Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-789-0
13x19.5 cm, 264 s.
Liste fiyatı: 26,00 TL
İndirimli fiyatı: 20,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayhan Geçgin diğer kitapları
Kenarda, 2003
Gençlik Düşü, 2006
Uzun Yürüyüş, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Son Adım
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2011
4. Basım: Eylül 2017

Astsubay kimliğini elinde sallayarak "İstanbul'da mezar mı kalmadı?" diye soruyor.

"Doğrusu kalmadı," diye yanıtlıyorsun. Dalga geçip geçmediğini anlamak ister gibi sana bakıyor.

"Anamı mezar bulamadığımızdan," diye devam ediyorsun, "babamın mezarına gömmüştük. Mezarlar bile artık iki katlı, belki üç katlıları bile vardır."

Ne ayaksın der gibi baştan aşağı seni süzüyor. "İyi yere getirmişsin o zaman," diyor sonra hafifçe sırıtarak, "burada her yer mezarlık sayılır."

Kimliğini geri veriyor.

Sonunda Düzova!ya varmış oluyorsun.

Önce Kenarda'yı yayımlamıştık Ayhan Geçgin'den. Ardından Gençlik Düşü geldi. Kendine özgü dili ve dünyası ile dikkat çeken yazar, Son Adım ile bir kez daha okur karşısında.

Ülkenin batısından doğusuna gidildikçe, görmek duymak istemediklerimizle mesafe azaldıkça, olağan, sıradan yaşantıların birdenbire nasıl kesintiye uğrayacağı, hiçe sayılacağı, mahvolacağı hakkında sarsıcı bir tokat Son Adım. Türkiye toplumuna edebiyat içinden bir müdahale - dolaysız, sert ve tok sesli.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü, s. 9-12

Gecenin bir yarısı babanın ev halkını uyandırmak istemeyen sessiz, dikkatli adımlarını işitiyorsun. Giysilerinin hışırtısını, gıcırdayan kapıyı, karanlıkta nereden geldiğini çıkartamadığın çıtırdama seslerini işitiyorsun.

Gözlerini açıyorsun. Bir an gerçekten babanın canlanıp odada yürüdüğünü sanıyorsun. İki zaman üst üste biniyor: geçmişin bir ânı şimdiki zamana mı geldi, yoksa sen çocukluğunun o ânına geri mi döndün, karar veremiyorsun. Her ikisi de olabilir.

Ama baban değil, babaanne bu. Güya seni uyandırmamaya çalışarak mutfakta bir şeyler yapıyor, kendi kendine konuşuyor.

Sesleri işitiyorsun, mutfaktaki takırtıları, borulara ıslık çaldırarak açılıp kapanan su sesini, uzaklarda bir yerde birden havlayıp sonra yine birden susan köpekleri; içinde gecenin uğuldadığı sessizliği ise bütün gövdenle işitiyorsun. Uyuyabilen varlıklar oluşumuz seni bir an şaşkınlığa düşürüyor. Gece böyle kaynayan bir sessizlikle gerilmişken, böylesine şişkin, doluyken nasıl uyuyabiliyorduk, nasıl gözümüzü, kulaklarımızı kapatabiliyorduk? Yaşlılar bunu öğreniyor olmalı, diye düşünüyorsun, o yüzden uykuları tuhaflaşıyor. Yoksa ölüm sonsuz uyku değil de, bir daha hiç uyuyamamak olmasın?

Gözlerini kapat!

Her gece böyle üçle dört arası uyanıyorsun. Uykun iyi değil. Uyku seni dinlendirmiyor. Yatağa girdiğinden daha yorgun kalkıyorsun. Bu artık hayvan uykusu, diye düşünüyorsun.

Babaanne yüzünden mi? Belki. Kadın iyi değil, sürekli sızlanıyor, kendi kendine konuşuyor, ağrılarından yakınıyor, somurtup duruyor. Sabaha karşı kalkıyor, sonra da uyuyamıyor. Yatakta dönüp duruyor, ahlayıp ofluyor, erkenden yataktan çıkıyor. Herhalde seksenine varmak üzere. Kimi zaman o eğrilmiş bacakları, kopacakmış gibi duran cılız kolları, kamburu, bu çürüyen, kokan, küçülüp buruş buruş olan bedeni görmek bile tiksinmene yetiyor. Bir tek o kaldı. Ne inatçılık ama. Saat dört falan olmalı. Kolunu kımıldatıp saatine bakmak istemiyorsun.

Bir kamyon ıslak asfaltı ıslıklar saçarak geçiyor. Çatı kenarlarından damlayan damlaların düzensiz seslerinin farkına varıyorsun. Yağmur yağmış. Bir karga bet bet ötüyor. Babaanne bir şeyler mırıldanıyor: "Ayy, başım dönüyir, ya Hızır." Tuvalete gitmen gerek, ama kalkmak, kımıldamak istemiyorsun. Uyumalıyım diyorsun, uyku iyi. Gözlerini kapat. Gözlerini kapatıyorsun.

HER ZAMANKİ GİBİ sekize doğru uyanıyorsun. Göz kapaklarını aralamakta zorlanıyorsun. Ağır hissediyorsun. Bedenin ağırlığı sanki elli katına çıkmış. Kalkmak için kendini yataktan çekip alman gerek. Peki kalkmadan bunu nasıl yapacaksın, kendini nasıl çekip çıkartacaksın? Kalın perdeleri çekili oda boşlukta yerini bulmak ister gibi salınıyor. Dışarıda cıvıldayan serçeleri işitiyorsun.

Beş dakika sonra cep telefonunun alarmı tam sekizde öttüğünde –kimbilir nasıl ya da hangi güçle– yataktan çıkıyor, işe gitmek için hazırlanmaya başlıyorsun.

Babaanne mutfakta, kahvaltılıkları çıkarmış, çayı demlemiş. Her zamanki giysileri içinde –mavi benekli lacivert pazen eteği, eskimiş, rengi çoktan solmuş kahverengi hırkası, beyaz saç tellerinin göründüğü başörtüsü, kalın çoraplarının üstünde çedikleri, terlikleri– hırkasının kollarını dirseklerine doğru sıvamış çayı dolduruyor. "Sen kalhti?" diye soruyor geldiğini görünce, "çayları koyam?"

Kahvaltı hazırlamamasını defalarca söyledin, ama dinlediği yok, ara sıra kafasına esiyor, yine hazırlıyor. Ağzına ayaküstü birkaç lokma atıyorsun, babaanne "Otursana a oğlum," diyor, "otur, otur da öyle ye." Oturur oturmaz "Yene heç uyuyamadım," diye yakınmaya başlıyor. Oturduğuna pişman oluyorsun, hemen çıkmalıydım diye düşünüyorsun. Sabahları zaten sinirlisin, bu aralar iyice sinirli hissediyorsun. Kalkar kalkmaz ne konuşmak, ne de babaannenin bu bitmeyen yakınmalarını dinlemek istiyorsun.

Eylemlerine sürekli eşlik eden ahlardan, aylardan, oflardan, amanlardan birini daha uzunca çıkarıyor ağzından, "Kemihlerim böyle nasıl sızlıyi," diyor, "sana nası diyem, içi sanhi böyle, böyle ufalaniyir."

Bunu söylerken sağ elini kaldırıyor, parmaklarını birbirine sürtüyor. Tüm bu kahvaltı hazırlama, sabah karşılama faslı bunun için işte, bu sabah yakınması için. Havadaki ele bakıyorsun. Açılıp kapanmakta zorlanan, derisi aşınmış, buruş buruş bir el – kurumuş, taşlaşmış. Başını onaylar gibi sallıyorsun. Kemikleri yavaş yavaş eriyor. Kullandığı ilaçlardan biri de kemik ilacı. Biri hap biçiminde, diğeriyse her akşam yatmadan önce burnuna sıktığı bir sprey. Beş ay önce süresi bitmiş raporunu uzatmak için hastaneye gittiğinizde yeni kemik ölçümü sonucunu görmüştün. Rapora göre kilosunda pek bir değişiklik yoktu, birkaç kilo vermişti yalnız, ama boyu bir elli birden bir kırk yediye düşmüştü. Bedenin büyümesini biliyordun ama küçülmesi de neydi? Santim santim küçülen bu beden seni bayağı şaşırtmıştı.

Eriyen kemikleri gözünün önüne getiriyorsun: içerde un ya da kum gibi bir şeylere dönüşüyorlar, ama kurumuş, incelmiş, inatçı deri onları ısrarla sarmayı sürdürüyor.

...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

A. Ömer Türkeş, “Bu ülkenin doğusunda...”, Radikal Kitap Eki, 28 Ocak 2011

2003’te yayımlanan ilk romanı Kenarda, yazarlık kariyerine adım atmak için şaşırtıcı hatta cüretkar bir seçimdi. Ardından ilkini aratmayan Gençlik Düşü (2006) geldi. Popülerleşme kaygısı gütmeyen ustaca yazılmış iki ağır romanla okuyucusunu daha baştan seçmişti Ayhan Geçgin. Kenarda kalmayı göze aldığı, okuyucusuyla heyecan ya da duygular üzerinden değil edebiyat ortak paydasında buluşmayı amaçladığı açıktı... Son yıllarda romana hakim anlayış hikâyeyi amaç haline getirmek, dili araçsallaştırmak. Geçgin ise edebiyatın her şeyden önce dilsel bir etkinlik olduğu fikriyatından hareketle hikâyeyi edebi bir metin yaratmanın aracına dönüştürmüştü. Kahramanlardan, hikâyelerden, hikâyelerin neden-sonuç ilişkisinden, zamanın düzgün akışından uzak duran, izlenimlere ve imgelere yoğunlaşan romanlarının ikisi de kentlerle, kentin yuttuğu hayatlarla ilgiliydi. İnsanları saran boğuntuyu yakalamak için sanki bir kamera yerleştirmişti anlatıcının gözüne. Özellikle Kenarda’da kemerasının merceğinde kırılan neredeyse her görüntüyü, çağrışımları ile birlikte yazıya dökerken yeknesaklık tehlikesini dil zenginliği sergileyen tasvirlerle kıracaktı.

Her sözcüğe, her cümleye, her ayrıntıya titizlenen Ayhan Geçgin, belki de bu nedenledir, çok az yazıyor. İkinci romanı için üç yıl beklemiştik. Üçüncüsünde ara daha da uzadı. Aradan geçen beş yıldan sonra gelen Son Adım, bakalım beklentileri karşılayacak mı?

Romanın kahramanı Alisan (Ali İhsan). Dargelirli bir ailenin iki çocuğundan biri olarak doğmuş, yarıda bıraktığı üniversite tahsili için verdiği birkaç yıllık aranın dışında bütün hayatını Küçükçekmece’de geçmiş, anne ve babası ölüp, abisi de ülke dışına yerleşince yapayalnız kalmış... Şimdi baba evinde, tek sağ kalan aile büyüğü babannesiyle birlikte ama yaşlı kadınla fazla temas etmeden yaşıyor. Otuz dört yaşında. İlk iki romanın kahramanları gibi Alisan’ın hayatla kurduğu ilişki de sıkıntılı.

