikten epey sonra gördüklerini söyleyebilmiş. Bu kızın ağzından duyduklarını Heranuş ömür boyu unutmamış: "Erkeklerin boğazlarını kesiyorlar, sonra da nehre atıyorlar."

Sağ kalanların köylerine dönmelerine izin verilmiş. Geldiklerinde evlerinin yağmalandığını görmüşler. Civardaki Müslüman köylüler yataklarını yorganlarını dahi götürmüş. Jandarma tekrar gelmiş ve herkesin sürgüne gönderileceğini söylemiş. Uzun, ölüm yürüyüşü böyle başlamış.

Ölüm yürüyüşü

Öle öle Çermik'e kadar gelmişler. Çermik jandarma komutanı olduğunu sonradan öğrendikleri atlı bir onbaşı Heranuş'a, Karamusa Köyü'nden Hıdır efendi de kardeşi Horen'e talip olmuş. Anneleri İsguhi bir atmaca gibi fırlamış yerinden, "Onları kimse benden alamaz" diye. Heranuş'un anneannesi annesini ikna etmeye çalışmış:

"Kızım, çocuklar birer birer ölüyor. Bu yürüyüşten kimse sağ çıkmayacak. Verirsen canları kurtulur, yoksa ölecekler."

Bir türlü kabul etmemiş çocuklarını vermeyi İsguhi. Ancak adamlar zorla almışlar çocukları. Bu, Heranuş'un annesini son görüşü olmuş. Heranuş, onbaşı Hüseyin'le karısı Esma'nın kızı olmuş. Seher adını vermişler. Hüseyin onbaşı çok sevmiş Heranuş'u. Ancak karısı Esma'nın yıldızı bir türlü barışmamış onunla.

Komşu köyden Hıdır efendi tarafından alınan kardeşi Horen'in de adı artık Ahmet'tir. Çobanlık yapmaktadır. Horen ablasının izini bulur. Ancak üvey annesi evlerine sokmaz Horen'i. Bu yüzden iki kardeş gizli gizli buluşur. Bu arada sürgündekilerin akıbetiyle ilgili söylentiler çıkar. En yaygını öldürme emrinin kalktığı, kalanların Halep'e götürüldüğüdür.

Yeni ailesinin yakın akrabası Fikri'yle evlendirilen Heranuş, yeni adıyla Seher'in ilk çocuğu Mahmut doğar. Bu arada kardeşi Horen'i babası bulur. Onlara bir kaçakçı aracılığıyla mektup gönderir. Mektupta, annesiyle Halep'te buluştuklarını, onları da yanlarına beklediklerini yazmaktadır.

Ailesine kavuşamadan gitti

Kocasına günlerce yalvarır Seher. Sonunda ikna eder. Halep'e gitmek üzere eşyalarını toplamaya başlar. Ancak son anda yakınları kocasını vazgeçirir. Böylece Horen yalnız gider babasının yanına. Bu, Seher'in kardeşini son görüşüdür.

Ailesini bulmak için çeşitli tarihlerde yapılan girişimler de başarıya ulaşmaz ve Fethiye Çetin'in anneannesi yaşama gözlerini yumar. 11 Şubat 2000 yılında bir ilan verir Çetin, Agos gazetesine:

"Onun adı Heranuş'tu. Herabet Gadaryan'ın torunu, İsguhi ve Hovannes Gadaryan'ın biricik kızları idi. Palu'ya bağlı Habab Köyü'nde 4. sınıfa kadar mutlu bir çocukluk yaşadı. Birden 'O günler gitsin bir daha gelmesin' dediği acılarla dolu zamanlar yaşanmaya başlandı. Heranuş tüm ailesini kaybetti, onlarla bir daha görüşemedi.

Yeni bir ailesi, yeni bir adı, yeni bir dili ve dini oldu. O bunlardan hiç şikâyetçi olmadı ama adını, köyünü, ailesini hiç unutmadı. Bir gün onlara kavuşma umuduyla 95 yıl yaşadı. Heranuş nenemi geçen hafta kaybettik. Sağlığında bulamadığımız yakınlarını (yakınlarımızı) bu ilanla bulmayı, acıları paylaşmayı umuyor, 'O günler bir daha yaşanmasın' diyoruz."

İlan, Fransa'da yayımlanan Haraç gazetesinde haber olur. Kendisi de Habab Köyü'nden olan başpiskopos Mesrop Aşçıyan da Seher'in, Amerika'da doğan kız kardeşi Marge'yi bulur. Önce mektuplaşırlar. Sonra Marge'nin 80. doğum günü hediyesi olarak çocukları Fethiye Çetin'i ABD'ye davet eder. Türk ve Ermeni akrabalar sonunda New York Havaalanı'nda gözyaşları içinde buluşur. Fethiye, Marge teyzesine hediye olarak anneannesinin lifini ve yazmasını hediye götürür. Marge teyze onları koklarken gözünden yaşlar akmaktadır.

Bizi bağışlayın lütfen

İstanbul Barosu Azınlık Hakları Çalışma Grubu sözcülüğünü de yapan Fethiye Çetin bütün bu yaşanan trajediyi 'Anneannem' adıyla kitaba dönüştürür. Kitabın kapağında anneannesinin babası Hovannes ve annesi İsguhi'nin New Jersey'deki mezarının fotoğrafını koyar. Kapak fotoğrafında da mezarın başucundaki plaketin yanına konulmuş pembe güller vardır. Çünkü Fethiye Çetin, onların mezarına gülleri koyarken Hovannes ve İsguhi'den, anneannesinden, hepsinden kendi adına ve onlara bu inanılmaz acıları yaşatanlar adına bağışlanmayı dilemiştir!

Devamını görmek için bkz.

Müjde Arslan, “Bu coğrafyanın kanla yazılmış öyküsü: Anneannem”, Gündem, 22 Aralık 2004

Ermeni ve Hıristiyan iken Türk ve Müslüman olmuş binlerce çocuktan biri Heranuş ya da diğer adıyla Seher. Yıllarca sır gibi acılarını gizleyen ve 95 yaşında içindeki ukdelerle yaşama veda eden Heranuş'un öyküsü binlerce çocuğun siluetiyle torunu Fethiye Çetin tarafından 'Anneannem' adıyla kitaplaştırıldı.

Anneannesi hakkındaki gerçeği yıllar sonra öğrenen ve bu gerçeğin izini sürerek puzzle'nin parçaları gibi hikayenin ayrıntılarını toplayarak kaleme alan Av. Fethiye Çetin, kitap ile yıllarca saklanan yaraları da gün yüzüne çıkarıyor. Anneannesinin özelinde yüzyılın başında meydana gelen Ermeni katliamını geride bıraktığı öykülerle veren Çetin, anneannesinin öyküsü ekseninde binlerce çocuğun öyküsünü işliyor. Çetin kitap ile bir dönemin de izdüşümünü yansıtmış. Anneanne ile torunun uzun sohbetlerinin ürün olan kitap, olayları yalın bir dille aktarması ile dikkat çekiyor. Metis Kitap'tan çıkan anı türündeki kitap, gerçeğin tüm acımasızlığına rağmen geleceğe dönük iyimser bir fotoğraf oluşturması ile akılda iz bırakıyor.

Ölüm yürüyüşü

Heranuş'un öyküsü yüzyılın başlarında Ergani Maden'e bağlı 207 haneli Habab Köyü'nde başlıyor. Sanata verilen önemle, köklü kültür geleneğinin sürdürülmesi ile bilinen köyün ileri gelenlerinden Gadaryanların çocuğu olan Heranuş'un kaderi, köyün bir gün jandarmalar tarafından basılıp tüm erkeklerin götürülmesi ve köyde kalan kadın ve çocukların da köylerinden sürgün edilmesiyle değişir. Yolda vahşete tanık olan Heranuş, bebeklerin boğulduğu, kadınların kaçırıldığı 'ölüm yürüyüşü'nde, hayatı boyunca hiçbir zaman unutamayacağı acımasız ölüme şahit olur. Daha sonra Çermik'te bir aile tarafından evlatlık edinir ve adı Seher olur. Heranuş ve kardeşi Horen'in Çermik'te zorunlu alıkonulması sonrası anneleri İsguhi ölüm yürüyüşüne devam eder. İsguhi daha sonra Amerika'ya gidecek ve 10 yıl aradan sonra babaları Hovannes'e ulaşacaktır. Ancak Heranuş annesi ve babasıyla iletişime geçmesine rağmen bir daha onlara hiç göremeyecektir.

'O günler gitsin...'

Yaşlı kadının "O günler gitsin bir daha gelmesin" diye hatırlayacağı o günleri yıllarca sır gibi gizledikten sonra ölümünden bir süre önce torunu Av. Fethiye Çetin'e anlatır. Çetin, anneannesinin hafızasının giderek zayıflaması nedeniyle tüm ayrıntıları tamamlanamamışsa da olan bitenleri öğrendikçe kendisiyle de yüzleşmesini gerçekleştirir. Uzun zaman sabırla hikayenin ayrıntılarını birleştiren Çetin, anneannesinin Amerika'da yaşayan akrabaları Gadaryanlara ise onun ölümünün ardından ulaşabilir. Çetin, anneannesi için şunları söylüyor:

"Yaşamı boyunca akla hayale gelmeyecek zorluklara göğüs germiş, çocuklarının ve yakınlarının karşısına çıkan engellerle baş etmiş bu kadın, gerçek kimliği söz konusu olduğunda neden kendini bu kadar çaresiz hissediyordu? Neden ailesini ve kimliğini savunamıyor, isteklerinin arkasında duramıyordu? Anneannenin her acı hatırayı anlatıp bitirirken tekrarladığı cümlede gizli belki de bu soruların cevabı: O günler gitsin, bir daha geri gelmesin..."

İlan ile buluşma

Herunuş'un ölümü ardından torunu Fethiye Çetin, ölüm ilanında anneannesinin yıllarca gizlediği sırrını itiraf ediyor. "Onun adı Heranuş'du. Herabet Gadaryan'ın torunu, İsguhi ve Ovannes Gadaryan'ın biricik kızları idi" sözleriyle başlayan ilan, Heranuş'un tüm ailesini yitirdiği, adını, köyünü, anasını, babasını unutmadığı ve onlara kavuşma umuduyla 95 yıl yaşadığını anlatıyor. Anneannesinin sık kullandığı "O günler gitsin bir daha gelmesin" sözlerine ilanda yer veren Çetin, ilanla akrabalarına ulaşmak istediklerini aktarır. İlana cevap ise geçikmez. Yine o köyden olan Başepiskopos Mesrop Aşçıyan'ın ilanı görüp üzerine yazı yazması ile akrabalarıyla iletişime geçen Çetin, anneannesinin ölümü ardından Amerika'ya giderek akrabalarıyla buluşur.

