Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-787-6
13x19.5 cm, 176 s.
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Alain Badiou diğer kitapları
Etik, 2004
Sonsuz Düşünce, 2006
Komünizm Fikri, 2012
Dün Bugün Jacques Lacan, 2013
Platon’un Devleti, 2015
Fransız Felsefesinin Macerası, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Başka Bir Estetik
Sanatlar İçin Küçük Bir Kılavuz
Özgün adı: Petit manuel d'inesthétique
Çeviri: Aziz Ufuk Kılıç
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan, Savaş Kılıç
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2010
3. Basım: Haziran 2017

"Didaktizm, romantizm, klasisizm... sanat ile felsefenin birbirine düğümlenmesine ilişkin olası şemalar bunlardır; sözü geçen düğümün üçüncü unsuru da öznelerin, özellikle de gençlerin eğitimidir.

"Ancak, bana göre, sona ermekte olan yüzyılımızın ayırıcı özelliği, bu üç şemaya doymuş olduğu halde yeni bir şema geliştirmemiş olmasıdır. Bunun bir sonucu olarak günümüzde, düğümün unsurları arasında bir çözülme, sanat ile felsefe arasında umutsuz bir bağlantısızlık, bu ikisi arasında gidip gelen şeyin (eğitim izleğinin) tam anlamıyla gerilemesi söz konusudur.

"Bu küçük kitabın etrafında döndüğü tez de işte bu gözlemden geliştirilmiştir: Böyle bir doyma ve kapanma hali karşısında yeni bir şema, felsefe ile sanat arasında dördüncü bir düğümleme biçimi, önermeye çalışmak lazım." -Alain Badiou

Badiou'nun "başka bir estetiği" araştıran bu kılavuzu, estetiği felsefenin bir alt disiplini olarak değil, estetik ürünlerin dile getirdiklerini başlı başına bir felsefe olarak okumaya dönük bir girişim. Bunun için şiir, dans, tiyatro ve sinemayı kateden ve tekrar şiire dönen yazar, sanatın, daha doğrusu başta Mallarmê, Pessoa ve Beckett olmak üzere sanatçıların kendi felsefelerinin peşine düşüyor. Başka bir estetik: artık estetik-olmayan bir estetik. Duyumsallığın bugünkü yerinin karşısına yerleşmiş bir estetik. Belki ancak estetiğin içinden geçerek oluşturulabilecek bir estetik.

İÇİNDEKİLER
1 Sanat ve Felsefe
2 Bir Şiir Nedir ve Felsefe Şiir Hakkında Ne Düşünür?
3 Fransız Filozof Polonyalı Bir Şaire Yanıt Veriyor
4 Felsefi Bir Görev: Pessoa'nın Çağdaşı Olmak
5 Şiirsel Bir Diyalektik: Lebîd Bin Rebia ve Mallarmé
6 Düşüncenin Metaforu Olarak Dans
7 Tiyatro Üzerine Tezler
8 Sinemanın Sahte Hareketleri
9 Varlık, Varoluş, Düşünce: Düzyazı ve Kavram
10 Kır Tanrısının Felsefesi

Yararlanılan Metinler
OKUMA PARÇASI

1. Bölüm: Sanat ve Felsefe’den, s. 11-15.

Öteden beri hastalık belirtileri göstermiş, gelgitli, çarpıntılı olmuş bir ilişki.

Kaynağında Platon'un şiir, tiyatro ve müzik hakkında verdiği ihraç hükmü var. Zamanının bütün sanatlarını yakından tanıdığı gayet açık olan felsefenin kurucusunun, Devlet'te bütün sanatlar arasından yalnızca askeri müzik ile vatansever şarkılara yer verdiğini belirtmek gerek.

Öteki uçta ise, sanata yönelik sofuca bir kendini adamayı, yani teknik nihilizmin bir tezahürü olarak düşünülen kavram'ın (dünyayı kendi çaresizliğinin gizil Açıklık'ına sunması bakımından benzersiz olan) şiirsel söz önünde pişmanlıkla diz çökmesini buluyoruz.

Ama her şey bir yana, sofist Protagoras sanat öğreniminin eğitimin anahtarı olduğuna ta o zamandan işaret etmişti. Protagoras ile şair Simonides arasında bir ittifak vardı; Platon'un Sokrates'i de, bu ittifakın kopardığı çıngarı boşa çıkarmaya, düşünülebilir yoğunluğunu da kendi gayesinin hizmetine koşmaya çalışıyordu.