Romanın ilk bölümlerinde bu sıkıntıları kahramanın gündelik hayatının akışıyla birlikte izliyoruz. İşi, çevresi, ev hayatı, mahallesi... Sanki hiç değişmiyorlar, sanki hepsi de etrafını saran çelik çemberler gibi soluk almasını engelliyorlar... Ama bir şeylerin, hatta yaşadığı Çekmece semtinin bile değiştiğinin farkında. Değişmeyen, eskiyen kendisiymiş duygusuna kapılmış Alisan; “bu köhne yerde bile eskimiş olan benim. Bir şey, önüne katıp sürükleyen bir rüzgâr, bir kum fırtınası beni süpürdü, toz toprak içinde kenara attı.” Ne zaman geldi, nasıl yaptı bilmiyor, kırılma anını çıkaramıyor ama öyle hissediyor, acıyor, hayat muhasebesinde hep boçlu çıkarıyor kendisini; “Yaşlı bir kadınla yaşıyorum, geçinmek ya da para denen şey için boktan bir işte çalışıyorum. Para hırsım yok belki, ama başka bir hırsım, isteğim, arzum da yok -ya da öyle diyorsun, gücüm ancak kendimi bir arada tutmaya yetiyor sadece, bugünden bir sonraki günü geçirebilecek gücü bulmaya çalışmaya yetiyor.”

Hayatın monotonluğu işten çıkarıldığında da değişmez. Önce bir imkân gibi görür işsizliği. Ama dünyası küçülmüş bir adam için yapacak fazla bir şey bulamaz. Baharın cazibesine kapılıp bir tatil kasabasına gitmesi de sıkıntılarını gidermeyecek, alelacele İstanbul’a dönecektir. Babannesi hastalandığında Alisan’ın hayatında bir değişim başlar. Yaşlı ama hayat dolu kadına, geçip giden günlere, kadının kendi hayatında kapladığı yere ilişkin düşünceler belirir kafasında. Sonra tedavisini üstlenir. Hayatla bir bağ kurmuştur. Üstelik şans bu kötü zamanda yüzüne gülecek, babanneyi ziyarete gelen komşuları Kader’le aralarında bir yakınlaşma başlayacaktır. Adını bir türlü koyamadığı, duyguların ifade edemediği, ama Alisan’ın kurumuş içini yeşerten tutkulu cinselliğiyle hayatının merkezine oturacak türden bir yakınlaşma... Uzun sürmez hastalık günleri. Babanne ölür. Tuhaf bir karar vermiştir Alisan, babannesini doğduğu topraklara geri götürecek, köyünde defnedecektir; Tunceli ile Bingöl arasındaki Bindağ’larda...

Doğudan batıya, batıdan doğuya

Alisan’ın kimliği daha doğrusu kimliksizliği şimdi biraz daha aydınlanıyor. Anlıyoruz ki Alisan’ın ailesi o çocukken İstanbul’a göçmüş, Alisan İstanbul’un kalabalığına karışarak büyümüş, geride bırakılanlar dilleriyle birlikte aklından silinmiş. Silinmemiş de ücra bir köşesine ittirilmiş. Yaşlı kadının cenazesiyle yola koyulan Alisan gördüğü insanlar ve mekanlar, işittiği sesler, aldığı kokularla bir hatırlama ve hesaplaşma sürecine girecektir.

Yakıcı, güncel ve siyasi

“Sesler birbirine karışmaya, o bildiğin, başını döndüren uğultu havayı doldurmaya başlıyor. Hiçbirini ayırt edemez hale geliyorsun. Bakıyor, bu insanlar benim neyim oluyor, diye soruyorsun, yakınlarım mı? Bizi birleştiren, ateşin başına toplananlar gibi toplayan bir şey gerçekten var mı? Soğuk bir ateşin, donduran, buz kestiren bir ateşin etrafında nasıl toplanılır? Çocukluğumun insanları, diye düşünüyorsun, onları başka başka zamanlarda, başka başka durumlarda da görmüş olmana rağmen hep çocukluğuna aitlermiş gibi hisediyorsun. Bir arada onlarcası bir odayı doldururlardı, koltuklara sandalyelere dağılmış konuşur, gülerlerdi. Ama şu anki durumun çok büyük bir farkı var. Bunu açıkça görebiliyorsun: Artık o yankılanan, çın çın gülüşler yok, bu gülüşler soluk, tedirgin, parlaklıklarını yitirmiş. Bu kalabalığın da çocukluğundan aklında kalan o canlı, parlak, güçlü kalabalıkla bir ilgisi pek yok. Küçülmüşler, diye düşünüyorsun, zayıflamış, ufalmış, iki büklüm olmuşlar. Belki beni dağıtan aynı şey onları da başka bir biçimde dağıttı.”

Bir zamanlar farklı olmak istediği bu insanlarla kaynaşan, kalma zamanını uzatan, hatta neredeyse kendinde geriye dönecek gücü bulamayan Alisan, onları dağıtan şeyin baskı ve şiddet olduğunu fark etse bile henüz kendisini bu koşullarla ilişkilendirmiş değildir. Ta ki, bir gece vakti misafirliğe gittiği yakınlarının evi basılana, evin erkekleriyle birlikte gözaltına alınana kadar... İşkence altında geçen sorgusunda işkencecilere söyleyecek bir şeyi yoktur ama kendisine ve geriye dönebilirse eğer sevgilisi Kader’e söyleyecek pek çok şey vardır aklında. Alisan, yaşamını ilk kez bütün açıklığıyla görmüştür...

Son Adım’da yakıcı güncel siyasi ve toplumsal meseleleri de katmış hikâyesine Ayhan Geçgin. İlk kez demiyorum. Önceki romanlarında hissettiğimiz ama bireysel travmalar düzeyinde işlenen meselelerin daha açık bir biçimde dile getirilmişliği ya da bireyin bu meselerle kendi isteği dışında yüzleşmesi diyelim buna. Hem yazar hem kahramanı açısından kaçınılmaz bir yüzleşme.

Kenarda hikâyesiz bir anlatıydı. Gençlik Düşü’nün kısıtlı da olsa bir hikâyesi vardı. Bu kez yine hayatın anlamı karşında şaşkın, yorgun, duygu ve düşünceleri yarılmış bir bireyin iç dünyasında dolaşmakla birlikte, özetleyebileceğimiz bir hikâye de anlatıyor Geçkin; önceki romanlarında övgüyle söz edilen dili ve üslubunu koruyarak.

Ah şu kimlik meselesi

Son Adım’da ilk göze çarpan özellik bakış açısında. Pek sık rastlamadığımız ‘sen’ anlatımının yerine çok iyi oturmuş bir örneği. Üçüncü tekil şahıs tarafından aktarılan hikâyede anlatıcı hikâyenin ne içinde ne dışında. Yanıbaşında yaşayıp giden kahramanı görmüş, tanımış ama onun meseleleriyle doğrudan ilişkilenmemiş, daha doğrusu kendisini özne yerine koymayan bir anlatıcı bu. ‘Ben’ anlatımı kullanarak hikâyenin asıl öznesinin rolünü çalmıyor, ‘o’ anlatımıyla kendisini işin içinden sıyırmıyor; ‘sen’ anlatımıyla yoldaşlık ediyor Alevi-Kürt gencinin Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalmış yolculuğuna.

Kimlik meselesi hikâyeye kurgu yoluyla çarpıcı bir biçimde sokulmuş. Babannesinin ölümüne kadar ailenin etnik kökeni hakkında bilgi vermiyor Geçgin. Bu üstü örtük anlatım ikinci bölümdeki köken, kimlik, arayış, bir yere ait olamama, yolunu şaşırmışlık gibi temaların öne çıkmasını sağlamış. Önceki romanlarını okuyanlar Ayhan Geçgin’in roman kişilerinin göç travmalarıyla baş etmeye çalışan insanlar olduğunu hatırlayacaklardır. İstanbul’a yeni bir hayat kurmak için göçen ailelerin ikinci, üçüncü kuşaktan fertlerinin kentle ya da kökleriyle kurdukları, aslında kuramadıkları ilişkinin gözlendiği hikâyelerinde aidiyet sorunu öne çıkıyor. Bilincine tam varılamamış, bu nedenle kendisini mutsuzluk ve öfke halleriyle su üzerine çıkaran duygularla Alisan da baş etmekte zorlanacak, romanın iç ve dış ayrıntı zenginliği ile göz alıcı dilini işte bu duygular sanki kendiliğinden yaratacaktır:

“Öfkeye kapılıyorsun, öyle ki kendine hâkim olmak senin için giderek zorlaşıyor. Nefret ediyor, nefrete tutuluyorsun. Dünya gözünün önünde derisi soyulmuş et parçası gibi beliriyor, tiksiniyorsun. Ama hiçbir duygun uzun sürmüyor, içinden hızla, elektrik akımı gibi geçiyor, sonra bir hissizlik içinde sünüyor: Bunlar duygu değil, diyorsun kendine, hiçbiri değil. Bunlar ruhsal kasılmalar, tıpkı midedeki ya da kalpteki bir kasın aniden kasılması gibi. Yıllardır bu kasılmalarla yaşıyorum.”

“Yaşamım ne zaman başlayacak” sorusu, o farkına varmadan “yaşamım ne zaman sona erdi”ye dönüşmüş Alisan’ı gerek İstanbul’da gerek doğduğu yerlerde diğerlerinden ayıran, hayata karışmasını engelleyen, mutsuz kılan, yabancılaştıran dinamiğin zaman zaman kişiye özel, psikolojik ya da patolojik olduğunu düşünebilirsiniz. Öyle ya, diğerleri neden uyumlu, neden günlerini sıkılmadan geçirebiliyor, gelecek hayalleri kurabiliyorlar? Neden uyumsuz olan yalnızca Alisan? İşte bu noktada roman kahramanının sorununu toplumsalla ilişkilendiren irili ufaklı tasvirler giriyor araya. Evet, Alisan’ın ruh hali belki daha kırılgan ama nedensiz bir kırlganlık değil; insan olma halinin yarattığı bir durum. Geçgin, kahramanın duygu ve düşüncelerini çevresinde olup bitenlerle, mekan ve olaylarla, hepsinden önemlisi diliyle öylesine kuşatıyor ki bireyselden toplumsala bir kanal açılıyor önümüzde.

Üç romanlık edebiyat kariyeriyle Ayhan Geçgin, hiç kuşkusuz çağdaş Türk edebiyatının en parlak yazarlarından biri.

Devamını görmek için bkz.

Eray Ak, “Köklere yolculuğun durgun günleri”, Cumhuriyet Kitap Eki, 3 Mart 2011

Ayhan Geçgin 2003’te ilk romanı Kenarda ve 2006’da Gençlik Düşü ile çıkmıştı okuyucuların karşısına. Son Adım, yazarın üçüncü romanı. Geçgin, bu iki romanıyla dikkat çekmiş, kendine özgü bir okur kitlesi edinmiş ve özellikle yapıtlarını kurduğu dili onun öne çıkan özelliği olmuştu. Geçgin, yeni yayımlanan romanı Son Adım’da da yakaladığı bu kendine özgü biçemini yanına alarak çok çarpıcı bir hikâyeyi, vurucu bir karakterle anlatıyor.