'Pizez Bacı'

Kitapta olaylar yalın bir dille ve yüzeysel olarak veriliyor. Daha derinlikli olması beklenen yerlerde dahi sığlıkla yazılmış olması beklentileri karşılıksız bırakıyor. Kitapta Heranuş'un torunlarına, torunlarının torunlarına anlattığı ve çocukluğundan sakınarak beraberinde taşıdığı Pizez Bacı masalı, tüm paskalya bayramlarında yapılan çörekler, unutulmaz anektodlarını oluşturuyor. Kendi geçmişini yıllarca gizleyen ve anne-babasıyla dahi buluşmaya korkan, ancak yaşlılığın da torununa gizlice açılan Heranuş, farkına varmadan Ermeni kültürünü birkaç motifle de olsa sürdürebilmiş. Akıcı bir dile sahip ve tüm yaşananlara inat griliğe bulaşmayan kitap, affedilmek ve affetmek için özellikle okunulması gerekenlerden.

Bu coğrafyanın öyküleri

Heranuş'un öyküsü geçtiğimiz yüzyılda bu coğrafyanın kanla yazılmış sayısız öyküsünden sadece biri. Sır gibi yıllarca gizlenen isimler, anılar ve yaşamlar; cevabı yaralayıcı soruların coğrafyasında Heranuş'un, Berfin'in, İlya'nın öyküsü hep aynı zihniyetin ürünü. Bu ağır ve acı hikâye, artık yaşananların yüksek sesle konuşulduğunun ve gerçeklerle yüzleşmenin vaktinin geldiğini hatırlatıyor. Fethiye Çetin, küçükken anneannesinin kulağına fısıldadığı sihirli kelimelerin peşine düşüp anlamlı bir çalışmaya imza atmış. Peki şimdi sıra kimde?

Devamını görmek için bkz.

Karin Karakaşlı, “Ruhun şâd olsun Anneannemiz”, Agos, 10 Aralık 2004

O ilanı hâlâ hatırlar mısınız siz de? 11 Şubat 2000’de Agos’ta çıkmıştı. O güne kadar insan hakları kuruluşlarındaki çalışmalarıyla da tanıdığımız Avukat Fethiye Çetin, bu kez bir torun sıfatıyla ninesinin ölüm acısını paylaşıyor ama aslında “Onun adı Heranuş”tu diye başlayan satırlarda bundan çok daha fazlasını yapıyordu. 95 yıl boyunca tornunun tornunu görecek denli dolu dolu bir yaşam süren Seher Nine’nin Palu’da Heranuş Gadaryan olarak başlayan yaşamını anlatan Fethiye Çetin, 1915’le birlikte tabulaşmış bir dramın kapısını aralıyor, birinci elden bir tanığın, bir tanecik anneannesinin Amerika’da yaşayan ama izini kaybettikleri Ermeni akrabalarını arayarak ölüm acısını kavuşma umuduna dönüştürmeye çalışıyordu.

Başardı da... Agos’ta çıkan ilan Fransa’da Haraç gazetesinde de bir yazının konusu olunca kendisi de Habab köyünden ve Gadaryanlar’ın uzaktan akrabası olan Başepiskopos Mesrob Aşçıyan, ailenin peşine düştü ve Heranuş’un yüzünü hiç görmediği, ABD’de doğmuş kızkardeşi Margret’e ulaştı. Bağ kuruldu, ailenin Türkiye ve ABD sac ayakları biraraya geldi.

Ama bu kadarı yetmedi Fethiye Abla’ya. Sanki eskisinden bile daha çok duruldu. Gizli bir vasiyetin izini sürer gibiydi huzursuz gecelerde.

Ta ki o iç sıkıntısını, yürek burkucu bir kitaba dönüştürene kadar...

O günler gitsin, bir daha geri gelmesin

Okumayanların hayatında bir şeylerin yarım kalacağını düşüneceğim denli tüyleri diken diken eden bir ibret kitabı var artık elimde. Anneannem, Fethiye Çetin’in bizlerle paylaştığı en gizli hazinenin ta kendisi.

Kökenini zorla ardında bırakmış ve bir gün bile şikâyet etmeden yeni bir din ve dille bambaşka bir yaşama başlamış anneannenin yıllar süren suskunluğunu belki de o büyülü tek cümlesi anlatır en iyi: “O günler gitsin, bir daha geri gelmesin...”

İşte o anneannenin belli ki gönül yoldaşı bellediği tornuna açtığı hayatının sırrı ile başlıyor Fethiye Çetin’in yaşamını dönüştüren süreç: “Anneannemin hikâyesini ilk öğrendiğimde gerçekten çok sarsıldım. Benim ailemden aldığım sağlam bir adalet duygusu var. Bunda anneannemin payı da çok büyük. O hayatı boyunca hep mazlumun yanında oldu, haksızlığa karşı durdu. Sanırım benim de ondan aldığım bazı şeyler vardı. Bu olaydaki o dram beni çok etkiledi. Kitapta belki tam anlatamadım ama gecelerce uyuyamadım ta ki o kitabı yazana kadar. Yazarken hep ağladım. Hem ağladım, hem yazdım. Bunu bir anlamda kendime görev bildim” diyor Fethiye Abla ve kitabı kendisine yazdırtan o mecburiyet duygusunu paylaşıyor tüm samimiyetiyle. “Gerek eğitim sistemimizde, gerek toplumda, gerek siyasette tam aksi söyleniyor, sanki bütün bunlar olmamış gibi davranıyorlar. Bu inkâra karşı durmanın, olanları duyurmanın öncelikle anneanneme karşı görevim olduğunu düşündüm. Sonra anneannem çok istediği halde onu yaşarken akrabalarıyla buluşturamamış olmanın suçluluk duygusu içine girdim. Belki bunun da etkisi oldu.

Biz tarihte yaşanmış bu acılar üzerinde kafa yormadıkça, bunları günlük hayatta konuşulur hale getirmedikçe böylesi acıları yaşamaya devam edeceğiz. O nedenle belki ben görmeyebilirim ama ilerde bu acıları bir daha kimsenin tatmamaması gerektiğini düşünüyorum. Eğer bu kitap bu yolda minicik bir katkı olacaksa, bu da beni en azından mutlu kılar.”

Sen bizim tarafa benziyorsun...

Minicik katkı sözü Fethiye Abla’nın her zamanki alçakgönüllülüğü yoksa o en mahremin paylaşıldığı kitabın insan üzerindeki etkisini balyoz sözü daha iyi açıklar. Bir kere okur gibi değil de el ele vermiş bir anneanne ve tornun yanına çömelen, en mahremlerine dahil olan sırdaşları gibi hissediyorsunuz kendinizi. “Ben bütün mahremiyetimi, özelimi sundum ama sanırım kitabı etkili kılacak olan da o çünkü birebir ve gerçek. Her şey sahici,” diye onaylıyor Fethiye Abla da. O sahicilikte bu hayatta insanoğluna bahşedilebilecek en büyük sevinç ve acıların toplamı gizli.

“Yetişince farkettim ki aslında bunu ailede herkes biliyor ama bir biçimde bizi korumak adına herhalde evin içinde konuşulmuyor, gizleniyor. Derken anneannem isimleri vererek ‘Ailemi bul,’ dedi ve bunu benden başka kimseden istemedi. Bunda neyin etkisi vardı bilemiyorum ama çocukluğumdan itibaren başarılarımda benimle övünme, ‘Sen bizim tarafa benziyorsun,’ ifadesi, benim de haksızlıklara karşı duruşum sanırım bunların etkisi oldu.”

Sonrası çorap söküğü gibi geliyor. Yılların suskunluğu en özelinden bir anneanne-torun muhabbetine dönüşüyor zaman içinde. “Ben üzerine düştüğümde öyle bir açıldı ki artık benim yolumu gözler oldu ölünceye kadar. Ve benim elimi tuttuğunda hemen başlıyordu eskilerden anlatmaya, ailesinden, köyünden anlatmaya. Bir olayı birkaç kez anlatıyordu, bir çözülme içersine girmişti. Sanıyorum o zamana kadar kimseyle de bu kadar rahat konuşmamıştı” diyor Fethiye Abla dalgın gözlerle.

O anlatılanların içinde neler yok ki... Hovannes ve İsguhi Gadaryan’ın sevgili kızları Heranuş’un müzikle yoğrulan, Ermenice’yi hemen söktüğü, mektuplar yazdığı Palu’daki mutlu çocukluk günleri. Derken bir gün tüm erkeklerin bilinmeze götürüldüğü, çoluk çocuk tüm kadınların yollara düşürüldüğü ölüm sürgünü... Babaanneleri tarafından suya atılan çocuklar, çıldıran anneler ve Heranuş’u yanına alan, eşi Esma’nın soğukluğuna karşın ona sevgiyle babalık eden Çermik Jandarma Komutanı Hüseyin Onbaşı...

Biz bir aileyiz

Yazık ki on yıllar boyu birkaç kez yinelenen aileyi bulma girişimleri araya giren mesafenin, kimi yanlış anlamaların, iletişimsizliğin etkisiyle başarısızlıkla sonuçlanmış.

“Amerika’daki akrabalarım özellikle anneannemin annesi babası sağken, anneannemle buluşmak için çok çabaları var. Fakat ne yazık ki bu gerçekleşmediği gibi artık anneannemin Müslüman olduğu ve onlarla görüşmek istemediği intibası ortaya çıkıyor. Çünkü büyükdayım oraya gittiğinde onlarla ‘Benim annem Ermeni değildir, Müslümandır,’ diye kavga ediyor. Marge Teyze ‘Ablam benim hakkımda iyi şeyler düşünsün diye hediyeler aldım anneanneme, teyzeme, anneme. Bir teşekkür mektubu dahi gelmedi,’ dedi sonradan buluştuğumuzda. Oysa ben biliyorum ki o kitapta anlattığım annemin her sandığı açışta çıkardığı sabahlık, eline aldığı tarak, ayna bunlar Marge Teyzenin hediyeleriydi ve onları hep gözü gibi korudu, ‘Bunu bana teyzem göndermiş,’ diye açıkladı bana.

O yüzden ilişkimiz kurulur kurulmaz Marge Teyze’nin oğlu Richard bana ailenin diğer fertlerinin bu temasa nasıl yaklaştığını öğrenmek istedi. Ben buradan onların resimlerini götürdüm hepsini tek tek anlattım onlar da tüm aile üyelerim için özel hediyeler verdiler bana.