Aklıma şöyle bir imge geliyor, analojik bir anlam matrisi: Lacan için Efendi ile Histerik kadın nasıl birbiriyle eşleşmişse, felsefe ile sanat da tarihsel olarak birbiriyle öyle eşleşmiştir. Bilindiği gibi histerik, efendiye gidip şöyle der: "Hakikat benim ağzımdan konuşuyor, işte buraya, ayağına geldim; sen ki bilensin, söyle bana kimim ben." Biz de şu kadarını tahmin edebiliriz: Efendinin yanıtı ne kadar bilgi dolu bir giriftliğe sahip olursa olsun, histerik, yanıtın henüz o olmadığını, orada'lığının efendinin kavrayışına teslim olmadığını, kendisini memnun etmek için her şeyi baştan almak ve çok çalışmak gerekeceğini öğretecektir efendiye. Histerik böylece efendinin üstüne çıkıp sahibesi* olur. (* Fr. maîtresse, aynı zamanda "öğretmen" ve "metres". –ç.n.)

Sanat da zaten hep buradadır, düşünüre dile gelmeyen ama göz kırpan bir soruyu, kim olduğu sorusunu yöneltir; ama bu arada kendini sürekli yenileyip dönüştürerek, filozofun sanata dair tüm söylediklerinin kendisinde hayal kırıklığına neden olduğunu belirtir.

Eğer histeriğin efendisi, aşk köleliğine, insanı tüketen ve daima hayal kırıklığına uğratan bir bilgi üretimiyle bedelini ödemek zorunda kalacağı bir tapınmaya burun kıvırıyorsa, tek seçeneği histeriği sopalamaktır. Filozof efendi de, aynı şekilde, sanat karşısında tapınma ile yasaklama arasında iki arada bir derede kalmıştır. Ya gençlere, çömezlerine diyecektir ki aklın her türlü erkekçe eğitiminin özü Yaratık'tan uzak durmaktır; ya da hakikatin hangi yolla bilgi üretilmesini emrettiği konusunda bizi yalnızca onun, yani tutsağı olmaktan başka elimizden bir şey gelmeyen şu donuk, ışık geçirmez parlaklığın aydınlatabileceğini teslim edecektir.

Zihnimizi kurcalayan şey de sanat ile felsefenin birbirine düğümlenmesi olduğuna göre, bu düğümlenmenin biçimsel olarak iki şemaya uygun şekilde düşünülmüş olduğu görülmektedir.

Birincisine didaktik şema adını vereceğim. Bu şemanın tezi, sanatın hakikate kâdir olmadığı ya da her türlü hakikatin sanatın dışında olduğudur. Sanatın (tıpkı histerik gibi) kendini fiili hakikat olarak, yani dolaysız ya da çıplak hakikat olarak takdim ettiği kabul edilecektir elbette. Ve bu çıplaklığın sanatı hakiki olanın saf büyüsü olarak teşhir ettiği de. Daha doğrusu: Sanatın temellendirilmemiş, kanıtlanmamış bir hakikatin, orada-olmaklığıyla tükenen bir hakikatin görünüşü olduğu. Ama sanatın bu iddiası, bu ayartması —ki Platon'un sanata karşı verdiği mücadelenin anlamı budur— geri çevrilecek, reddedilecektir. Platon'un mimesis'le ilgili kavgası, sanatı eşyanın değil, hakikat etkisinin taklidi olarak tarif eder. Bu taklit de gücünü dolaysızlığından alır. O halde Platon şunu savunacaktır: Hakikatin dolaysız imgelerinden birinin tutsağı olmak, dolaylamadan (détour) alıkoyar. Hakikat büyü olarak var olabiliyorsa, diyalektik çabanın, İlke'ye dönüşü hazırlayan yavaş akıl yürütmenin hükmü kalmayacaktır. Öyleyse sanatın dolaysız hakikat iddiasını sahte bir hakikat olarak, hakikat etkisine özgü hakikatimsilik olarak ifşa etmek gerek. Sanatın —ama yalnızca sanatın— tanımı da budur: Bir hakikatimsinin (un semblant de vérité) cazibesi, büyüsü olmak.