Son Adım’ın kahramanı, beraber yaşamak “zorunda kaldığı” babaannesinin dili döndüğünce Alisan diye seslendiği, dar gelirli ailesinin iki çocuğundan biri olan Ali İhsan. Kahramanımız, babaannesiyle “yaşamak zorunda” diyorum, çünkü Alisan’ın babaannesiyle bir duygu birliği yok. Aralarındaki ilişkiye bir isim vereceksek, bu olsa olsa “kader birliği” olabilir, ancak daha fazlasını söylemek Alisan ve babaannesi arasındaki ilişki için oldukça zor. Otuz dört yaşında ve bu yaşta olmasına rağmen hâlâ babaannesiyle yaşamasının nedeni, ölmüş ailesi gibi onun da maddi olanaksızlıklar içinde olması. Bu yüzden de doğup büyüdüğü Küçükçekmece’deki babadan kalma evde, babaannesiyle birlikte hayatını sürdürüyor. Yaşamını kazanmak için sevmediği bir işte depo görevlisi olarak çalışıyor. İşine gidiyor, vardiya bitince de eve geliyor. Duyguları alınmış gibi, amaçsızca yaşıyor.

Durgun akan satırlar

Alisan bu yaşamdan, toplumdan ve dış dünyadan kopuk bilinciyle Albert Camus’nün sarsıcı romanı Yabancı’nın kahramanı Meursault’yu andırıyor. Meursault’nun “umursamazlığı” var Alisan’ın üzerinde. Romanın ilk bölümlerinde, yine Yabancı kökenli olduğunu düşündüğüm “varoluşçu tınıları” duyumsayabiliyoruz. Bu ilk bölümüne belirgin bir durgunluk hâkim. Alisan düşünüyor, dile getir(e)miyor; yani, dışına asla ve asla taş(a)mıyor. Ne olursa kendi içinde oluyor. Babaannesiyle içini ferahlatacak, konuşabilecek ne kafada ne duygudalar; öylece kala kalıyor. Alisan’ın romanın ilk bölümünde anlatılan yaşamını ve ruh halini özetlemek için şu cümle yeterli olacaktır: “Para hırsım yok belki, ama başka bir hırsım, isteğim, arzum da yok –ya da öyle diyorsun, gücüm ancak kendimi bir arada tutmaya yetiyor sadece, bugünden bir sonraki günü geçirebilecek gücü bulmaya çalışmaya yetiyor.”

İlk bölümde, geriye dönüşlerle Alisan’ın yarım kalmış üniversite hayatının çarpıcı bölümlerine de tanıklık ediyoruz. Romanın ileriki aşamalarında çokça karşımıza çıkacak olan “kimlik” sorunsalı, bu ilk sayfalarda kendine fazla yer bulmuyor. Geçgin, roman boyunca yüzümüze vurduğu gerçekler kadar, “sezdirme” gücüyle de dikkat çekiyor. İşte bu ilk bölümde, okuyucular Alisan’ın kimliğini sadece sezerek ortaya çıkarmaya çalışıyor. Bu bağlamda okuyucuya romanda “aktif” olma şansı da tanınmış. Genelde öykülerde görmeye alışkın olduğumuz bu küçük “boşluklar”, “düşünme payları” Son Adım için de geçerli ve kanımca, başarıyla roman omurgasına oturtulmuş bir unsur.

Romanın anlatımı ise birinci ve üçüncü ağızlarda değişiyor. Öldüreceği insana, yaşamını film şeridi gibi gösteren ölüm meleğini andırıyor anlatıcı. Yaşamın her anında onunla olan ve öleceği sırada bir çırpıda tüm yaşamını arkadaşına anlatan biri gibi adeta.

Vasiyet

Bu durgun ve kasvetli akan sayfalar, Alisan’ın işten çıkarılmasıyla biraz devinim kazanır gibi oluyor, fakat bu onun iç dünyası açısından bir değişiklik oluşturmuyor. Kahramanımız, bu işten çıkarılma olayını bir fırsata, kendi sorunlarını giderebilmek adına bir şansa çevirmek isteğiyle biraz insan içine karışmayı, tatile gitmeyi deniyor. “Normalleşme” adına giriştiği tüm bu işler de yine kendi içsel sorunları nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanıyor. Romanın tüm seyrini değiştirecek olay ise bu tatil dönüşünde meydana geliyor. Babaanne, bir gece aniden rahatsızlanıp hastaneye kaldırılıyor. Alisan için de “hastabakıcı günleri” böylelikle başlıyor.

Babaannenin rahatsızlığı onu yatağa düşürüyor. Alisan’ın bu hastabakıcı günlerinde ise alt komşuları, çocuklu bir dul olan, aslında hiç de hoşlanabileceğini düşünmediği Kader karşısına çıkıyor. Bu zor günlerde bir rahatlama durağı gibi adeta Kader Alisan için. Hem babaannenin bakımında az da olsa ona yardım ediyor hem de ona unuttuğu kadın kokusunu tekrardan hatırlatıyor. Neyse ki kadının bu hasta yatağındaki günleri çok sürmüyor, fakat geride bir vasiyet bırakıyor: Kendi topraklarında, doğduğu yerde, Tunceli ile Bingöl arasındaki Bindağ'da gömülmek.

Alisan yaşlı kadının ölümünü de kendi değişimi adına bir fırsat olarak kullanmak istiyor. Kendi gelişimini, daha çocukluğunda saklandığı “arka odadan” çıkabilmeyi amaçlıyor: “Kadının ölüsü bir işe yarasın, bu gerçekten bir son olsun. Yaşamımın şimdiye kadar olan bölümünden bana kalan boş, kuru bir kabuktu. Bu kabuk dağılsın, bir yaranın kabuğu gibi dökülüp gitsin, içinde olan neyse ortaya çıksın” (s. 177). Alisan, Bindağ’a yapacağı bu yolculuğun kendisine yeni bir yaşamı muştulamasını arzu ediyor. Bir ölümden yeni bir hayat yaratmak istiyor.

Bireyden toplumsala evrilen çizgi

Alisan’ın kişisel sorunlarının ağırlıkla yer verildiği birinci bölümünün ardından babaannenin ölümüyle, bireyden toplumsala uzanan bir evrim yaşıyor roman. Babaanneyi topraklarına geri götürmek için yapılan yolculuğun anlatıldığı daha ilk satırlardan “seziyoruz” bunu. İşte, romanın önemle ele aldığı “kimlik” sorunsalı da bu bölümde karşımıza çıkıyor.

Batıda, büyük şehirde yaşamış, ancak kökenleri Doğuda olan bir karakter Alisan. Bu Alevi-Kürt gencinin, kökeni ve yetiştiği kültür arasında kalışı baş gösteriyor babaannesini defnetmek için gittiği köyde. Ele alınan “kimlik” sorunsalı da bu arada kalmışlık üzerinden gösteriliyor okuyucuya. Köydeki akrabalarının onu nasıl karşıladığı, kaçtığı insanların aslında “ne” olduğunu görmesi onu şaşırtıp telaşa sürüklüyor: “Sorulara yanıt vermeye, konuşmalara katılmaya, gülümsemeye çalışırken için için rahatsız oluyorsun. Bunlar aslında gelmelerini, gelip kapını çalmalarını istemediğin insanlar, hatta kapını çalmalarından korktuğun insanlar. Korkmak mı? Evet, tıpkı yakalanmaktan korkan birisi gibi korkmak. Canını asıl sıkansa onların kapılarının sonuna kadar açık olduğunu görmen” (s. 186).

Yukarıdaki satırlar, köklerini kaybetmenin de önemli bir vurgusu. Bu vurguyu, hem dil hem aidiyet üzerinden yapıyor yazar. Romanda, başlarında sezdirilen, sonrasında ise açık açık yüzümüze vurulan unsurlar bunlar. Dil, Alisan’ın köyünde yaşadığı sorunlar ve ilk bölümde zaman zaman babaannesini anlayamaması gibi durumlarda öne çıkarılmış yazar tarafından. Babaannesi ve evine gelen arkadaşının konuşmalarını “uğultu” olarak adlandırması da bu bağlamda dikkat çekici; köklerinden kopuşun da önemli bir göstergesi. Bunun yanında, yazarın birçok farklı “tarafı”, karşıtlıkları aynı roman çatısı altında toplayabilmesi de oldukça dikkat çekici.

Doğunun yaşantısını Doğu kökenli bir Batılı gözüyle anlatması ve bu bakışa farklı açılımlar kazandırması, Geçgin’in romanını –edebi değerini çok ayrı bir yerde tutarak– önemli kılıyor. Doğuya çok farklı bir bakış Geçgin’inki. Alisan’la, Doğuya bir köprü uzatıyor yazar ve köprünün bir ayağını da bilerek zayıf bırakıyor. O zayıf ayak da aslında, günümüzde Doğu'dan göç etmiş ailelerin çocuklarının hepsinde görülen bir durumu temsil ediyor: Kökenleriyle bağını koparmayı ya da bile isteye ondan uzaklaşmayı. Alisan’ın bu yolculuğuyla, Batı’nın Doğu’yu nasıl algıladığına dair de önemli izlenimler ediniyoruz. “Gölge” diye niteliyor gördüğü insanları Alisan romanın bir bölümünde. Kanımca bu kelime, Batı’nın Doğu’yu algılayışını vurgulamak adına önemli. Zaten Son Adım da bu gölgeden direkler üzerine kuruluyor.

Devamını görmek için bkz.

M. Said Aydın, “Son Adım’a daha çok var”, Kitap Zamanı, 7 Mart 2011

‘Son Adım’a daha çok var

Kitaplar arasında ilişki kurmanın akademide bin bir türlü yolu var, üstelik buna gerek de var. Metinleri analojik bağlantılarla ilişkilendirmek, “yeniden okuma”lara tâbi tutmak, ikili karşıtlıklar üzerinden sonuçlara varmak, akademilerin amentüsü olmalıdır; –çoğu zaman iyi ki vardırlar da. Fakat okuyucu için, yazınsal herhangi bir bağ kurmak konusunda kendini zorunlu hissetmeyen okuyucu için benzer türlerdeki metinler arasındaki görünür/görünmez bağlar oldukça keyfi ve hadi diyeyim “güzel”dir. Kendi hesabıma, son zamanlarda ne zaman iyi bir roman okusam, elim Mehmet Açar’ın Çok Uzaklarda Bir Yaz’ına gitti sık sık. Orada adını bilmediğimiz ama hayatının neredeyse tamamını, ‘güzel’ bir anlatıcı mesafesiyle okuduğumuz karakterin hafızası, gençliği, aşkları, dönemin siyasi atmosferi vs. o kadar canlıdır ki, bir süre sizinle, gündelik hayatınızın içinde yaşar. Keza Cemil Kavukçu’nun, bence Türk edebiyatının en güçlü şehir monografilerinden biri olan uzun anlatısı Angelacoma’nın Duvarları da öyle bir metindir. Ve daha yakın zamandan, yer yer yumru olup boğaza takılan, kimi yerlerde insanın içini kabartan, coşturan ama bunu neredeyse bir Marquez estetiğiyle yapmayı başarmış Perperık-a Söe [Gece Kelebeği] isimli Haydar Karataş romanı. İşte asıl analojiyi, birazdan söz edeceğim kitapla bu kitap arasında kurmak niyetindeyim: Ayhan Geçgin’in, üçüncü romanı Son Adım, geçtiğimiz günlerde okuyucu karşısına çıktı.