Hava alanındaki karşılaşmayı unutamıyorum Richardla sesli sesli uzun uzun ağlaştık. Gidene kadar yaşadığım tüm tedirginlik uçtu gitti. O an aile olduk...”

Şifa niyetine...

Fethiye Abla’nın ailesinin tüm bireylerinin saygılı bir mesafeden izlediği bu iç döküşler, anneanne yaşarken ürününü vermese de bugün artık yalnızca Çetin ve Gadaryan ailelerinin kaynaşmasının değil, kimbilir belki de çözümsüzlüğe kilitlenmiş tarihi bir sorunun üstesinden gelişte küçük ama bir o kadar büyük bir adım oluşturacak. Bu hikâyede, yaraların karşılıklı sarılışında, anneannenin vakur duruşuyla tornunun gururlu anlatımında öyle bir şey var ki saygıya davet ediyor insanı. Evrilemez hiçbir şey olmadığı noktasında dinler üstü bir inançla donatıyor insanı.

“Ben kavga ve öfke dolu tartışmalardan ziyade yüreğimi oraya koydum çünkü anneannemin öyküsü çok insani ve sanıyorum ancak yüreklere ulaşırsak düşünmeye başlayacaklar,” diyor Fethiye Abla.

O şifaya yalnızca buradaki Türk ve Ermeni toplumunun değil, bu topraklardan dünyaya yayılmış Diaspora’nın yeni kuşaklarının da ne denli ihtiyacı olduğunu Richard’ın aile sofrasında yaptığı içten konuşma tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor: “Kırımla ilgili ilk hikâyeleri dört beş yaşında küçük bir çocukken öğrendim. Hayatım boyunca Türkler’den çok korktum. Türklere karşı derin bir nefret besledim. Kırım olayının inkârı her şeyi daha da kötüleştirdi. Sonra sizlerin de Türk ama aynı zamanda ailemizin bir parçası olduğunu öğrendim. Şimdi bütün bu parçalarıyla bu büyük aileyi seviyorum ve diğer kuzenlerimle de tanışmak hatta onlarla müzik yapmak için can atıyorum. Ancak kırım olayını inkâr edenlerden hâlâ nefret ediyorum ve onları hiçbir zaman affetmeyeceğim.”

İki demet pembe gül...

Derken Fethiye Çetin alıyor sözü kitabın içinden. Bir yarayı sarıyor, sağaltıyor usul usul. “Anneannemin anne ve babasının New Jersey’deki mezarı. Orayı ziyaret ettiğimizde akşam olmak üzereydi. Çiçekçilerin çoğu kapamıştı. Bulabildiklerim arasında en iyileri pembe güllerdi. İki demet gül aldım. Hovannes ve İsguhi’yi aynı mezara gömmüşlerdi. Mezarın başucundaki plaketin yanına gülleri koyarken onlardan, anneannemden, hepsinden, kendim adına ve onlara bu inanılmaz acıları yaşatanlar adına bağışlanmayı diledim.”

Üzerine büyük büyük sözler edilen, tezlerin anti-tezlerin, propagandaların, kampanyaların yürütüldüğü bir dramı, insanlık boyutuna geri çekiyor Fethiye Çetin’in kitabı. Ölenleri, istatistiki rakam tartışmalarından, kalanları mâhkum kaldıkları sırlar aleminden çekip çıkarıyor, tam karşımıza dikiyor. Bize ise tek bir şey söylemek kalıyor hissettirilen onca yoğunluğun üzerine:

“Ruhun şâd olsun Anneannemiz.

Tornunla ne kadar gurur duysan azdır.”

Devamını görmek için bkz.

Ayşe Koç, "O Günler Gitsin, Bir Daha Gelmesin", Aktüel, Sayı 36, Aralık 2004-Ocak 2005

Seher Hanım, 95 yaşına kadar namazında niyazında bir Müslüman olarak yaşadı. Orucunu tuttu, namazını eksik etmedi. Yalnız kocasına kızdığında "bre müsürman" diye takılırdı; bir de imam dahi söylese, mantıksız bir söze tahammülü yoktu. Öldüğünde ailedeki kadınlar tarafından yıkandı, tabutu camide musalla taşına kondu. Âdettir, anasının babasının adı soruldu. "Esma" ve "Hüseyin" dendi. İşte tam o sırada "Esma ve Hüseyin değil, Üskihi ve Ovannes" dedi zayıf bir ses, "ve onun adı da Seher değil Heranuş..."

Bu ses, avukat Fethiye Çetin'e aitti...

Anneannesi Heranuş 95 yaşına kadar torunu dışında kimseye hikâyesini anlatmamıştı; şimdi anlatma sırası ondaydı: "Onun adı Heranuş'du. Herabet Gadaryan'ın torunu, Üskühi ve Ovannes Gadaryan'ın biricik kızları idi. Palu'ya bağlı Habab köyünde dördüncü sınıfa kadar mutlu bir çocukluk yaşadı. Birden 'o günler gitsin bir daha gelmesin' dediği acılarla dolu zamanlar yaşanmaya başlandı. Heranuş tüm ailesini kaybetti ve onlarla bir daha görüşemedi. Yeni bir ailesi, yeni bir adı oldu. Dilini, dinini unuttu, yeni bir dili, yeni bir dini oldu..."

MAHLEPLİ ÇÖREK YAPAN KADINLAR

Heranuş (Seher) Ermeni ve Hıristiyan iken Türk ve Müslüman olmuş binlerce çocuktan biriydi... Erkekleri genç yaşlı demeden öldürülen, kadınları, kızları kaçırılan, ahalisi toptan sürülen bir Ermeni köyünde yaşıyordu vaktiyle. Hayatta kalan birkaç çocuk ailesinden koparılmıştı. Onu bir Türk aile evlat edindi. Tesadüfen hayatta kalan annesi-babası Amerika'ya yerleşmişti.

Heranuş kendisi gibi dilsiz diğer çocuklarla beraber büyüdü, kadın oldu. Paskalya'da çörek otlu, yumurtalı, mahlepli çörekle sessiz bir geleneği yaşatan Müslümanlaştırılmış Ermeni kadınlarından biriydi. Arkasından "kılıç artığı" denilen, nüfusunda değiştirilmeden önce "muhtedi" (dönme) yazan...

Köylerinde yaşarken Heranuş'un en sevdiği şarkı bir çoban şarkısıydı; "üzgün çoban dağlara çıktı / aşkın şarkısını söyledi..." Amerika'da Ermeni okuluna giden, hiç görmediği kız kardeşi ilk gün bu şarkıyı ezberlemişti. Heranuş'un iki evladını Türkiye'de bırakmış anasının yüreği parçalandı.

Anneannesinin ölümünün ardından Fethiye Çetin; Amerika'daki akrabalarını bulmak için Agos'ta bir ölüm ilanı verdi. Heranuş, ölümünden sonra kimliğine ve akrabalarına kavuştu. Anası-babası çoktan ölmüştü.

Heranuş'tan geriye topraklarından edilen insanlara ait, yüzleşmekten hâlâ korkulan bir hikâye ve heracı hatırayı anlatıp bitirirken tekrarladığı cümle kaldı; o günler gitsin, bir daha geri gelmesin...

Devamını görmek için bkz.

Hande Öğüt, “Bir 'Türkleştirme' serüveni”, Radikal kitap Eki, 14 Ocak 2004

Geçmiş kötü günleri savuşturmak için "O günler gitsin bir daha geri gelmesin," muradını bir nakarata dönüştüren anneannesi Heranuş'un naçarlığına karşın, Fethiye Çetin, onun anılarını kaleme alarak bu coğrafyada yaşayan herkesin bildiği ama susmayı tercih ettiği saklı yaşamları açığa çıkartıyor. Böylece Fethiye Çetin, Walter Benjamin'in "tarihi güncelleştirmek için bugünü tarihselleştirmek"ten kastettiği şeyi ifa etmiş oluyor.

Sıradanlaştırılmış faşizmin boyutlarını; insanların 'biz' ve 'onlar' diye iki düşman safta 'taraf' olmaya sürüklendiği farklı tarihsellikler içinden –kâh anneannesinin anılarından (1915) kâh kendi gençliğinden (12 Eylül)– verdiği örneklerle aktarıyor Çetin. Tarihi güncelleştirirken bugünü de tarihselleştiriyor, böylece. Siyasi ve kültürel hayatımızın şekillenmesindeki en hassas tabulardan biri olan Ermeni sorununu, anneannesinin özyaşamını hikâyeleştirerek sunarken onun anısına bir saygı duruşunda bulunuyor ve nisyanla malul bırakıldığımız bir mevzuu neşter altına alıyor.

Anneannesi ile aynı yerde doğan, onun hayatının izini sürerek anılarını kitaplaştıran Fethiye Çetin, kendi yaşamından da kimi dönüm noktalarını aktarıyor; anneannesini daha iyi anlayabilmemiz için.

Bir tabu ve 'kara roman'

Ermeni ve Hıristiyan iken Türk ve Müslüman olmaya zorlanan Heranuş, (diğer adıyla Seher) üçüncü sınıfı başarıyla bitirdiği yıl (1915), jandarma, köyü basar. Köy muhtarı Nigoros Ağa, öldürülür. Erkekler birer ikişer götürülür; Heranuş'un dedeleri, amcası ve dayısı da götürülenler arasındadır. Kadın ve çocuklardan mülhem köy ahalisi, olan bitenin nedenini sorgular, dehşeti tenlerinde ve tinlerinde hissederken normal hayata dönemezler bir türlü. Ancak bu, yaşanacak olanların henüz ilk perdesidir.

Erkeklerin yasını tutma fırsatı bulamadan kadınlar da jandarma tarafından Halep'e sürgüne gönderilir ve uzun, acılı ölüm yürüyüşü başlar. İşte bu yürüyüş sırasında, annesinden zorla kopartılır Heranuş. Çermik Jandarma Komutanı Hüseyin Onbaşı, Heranuş'a; Karamusa köyünden Hıdır Efendi ise kardeşi Horen'e talip olur. Çığlık çığlığa yaşanan can pazarlığı nihayetinde İsguhi'nin direnci kırbaçlanarak kırılır. Ve bir daha da yolları asla birleşmez.

Uzun yıllar sonra, annesi ile babasının buluştuklarını ve Amerika'da yaşadıklarını öğrenir Heranuş. Ama 'muhtedi' olduğu için pasaport çıkartmaktan korkar, zaten okuma yazması da yoktur, çekinir, kaderine razı gelir ve mazisini, kaybettiği asıl anne babasını yüreğine gömerek çocuklarına, torunlarına sımsıkı sarılır. Ve ailesine hasret, kendi kimliğine sürgün gözlerini yumar. Peki, hayatı boyunca tüm zorluklara göğüs germiş bu kadın, gerçek kimliği söz konusu olduğunda neden kendini bu denli çaresiz hissediyordu? Neden ailesini ve kimliğini savunamıyor, isteklerinin arkasında duramıyordu?