Bundan çıkan sonuç, sanatın ya mahkûm edilmesi ya da salt bir araç olarak ele alınması gerektiğidir. Sıkı gözetim altındaki sanat, dışarıdan buyrulacak bir hakikate görünüşün (le semblant) ya da büyünün geçici hükmünü kazandırabilir. Kabul edilebilir sanat, hakikatlerin felsefi gözetimi altında olmalıdır. Sanat, meramı içkinliğe terk edilemeyecek bir duyu öğretimidir. Sanatın normu eğitim olmalıdır. Eğitimin normu ise felsefedir. İşte üç terimimizin, üç unsurumuzun ilk düğümü.

Bu görüş açısında aslolan sanatın denetimidir. Olanaklı bir denetimdir bu. Neden? Çünkü sanatın kâdir olduğu hakikat ona dışarıdan geliyorsa, sanat eğer bir duyu öğretimiyse, bundan çıkan sonuç —ki bu canalıcı bir noktadır— şu olacaktır: Sanatın "iyi" özü sanat eseriyle değil, eserin halk üzerindeki etkileriyle hâsıl olur. Rousseau şöyle yazacaktır: "Gösteriler halk için yapılır; mutlak nitelikleri de ancak halk üzerindeki etkilerine göre belirlenebilir."

Öyleyse bu didaktik şemada, sanatın mutlaklığı, görünüşün halk üzerindeki etkilerinin denetimi altındadır; bu etkilerin ölçüsü de dışsal bir hakikattir.

Romantik şema adını vereceğim şey ise bu eğitsel buyruğun mutlak anlamda karşıtıdır. Romantik şemanın tezi, yalnız sanatın hakikate kâdir olduğudur. Ve bu anlamda, felsefenin işaret etmekten öteye gidemediği şeyi sanatın gerçekleştirdiğidir. Romantik şemada, sanat hakiki olanın gerçek bedenidir. Ya da Philippe Lacoue-Labarthe ve Jean-Luc Nancy'nin "edebi mutlak" adını verdikleri şeydir. Bu gerçek bedenin şanlı bir beden olacağı aşikârdır. Felsefe, emekliye ayrılmış, hikmetinden sual olunmaz bir Baba olabilir pekâlâ. Sanat ise, şefahat edecek olan kurtarıcı, çilekeş Oğul'dur. Deha, çarmıha gerilme ve dirilmedir. Bu anlamda eğitici olan sanatın kendisidir, çünkü biçimin çileli iç uyumuna hapsolmuş sonsuzluk gücünü öğretir. Sanat bizi kavramın öznel çoraklığından kurtarır. Sanat özne olarak mutlak olandır, ete kemiğe bürünme'dir.

Bu arada, didaktik yasaklama ile romantik yüceltme arasında (özü itibariyle zamansal olmayan bir "ara"dır bu), sanat ile felsefe arasında sanki bir görece barış çağı var gibidir. Sanat sorunu Descartes'ın, Leibniz'in ya da Spinoza'nın başını ağrıtmamış gibidir. Bu büyük klasikler, denetimin kabalığı ile bağlanmanın esrikliği arasında seçim yapmak durumunda kalmamışlardır anlaşılan.

Nitekim Aristoteles de çok önceden sanat ile felsefe arasında bir tür barış antlaşması imzalamamış mıydı? Evet, apaçık görünen o ki üçüncü bir şema vardır: Klasik şema... Bu şemanın en baştan başlayarak sanatı histeriden arındırdığını söyleyeceğiz.

Aristoteles'in kurduğu haliyle klasik düzenek iki tez üzerine çatılıdır:

a) Sanat hakikate kâdir değildir (didaktik şemanın savunduğu gibi), özü mimetiktir, ait olduğu düzen görünüşün düzenidir.

b) Bu durum (Platon'un sandığının aksine) vahim bir durum değildir. Vahim değildir, çünkü sanatın ereği hakikat değildir kesinlikle. Elbette sanat hakikat değildir, ama hakikat olmak iddiasında da değildir; öyleyse masumdur. Aristoteles sanatı bilginin değil, bambaşka bir şeyin düzenine dahil edecek, böylelikle Platon'un kuruntusundan aklayacaktır. Bu başka şey —kimi zaman catharsis diyecektir Aristoteles buna— tutkuların, görünüşe yapılan bir aktarımla bertaraf edilmesidir. Sanatın kesinlikle bilişsel ya da ifşa edici değil, sağaltıcı bir işlevi vardır. Sanat kuramsal olana değil terimin en geniş anlamıyla etik olana bağlıdır. Bundan çıkan sonuç şudur: Sanatın ölçüsü, ruhun duygulanımlarının tedavisi bakımından göstereceği yararlılıktır.