Az yazan bir yazar

Ayhan Geçgin, kolaylıkla söylenebilir ki, “az yazan” bir yazar. Bunu aslında şöyle tashih etmek gerekebilir; “çok yazmaktan imtina eden” bir yazar bence. Çünkü cümle cümle özenildiği o kadar açık ki, Son Adım’ın yazım sürecinin uzun ve zorlu olduğunu tahmin etmek güç değil. Adeta bir üslup obsesyonuyla metni güçlendirmiş Geçgin; üslup denen şeyin bir roman boyunca gerilimi nasıl azaltılmaz, göstermiş.

Son Adım’ın zemin-mekân ilişkisine dair bir güncel analoji daha kurmak mümkün aslında: Behçet Çelik’in –hassaten Diken Ucu’nda– İstanbul’u gibi bu İstanbul. Çelik de, kenardan, renksiz (rengi varsa bile renksiz), kendine has kokularıyla mevcut, romanın/edebiyatın çok da mekânı olmamış mekânlardan harekete (hareket?) geçiriyordu karakterlerini. Ayhan Geçgin de, Alisan’ı [Ali İhsan] Küçükçekmece’de, Bakırköy’de, Çapa’da dolaştırıyor. Alisan; babasını ve annesini kaybetmiş, babaannesiyle çocukluk evinde, Küçükçekmece’de yaşayan, üniversite için Eskişehir’e gidip kısa bir süre sonra okulu bırakıp dönmüş, iç sesiyle ağzından çıkan sesler arasında dünyalar kadar fark olan bir karakter. Uyumsuzluğunun “şehir”le bariz bir alakası var; işlerle, kadınlarla, babaannesiyle, televizyonla, tozlanıp duran bir adet kitapla ilişkisi çerçevesinde gördüğümüz, dinlediğimiz Alisan roman boyunca “bir şey” bekliyor. Geçgin, ikinci tekil şahısla [“sen” ile] büyük bir üslup tutturuyor; anlatıcıyla Alisan arasında mesafe bir süre sonra belirsizleşiyor, belirsizleşmesinin “sorun” olacağı yerlerde, hemen devreye giriyor tekrar anlatıcı. Çok alışık olmadığımız ikinci tekil şahısla böyle bir üslup tutturmuş olmasında da, evvelden söylediğim, “obsesyon” ile bir tutarlı bir ilişkisi var kanımca. Alisan, çok tanıdık biri; Mersault’ya da benziyor, Selim Işık’a da, “Uyuyan Adam”a da, Zebercet’e de. Bu tanıdıklığın içinde biricikliğini de sabırla örüyor. İç sesi, ailesinin göçüne karşı mesafesi, ailesiyle olan derin ilişkisizliği, “onların dili”, babaannesi, babaannesinin hastalığında yaşadıkları ve Kader isimli komşu kadının hayatına girişi. Metnin büyük kısmında beklediği “büyük şey” babaannesinin ölümüyle, “onların dili”nin konuşulduğu Tunceli-Bingöl arasındaki o ilçede yaşadıkları haline geliyor.

Zaman değişse de acı değişmiyor

Burada Geçgin ne kadar “sert” ve “gerçek”se, Karataş aynı coğrafyada ama bu defa 38’deki kırımdan söz ederken aynı ölçüde gerçeküstü ve büyülü bir dil kuruyordu. Uzak zamanlarda, aynı coğrafyada yaşanan olabildiğine “sert” ve “gerçek” şeyin, iki ayrı kalemin elinden anlatılışı, sadece edebiyat için değil, vicdan ve insanlık için de çok mühim adımlardı. Karataş, bir küçük çocuk ile annesinin yaşadıklarını anlatıyordu, Geçgin şehirli olamamış ama kesinlikle “oralı” da olmayan bir uyumsuz adamın yaşadıklarını anlatıyor. Üslup değişiyor, metin değişiyor, zaman değişiyor ama mekân sabit kalıyor. Acı ve zulüm de.

Alisan, kitabın sonunda işkencecisine “Ama ne yaparsanız yapın insanı bir hiçe indirgeyemezsiniz. Gerçeği mi istiyorsunuz, işte gerçek: İnsanın içinde ölümsüz bir şey vardır. İnsanın içinde yok edilemez bir şey vardır” diyor işkence tezgâhında.

Edebiyat, bazen insana güç verdiği için de değerli oluyor.

Ayhan Geçgin’e Türkçe bilen herkes bir teşekkür borçludur.

Devamını görmek için bkz.

Ömer Özgüner, “Son Adım’ı mutlaka okuyorsun…”, Vatan Kitap, Mart-Nisan 2011

Bir eleştiri yazısı okuyorsun. A. Ömer Türkeş, bir kitabı anlatırken, yazarından, çağdaş Türk edebiyatının en parlak isimlerinden biri diye bahsediyor. Sen daha Ömer Türkeş’in A’sının açılımını çözememişken, böyle bir “parlak” ismi neden daha önce okumadığını düşünerek hayıflanmaya, sonra adını bile duymadığın için kendine daha fazla kızmaya başlıyorsun. Yazarının adının Ayhan Geçgin, kitabın adının Son Adım olduğunu öğrendiğin eseri öylesine okumaya başlıyorsun. Senin de gençliğinin komşu semtlerinden Küçükçekmece’de büyüyen, senin gibi Eskişehir’de okuyup okulu yarıda bırakan, annesini babasını kaybedip zaten pek konuşmadıkları ağabeyinin Rusya’ya gitmesiyle evi doksanlık babaannesiyle paylaşan, asıl adı Ali İhsan olan ama ailesinin seslenişiyle giderek Alisan’a dönüşen o tuhaf gencin dünyasına kendini kaptırıyorsun. Alisan işini kaybediyor. Üzülüyorsun. Ama o üzülmüyor. Babaannesinin her şeye dırdır etmesi senin bile canını sıkarken, Alisan sakinliğini kaybetmiyor. Sakinlik mi bu umursamazlık mı neyse artık. Alisan yaşadığı hayatı o kadar öylesine o kadar mecburiyetten yaşıyor ki... Sen buna siniklik demeye bile korkuyorsun. Çünkü Alisan’ın aklından insanı korkutan şöyle şeyler geçiyor, “Bir şey yakalayabilsen, yakalayıp izleyebilsen bu şeyin seni bir açıklığa, açık bir yere, belki soluk almanın ne demek olduğunu anlayacağın yüksekte bir genişliğe götürecek bir ipi taşıdığını hissediyorsun. Belli belirsiz uzayan ışıltılı bir ışık huzmesi: yaşamın ipi, canlılığın ipi... Ama parmak uçlarımdan hep kaçıp duran bir ip bu, kaçıp boğazıma dolanan ip bu. ÖFKEN BİR TÜRLÜ DİNMİYOR Bir voice over’ın anlattığı hikayeye nerede Alisan’ın birinci tekil şahsı karışıyor, anlayamıyorsun. Yazının lezzeti yüzünden bunu dert de etmiyorsun. Babaanne ölürken ölümün bütün acı yanına rağmen ne kadar zor olduğunu anlıyorsun. Bazen sen de Alisan gibi ölsün artık diyorsun. Ölmek ne uzun bir süreçmiş diyorsun. Ama ölüm sürecinin o eve getirdiği sevgiliye nedense o kadar şaşırmıyorsun. Kader diyorsun. Zaten kadının da adı Kader! Alisan sonunda birini sevecek hayatta ıskaladığı her şeye sahip olacak, dışına atılmış bile olsa bir dünyanın varlığına Kader’le inanacak sanıyorsun. Ama hayır! Ayhan Geçgin sana bu masum beklentiyi bile çok görüyor; bir türlü alışamadığı, “Bu dil seni rahatsız ediyor, kulaklarını tırmalıyor” dediği ana diline inat, Alisan’ı bir de memleketine yolluyor. Bindağ’a. Tunceli ile Bingöl arasındaki Bindağ’a. Babaannenin vasiyeti uğruna. Ve roman bir kez daha başlıyor. Alisan aynı boşluk hissinde, aynı çıldırtan umursamazlığıyla yine aynı Alisan. Hayatın ağırlaştığı bu yerde olaylar o kadar hızlı ve şaşırtıcı ilerliyor ki, anlamakta güçlük çekiyorsun. Alisan bunların başına geleceğini hep bilirmiş gibi oysa. Belki de bu yüzden o bir çaba göstermese de sen onun yerine öfke doluyorsun. Onun işkencecilerine yarı baygın halde söylediği İNSAN BİR HİÇ DEĞİLDİR sözünü tekrar edip duruyorsun. Öfken dinmiyor. Kitapta kusur arıyorsun. Başlarda sabah ezanını saat sekizde duymasına takıyorsun, yazın o saatte ezan olmaz diyorsun. Bir de kedi maması üreten bir yerde çalışan birinin kedi mamasının kokusundan hiç bahsetmemesini eksiklik görüyorsun. Ama çok iyi biliyorsun ki bunlar kusur filan değil. İki yüz elli dokuz sayfalık kitabı bitirdiğinde Alisan’ın yaşadıklarından umutsuz, insanın insanlık hallerinden yorgun, bu ülkenin sağırlığından öfkeli ve böyle bir kitabı bu kadar geç okuduğun için kendine kızgın olduğundan arıyordun o kusurları. Bulamadın işte. Geriye tek bir tesellin kaldı; Ayhan Geçgin’in Kenarda ve Gençlik Düşü’nü bir an önce okumak. Çok derinlikli bir dünyayı çok yalın bir dille anlatan Ayhan Geçgin’i sana öğreten A. Ömer Türkeş’e de içten içe minnet duyuyorsun. Yine de A’yı merak etmekten kendini alamıyorsun...

Devamını görmek için bkz.