Taner Akçam Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu adlı kitabında soruna, 'suç işleyen' açısından yaklaşır. Toplum, katliama ilişkin kendini suçlu hissetmemektedir. Yığınlar, devletle olan bu uzaklık sayesinde, kırımla aralarına mesafe koyma ve suçluluk duymama şansı elde eder. Suç duygusunun oluşmamasının önemli bir diğer nedeni ise katliamın bir cezalandırma eylemi olarak adlandırılmasıdır, Akçam'a göre. Sivil toplum düzeyinde katliam reddedilmemekte ama daha çok 'suç ve cezalandırma' mantığı çerçevesinde değerlendirilmektedir. Bu da bir ölçüde polisiyelerin mantığına ve polisiye romanın ideolojik kuruluşuna götürmez mi bizi?

Ünlü iktisatçı, marksist entelektüel Ernest Mandel polisiye romanı, bizzat suçun tarihiyle özdeş kapitalist burjuva toplumundaki 'suçun içselleştirilmesi' süreci olarak ele alır. Hoş Cinayet adlı kitabında, polisiyelerde ölümün, insanın yazgısı ya da trajedi olmadığını dile getirir. Ölüm yaşanan, acı, çekilen, korkulan ya da karşısında savaşılan bir şey değil; teşhir ve analiz edilecek bir şeydir artık, bir soruşturma nesnesi... Ölüm şeyleşmiştir. Öyle ya, 1915'te Heranuş ve akrabalarının yanı sıra binlerce Ermeninin ölüme gönderilişi, kendi yazgıları ya da bir insanlık trajedisi olarak açıklanamaz. Ortada ideolojik bir savaşım; kan dökücü bir tanrı vardır. Ölümler, o yıllarda korkunç, acı verici, dehşetengiz olgulardır; ancak zaman içinde ölüm, soruşturma nesnesine dönüşmüşlüğünü de yitirir; kabaca, acıya tuz basmayı öneren tarih, ölümü şeyleştirerek buhar eder: kamusal insanı çökertir!

Tıpkı Fethiye Çetin'in yaşlandıkça içindeki yalanla, kıvrılarak büyüyen yılanın kendini sokmasına izin vermektense 'konuşabilen' anneannesini dinledikten sonra çöküşü gibi. Duydukları karşısında dehşete kapılır; yaşadığı sarsıntıyı kimselerle paylaşamaz ilkin. Analitik zekâsının izinden giderek ipucu toplama yoluna başvursa da bir sonuç elde edemez, Çetin. Heranuş'un ölümünün ardından Agos gazetesine verdiği vefat ilanının, Fransa'da yayımlanan Haraç gazetesinde haber yapılmasıyla anneannenin Amerika'da doğan kardeşi Margaret ile ilişki kurulur. Nihayetinde Çetin, Amerika'ya gider ve uzak akrabaları ile buluşarak anneannesinin ebeveyninin New Jersey'deki mezarını ziyaret eder. Mezarlarına bir buket pembe gül koyarken onlardan, anneannesinden kendi adına ve onlara, bu inanılmaz acıları yaşatanlar adına bağışlanmayı diler.

Bağışlanma söz konusuysa ortada bir suç vardır, ki bu bizi yine Akçam'ın tezine götürür. Suç işleyeni anlamak kolay değildir, elbette. Çünkü biz, ahlâki açıdan kötü bulduğumuz bir davranışın, iğrençliğinden dolayı, insani olmadığını ilan etmeye yatkınızdır. Ve kendisine duyduğumuz nefretten dolayı da bu eylemleri yapanları anlamaya çalışmaktansa kaçmayı tercih ederiz. Hoş, bu bireysel bir suçsa onu affedebiliriz, ama ya örgütlü bir suç, bir devlet terörü ise? Suçun içselleştirildiği, hatta yadsındığı bu süreçte kendisi de şiddetten doğan, dolayısıyla şiddeti sürekli üreten, şiddetten beslenen ve git gide daha sınai bir ölçekte işlenen suça yol açan bizim gibi ulus devletleri, ironi yaparak bir edebi türe benzetmek gerekirse, en yakın tür 'kara roman' olacaktır. Zira kara romanda cinayete çözümlenmesi gereken bir mantık sorunu olarak değil; denetlenemez bir şiddetin kendini ortaya koyuşu olarak yaklaşılır. Ve sadece suçu işlemez kara roman; bir esrara, şiddeti de içeren daha ağır, daha baskıcı bir ideolojiye gönderme yapar; bir araştırma, gazetecilik, yerinde inceleme endişesi vardır. Ve bu aynı zamanda bir bellek sorunudur. Öğrendikleri ile bildikleri arasında korkunç bir uçurum büyüyen Çetin'in değerleri, duyduklarıyla tuz buz olur, içindeki korkunç karmaşa ile beyni çatırdar ve bu kapkara leke, herkesin üstünü kaplayacak diye korkar. Bellek zemininden oynar, korkunç bir zelzele ile kırılır orta yerinden: "En iyi okuyanlardan biri olduğum için öğretmenlerim her bayramda kahramanlık şiirlerini bana okuturlardı. Yüreğimden kopup gelen haykırışlarla seslendirdiğim 'şanlı geçmiş' şiirleri, korkuyla açılmış çocuk gözlerine, suda kaybolan çocuk kafalarına, günlerce kan kırmızı akan nehir sularına çarpıp paramparça oluyordu" (s. 55).

Bir insanın kendi tarihini unutturan, unutmaya zorlayan o el bizim tarihimizi de yazıyor ve yazmaya da devam ediyor. Ne yapmalı öyleyse? Tarihi güncelleştirmek için bugünü tarihselleştirmeli... Ve yazmalı, bıkıp usanmadan.

Devamını görmek için bkz.

Necmiye Alpay, “Bir ucundan herkes”, Virgül, sayı 80, Ocak 2005

Aile olarak kökleriniz bu coğrafyanın batısındaysa, Doğu sizin için bir tür Afrika’dır, diğer adıyla, “karanlığın yüreği.” Bir gün, bir yakınınız oraya askere ya da “şark hizmeti”ne gider, sizi ürküntüler içinde bırakarak. Sonra? Sonrası her ne olursa, karanlık sürer. Ters yönde gelenlerin, göçlerin olması karanlığı azaltmayıp artırmıştır. Bütün bir yirminci yüzyıl boyunca.

Bizim toplumumuzda kimse, hiçbir aile ya da topluluk, o karanlığın bütün bütüne dışında kalamamıştır. Savaşların, kıyımların, çatışmaların en az birine, göçlere ya da göçmenlere, olmadı darbelere ya da kovuşturmalara bir ucundan bulaşmamış tek bir aile bulmak zordur. Meğerki üstü örtülmüş, başkalarından gizlenmiş olsun. Gerçekte karanlık dalga dalga her yandadır.

Her aile, acı veren bilgilerin üstünü örtmekte, gizlemekte, ölüleriyle birlikte gömmek istemektedir onları; yeni kuşakları korumak, her yönden gelebilecek tehlikelerden uzak tutmak için.

Tehlikelerin bir bölümü, devlet stratejilerinden gelmektedir. Bizim toplumumuzda karanlığın yüreğinde Ermeni kıyımı ve Kürt sorunu yatıyor. Stalinist yöntemlerle derinleştirilen iki sorun: Tehcir, kıyım, yok sayma, yok etme, ad değiştirme vb.

Bugün artık yeterince ortaya çıktı ki üstü örtülen bilgilerin devinimi karanlıkta da sürmekte, bilgiler ve acılar gömülerek yok edilememektedir. Ne mağdur eden başarabilmektedir bunu ne de mağdur olan.

Dolayısıyla, insanlar tarih yazımını otoritelerin tekeline terk etmiyor artık. Bir aydınlığa çıkma duygusuyla kendi tarihlerini kendileri yazmaya koyuluyorlar. Bildiğimiz tarihlere benzemeyen tarihler bunlar. Bazen sanat alanının içinde, bazense kıyısında dolanan tarih yazımları.

Anı dediğimiz yazma etkinliği öteden beri belki biraz budur ama, anı kavramında genellikle dağınık ve gevşek bir yan vardır. Sözünü ettiğim ise, en geniş tarihin karanlık bölgelerine sıkışmış belirli kesitlerin, bu yeni tür tarih yazıcılarının eliyle somut anlatılar olarak ortaya konmasıdır. Hem de hiçbirinin tarih yazımı gibi bir iddiası olmaksızın.

Fethiye Çetin’in Anneannem kitabı bu yeni tarihlerden. Bazı yönlerden, Alsace’lı bir yazarı, Jean Egen’i çağrıştırdı bana bu kitap. 1973’te yayımlanan Lautenbach’ın Ihlamurları’nda, annesinin “taziyesiz” ölüm döşeğinden hareketle, ailesinin Almanlarla Fransızların çekiştirmeleri arasında yaşadıklarını anlatır Egen. Bir yanda daha önceki huzurlu ölüm döşeklerine, diğer yanda İkinci Dünya Savaşı sırasında olup bitenlere uzanan, yer yer humor dolu bir roman türü anıdır o kitap. Sonra elbette Dido Sotiriu’nun Anadolu’ya selamı anılmalı.

Fethiye Çetin’in kitabını bu iki kitaptan ayıran en önemli özellik, tıpkı onlar gibi yürekten yazılmış olmakla birlikte, aynı zamanda karanlığın yüreğinden yazılmış olması. Fethiye Çetin, sözlerin el ayak çektiği, kolay çoğalabileceği alanlara göç ettiği o karanlıklara dönüp oradan söz aldı. Giriştiği yazı işi ürkütücüydü. Üstelik yazar olarak ilk kitap deneyimiydi bu. Yine de, belki anneannesinden gelen bir tür çağrı olmasındandır, ortaya kristal netliğinde bir yazı çıktı.

“Ama bu doğru değil!.. Onun annesinin adı Esma değil, İsguhi. Babası da Hüseyin değil, Hovannes!..” (s. 8)

Anneannesinin cenazesinde ağzından dökülen bu sözleri aktaran anlatıcı, insanların gerçekliğe en yakın oldukları o uğrakta, ölüm uğrağında, bir hakikat duygusuyla etmiştir belli ki bu sözleri. Kitapta “tarih” sözcüğüne ya da benim “en geniş tarih” dediğim çerçeveye dair herhangi bir göndermeye rastlanmamakla birlikte, anlatıcının aktardığı bu sözlerdeki duygunun adını “tarih duygusu” koymadan edemiyor insan. Buradaki ad ikiliği, çırılçıplak bir olgu olarak karşımıza dikilmiştir. İkiliğe mecbur edilmiş insana ait olduğunu sezdiğimiz o temel huzursuzluk, bir anda bizim ruhumuzu da sarmaktadır.