Sanata ilişkin büyük kurallar da klasik şemanın bu iki tezinden hemen çıkarsanabilmektedir.

İlk olarak, sanatın ölçütü "hoşa gitmek"tir. "Hoşa gitmek" hiçbir bakımdan bir kanı kuralı, sayısal çoğunluk kuralı değildir. Sanat "hoşa gitmelidir", çünkü "hoşa gitmek" catharsis'in etkili olduğunun bir işaretidir, ihtirasların sanatla sağaltımının gerçek bağlantısıdır.

İkinci olarak, "hoşa gitme"nin göndermede bulunduğu şey her neyse, onun adı hakikat değildir. "Hoşa gitmek", yalnızca bir hakikatten özdeşleşme düzenlemesini çekip çıkaran şeye sımsıkı bağlıdır. Hakiki olana "benzerlik" yalnızca bir ölçüde, yani sanatın izleyicisini "hoşa gitme"ye, bir başka deyişle bir özdeşleşmeye dahil ettiği ölçüde gereklidir; ihtirasların aktarımını ve dolayısıyla bertaraf edilmesine zemin hazırlayan şey bu özdeşleşmedir. Bu hakikat kırıntısı daha ziyade bir hakikatin imgesel'e hapsettiği şey'dir. Bir hakikatin, bu şekilde bordasındaki her türlü Gerçek safrası atılıp "imgeselleştirilmesi"ne, klasikler "gerçeğe-benzerlik" (vraisemblance) adını verirler.

Son olarak, sanat ile felsefe arasındaki barış, bütünüyle hakikat ile gerçeğe-benzerlik arasındaki sınırın tespit edilmesine bağlıdır. Bu nedenle de sınır çizgisini ilan eden ve sanatın yanı başında felsefenin haklarını saklı tutan en âlâ klasik düstur şudur: "Hakiki olan gerçeğe benzemeyebilir." Felsefenin kendine gerçeğe benzememe olanağını tanıdığı görülüyor. Felsefenin klasik tanımı: gerçeğe benzemeyen hakikat.

Peki bu barış için ödenen bedel nedir? Kuşkusuz sanat masumdur, ama bunun nedeni her türlü hakikatten masum olmasıdır. Yani imgesel'in siciline kayıtlı olması. Klasik şemada en dar anlamıyla alınan sanat, bir düşünme/düşünce değildir. Sanat bütün olarak kendi edimi içinde ya da kamusal işleyişi içerisinde kalır. "Hoşa gitme", sanatı bir hizmet kapsamına sokar. Şöyle de söylenebilir: Klasik görüşte sanat, bir kamu hizmetidir. Zaten sanatın ve sanatçıların mutlakiyetçilik tarafından "vassallaştırılmasında" olsun, modern dönemin "fon ayırma" denen gürültü patırtısında olsun, devlet de sanatı böyle anlamıştır. Bizim için önemli olan düğümlenme bakımından devlet (belki bir hayli didaktik olan sosyalist devlet hariç) özünde klasikçidir.

Özetleyelim.

Didaktizm, romantizm ve klasisizm, sanat ile felsefe arasında, üçüncü unsuru öznelerin, özellikle de gençlerin eğitilmesi olan düğümün olanaklı şemalarıdır. Didaktizmde felsefenin sanatla birbirine düğümlenmesi, sanatın hakiki olana dışsal olan erekliliğinin eğitsel açıdan gözetimi çerçevesinde gerçekleşir. Romantizmde sanat, İdea'nın felsefi sonsuzluğunun mümkün kıldığı her türden öznel eğitimi sonluluk içerisinde gerçekleştirir. Klasisizmde ise sanat arzuyu esir alacak ve arzu nesnesinin bir benzerini önererek arzu aktarımını eğitecektir. Felsefe bu noktada yalnızca bir estetik felsefesi olarak çağrılır meclise: "Hoşa gitme"nin kuralları konusunda görüş bildirir.