Ceren Cevahir Gündoğan, "Gövdenin kökle kavuşması", biletsiz.com, Aralık 2012

Haydar Karataş’ın, Gece Kelebeği (Perperık-e Söe) (İletişim, Mayıs 2010) adlı Dersim ’38 kırımını bir küçük kızın gözünden anlattığı eşsiz romanını okuduğumdan beri, ikinci kere Türkçe yazılmış bir roman karşısında içine düştüğüm duyguları tarifleme sıkıntısı yaşıyorum. Bu yazı, bir kitap tanıtma yazısı değil bu yüzden. Okurken ve okuma bitiminde hissettiklerimi tarif etme çabası. Öncelikle kendime. Sonra, yazıyı okuyan herkese…

34 yaşındaki Ali İhsan, Eskişehir’deki yarım kalmış üniversite öğrenciliğinden sonra ‘döndüğü’ Küçükçekmece’de, ‘babaevi’nde, 80 yaşlarındaki babaannesiyle yaşar. Annesi ve babası ölmüştür, ağabeyi yıllar önce gittiği Rusya’da ‘yeni ailesiyle’ yaşamaktadır. Arada bir, ‘kardeşlik icabı’ arar Ali İhsan’ı veya babaannesinin Doğu aksanıyla telaffuz ettiği üzere; Alisan’ı… Kendi duygularıyla –benim gibi, senin gibi, onun gibi… – boğuşan, ‘ben böyleyim’lerden hemen sonra ‘ben neden böyleyim’leri sorgulayan Ali İhsan’ın içsesini, ikinci tekil şahıs anlatımıyla, böylesine zor bir şeyi usta işi bir hünerle anlatan yazarı roman bitimine dek hiç sıkılmadan okudum… Sıkılmayışımın nedenlerinden biri, köklerimin Doğu’da gövdemin Batı’da olmasından kaynaklanan arada deredelik halini, Ali İhsan’ın içsesinde, serzenişlerinde o kendini hayat karşısında yenilmiş ve sahipsiz hissedişinde görmemdir. İnsan sanırım kendini bir başkasında görünce hele ki böyle bir anlatımda görünce tamamlanmış hissediyor. Bir nevi aynaya bakma hali aynısının aynası, gibi. Ve kendini ‘tam’ hissettiği yerde, ince bir tülden hüzünle sarmalanıyor, roman bitiminde…

”Bütün bu gün boyu dolaşmalardan sayısız sesle görüntüden oluşmuş saldırgan bir uğultudan başka aklında kalan hiç bir şey yok. Yaşadığın bu kent sanki sana hiç dokunmuyor, değmiyor bile. Tek duyduğun ara sıra yükselen, üzerine abanan bir boğulma hissi. Bir güç gerek bana, diyorsun, bir güç ama bu gücü nasıl bulacağım, nereden alacağım?” (Son Adım, s. 68)

Ali İhsan, günlerini -yıllarını mı demeliyim?- böyle duygularla geçirir. Kendi içinde hep bir arama, soru sorma hali: Ben neden böyleyim? Kendim için ne yapabilirim ve nasıl yapabilirim? Onu silkindirecek duygu, bu yapayalnız genç adamın yaşamına sakınmasızca giren bir sevgiliyle ‘gelir gibi’ olur.

İşten çıkartılır ve bir süre iş arıyor ‘gibi’ gözükür, bir süre sonra ‘gibi gözükmekten’ de vaz geçer. Artık hep evdedir. Alt komşusu da olan sevgilisiyle sık sık birlikte olur.

Babaanne uzun bir ölememe halinden sonra bir gün, ölür… Ali İhsan onun inatçı bir kadın olduğunu, her zaman da inatçı olduğunu söyler. Ve kendisinin ‘bir yerlerinin bozulduğunu’. (Ama neresi?)

”Bunu nasıl onaracağını bilmiyorsun. Onarılabilir mi? Yoksa bu noktayı geçtin mi? Sana öyleymiş gibi geliyor: İçinde bir şey onarılmayacak biçimde bozuldu.” (s. 106)

Zamana karşı, kendini korumaya çalışan kimselerin duygularıdır bunlar. Aslında çıldırtıcı olan, zamanın avucumuza gelmeyişi belki de… Hiç bir zaman –belki bir tek çocukluğumuzda– tutamadığımız bir şeyin yaş aldıkça, kendini bizden uzağa atmasının korkusuyla yaşıyoruz. Farkında olmayana ne mutlu, kaygı öylelerinin literatüründe bulunmaz (sanırım), ama farkında olanın umut etmekle ilgili bambaşka bir yerde olduğunu, umut ve umutsuzluk arasında kıvrım kıvrım kıvrandığını biliyorum…

Babaanneyi gömmek için, Dersim dolaylarındaki ana-baba köyüne gider Ali İhsan. Niyeti, babaannesini –vasiyeti üzere– dedesinin yanında toprağa bırakıp ‘geri dönmek’tir… Halasının evinde, bilmediği bir dilin içinde geçirir günlerini.

”Bu dilin uğultusu bu. Senin çok az bildiğin, artık neredeyse tamamen unuttuğun bir dilin sersemletici, baygınlaştıran uğultusu” (s. 162) der bir yerde, uzağında olduğu(nu sandığı) dille bir zaman sonra başka bir anlam(a) üzerinde buluşur, şunları da ekler ve kendine yöneltir ibreyi: ”Ama şimdi başka bir olasılığın daha olduğunu fark ediyorum: Bunlar dildi, ama ben bu dili anlamak istemedim, böyle bir dili işitmek istemedim.” (s. 211) Bireyin kökleriyle yüzleşmesinin muazzam farkındalığı olan bu cümlenin devamı, yazık ki acı verici bir şekilde devam eder. Romanı okurken ‘uyanış’ notu düştüğüm paragraf: “Bütün yaşamımı görüyorum Kader, tam, eksiksiz, dopdolu karşımda uzanıyor. Onu niçin şimdiye kadar hep eksik, yarım, boş bir şey olarak gördüm? Dahası gördüğüm tüm yaşamlar eksikti, yarımdı, bir yaşam taslağıydı, hatta belki taslak bile değildi, yaşam daha doğmadan, varlık fırsatı bulmadan ölmüştü, öyle düşünüyordum. Ama bakışımı ölü yapan şeyi, bana hep aynı şeyi gösteren kendi körlüğümü göremiyordum. Öyle görünüyor ki yalnız kendi yaşamımı değil hiçbir yaşamı doğru dürüst anlayamadım.” (s. 246)

Bu uyanış cümleleri, ’90'lı yılların sonuyla 2000'lerin başı arasında geçtiğini ‘tahmin ettiğim’ romanda, insan bedenine yapılabilecek en korkunç en acı verici şeylerin gerçekleştiği bir işkencehanede geçer Ali İhsan’ın zihninden… Bu babaanneyi toprağa bırakıp ‘eve’ dönecek genç adam, yapacak hiç bir işi olmamasına rağmen, bir türlü gidemez, gidişi uzar. Kök, gövdeyi çekmiştir bir kere… İstanbul’da onu bekleyen sevgilisinin adı Kader’dir, onun da uzağına düşmüştür, kaybetmiştir onu. Kaderi kaybetmektir Ali İhsan’ın… ‘Kendi’ olduğu yerde, kaybolmuştur.

Türkiye edebiyatının Yabancı’sı olarak okudum Son Adım’ı. Ali İhsan’ın, babaannesini gömmek için Doğu’ya, baba memleketine yolculuk yapacağı ana kadar olan bölümler, özellikle… Sonrasıysa, başlıbaşına kendi ekolünü oluşturuyor yazar, kendinden başka hiç bir şeye benzemeden…

Dünyanın tüm infaz edilenlerine bir anıt niteliği taşıyan bu eşsiz roman, sanatsal değeri yüksek bir biçimde ve tek kelime siyasi söylemde bulunmadan iktidarın, faili meçhullerin kirliliğini, kan lekelerini büyük bir gerçeklikle anlatıyor. Ali İhsan/yazarla veya yazar/Ali İhsan’la sesleniyor onlara: ”Sizin, diyorsun, bilmediğiniz bir gerçek var. Sözcükler ağzından zayıf, kuru, sayıklar gibi, fısıltıyla dökülüyor yine de fısıltı odayı dolduruyor, insan bir hiç değildir.” İnsan bir hiç değildir!

Duygularımı tarif etmekti niyetim, Ali İhsan gibi, romanın içine girdim ve bu gerçekliğe dönemedim… Hem yüksek hem derin bir roman okumak isteyen herkese Son Adım’ı tavsiye ederim. Ve Dürrenmatt’ın Büyük Romulus’a söylettiği anlamlı bir cümlesiyle ne kadar yazarsam yazayım tarif edemediğim duygularımın dökümünü bitireyim...

”Bir devlet, cinayet işlemeye başladığı zaman kendine daima vatan adını takar.”

F. Dürrenmatt

Devamını görmek için bkz.

Cem Öztüfekçi, "Yitip gitmiş, kenarda ve anti-kahraman", Agos Kitap / Kirk, Eylül 2011

Ayhan Geçgin, 1970’te doğmuş, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) felsefe okumuş; İstanbul’da yaşıyor. Metis Yayınları’ndan çıkan üç romanı var: Kenarda (2003), Gençlik Düşü (2006) ve Son Adım (2011). Açıkçası, üçüncü romanının özetini bir kitap ekinde görüp, yayınevinin de Metis olduğunu fark edince, okur olarak acaba bir yazar keşfeder miyim –ki ilk iki kitabıyla sadık okur kitlesini oluşturmuş bir yazardı ama ben cahilin tekiydim– diye düşündüm ve hazır yazarın sadece üç romanı varken, bari hepsini okumaya çalışayım, dedim.

Kenarda ile başlamaya çalıştım ama birkaç denemeden sonra, aklıma hastası olduğum yazar Barış Bıçakçı’nın yarıda bıraktığım ilk kitabı Herkes Herkesle Dostmuş Gibi geldi, hemen Kenarda’yı elimden bıraktım ve Geçgin’in ikinci kitabı Gençlik Düşü’nü okumaya koyuldum. Bu arada, ne mutlu bana ki Barış Bıçakçı ile tanışma ve onun Bizim Büyük Çaresizliğimiz romanından aynı adla uyarlanan filmde birlikte çalışma şansını yakaladım, ama hâlâ onun ilk kitabına dönüp bitirmeye çalışmadım – bazı şeyleri zorlamamak lazım sanırım. Okuma önerileri: Bizim Büyük Çaresizliğimiz (İletişim Yay., 2004), Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra (İletişim Yay., 2008), Aramızdaki En Kısa Mesafe (İletişim Yay., 2003).

Yitip giden bir gençliğin romanı

Gençlik Düşü, yitip giden bir gençliği gayet sade bir şekilde anlatan bir roman. ‘Yitip giden’ dedik diye, çok ayrıksı bir gençlik olduğunu düşünmeyin; aileden uzakta geçirilen üniversite yıllarını ve sonrasını kapsayan bir gençlik, söz konusu olan. Zaten Ayhan Geçgin hikâyeyi değil karakteri ve dili ön plana çıkaran bir yazar. Romanlarındaki hikâyeyi biriyle özet şeklinde paylaşmak isterseniz, o kişinin ilgisini çekmeniz çok zor. Geçgin, karakterlerin ruh halini betimleyerek ve onlara durmadan kendi hayatıyla ilgili varoluşsal sorular sordurarak, dili özne olarak kabul eden has edebiyat okurunun ilgisini ayakta tutan bir yazar. Gençlik Düşü de, belki de, Geçgin’in –romanın bir bölümünün adını da oluşturan– ‘Bir Özgeçmiş Denemesi’. Yedi yıllık evli olan otuz altı yaşındaki Fikret Ali Koçergi’nin iki yıl boyunca odasına kapanıp, kendini karısından istemeden soyutlayarak yazmaya çalıştığı ilk romanının ve bu dönemdeki ruh halinin romanı.