“Annesinin adı Esma, babasının adı Hüseyin olmadığı gibi kendi adı da Seher değil, Heranuş’tu onun.” (s. 9)

Fethiye Çetin, sıkı bir yazar. Olguların çıplaklığı, pek çok sıcak, ince ve etkileyici ayrıntıyı gölgede bırakabilirdi, bırakmıyor; tam tersine, ayrıntılar o çıplaklığın netleşmesine, duyumsanmasına, önemsenmesine katkıda bulunacak dozda. Metnin kurgusu, herhangi bir anı kitabından pek de beklenmeyecek bir yöntemle, geri dönüşlerle oluşturulmuş ve bu yolla kendine özgü bir gerilim yaratılmış. Anlatılan gerçeklikle bağlantımızı, yaşarlık duygumuzu pekiştiren, belli belirsiz bir gerilim. Yaratıcı yazıyla bilgilendirici yazı arasındaki bölgede, sıkı ve özgün bir anlatı bu kitap.

Anlatım ise Anneannem’in ilk bakışta düz bir anı kitabı sanılmasına yol açabilecek kadar yalın. Bu yalınlık yazarın hem gözlem ve humor gücünü kullanmasına hem de kitabın bütünündeki sıcak duyguyu kesintisiz olarak sürdürmesine elveren türden; anlatım, yalın olduğu ölçüde de yoğun.

Yazarın gözlem ve humor gücüne tipik örnek olarak, Anneanne’nin kocası, yazarın dedesi olan o eski adama, komşularının deyişiyle “Fikri Dayı”ya ait bütün bir et yeme kültürü anılabilir. Ama kitapta bu hiç de tekil kalan bir örnek değil. Belki en önemlisi, anlatıcının kendine yönelik gözlemleri ve humorudur. İnsanın, kendi çocukluğuna ilişkin bile olsa, zor ulaşacağı bir kendini bilme yetisi, kendine de yönelebilen bir eleştirel bakış.

Bu gücün anlatıma dönüşmesinde rolü olduğunu düşündüğüm bir dilsel özelliğe daha değinmeden geçmeyeyim; çoğul anlatımlı örtülü özneler; yer yer, “... deyimi kullanılırdı”, “... zorunda kalınırdı” (s. 20) biçimindeki yüklemlere gizlenen kolektif özne; ortak ruhu duyumsatmaya yarayan yapılar.

Anneannem metni, yeni tarih yazımına ait bir başka özelliği de göstererek coğrafyayı tarih içindeki haliyle resmediyor bize:

“Şimdi Palu’nun sınırları içinde kalan köyü Habab, Heranuş’un çocukluğunda Ergani Maden Mutasarrıflığına bağlı 207 haneli büyük bir köydü. Köyde iki kilise ve bir manastır vardı.” (s. 9)

Joan Baez’in söylediği şarkıdaki gibi soralım: Nereye gitti o iki kilise ile bir manastır? Pek çok benzeri gibi, tıpkı Felluce’deki camiler gibi, tıpkı havaya uçurulan havralar gibi yıkıntıya dönüştü. Bir avuç yöneticinin kararıyla birbirinin celladı ve suçortağı kesilen halkların katkısıyla.

Anneannem kitabında o korkunç “kılıç artığı” deyimi geçiyor. (s. 79) Hâlâ kullanılıyor mu bilmiyorum ama, 12 Eylül’de işkenceci polislerin dilinde de vardı bu deyim; büyük bölümüyle tamamlanmış örgüt operasyonlarının ardından tek yakalanan kişiler için kullanıyorlardı. Anneannem kitabındaki bilgiyle birlikte, deyimin tarihselliği çıkıyor ortaya. Kadim devlet jargonuna aitliği.

Anneannem kitabı bir ucundan herkese kişisel bir şeyler anımsacaktır, bana da öyle oldu. Çocukluğumun dilinden bazı sözcükleri yeniden ulaştırdı bana bu kitap: taşkala, pizez (bende “pızez” diye kalmış), şakka, çepiç, tike, “çavuş”...

Bunlar yazarın ve benim çocukluk coğrafyalarımızın bir bölümüyle örtüşmesinden ileri gelen dil ortaklıkları. Çemişgezek ilçesinin o zamanlar adı Germili olan, köy büyüklüğündeki bir nahiyesinde 1950’li yıllarda iki “çavuş” vardı: Faika Çavuş ve Muhlis Çavuş. Adından da anlaşılacağı üzere biri kadın olan, iki sivil “çavuş;” başa çıkılmazlıkları nedeniyle “çavuş” unvanını kazanmış iki şahsiyet. Germili, eski nüfusunda Ermenilerin olduğu anlaşılan bir yerleşimdi ama o nüfustan bir tek Mustafa Emmi kalmıştı biz gittiğimizde. Annesinin ve babasının adı neydi bilmem; o emminin ise asıl adı Mustafa değil, Digran’dı. Kıyım sırasında Türk annelerin kurtarıp sakladığı, sonra da sünnet ettirip adını değiştirdikleri küçük Digran.

Mustafa Emmi’nin benim yaşlarımdaki kızı, sokak oyunlarında kavga çıkınca “gâvur” hakaretine maruz kalırdı. Bu sözcük, benim gibi dışarıdan gelen biri için ilk anda anlaşılması zor bir işaretti; köyün geçmişine ilişkin ender işaretlerden biri. Bir de köyün yukarı mahallesindeki, ikisi dışında tümü yıkılmış taş binalar vardı elbette. O binalardan genellikle yalnızca “Konaklar” diye, ama çok seyrek de olsa bazen “Ermeni konakları” diye söz edilirdi. Onlar da tıpkı küçük Digran ve Heranuş gibi, söz dışına, karanlığa itilmek istenmişti belli ki.

Şimdi Germili’yi haritada aradığımda bulamıyorum. Adı değiştirilmiş. Tarihin silmekle yok edilebileceğine inanılmış belli ki. İyicil yönden düşünecek olup desek ki, acılar durmadan anımsanmasın, unutulsun istenmiştir, o zaman, unutma zorlamasının sakıncalarını ne yapacağız? UnutmaMAnın, Anzak buluşmalarının getirisi örneğin, az şey midir?

Karanlığın yüreğinden yazan bir başka tarih yazarının, Kürt romancı Mehmed Uzun’un bir roman kişisi, “deşilmeyen yara iyileşmez” diyordu. Fethiye Çetin’in Anneannem metni, korkutucu bir yaranın kusursuz biçimde deşilmesindeki sağaltıcılığı açıkça ortaya koyuyor. Sevgili bir Anneanne’nin karanlıkta bırakılmış gerçekliğine olan borcun edasıyla. Bugün yaşayan herkese düşen bir borcun edası.

Devamını görmek için bkz.

Kemal Yalçın, “Sevgili Kardeşim Fethiye Çetin”, Agos, 4 Şubat 2005

Anneannem adlı kitabınızı birkaç dakika önce bitirdim. Eğer yanımda olsaydınız size sarılıp ağlayacaktım. Belki o an gözyaşı kardeşi olurduk.

Telefonunuzu bilseydim, hemen telefon açıp iki bin kilometre uzaktan size sarılıp bu satırlarda yazacaklarımı sözle anlatırdım. Bilin ki okuduğunuz her kelime beynimin, kalbimin derinliklerindeki hatıraları canlandırarak ve gözlerimde ıslanarak yazıya dönüşmüştür.

12 Eylül 1980 sonrası yurdumdan ayrılmak zorunda kaldım. 23 yıldan beri Almanya’da yaşıyorum. Burada Türkçe Anadil Öğretmenliği yapıyorum. Üçü şiir kitabı olmak üzere on kitap yayınladım. Sizin “Anneannem”de yazıp dile getirdiğiniz büyük acıyı, “Ağet”i; yani insanlığın büyük felaketini Emanet Çeyiz, Seninle Güler Yüreğim ve Sarı Gelin-Sari Gyalin adlı kitaplarımda romanlaştırdım.

Emanet Çeyiz 1998 yılında Türkiye’de yayımlandı.

Seninle Güler Yüreğim 2000 yılında Doğan Kitapçılık tarafından basıldı ama yayına verilmedi. 2002 yılında bana bile haber verilmeden, İstanbul 13. Noteri huzurunda kıyma makinası ile “İMHA” edilmiş.

Sarı Gelin-Sari Gyalin adlı üçüncü romanımı da 2004 yılı Ekim ayında Almanya’da yayınladım.

Anneannem’i, Sarı Gelin-Sari Gyalin’i okuyan İstanbul’daki “Neşe G.” Adlı bir okuyucuyum:

“Yeni bir kitap çıktı. Adı ‘Anneanne’. Sizin anlattığınız olayları işliyor. Elinize geçmediyse göndereyim” diyerek bana postaladı. Sonra Agos’ta kitabınız ile ilgili, Karin Karakaşlı’nın uzun yazısını gördüm. Fakat okumaya fırsat bulamadım.

24-30 Aralık 2004 günlerinde, kitaplarımın okuma günleri için Kudüs ve Amman’a davet edilmiştim.

Seninle Güler Yüreğim’i Ermeniceye çeviren Almanya Ermeni Cemaati Başpiskoposu Sırpazan Karekin Bekçiyan ile birlikte Kudüs’e gittik. Uçakta Anneannem üzerine konuştuk.

Kitabınızı yanıma almıştım. İlk üç sayfasını okuyabildim. Tadına vararak okumak için vaktim olmadı.

Bir akşam, Kudüs’te kaldığımız otelde, Sırpazan Hayr, “Şu kitabı ver de, bir bakayım!” dedi.

Sabah kahvaltısında hiç uyumadığını farkettim:

“Sırpazan Hayr, uyuyamadınız mı?” diye sordum.

“Müthiş bir kitap! Elime aldım. Bitirdiğimde sabah oluyordu. Aynı konuları işliyorsunuz” dedi.

Bugün, Almanya’nın Bochum şehrindeki “Güneş İlkokulu’nda altı saat Türkçe dersim vardı. Aradaki bir boş dersimde başladım okumaya. Zil çaldı, üçüncü sınıf öğrencilerim geldi. Ben ise Anneannem’in yirmi beşinci sayfalarındaydım. Nuray, “Öğretmenim, ödevimi yaptım. Hele bir bak!” diyerek defterini önüme koydu.

“Dur kızım! Şu sayfayı bitireyim!”

“Önce benim ödevime bak öğretmenim!”