...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Yeliz Kızılarslan, “Sanatın hakikatle imtihanı”, Radikal Kitap Eki, 11 Aralık 2010

Sanat ve felsefe ilişkisi Platon’dan itibaren efendi-köle diyalektiği üzerinden kurgulanır. Sanatın dış dünyadaki gerçekliği ‘hakikat’ kavramı aracılığıyla bire bir yansıtabileceği görüşünü savunan Platon’un ideal toplum modelinde, elbette şairler ve müzisyenler gereksizdir. Taklit anlamına gelen mimesis kuramında Platon, ünlü mağara metaforu aracılığıyla hakikati bir öz olarak sunarak, sanatın ancak taklidin taklidi olabileceğini belirtir. Aristoteles’in, bir tür sanatsal günah çıkarma anlamına gelen catharsis öğesiyle sanatın masumiyetini teslim etmesinin ardından, klasik sanatın temeli olan didaktizm, mimetik özü koruyarak 20. yüzyıla kadar hakikat peşinde koşmaktan vazgeçer görünür.

Sanatla felsefe arasında barış imzalayan Aristoteles, sanatın ‘hoşa gitme’ ve beğeni elde etme arzusuna riayet ederek sanatta hakikat arayışı yerine, imgeler yoluyla ‘gerçeğe benzerlik’ kavramını ilan eder. Bu da felsefenin, karşıt görüşü olan ‘hakiki olan gerçeğe benzemeyebilir’ düsturunu korur. Zira felsefe, klasik tanımı gereği ‘gerçeğe benzemeyen hakikattir.’ Sanat üzerindeki Platoncu denetimi kaldıran bu bakışın karşısında konumlan romantik şema ise Badiou’ya göre, sanatı hegemonyanın didaktik baskısından kurtarmak için kendini sanata adamış çilekeş Oğul’u (sanatçıyı) yaratır.

Badiou’nun 20. yüzyılın sonunda sanat ve felsefe ilişkisinde izini sürdüğü tekilliklerden doğacak karşıt bir estetik arayışıysa, klasik estetiğin yeniliğe karşı duran tavrına muhalif olan ve şiir, müzik, dans ve sinema gibi tüm diğer sanatları içeren, diyalektikten uzak Pancı bir esrimenin felsefe ve eğitimle kuracağı çağdaş konfigürasyonları içine alan bir bakıştır. Ve elbette ki, felsefe ile sanatın arasında koparılan bağı onarmayı amaçlar.

Modern şiirde anti-Platoncu şairleri inceleyen Badiou, evrensellik ilkesiyle dünya şiirinde düşüncenin izini sürer. Fransız şair Mallarmé’nin, efendi kavramını tercih ve tercihsizlik arasında eşdeğer olarak belirlemesi Badiou’yu büyüler. Zira şiirde okura bırakılan boşluk, hakikate sonsuz bir mutlaklık yüklemek yerine efendi ile hakikati ayırarak tehlikenin varlığını okura hissettirir. Felsefe aracılığıyla şiirde kendi öznelliğini tecrübe eden okur, varlık arayışında ikirciklikli bir konumda durur.

Badiou’un şiirde tercih ettiği felsefe bir diğerine indirgenmeyen, her biri sonsuz ve ayrı süreçler içeren çoğul hakikatlerdir. Hakikatin sonsuz anlamlandırma süreçlerine dahil olan kişi ise, her uğrağında bir hakikatin öznesi olarak, hakikate içkin olan özne konumuna yükselir. Issız yerin şiirini yapan özne daima boşluğu anlamlandıran hakikati idrak ederek efendi çıkmazından kurtulur. Neticede Badiou, klasik akımlardan beslenen sanat estetiğine olan itirazını ve karşı estetik kuramını, koşulsuz şiirsellikle varılabilecek yazının kendisi olduğunu kitabında ortaya koyar.

Devamını görmek için bkz.

Ali Galip Yener, “Felsefe-şiir ilişkisi bağlamında Alain Badiou’nun Başka Bir Estetik’i üzerine notlar”, Akatalpa Edebiyat Dergisi, Ocak 2011

Alain Badiou (1937) Türkçede kimi önemli incelemeleri yayımlanmış saygın bir düşünür ve yazar. Birçok roman, oyun ve deneme de kaleme almış olan Badiou, Türkçede Etik adlı yapıtı (Metis, 2004) ve Sonsuz Düşünce (Metis, 2006) başlıklı bir derlemesi ile tanınıyor. “Sanatlar İçin Küçük Bir Kılavuz” alt başlıklı Türkçeye çevrilen son kitabının tanıtımını sunacağım bu yazıda ağırlıklı olarak düşünürün felsefe-estetik-şiir ilişkisi üzerine notlarını ele alacağım. Badiou, başka bir estetik derken: “Estetik olmayan (inesthétique) ile kastı[nın], sanatın kendi başına hakikatler ürettiğini öne süren, ama sanatı herhangi bir biçimde felsefenin nesnesi yapmaya kalkışmayan bir ilişki, felsefenin sanatla kurduğu özel bir ilişki” olduğunu yazar.(1) Yazara göre, estetiğin spekülasyonuna karşılık, estetik olmayan terimi, kimi sanat yapıtlarının bağımsız var oluşunun ürettiği tam anlamıyla “felsefe-içi etkiler”in izini sürmeyi amaçlar.