Fikret yazı hayatına, en iyi bildiği şeyi, kendi hayatını anlatarak başlamak ister. Ama gerçekten adına yaşam diyebileceğimiz bir hayatı olmuş mudur? Üniversite sınavını kazanıp Ankara’ya gittiğine babasından uzaklaşmak dışında neyi başarabilmiştir? İşletme okumak istemediğini fark ettiği halde başka bir üniversiteye geçmek için neden yıllarca beklemiştir? Gençliği yurtta, öğrenci evlerinde, birahanelerde, şehrin sokaklarında yitip giderken felsefeye merak sarmıştır ama felsefe bölümünü kazandığında da bölümdeki hocaların neyi anlatacaklarının bile farkında olmadığını görünce hayal kırıklığına uğramıştır. Bir şekilde okulu bitirir ama İstanbul’a, ailesinin yanına dönmez, Ankara sokaklarını arşınlamaya devam eder, çoğuyla nadiren görüştüğü arkadaşlarından aldığı borçlarla hayatta kalır. Ankara’da yapacak birşey kalmayınca İstanbul’a bir tanıdığının bir süreliğine boş olan Halkalı’daki evine yerleşir. Sonrasında bir şekilde evlenir, bir sürü işe girip çıkar, bir şekilde hayatta kalır ama, yazarlık, hayatı boyunca serseri mayın gibi dolaşan bu adamın aklına nerden gelmiştir?

“Gençlere öğüt: Yoksul musun, nereden bulaşmışsa sanatçı mı olmak istiyorsun? O zaman yazar ol, masrafı azdır. Tabii, diye içinden ekliyorsun, bu arada ne hale gelirsin, bilemem.” Geçgin, aslında Fikret üzerinden, kendisinin yazıya merak saldıktan sonra ne hale geldiğini anlamaya çalışıyor ve yazıyor Gençlik Düşü’nde – aynen, Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Mayıs Sıkıntısı’ adlı ikinci filminde, ilk filmini çekerken ne hale geldiğini anlama çabası gibi. Gençlik Düşü’nün, yazarın en sevdiğim romanı olmasında, benim de henüz yirmi altı yaşında olmamın, bir süredir sinemaya, yeni yeni de edebiyata ve felsefeye ilgi duymamın etkisi büyük olsa gerek.

En çok kendini umursamayan bir anti-kahraman

Son Adım, Geçgin’in Ocak 2011’de çıkan son romanı. Romanın başkarakteri Alisan (Ali İhsan), babasından kalan evde babaannesiyle yaşayan, Geçgin’in diğer romanlarındaki erkek karakterler gibi, yaşamı kendi ritmine bırakmış, üniversite yılları dışında Küçükçekmece’nin dışına adım atmamış, üniversiteyi bitirme gereği duymamış, birçok iş değiştirmiş, son olarak, birkaç senedir çalıştığı yiyecek deposundaki işinden çıkarılmış ama bunu da umursamayan bir zat-ı muhterem; sıradan, kendi halinde, kendine anti-kahraman.

Aldığı bir miktar tazminat ve bankada birikmiş parayla yaşamaya başlayan, uğraşsızlıktan dolayı sokakları arşınlayan, babaannesi hastalanınca onunla ilgilenen ve onun için bir bakıcı tutan Alisan, uzun zamandır bir kadınla yakınlaşmamış. Babaannesinin komşusu, yatalak eşine ve on beş yaşındaki oğluna bakmak zorunda kalan Kader’le, babaanneyi ziyarete gittiğinde tanışıyor Alisan. İkisinin de belki başka şansı olmadığı için, dürtülerinin peşinden giderek, ölüm döşeğinde olan babaannenin yanındaki odada, mahalleliden ve Kader’in ailesinden gizli, günaşırı birlikte olmaya başlıyorlar.

Alisan, babaannesi öldüğünde, vasiyetini yerine getirmek için –vasiyet çok umurunda olmadığı halde– naaşını köylerine, ülkenin güneydoğusundaki Düzova’ya götürüyor. Cenazeden sonra uzun süre orada kalıyor; son olarak yıllar önce, babasının cenazesinde gördüğü halası ve eniştesi ile birlikte yaşıyor. İnsanlar, Alisan’a yük olduğunu hiç hissettirmiyor. Kader’i düşünüyor, belki özlüyor ama Düzova’da kalmaya devam ediyor. Orada gezdikçe, o coğrafyanın gerçekleriyle en sert şekilde yüzleşiyor. Son Adım, Geçgin’in, anlatısı en yoğun olan, klasik anlamda toplumsal bir meseleyi dert edinen ama kendi meselesinden, edebiyattan ve dilden taviz vermeyen, olgunluk dönemi romanı. Arka kapakta belirtildiği gibi, “Türkiye toplumuna edebiyat içinden bir müdahale – dolaysız, sert ve tok sesli.”

Şehrin kıyısından İstanbul’un halet-i ruhiyesi

Geçgin’den iki iyi roman okuduktan sonra Kenarda’ya döndüm ve onu bitirebildim ama tam olarak ne anlattığını ifade edebilmem çok zor. Ünlü yönetmen ve sinema kuramcısı Dziga Vertov, nasıl ‘Kameralı Adam’ filmiyle kamerayı bir göze, şehrin bir gözlemcisine çevirdiyse, Geçgin de şehirde gezinen ama aslında şehrin kıyısına ait olan bir gencin gözünden İstanbul’u ve kendi ruh halini tasvir etmeye çalışıyor. Kenarda’nın edebi olarak yapmaya çalıştığını, ancak Geçgin’in diğer iki romanını okuduktan sonra anlayabildim.

Geçgin’in derdi dil ve felsefeyle, doğal olarak bireyle ve karakterle. Zaten üç romanındaki karakterleri de hayatı akışına bırakmaları anlamında temelde birbirine benzeyen erkekler ama Geçgin, her seferinde kendi portresini farklı bir zenginlikte çekiyor, çünkü kendisi değişiyor, şehir değişiyor. Aynen, sinema yönetmeni Wong Kar Wai’nin dediği gibi: “Film çekmek (yazı yazmak, sanat), insanın farklı yaşlarda kendi fotoğrafını çekmesi gibi bir şey. Hepsi farklı görünür, ama aslında hepsi aynıdır.”

Devamını görmek için bkz.

Gün Zileli – Ceren Cevahir Gündoğan, "Ayhan Geçgin Romanında Kent, Zaman, Birey", Mesele Dergisi, Ocak 2015

Ayhan Geçgin romanı bir kent ve birey romanıdır. Onun romanlarında kent, moloz yığınlarıyla, çöplerle ve yığıntılarla sürüklenen başıboş bir sel akıntısıdır. Önüne geleni kendine katar ve akar. Nereye aktığı belli değildir, bir amacı yoktur. Delice çalkanır. Sonra durulur ve bataklığa dönüşür. Dışlanmışları kendine katar, onları örter, gizler. Geceyle gündüzün birleştiği noktalarda içinden kusup atar ve yeniden hareketlenir her şey. Bir taslak, bir tamamlanmamışlıktır, kalabalığı yalnızlıktır. Bireyler tek başına moleküller gibi birbirine düğümlenen sokaklarda sürüklenip durur. Kentin öyküsüyle bireyin öyküsü lağımsı bir akıntıda birleşir böylece.

Hayalet Sokaklar

Okur romanın içindedir artık. Binalar arasından bir siluet belirir. Yüzünü görmek mümkün değil bu uzaklıktan ama algılamak mümkün. Üç roman boyunca onunla birlikte yürüyeceğiz bozulmuş, çarpık, çıkışsız sokaklarda.

“Daha çok bir insan artığına, çürümeye başlayan bir cesede benziyordu… kimi zaman yürümekte zorluk çekiyor, nefes aldığında acıyla kasılıyor, bütün gücünün çekildiğini duyuyordu. Her koşulda diriden çok ölüye yakındı.” (Kenarda, s. 10)

“Kent onarılıp düzeltilmeye çalışıldıkça o daha güçlü bir şiddetle bozuyor, çözüyor, ayrıştırıyor, sokakları çıkışsız kılıyor, karmaşayı çoğaltıyordu. Sanki asıl gerçek olan oydu, İstanbul diye adlandırılan kentin bağrındaki dipsiz kuyu, gri karmaşa belirip yiten kemirici hayalet, işte asıl var olan oydu.” (Kenarda, s. 18)

Kent oluşup dağılırken onu oluşturan, canlı bir varlık olarak var eden bireyleri de boğuyor, öldürüyor, böylece kendi üstüne kapanıyordu.

“Saldıran, boğan, kıskaca alan, ruhu sıkan bir cendere vardı. Yalnızca kendi ruhunu değil toprağın ruhunu da sıkan, ezen, parçalayan bir şey vardı. Soluk alamayan o değil, topraktı.” (Kenarda, s. 39)

“Hiç varolmamıştı. Varolan hayaletiydi… Kentte dolaşan, sokakları arşınlayan, yürüyen, oturan, eyleyen oydu. Ondan önce başlayan, ondan önce yola çıkan, geçtiği yolları ondan önce alan, önce davranan oydu. Daha en küçük bir eylemi gerçekleştiremeden eylemini yutup emen, kemirerek yerine getiren oydu… Oydu varolan, onu şimdide bir hayalet olmaya zorlayarak asıl varolan oydu.” (Kenarda, s. 46)

Belki de şu uzakta gördüğümüzü sandığımız kent bir seraptan ibaretti.

“Bu ıssız uzanan bataklıkta, kesintisiz bir grilikle taş kesilmiş çölde hiçbir insan, hiçbir canlı yoktu. Yaşam bir zamanlar olmuş muydu belli değildi, olmuşsa bile çok önce sona ermişti, toprak yarılmış, yol insanın altından çekilmiş, insan da bir çukura yuvarlanmıştı, toprağın altında kalmış, diri diri gömülmüştü. Yaşam çok önceden bitmişti, aniden derinleşen bir yar gibi yaşamayı çoktan kesmişti. Şimdi geçip giden, akıp duran hayaletler hayalet sokaklarda dolaşıyor, hayali sokakları aşındırıyorlardı. Çölde kimin gördüğü belli olmayan bir kent serabını durmaksızın büyütüyorlardı.” (Kenarda, s. 163)

Yalnız ve Yabancı

Yazarın ilk romanı Kenarda’da kent, yalnızlık ve yabancılaşma serüveni ön plandayken, ikinci romanı Gençlik Düşü’nde romanın arka fonuna çekilir, bireysel yazgı, arkadaşlık ve aile ilişkileri, üniversite ve gençlik mekânları ön plana yerleşir.

“Şimdi sana biraz daha yaklaşıyoruz, elindeki kâğıtları görebilecek kadar. Seninle birlikte onlara bakıyoruz… Okumaya başlıyorsun.” (Gençlik Düşü, s. 11)

Böylece, yazarın Son Adım romanındaki “sen” anlatımına bir adım atmış oluyoruz. Belki de Kenarda’daki bireyin belirsizliğinden bir uzaklaşmadır bu. Artık yazar sokaklarda umarsız sürüklenen birey taslaklarını değil, çok daha yakından tanımak ve tanıtmak istediği belli bireyleri işaret etmek istemiştir. Şimdi karmaşık sokaklara dalar gibi ruhun labirentlerine dalıyor ve geziniyoruz.