“Yavrum, bir dakika, şu cümleyi bitireyim!”

Öğrenciler başıma toplandı. Sormaya başladılar:

“Ne okuyorsun öğretmenim!”

“Bize de anlat öğretmenim!”

“Niye üzgünsün öğretmenim!”

Kitabı kapattım. Ön sırada oturan Melisa merakla yüzüme bakıyordu.

“Ne oldu öğretmenim? Niye üzgünsün?”

“Bir şey yok çocuğum!”

“Hayır öğretmenim, üzgünsün!”

Aslı, Melisa’yı destekledi:

“Kandırma öğretmenim! Üzgünsün! Haydi anlat bize okuduğun kitabı.”

Nasıl anlatabilirdim ilkokul üçüncü sınıf çocuklarına “Anneannem” Heranuş’u?

“Çocuklar, bugünkü konumuz ‘Suyun insan hayatındaki önemi’. Haydi! Açın bakalım otuz yedinci sayfayı. Başladım suyun önemini anlatmaya.

Mücahit parmak kaldırdı:

“Öğretmenim, susuz kalan insanlar ne olur?”

Kafile kafile, aç susuz Der-Zor Çöllerine gönderilen çoluk çocuk, kadın kız Ermeniler; “Anneannem”in ataları, yakınları, soydaşları geldi gözlerimin önüne.

“Susuz kalan çocuklar ne olur öğretmenim?”

Dilim dolanıyor. Der-Zor Çöllerinde susuzluktan ölen çocuklar giriyor sınıfa. Bir yerlerden sesler, çığlıklar geliyor. İstanbullu Sarkis Usta’nın söylediği bir türkünün dizeleri çınlıyor kulaklarımda:

“Yürüye yürüye geldik Aap çölüne

Aç kala kala düştük biz derelere

Mevlam Ermeniye sabırlar vere

Tuzsuz olur Arabistan fıstığı

Taştanımış Ermeninin yastığı

Böyle miydi Osmanlının dostluğu?”

“Susuz kalan çocuklar ne olur öğretmenim?”

Gözümün önündekilere bakarak:

“Ölür çocuğum, ölür! Ama siz susuzluktan ölmeyeceksiniz. Dünyamızda tüm insanlara yetecek kadar su var. Bu dünya hepimize yeter!” diyebildim.

Zil çaldı. “Aman çocuklar, susuz kalmayın. Bol bol su için!” diyerek onları evlerine gönderdim. Kendim de evime geldim. Yemeğimi yedim. Bir bardak su içtim. Oturdum çalışma masama. Başladım “Pizez Bacı” masalını okumaya. “Anneannem” karşımdaydı.

Kitaplarımın hazırlıkları sırasında arayıp bulduğum, Amasya’nın, Adıyaman’ın, Kastamonu’nun, Merzifon’un dağ köylerinde bir Türkle, bir Kürtle evlenerek hayatta kalmış “ölüm artığı” yaşlı Zaruhilerin, Siranuşların anlattıkları kulaklarımda çınlıyordu.

Sonra Los Angeles Ararat Huzur Evi’ni ziyaretim sırasında konuştuğum doksan beş, doksan yedi yaşlarındaki, 1915’in canlı tanığı olan Asi Yozgatlı, Maraşlı, Zeytunlu, Antepli “anneannemler” geldi yanıma!...

Kitabı birlikte okuyup bitirdik!..

“Biz de çok çektik, ama buncağız daha çok çekmiş!” dedi birisi.

“Bu Fethiye Çetin’de pek yavuzmuş! Korkmadan bunları yazıp yayınlamış! Ellerine sağlık!” dedi diğeri.

Bir varlardı, bir yok oldular...

Ben de tüm benliğimle sana teşekkür ediyorum.

Eline, beynine, yüreğine ve kalemine sağlık, diyorum.

Seni yetiştiren Anneyi, Anneanneyi en iyi dileklerimle saygıyla anıyor; “Acılarınız acılarımdır!” diyerek yüreğimi size uzatıyorum.

Selam ve sevgilerimle....

Bochum, 12 Ocak 2005

Devamını görmek için bkz.

Murat Çelikkan, "O benim de anneannem!", Radikal, 16 Şubat 2005

Arkadaşım Fethiye Çetin, bir kitap yazdı. Metis Yayınları'ndan çıkan kitabın adı, Anneannem. Çetin, İstanbul Barosu avukatlarından azınlıklar uzmanı. Yücel Sayman yönetimindeki baronun Azınlık Komisyonu'ndan. Komisyonun düzenlediği sempozyum, daha sonra baro yöneticilerinin AB ve Alman vakıflarından kaynak almaları gerekçesiyle mahkemelik olmuş, Baro yöneticileri casusluk suçundan yargılanıp beraat etmişti. Fethiye, en son Helsinki Yurttaşlar Derneği'nin Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde düzenlenen toplantısının baş konuşmacılarındandı.

O da, toplantı da, malum kesimlerin saldırısına uğradı. Bu toplantılara devam edeceğimizi duyurmuştum, ama anlaşılıyor ki devamı Yapı Kredi'de gelemeyecek. Yöneticileri ürkmüş!

Toplantıların yeni adresini belirtirim.

Fethiye Çetin, kitapta anneannesinin hikâyesini anlatıyor. Kahramanlık şiirleri söyleyerek büyütülen Cumhuriyet kızı Fethiye, anneannesinin ölümüne yakın, onun 'kılıç artığı', adının da Heranuş olduğunu öğreniyor. Fethiye'nin kişisel öyküsü, tüm tartışmaların ötesinde bu topraklarda yaşadığımız trajediyi, hepimizin trajedisini dile getiriyor.

Evet, kitabı ağlayarak okudum, eminim siz de öyle okuyacaksınız.

Kitabı okuyan dostlarımın kitapla ilgili düşüncelerini sizinle paylaşmak istedim. Canım Fethiye, eline sağlık!

Mehmet Bilal

Hovannes ve İsguhi Gadaryan'ın sevgili kızı olarak Palu'da mutlu bir çocukluk yaşarken, bir gün tüm erkeklerin bilinmeze götürüldüğü, çoluk çocuk tüm kadınların yollara düşürüldüğü ölüm sürgününe, sürgün sırasında çocukların ninelerince suya atılmalarına, annelerin çıldırmalarına tanık olan, Çermik Jandarma Komutanı onbaşı Hüseyin'in şefkatiyle hayatta kalabilen, kökenini zorla ardında bırakarak bir an bile şikâyet etmeden yeni bir din ve dille bambaşka bir hayatı, 95 yıl boyunca bir gün annesine, babasına, dedesine, yakınlarına kavuşma hayaliyle yaşayan ve yürek yakan hikâyesi, torunu tarafından en ufak bir duygusallığa ve suiistimale yer vermeden anlatılan Heranuş Gadaryan benim de anneannem.

Evrim Alataş

Çocukluğun koridorlarında dolaştığımızda dahi, değil bez bebekler, kanlı nehirlere kulaç atarken buluyorsak kendimizi, Fethiye Çetin'in ve Heranuş'un dediği gibi 'O günler gitsin, bir daha gelmesin'. Anneannem, bir coğrafyanın 'yazgıda bir' halklarının dikenli özeti. Kitabı okurken, eteğinin altına bir erkek çocuk koyup kurtaran büyük nenemi, derelere atılan Ermenileri anlatan dedemin çatlak sesini düşündüm. Bir Alevi Kürt olan dedemin hem de 'Heranuş'un, kendi dedemin ve büyük nenemin yazgısındaki dikenler ne acı ki dört mevsim çıkıp, batıyor da kanatıyor hep. Gitsin evet, bir daha gelmesin.

Lale Tayla

50 bin mi, 100 bin mi yoksa 1 milyon mu?: Üstünde durmayın. Kırım mı? Kıyım mı? Sistematik mi? Kendiliğinden mi?: Bir kenara koyun! Gidip Fethiye Çetin'in kitabını alın. Ve nerede olduğunuza bakmazsızın okumaya başlayın (benim mekânım kuaför koltuğu idi). Kitabın sonuna geldiğinizde (bir oturuşta bitiyor çünkü) aile resimlerinin olduğu albüme bakarken ağlamaktan çekinmeyin. Başınızı kitaptan kaldırdığınızda, şaşkınlıkla size bakanlara aldırmayın ve gözünüze birini kestirin, (benim kurbanım yan koltukta saçına röfle yaptıran genç bir kadındı) kitabı ona verin.

Anneanneniz için!

Gaye Boralıoğlu

Gayriresmi tarih vardır ve çoğu kez resmi tarihten daha gerçektir; üstelik de 'hissi'dir. Günün birinde gayet şahsi bir dille yazılmış şahsi bir hikâye, müfredat programları, genelgeler, yönetmelikler, hukuk düzenlemeleri, dışişleri nezdinde görüşmelerle oluşturulan koskoca bir devlet ideolojisini delip geçer ve orada durup sahiplenilmeyi bekler. Anneannem ve onunla dile gelen Ermeni meselesi, bu kategoride ele alınmalıdır.

Devamını görmek için bkz.

Arman Tayran, “Onun adı Heranuş’tu...”, Picus, Şubat 2005

Sorulacak çok soru vardı. Cevap, belki de anneannenin her acı hatırayı anlatıp bitirirken tekrarladığı şu cümlede gizliydi: “O günler gitsin, bir daha geri gelmesin...”

Anadolu, asırlar boyu farklı kültürlerin bir arada yaşadığı bir uygarlıklar beşiği olmuştur. Bugün Anadolu coğrafyasından silinmiş birçok medeniyetin çocukları olan biz Anadolu halkları, ardımızda duran trajik tabloya bakmaktan ürperdiğimiz için hâlâ suskun, sevgiden yoksun, aynı bahçenin küs çocukları olarak yan yana, iç içe, tabulaşmış bir kederi sürdürmeye devam etmekteyiz.

11 Şubat 2000’de Agos gazetesinde yayınlanan bir ilan, “Torunu Fethiye Çetin” imzasını taşıyordu. “Onun adı Heranuş’tu,” cümlesiyle başlayan ilanda Seher ninesinin Palu’da Heranuş Gadaryan olarak başlayan yaşam hikâyesine değinen avukat Fethiye Çetin, yıllar önce kaybettiği Ermeni akrabalarına seslenerek, yitirilmek üzere olan kardeşlik umudunu yeniden yeşertmeye çalışıyor, çok sevgili ninesinin ölümünü en azından kaybolmakta olan bir kardeşliği yeniden bulabilmenin umuduyla anlamlandırmak istiyordu.

İlanın ardından Seher ninenin hiç tanımadığı, Amerika’da doğmuş kızkardeşi Margaret’e ulaşıldı. Fethiye Hanım bu gerçek yaşam öyküsünü kitaba dönüştürdü. Bu kez amacı, tabulaşmış bir 1915 trajedisinin kapısını aralayarak, kaybolmak üzere olan akrabalarını bulmuş olmanın sevincini kitlelerle paylaşmaktı. Sevgi, barış ve kardeşlik adına..

Çetin, Anneannem’de şu sözlerle sesleniyor okurlarına: “Gece Emrah aradı. ‘Anneannemi kaybettik.’ Öldüğünü biliyorum. Bütün bunlar, rüya gibi geliyor bana. O tabutta anneannemin öylesine hareketsiz ve çaresiz yatabileceğine inanamıyorum. Bir de bizim, olan biteni böylesine çaresiz izlememize... Cami avlusunda öyle çaresiz bekleşir, sarılıp ağlaşırken erkek kalabalığından biri yanımıza gelip sordu: ‘Seher Teyze’nin annesiyle babasının adı nedir?’ Sessizlik ve karşılıklı bakışmalar dikkat çekecek kadar uzadı. Zehra Teyzem, ‘Babasının adı Hüseyin, annesinin adı Esma,’ dedi. Soruyu soran adam musalla taşına doğru yönelmişken yüreğimden kopan şu sözler, kendiliğinden ağzımdan döküldü: ‘Ama bu doğru değil! Onun annesinin adı Esma değil, İsguhi. Babası da Hüseyin değil, Hovhannes!’ Adamın ne dediğimi anlamaya çalışan bakışları üzerimde odaklandı. Teyzelerim ağlamaya başladılar. Ben de gözyaşlarımı engelleyemedim. İtirazımı tekrarlamak ağlamaları arttıracak diye sustum, ama ikiyüzlülüğümü o ortamda da sürdürmenin utancıyla başımı öne eğdim, için için ağladım.

Annesinin adı Esma, babasının adı Hüseyin olmadığı gibi kendi adı da Seher değil, Heranuş’tu onun. Ben bunu çok geç öğrenmiştim.”

İstanbul Barosu Azınlık Hakları Çalışma Grubu sözcülüğünü de yapan avukat Fethiye Çetin, anneannesinin akrabaları Gadaryanlara onun ölümünden sonra ulaşabildi. Konuşacak çok şey, sorulacak çok soru vardı. Bu soruların cevabı belki de anneannenin her acı hatırayı anlatıp bitirirken tekrarladığı şu cümlede gizliydi: “O günler gitsin, bir daha geri gelmesin...”

Devamını görmek için bkz.

Tuba Akyol, “Özür dilerim”, İdrak Yolları, Milliyet Pazar, 19 Mart 2006

Hikayeler büyük rakamların, derin manalar taşıyan kavramların yapamadığını yapıyor

Anneanneme annesinin adını sormak hiç aklıma gelmedi. Anneme, anneannesinin adını sormak da... Babaannem ve babamın babası ben küçükken öldü zaten. Babama babaannesinin adını da hiç sormadım.

Bana kendi tarihimi sorarsanız, kendi doğum yerimden anlatmaya başlarım. Ki benim doğum yerimin, benim doğduğum yer olması dışında ailemin geri kalanı için hiçbir manası yok.

Biraz daha geriye gitmemi isterseniz, annemle babamın tanışıp evlendikleri kente kadar gidebilirim. Bu hikayeyi anlatırken o kente nerelerden geldiklerini, yani onların doğum yerlerini de söylerim. Hepsi bu.

Tüm bildiğim bu kadar.

Ve daha fazlasını da hiç merak etmedim.

Etmemiştim.

Amin Maalouf'un "Yolların Başlangıcı"nı okuduğumda bile.

Benim başlangıcım benim doğduğum yerdi; zorlarsanız annemle babamın tanıştığı yer belki.

Piç miyim?

Ben Osmanlı İmparatorluğu'nun en parlak dönemlerini bile "İşte bu zaferleri kazananlar, bu geniş topraklara hükmedenler benim atalarımdı" diye kendime pay çıkararak okumadım. "Atalarımın" yaptıkları doğru gibi görünen şeyleri de, yanlış gibi görünen şeyleri de hiç üzerime alınmadım.

Elif Şafak'ın "Baba ve Piç"teki "piç" Asya'sı gibiyim bu bakımdan.

Bir nevi piç yani; babasını, atasını bilmeyen evlat!

Ve tam da bu yüzden bir Ermeni -tıpkı "Baba ve Piç"te Ermenilerin Asya'dan beklediği gibi- Osmanlı dönemine tekabül eden 1915 olayları ile ilgili benden sadece kuru bir özür bile beklese, ben de tıpkı Asya gibi "Şahsen hiç alakam olmayan bir şey için özür dilememi mi bekliyorsun?" diye şaşırabilirim.

Şaşırabilirdim.

Hikaye ve kavram

Yönetmen Yavuz Turgul, Ayşe Arman'la yaptığı röportajda "Doğulu, her şeyi hikaye ile anlatır" diyordu, "Sana bir nasihat verecekse, 'Bak...' diye anlatmaya başlar, anlatır anlatır, sonunda bir laf eder, 'Haaa....' dersin, 'Demek, bana bunu söylemek istiyor.' Batılılar bu şekilde yapmaz. Onlar kavramlar ortaya atarlar, o kavramlar üzerinden düşünceleri anlatırlar." (Hürriyet Pazar, 12 Mart)

Soykırım mı, kıyım mı?

Kavramlar soğuktur, hikayeler insanın içine dokunur.

1915 olayları kavramlar üzerinden konuşulduğunda; soykırım, kıyım, katliam, tehcir... Tüm bunlar bizimle hiç ilgisi olmayan, uluslararası bir hesaplaşmanın alanına giriyor gibi.

Devletler 1915'te yapılanların ismini koymak için tartışmaya devam etsinler.

Bir kavramda, ölen Ermeni sayısında bir anlaşmaya varsalar bile, anlaşmaya vardıkları kavram ve rakam yaşananların gerçek karşılığı olmaktan ziyade dünyadaki dengelerin uygun bulduğu bir kavram, bir rakam olacak büyük ihtimalle.

Şuşan, Armanuş, İshugi

Oysa tek tek hikayeler anlatıldığında, bu hikayelerdeki acıları kavramlara ya da rakamlara dönüştürüp dışına atamıyor insan.

"Baba ve Piç"te Dikran dayının, büyükanne Şuşan'ın, Armanuş'un hikayesi; "Anneannem"de Fethiye Çetin'in bir gün asıl adının Seher değil Heranuş olduğunu öğrendiği anneannesinin hikayesi, iki çocuğu ellerinden çekilip alınan Heranuş'un annesi İshugi'nin hikayesi; o büyük rakamların, derin manalar taşıyan kavramların yapamadığın yapıyor.

İnsanı ağlatıyor.

"Ne bekliyordu ki?"

"... dikkatle dinlemiş ve üzülmüşlerdi. Peki öyleyse ne demeye hâlâ huzursuzdu? Armanuş yüreğini yokladı. Ne bekliyordu ki?

Sonra yavaş yavaş anladı ki bir özür bekliyordu; o da olmadı suçun kabul edilmesini. Türklerdi 1915'te bunları Ermenilere yapanlar. Kendisi Ermeni, onlar da Türk olduğuna göre özür dilemeleri gerekmez miydi? Oysa kimse üstüne alınmış görünmüyordu." ("Baba ve Piç", Elif Şafak, s. 172)

Ben kendi adıma özür dilerim.

Heranuş Gadaryan: "O günler gitsin, bir daha geri gelmesin"

Günün birinde anneannesinin adının Seher değil Heranuş olduğunu öğrenir Fethiye Çetin. "Biz anneannemle dedemi teyze çocukları olarak biliyorduk. Bu doğru değilmiş. Anneannemi de Çermikli diye biliyorduk. Bu da doğru değilmiş. O zamana kadar doğru bildiklerimin çoğu yanlışmış" diye yazıyor "Anneannem"de. (Metis, 2004)

Bu bir anı kitabı. Anlatılan gerçek insanların hikayesi. Fethiye Çetin'in anneannesi Heranuş Gadaryan 1915'te "yürüyüş" esnasında annesinin ellerinden zorla alınan, Seher ismi verilip Müslüman yapılan çocuklardan biri.

Bunca yıl içinde sakladığı gerçeği, ancak çok yaşlandıktan sonra, belki Amerika'daki akrabalarını bulmasına yardımcı olur diye torununa söyleyen, torunu ısrar etmese yaşadıklarını mezara götürecek olan Heranuş nine anlattığı her acı hatıranın ardından dua gibi hep aynı şeyi söylermiş: "O günler gitsin, bir daha geri gelmesin."

Devamını görmek için bkz.

Çiğdem Mater, "Anneannem Heranuş’un çeşmeleri", Bianet, 29 Kasım 2011

-Anneannem kitabının yazarı Fethiye Çetin şu anda karşınızda olsa ona ne söylemek istersiniz?

-Anneannen için özür dilerim.

-Peki anneanne karşınızda olsa?

-(Bir süre sustuktan sonra gözleri yaşararak) Konuşamam.

Fethiye Çetin'in anneannesi Heranuş'un (diğer adıyla Seher'in) doğumunun yüzüncü, ailesini kaybedişinin doksanıncı yıldönümü olan 2005 yılında İzmirli, orta yaşlı, kendisini Kemalist olarak tanımlayan bir kadın okuyucunun yazar Fethiye Çetin'le yaşadığı bu hayali karşılaşmadaki gözü yaşlı suskunluk bize ne söylüyor?"

Ayşe Gül Altınay, 2005 yılındaki Ermeni Konferansı'nda, sunumuna bu cümlelerle başlamıştı. Fethiye Çetin, 2005 yılı Aralık ayında çıkan Anneannem kitabıyla, Türkiye'de hiç konuşulmayan bir konunun üzerindeki kocaman örtüyü kaldırmış, bir torun olarak, Ermeniliğini çok sonradan keşfettiği anneannesi Heranuş/Seher'in hikayesini bizlerle paylaşmış, şimdilerde çok kolay, o zamanlarda çok zor olan bir geçmişle yüzleşme sürecini başlatmıştı.

Ardından Torunlar geldi. Altınay'ın söz ettiği gözü yaşlı suskunluk başka torunlarla da yüzleşmek zorunda kaldı.

120 sayfalık incecik bir kitapta, memleketin en büyük tabularından birinin üzerindeki tozu silkeleyen Çetin, bu kez anneannesi Heranuş/Seher'in köyünde çıktı karşımıza. Elazığ, Palu'nun Habap (şimdiki adıyla Ekinözü) köyünde.