“…bütün bu serüvensi oyunlar içinde dahi bende güçlü bir yalnızlık duygusu vardı. Ayrı, her şeyden apayrı, tek duyuyordum kendimi, sanki yalnızlık biçimindeki hayaletim, görünmez eşlikçim beni her şeyden ayırıyor, her eylemimi, edimimi yabancı kılıyor, olayları benden kesin biçimde ayırıyordu.” (Gençlik Düşü, s. 39-40)

Yalnızlık bir özgürlük duygusuyla başlıyor, sonra sıkıntı duygusuna dönüşüyordu.

“...sonunda hep hayal ettiği gibi yalnızdı, bu yeryüzünde yalnızdı, ondan başkası yoktu, tek başınaydı, başlayacak olan bununla, bu yalnız, tek başına olan kendisiyle başlayacaktı… Ama bu özgürlük duygusuyla birlikte doğan, kaynağını henüz bilemediği, anlayamadığı bir sıkıntı özgürlük duygusunu şimdiden şu bozkırı kuşatan alçak tepelerin gölgeleri gibi gölgeliyordu” (Gençlik Düşü, s. 66)

“Bir gölgeydim ben, ne yaparsam yapayım, insanların, sokakların, yaşamların içinden alevin titreyişi, bir buhar, belirsiz bir esinti gibi geçen kişiydim. Onların dışındaydım, hiçbir çaba bunu değiştirmiyordu. Ya da doğrusu her acıklı çaba yalnızca bunu, bu gölge varlığı yeniden göstermek dışında bir işe yaramıyordu. Bir esinti gibi geçiyor, belirsiz olan, daha doğrusu olmayan, biçimsiz boşluğa doğru azar azar yok olarak ilerliyordum.” (Gençlik Düşü, s. 191)

"Başkaları Cehennemdir"

Ayhan Geçgin’in üçüncü romanı Son Adım ilk iki romanının üzerinde yükselir ama onları aşar. Bu romanda ilk iki romandakinden farklı olarak, birey (Alisan) bir aşk ilişkisiyle kendini gerçekleştirir, bütünler, sevgilisi Kader’le birlikte gözlerimizin önünde olabilecek en canlı biçimde belirir ama bu gerçekleştiği an yeniden yok olmanın uçurumuna düşüp paramparça olur.

Alisan’ı tanıdıkça onun Sartre’ın “başkaları cehennemdir” sözünü hatırlatan iç sıkıntısını duyumsamamanın olanaksız olduğunu görürüz.

“İş görüşmelerini, gireceğin yeni ortamı, tanımak zorunda kalacağın insanları düşündükçe sıkıntıdan soluğun kesiliyor.” (Son Adım, s.53)

Alisan’ın katlanamadığı sadece başkaları mıdır?

“Yoksa, diye düşünüyorsun, hiç katlanamadığım asıl kişi kendim miyim?” (Son Adım, s. 89)

Ayhan Geçgin romanlarında sık rastlanan, hasta, sakat, bir türlü ölemeyen ihtiyar figürlerinden biri de Alisan’ın babaannesidir. Aynı evde yaşamalarına rağmen her şeyleriyle yabancıdırlar birbirlerine.

“Bu kez ne tam olarak babaannenin ne de senin olan bir gövdede birbirinizin içine girmiş, bir kaynak aletiyle yapılmış gibi birleştirilmişsiniz: yaşlı, kuru, yara kabuğu gibi dökülmek üzere olan köseleleşmiş deri, yumurta çürüğü kokan bir zar gibi sizi sarıp sarmalamış.” (Son Adım, s. 90)

Bütün bu iç içelikler, bu sarılıp sarmalanma halleri içinde bir tanımama, bilmeme hali de sürüp gider. Kendini en yakından bildiğini sanan insan, aslında kendi hakkında hiçbir şey bilmediğini dehşetle fark eder.

“Hiçbir şey bilmiyorum diyorsun, hiçbir şeyden emin değilim, en ufak bir şeyden bile. Şimdiye kadar en azından kendim hakkında birçok şey öğrenmiş olmam gerekmez miydi? Ama tuhaf, kendim hakkında bile en küçük bir şey bilmediğimi hissediyorum.” (Son Adım, s. 142)

Zaman Yaşamı, Yaşam Zamanı Tüketiyor

Alisan, akıp giden ve tükenen yaşam karşısında hem çaresiz ve edilgen bir seyircidir, hem de yaşam ipine (Son Adım, s. 58) telaşla asılmaya çalışır ama bunu bir türlü beceremez, Kader’le karşılaşıncaya dek.

“Bir kadınla birlikte olmayı beceremedim, bir erkek olmayı beceremedim, bir yaşam kurmayı beceremedim. Bütün sınavlardan çaktım… İşte şimdi buradayım, daha doğrusu şimdi ile buranın birbirini dışladığı bu sapakta: ya sonlanmayan, asla bitmeyen bir şimdi içinde ama burası yok – ya da burası var, bir bataklık gibi yayılmış, çivilenmiş bir burada var, ama şimdi yok, çoktan geçip gitmiş.” (Son Adım, s. 38)

“… yaşamın çoktan bitmiş gibi hissediyorsun. Sanki başka biri – senin bir benzerin, hatta tıpatıp eşin, senden başkası değil şüphesiz, yine de bir başkası – tüm yaşamını senden önce yaşayıp senden önce bitirdi. Sadece şimdiki yaşamını değil, hayal edebileceğin ya da gerçekleşebilecek bütün olası yaşamlarını da tüketip sen daha başlamadan bitirdi.” (Son Adım, s. 19)

Son Adım’da birey, geçmişle gelecek arasında ezilip öğütülür. Olmayan, yaşanmamış geçmiş geleceği olanaksız kılar.

“Bir geçmiş yok, diyorsun, kimin geçmişi bu bilmiyorum ama benim değil, benimse bile daha çok duvarın ya da duvar biçiminde yükselmiş bir saydamlığın gerisinde, gelecekse… Belki o da çoktan yitip gitti. O öteki senden önce yaşayan, geleceğini de senden önce yaşayıp tüketti.” (Son Adım, s. 19)

“Düşündüğün şey aynıydı: bir hiç gibi ölüp gitmek. Sefil bir yaşam, sonunda da bu sefilliği taçlandıran ölüm. Şüphesiz boş, paslı bir konserve kutusundan bozma bir taç olurdu bu. Karşındaki eriyip giden bir bedenden daha fazla bir şey değil.” (Son Adım, s. 127)

Yaşam yarı yolda sönüp giden bir balon, belki de yarım kalmış bir taslaktı.

“Sönüp gitmek, diyorsun, sönüp gitmek; bu ölmek değil, kendini öldürmek değil, sefilce bile olsa öldürülmek değil, bir hayatın yarı yolda tıpkı bir balon gibi sönüp gitmesi demek.” (Son Adım, s. 221)

Zamanın tek sonucu yaşamları aşındırması, eskitmesi, soldurması, törpülemesi, küçültmesidir. Aslında ne şimdi, ne geçmiş, ne gelecek vardır. Sadece soluklaşan, küçülen, dağılan, silinen ve giderek yok olan hayatlar vardır.

“Çocukluğumun insanları, diye düşünüyorsun, onları başka başka zamanlarda, başka başka durumlarda da görmüş olmana rağmen hep çocukluğuna aitlermiş gibi hissediyorsun. Bir arada onlarcası bir odayı doldururlardı, koltuklara sandalyelere dağılmış konuşur, gülerlerdi. Ama şu anki durumun çok büyük bir farkı var. Bunu açıkça görebiliyorsun: Artık o yankılanan, çın çın gülüşler yok, bu gülüşler soluk, tedirgin, parlaklıklarını yitirmiş. Bu kalabalığın da çocukluğundan aklında kalan o canlı, parlak, güçlü kalabalıkla bir ilgisi pek yok. Küçülmüşler, diye düşünüyorsun, zayıflamış, ufalmış, iki büklüm olmuşlar. Belki beni dağıtan aynı şey onları da başka bir biçimde dağıttı.” (Son Adım, s. 219-220)

Ve Korku…

Ayhan Geçgin romanının sözcüklere pek dökülmese de her an hissedilen ana teması korkudur. Korku bir leitmotive olarak tüm romanların dokusuna sinmiştir. An gelir, korkunun en koyu karanlığı olan bir ölüm hücresinde korku son bulur.

“Zihnin berraklaştıkça korku da içinden çekip gidiyor. Yalnızca burada olmanın, olabileceklerin korkusu değil, o aslında hep sende var olmuş olan, o soyut, ele avuca gelmez korku da. Korku yok oluyor, şimdi cesur olmaya bile gereksinimin yok artık.” (Son Adım, s. 246)

Çünkü “İnsan bir hiç değildir.” (Son Adım, s. 247)

Ayhan Geçgin Romanının Geçmiş Kökleri, Gelecek Dalları…

Günümüzde zamanı aşan bir roman yazmak için cesarete, gerçek bir cesarete gereksinim var. Hele on yıl içinde aynı tonda üç roman yazma ısrarı göstermekte fazlasıyla var bu. Elbette bütün piyasa kurallarına rağmen (çok satanlar listesine hiçbir zaman girmeyeceğini bile bile) bu üç romanı basmakta ısrar eden yayınevi için de aynı şeyi söyleyeceğiz. Sadece insan ruhunu ilmek ilmek çözen, okunması zor romanlarla, romandan çok romancının izini süren az sayıdaki roman okuyucusuna ulaşmakta ısrar etme cesaretinden söz ediyoruz. Çok satanlar listesinde yer almaz, kitabevlerinin ön plandaki köşelerinde, masalarında yer almaz, oralarda yer almak için genç kızları avlayacak roman başlıkları atmaya tenezzül etmez. Onlar sadece zamanları aşarak sonsuz bir zamana ulaşır.

Aynı geçmişteki kökleri, ataları gibi. Kan bağına dayanan atalardan söz etmiyoruz. Otobiyografik öğeler taşıdığını tahmin ettiğimiz üç romanında Ayhan Geçgin’in aile ilişkilerine olan uzaklığı net bir şekilde gözlenir. Onun ruhsal ailesi bizce, zamanı aşan, kayıp zamanın izinde giden romancılardır. Onlar da ilk yayınlandıklarında sansasyon yaratmamış, hatta ana akım tarafından görmezden gelinmişlerse de kayıp zamanı aşarak bugünkü yerlerini almışlardır. Bireyin olağanüstü ruhsal ızdıraplarıyla Kafka’yı hatırlatır Ayhan Geçgin romanı. Bireyin yalnızlığını ve yabancılaşmasını ele alışıyla, toplumun karşısında çırpınan bireyi yansıtışıyla ve hatta varoluşçu felsefesiyle de Sartre’ı ve Camus’yü. Özellikle de Camus’nün Yabancı’sını (“Türkiye edebiyatının Yabancı’sı olarak okudum Son Adım’ı.” Ceren Cevahir Gündoğan, “Gövdenin Kökle Kavuşması”, Biletsiz, 19 Aralık 2011).

Bu romanın Türkiye edebiyatında da kökleri var, güçlü kökler bunlar. 1960’lardaki varoluşçu denebilecek edebi eserlerdedir bu kökler. Ferit Edgü’dedir, Demir Özlü’dedir, Bilge Karasu’dadır, Yusuf Atılgan’dadır. Kent anlatımlarıyla Adnan Özyalçıner’dedir. Bugün artık kaybolmuş ama 1960’larda umut veren bir öykücü olan Gürsen Topses’tedir.

Kaybolmak dedik de… Bir edebiyatçının geçmişte kaybolması olağan görülebilir. Bir noktadan sonra başka bir yol tutmuş ve edebiyatı bırakmıştır. Onu bilenler bilir, hatırlar.

Peki ya bugün piyasanın yok ettikleri ne olacak? Ayhan Geçgin’in çileli yolunda yürümeyi seçmiş genç edebiyatçılar? Örneğin ondan yirmi yaş küçük bir Emre Altındağ’ın Ve Zamanın Çoğunda Hiçbir Şey Olmadı adlı (Kibele Yayınları, 2012) 150 sayfalık mütevazı romanı? Bunun cevabını yine Ayhan Geçgin veriyor:

“Önceki on yıllarla karşılaştırıldığında yazılanların çokluğuna, görünüşteki çeşitliliğine rağmen piyasa denen gizemli şey, genel, bildik ya da egemen eğilimlerin dışında yazmaya çalışanları ya eliyor ya da görünmez hale getiriyor. Yazarı ya kendisine uygun biçimlerde yazmaya ya da yok olmaya zorluyor. Eskiden yazarı hapse atar, kitapları yasaklarlardı – şüphesiz bu sürüyor – ama bugün daha etkili bir yöntem var. Eski tecrübelerden edebiyatın devlet tarafından nasıl öldürüleceğini çok iyi bilmekteyiz, ama anlaşılan piyasa tarafından nasıl öldürüleceğinin henüz yeterince farkında değiliz.” (Ayhan Geçgin, “Sanki Dilin Egemeni Olan Bizmişiz Gibi Bir Hava Var Yazılanlarda”, Mustafa Orman’ın Röportajı, Edebiyat Haber).

Devamını görmek için bkz.

Ömer İzgeç, "Edebiyat bir hiç değildir", BirGün, 2 Eylül 2013

Romancılığımızda son dönemlerde hikayenin üsluptan daha öne çıktığı söylenebilir. Anlatım biçiminin hikâyenin gerisinde kalmasını farklı nedenlerle açıklamak mümkün. Görünen o ki çoksatan olgusunun son yıllarda ülkemizde karşılığını bulmasıyla birlikte revaçta olan konulara eğilen ve hızlı tüketilebilen metinler okuyucuları olduğu kadar yazarları ve yazar adaylarını da cezbediyor. Edebiyatın dönüştürücü gücünün yerini oyalayıcılığa ve müşterek olana dahil olma dürtüsüne bıraktığı böylesi bir ortamda, yazının özünde olan dil işçiliğinin, üslûp arayışının önemlerini kaybettiği görülüyor. Edebiyatı insan ruhunun arkeolojisini yapmak, özde olanı anlamak, haksızlığın ve zulmün karşısında direnmek için bir araç belleyen yazarlar ise her daim olduğu gibi bir vaha etkisi yaratıyor. Bu yazarlar anlattıklarına olduğu kadar biçeme de özen gösterip, her cümlenin üzerinde itinayla sebat ederek ve anlatılarıyla uyumlu bir dilin izini sürmekte direterek gerçek edebiyatın neferliğini üstleniyorlar. Son dönem romancılarımızdan Hüseyin Kıran, Barış Bıçakçı ve Ayhan Geçgin bunlardan birkaçı.

Ayhan Geçgin hayatın içinde anlam bulan, okuyucusuna üstten bakmayan felsefi anlatıları ve her cümlesi üzerinde uzun uzun çalıştığı belli olan metinleriyle tıpkı Barış Bıçakçı gibi kavramların etrafında onlara dokunarak kirletmeden, sömürmeden sakince dolanır. Geçgin’in 2011 yılında yayınlanan Son Adım’da otuzlu yaşlarında İstanbul’da babaannesiyle yaşayan Ali İhsan’nın hikâyesi anlatılır. Şehirde doğmuş ama asla şehirli olamamış Ali İhsan’ın hikâyesi Albert Camus’nun yabancısıyla, Yusuf Atılgan’ın Zebercet’iyle, Kafka’nın ve Dostoyevski’nin karakteriyle aynı eksende yol alır. Kitabın ilk bölümlerinde bireyin hayat karşısındaki umarsızlığı, kimliğinden ve köklerinden kopmuşluğu neredeyse hikâyesiz ama dolu dolu bir anlatıyla aktarılır. Gerisi edebiyat tutkununun temaşasıdır.

“Para hırsım yok belki, ama başka bir hırsım, isteğim, arzum da yok –ya da öyle diyorsun, gücüm ancak kendimi bir arada tutmaya yetiyor sadece, bugünden bir sonraki günü geçirebilecek gücü bulmaya çalışmaya yetiyor.”

Ali İhsan’ın kafasının içinde dönenler şehrin kalabalığındaki keşmekeşte, bulutların ayrışıp yayılmasında, denizin üstünde tüten buğuda can bulur. Geçgin’in gösterişten uzak, ilmek ilmek işlenmiş ve her şeyden önemlisi diliyle ahenk içindeki anlatımının sinemadaki karşılığı Tarkovsky, Kieslowski ve Nuri Bilge Ceylandır demek yanlış olmaz sanırım. Ali İhsan düşünür, hep kendi içine konuşur. Böylesi “olaysız”, felsefi tınılar taşıyan ağır bir anlatının etrafında konuşlanmış hendeklerden biri olan yeknesaklığa düşmeden yol almak ise gerçek bir hüner işidir. Geçgin Son Adım’da bazı bazı bu hendeklerin yamacına değin sürüklenmesine karşın ustalıkla anlatısını sürdürmeyi beceriyor.

Hiçe indirgenemeyen

Son Adım’ın ilk bölümü diyebileceğimiz 178 sayfalık kısmında anlatılan, İstanbul’a yeni bir hayat kurmak için göçen ailelerin ikinci kuşaktan fertlerinin kentle ve kökleriyle kurdukları ya da kuramadıkları bağdır. Ancak böyle kestirip atmak haksızlık olur, zira Ali İhsan’ın hikâyesi büyük edebiyatcıların anlatılarında olduğu gibi evrenseldir de. Geçgin şehirli olamamış ama kesinlikle “oralı” da olmayan bir uyumsuz adamın yaşadıklarını anlatırken hiçbir yere ait olamama gibi bir membadan katreler damıtıp okuyucusuna sunar. Bu ait olamama mefhumu, Geçgin karakterlerini Barış Bıçakçı’nınkilerden farklı bir yerde konumlandırır. Hüseyin Kıran’ın ve Ayhan Geçgin’in metinlerinin aksine “ev” Barış Bıçakçı’nın hikâyelerinde sığınılacak, içinde kendiyle ve sevdikleriyle bağ kurulabilecek son kaleler olarak belirir. Oysa Kıran’ın karakterleri gibi Geçgin’in Ali İnsan’ı da kendiyle dahi bağ kurmakta zorluk çeker.

“Ev, diyorsun kendi kendine, ama bir evim yok. Daha önce ev dediğim de aslında bir tür hücreydi, buradan daha değişik olsa bile öyleydi, bunu hep hissettim. Aslında hiçbir zaman bir evi, kendimi evimde hissedeceğim bir evi hayal edemedim.”

Ali İhsan’ın bakımını yaptığı yarı yatalak babaannesiyle bile bir duygu birliği yoktur. Kısacası Ali İhsan ıssızdır; evde, dışarıda, başkalarıyla beraberken, bir başınayken. Ancak Geçgin’in Son Adım’da kolaycı bir karamsarlığı kendine siper etmediğini de belirtmek gerekir.

Düşündüğü şekilde olmasa da Ali İhsan’ın hayatı babaannenin ölümüyle değişir. Babaannenin vasiyeti gereği ve içten içe bir kopuş, bir yeniden doğuş itkisiyle yaşlı kadını gömmek üzere ecdadının topraklarına, ülkenin doğusuna gider. Bu yolculuğun başlangıcı kitabın ikinci bölümüne giriştir. İkinci bölümde Ali İhsan kendi içinden de ıssız bir coğrafyayla ve oranın insanlarıyla karşılaşır. Bu kendi içindeki çoraklığın cisimleşmiş halidir. Ayhan Geçgin’in bu ikinci bölümle, ilkinde konu edilen varoluşsal kaygıları toplumsal bir yere oturtması edebiyatın zaferlerindendir. Şiddetten, zulümden, yoksulluktan, karanlıktan kaçanların tüm bunları içlerinde taşımaya mahkûm edilişlerinin hikâyesidir anlatılan. Son Adım’da yaşamın felsefi hakikatiyle siyasal hakikati birbirini kirletmeden, zehirlemeden iç içe geçer. Bu anlatıda muktedirin adaletsizliği, yaşatılanların us dışılığı iki cümleye sığabilir.

“Bir neden arayışı kendinde ya da ötekilerde bir suçlu aramaya götürüyor. Ayrıca onlar da sizi bizzat buraya getirerek burada olmaları için kendilerine bir neden yaratmış oluyor.”

Kitabın son kısımlarındaki işkence sahnelerinde ise Ali İhsan, Hüseyin Kıran’ın Resul’üne yarenlik eder. Yaşanan, yaşatılan zulmün anlatıldığı, erkin acımasızlığının ve kirinin ortaya döküldüğü bölümler yer yer beden-bilinç ilişkisinin de sorgulandığı felsefi bir damar bulur. Felsefe ile siyasetin iç içe geçerek birbirini desteklediği ve çoğalttığı bu bölümler kitabı zulmü lanetleyen, işkencelerin ve infazların karanlığını ayan eden bir çığlığa dönüştürür.

Ayhan Geçgin her şeye rağmen karanlık anlatısını edebiyatın dönüştürücü etkisinden direnç dolu bir umut devşirerek sona taşır. Ali İhsan işkencecilerine "Sizin bilmediğiniz bir gerçek var,” der, “İnsan bir hiç değildir… Gerçeği mi istiyorsunuz. İşte gerçek: İnsanın içinde ölümsüz bir şey vardır. İnsanın içinde yok edilemez bir şey vardır... Binlerce bedeni parçalasanız bile bu gerçeği asla öğrenemeyeceksiniz.” Edebiyatın içinde de yok edilemez bir şey vardır, gerçek yazının içinde, ne yapılırsa yapılsın hiçe indirgenemeyecek bir şey. Son Adım bize bunu yeniden hatırlatıyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.