Çetin, Habap'ı anlatıyor

Çetin köye ilk kez, anneannesini kaybettikten dokuz yıl sonra gitmiş. Bir hemşerisi, 2007 yılında ona yazdığı bir mektupta, "Bir gün köyünüze gelirseniz, size ben rehberlik etmek isterim" demiş, Fethiye Çetin de bu genç hemşerinin rehberliğinde ilk kez gitmiş köyüne. O günleri anlatıyor:

"Ben köye hiç gelmemiştim, hiç bilmiyordum. Anneannemi de getirmemiştim, böyle bir şey hiç aklıma gelmemişti. Şu anda anneannemi buraya getirmemiş olmamın vicdan azabını ve acısını yaşıyorum. İlk gelişimizde çeşmelerden söz ettiler.

"Çeşmeler çok güzel, çok gözlü, çok kemerli çeşmeler, üstelik buralarda bir köyde iki çeşmeye pek rastlanmıyor. Ermeni mimarisinin güzel örnekleri çeşmeler. Restore ettirilmesi lazım dediler. İstanbul'a gidince, kendisi de mimar olan Arat Dink'le konuştum ve okul arkadaşı mimar Nihan Sağman ile yolumuz böyle kesişti."

Çeşmeler

Çetin ve Sağman, 2009 Mayısında köye gelmişler, rölöveler, mimari projeler, Anıtlar Kurulu izinleri derken Haziran 2011'de restorasyon süreci başlamış.

Bu sırada, Kültür Bakanlığı çeşmelerin restorasyonunun mali yükünü karşılayacaklarını söylemiş, ancak sonuçta 30 bin lira gibi küçük bir katkı vermiş. Chrest Vakfı ve Açık Toplum Vakfı'ndan gelen maddi desteklere kişisel destekler de eklenmiş.

Osman Kavala'dan Yiğit Ekmekçi'ye, İbrahim Betil'den Nazar Büyüm'e pek çok insan elini taşın altına koymuş, sonuçta Habap'taki iki çeşme yeniden ayağa kalkmış.

1915'ten önce köyde iki okul, iki kilise ve bir manastır varmış, civarın önemli merkezlerinden biriymiş Habap, okumaya çok insanın geldiği, okumaya meraklı, çalışkan insanların yaşadığı, büyükçe bir köy.

Kiliselerden biri çok önceleri yıkılmış, okullardan eser yok, manastırın sadece taşları görünüyor. Bir kilise ise uzun zaman cami olarak kullanıldığı için ayakta kalmayı başarmış ama şu an harabe halinde...

1915'te burası tamamen boşaltıldıktan sonra, evlerin bir kısmı yıkılmış, yanmış, yağmalanmış, ayakta kalan evlere çevreden Kürt ve Zazalar gelip yerleşmişler. Köyde hala Sünni Kürt ve Zazalar yaşıyor.

Köylü tedirgin

Fethiye Çetin ve Nihan Sağman köye ilk geldiklerinde, köylüyle ilişkiler çok da kolay olmamış: "Bir yandan mimarlar çeşmelerde çalışıyor, ölçüyor, biçiyor. Köylü inanılmaz tedirgin. Ermeniler geri gelecek, topraklarını isteyecekler diye dedikodular dolaşıyor.

Bizi misafir edenlerin üzerinde de baskı var. Hatta biz buradan gittikten sonra, jandarma komutanı muhtarı çağırıp biraz da fırçalamış. "Niye haber vermediniz, bakın kitabında neler yazmış, siz bunu neden sokuyorsunuz" falan diye

Yine de köylüler pes etmemiş, birkaç aile bütün baskıları göğüsleyip, Çetin ve arkadaşlarını misafir etmiş. "Ermeniler gelecekler, mallarını alacaklar" dedikodusu tutmayınca, bu sefer "Gelecekler, bırakılan altınları bulacaklar" dedikoduları başlamış.

Çetin anlatıyor:

"Burada yaşarken tanık oldum, bence bu altın ve define hayali devlet politikası olarak körükleniyor. Çünkü izler yok edilmeye çalışılıyor. Deniyor ki son 20-30 yılda gitti her şey. Daha önce her şey ayaktaydı. Ama defineciler geliyor, yıkıyor, arıyor, sonuçta iyice harap ediyor.

"Hepimizin bildiği gibi, jandarmadan habersiz burada kuş uçmaz ama o defineciler gelip burada günlerce çalışıyor. Jandarma gelmiyor. Ben kesinlikle bunun geçmişin izlerinin silinmesi için bir devlet politikası olarak uygulandığını düşünüyorum. El altından teşvik ediliyor. O nedenle de bizim bu sefer altınlar için geleceğimiz söylentileri yayıldı."

Üç kadın

Çetin ve Sağman hem çeşmenin teknik işlerini hem bürokrasiyi hallettikten sonra, bu kez restorasyon aşamasına gelmiş sıra, Hrant Dink Vakfı'ndan Zeynep Taşkın ile birlikte, üç kadın kotarmışlar bütün süreci.

"Bu çeşmeleri ilk gördüğüm andan itibaren kafamda oluşan hayal şu: evet bunu yapmalıyız ama herhangi bir restorasyon işi gibi değil. Bunu hep hatırlama, geçmişle yüzleşme, birbirimizi tanıma, birlikte iş yapma, üretme, birbirimize dokunma ve o çeşmelerden yeniden su akıtma projesi olarak hayal ettim ve Hrant Dink Vakfı'yla böyle konuştum.

"Vakıf bu hayali tabi ki destekledi. Ayrıca anneannemden bildiğimiz bir iki bilgi dışında köyle ilgili hiç bir bilgimiz yok. Köyle ilgili Ermenice iki kitap bulduk, iki kitabın da çevirisi yapıldı. Süren Papazyan ve Dikran Papazyan'in kitapları yakında basılacak. "

Köylü de bu sırada artık Fethiye Çetin'in de, beraberindekilerin de "tehlikeli olmadığını", altın ya da mülk için gelmediğini anlamış:

"Haziran ayında geldik. Ev yok, otel yok. Bu evi bulduk. Lavabo bile yoktu. Dört duvar vardı ve köylüler el birliğiyle bu evi bize hazırladılar. Halılar geldi, yataklar, masalar, buzdolabı, sandalyeler... Biz sadece ocak ve tüp aldık, kalan her şey köylülerden geldi. Ayrıca sürekli yemek, süt, yoğurt, kaymak, ayran, bal, bütün bir yaz boyunca, meyve ve sebze. Artık buralar doluyor, taşıyor... Anlayacağınız köy bize çok iyi baktı.

Habap çeşmelerinin restorasyonu bütün bir yaz sürmüş. Yaz boyunca gideni geleni eksik olmamış evin:

“Bütün bir yaz çalıştık. Ya çeşmelerin başındaydık, ya misafirlerimiz vardı, ya bürokrasiyle uğraşıyorduk. Çeşmenin yapımında köyün gençleri çalıştı. O köylü gençlerle gelen gönüllüler çok güzel kaynaştılar. Ermenistan'dan, Fransa'dan, Amerika'dan gönüllü gençler, Türkiye'den Toplum Gönüllüleri'nin (TOG) örgütlediği gençler ve köyün gençleri.

"Herkes birbiriyle çok iyi kaynaştı, konuştu, paylaştı. Hepsi gittiler ama akılları burada kaldı. Köylülerle ilişkimiz ermeni bunlar, altınlar, toprak meselesinden içli dışlı olmaya geçti. Geçmişe ilişkin konuşmaya başladık.”

Muhabbet artıyor

Köyde restorasyon ile birlikte muhabbet de artmış, eskiden sadece fısıltıyla söz edilen Ermeniler yüksek sesle dile getirilir olmuş, köyde çok değil, 20 yıl öncesine kadar hayatta olan iki Ermeni anneanneden söz edilir olmuş, eskiden utanılan Ermenilik, "Biliyor musunuz, benim anneannem de Ermeniydi" diye sohbet konusu olmuş.

Fethiye Çetin tam hayal ettiği gibi restore etmeyi başarmış çeşmeyi, Ermeni, Türk, Kürt, Laz, Çerkez, bu toprakların gençleriyle. Ama belli ki çok kolay olmamış onun için işin duygusal yükü:

"Geceler boyu uyuyamadım. Çünkü sanırım anneannemin evi de oturduğumuz yerin çevresinde bir yerdeydi. Beni en çok o kadar yıl sonra burada Ermenice konuşulmuş olması heyecanlandırıyor.

"100 yıl sonra Ermenice ses havaya karıştı. Ermeni çocuklar geldi, Ermenice yüksek sesle konuşulmaya başlandı ve anneannemin o çok sevdiği Hıngala şarkısı burada söylenmeye başlandı. Bunlar beni çok etkiliyor. 100 yıl sonra burada Ermenice sesin, ezginin duyulması ve aynı zamanda o çeşmelerin her gün biraz daha ortaya çıkması beni çok duygulandırıyor.”

Yolunuz düşerse

Fethiye Çetin, anneannesi Heranuş'un geçtiği yolları, bastığı yerleri de merak etmiş köyde geçen altı ayında.

"Köye ilk geldiğim andan itibaren ayağımı bastığım her yerde, acaba anneannem buraya basmış mıydı, burada ne yaşamıştı? diye sordum kendime. Çeşmelerin yanındayken, kulaklarımda hep çığlık sesleri vardı. Bu köyde acılar ve çığlıklar birbirine karışmış, hep o çığlık sesini duyuyordum.

"Yukarı çeşmeler bitti, dediler ki 'bunun suyunu sen açacaksın.' Suları açtığımda, suyun sesi bütün o çığlık sesini bastırdı. O zaman dedim ki biz gerçekten iyi bir şey yapıyoruz."

Habap köyünün iki eski çeşmesi artık eski ihtişamlı hallerine döndü. Köyün kadınları, tıpkı 100 yıl önce, muhtemelen Heranuş'un annesinin yaptığı gibi, çeşmenin başında halılarını yıkıyorlar, sohbet ediyorlar.

Çeşmelerden içilen her tas su, öldürülmüşlerin, sürülmüşlerin, yersiz yurtsuz edilmişlerin, en çok da Heranuş'un ruhuna değiyor.

Yolunuz düşerse Elazığ'a, Habap'a uğrayın, bir tas su da siz için, bir de köylüleri dinleyin, 100 yıl sonra dile gelen hatıraları, Ermeni büyükannelerin hikâyelerini dinleyin, Fethiye Çetin ve çeşmelerin tamirinde çalışan herkes gibi, iyileştiğinizi hissedeceksiniz.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax: 212 2454519 e-posta: bilgi@metiskitap.com
copyright © metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.