Badiou’nun Başka Bir Estetik’i 10 bölümlük bir kitap. İlk bölüm, sanat ve felsefe ilişkisini ayrıntılı bir biçimde tartışıyor. İkinci bölüm -ki okuduğunuz yazıda özellikle ilk iki bölümü değerlendireceğim- bir şiirin ne olduğu ve felsefenin şiir hakkında ne düşündüğü meselesine eğiliyor. Diğer bölümlerde ise Mallarmé, Pessoa, Nietzsche, Lebîd Bin Rebia, Beckett gibi adlar üzerinden şiir (edebiyat), tiyatro, sinema ve dans türlerini ilk bölümde geliştirdiği kavramsal şema bağlamında irdeliyor.

Felsefe literatürü açısından ve 20. yüzyıl sonu Fransız felsefesine etkin adlar üzerinden baktığımızda Badiou’nun özellikle G. Deleuze ve F. Guattari adlı felsefecilerden etkilendiği saptanabilir. Bu iki düşünür, birlikte kaleme aldıkları Felsefe Nedir’de “düşünce sonsuzluğu sever” önermesinde bulunurlar. Badiou, Sonsuz Düşünce adlı çalışmasında bu önermeden yola çıkar ve iki felsefecinin yaklaşımını teorik olarak şöyle dillendirir: “Söylem olarak felsefe (...) bir bilgi kurgusu ile bir sanat kurgusunun üst üste konuşunu düzenler.”(2) Yine Badiou, Deleuze ve Guattari’nin geofelsefe öğretisinin temel çıkarımları ile iki düşünürün, felsefenin praxis’i üçüncü kez başlatabileceği bir coğrafyada henüz konumlanmadığı şeklindeki vurgularına katıldığını belirtmiştir.(3)

Badiou’nun Sonsuz Düşünce ’de felsefe-şiir ilişkisine dair bir bölüme yer verdiğini anımsatalım ve şimdi Başka Bir Estetik’e dönelim. Yazarın sanat-felsefe ilişkisine dair teorik tespitlerini aktaralım. Sanat-felsefe ilişkisini en baştan hastalık belirtileri göstermiş bir ilişki olarak tarif eder düşünür. Bu yaklaşım gerek Başka Bir Estetik’te gerekse Sonsuz Düşünce’de benzer ifadelerle yer alır. “Dünyanın verili durumu karşısındaki kabulleniş, felsefenin, Badiou’nun Rimbaud’dan esinlenip ‘mantıklı isyan’ olarak belirlediği özden kopuşu anlamına gelir. (...) Felsefenin ölümle bir ilgisi yoktur, tam tersine, şiire açıklık getirerek şairi ölüm döşeğinden kurtarmak gibi işlevlere sahiptir. Ne var ki, Badiou’ya göre felsefenin kendisini kurtarabilmesi şiirle olan uzaklığını ve onunla olan ilişkisini yeniden düzenlemesine bağlıdır.”(4)

Felsefe şiirle olan ilişkisini nasıl kurar? Genel anlamda felsefe-estetik ilişkisi üzerine ne söylenebilir? Bu konuda elimizde kullanışlı kavramsal şemalar var mıdır? Badiou’nun saptamalarından hareketle bu soruların yanıtlarına bir göz atalım. Badiou, “sanatla felsefenin birbirine düğümlenmesinde” şimdiye kadar üç şemanın kullanılmış olduğunu ileri sürer. Bunlar, sanatın hakikate kadir olmadığı ya da her türlü hakikatin sanatın dışında olduğunu ileri süren didaktik şema; yalnız sanatın hakikate kadir olduğunu ve sanatın (şiirin) hakiki olanın gerçek bedenini oluşturduğunu ileri süren romantik şema ve sanatı histeriden arındırdığını söyleyen klasik şema ’dır. Aristoteles’in kurduğu haliyle klasik düzeneğin iki savının olduğunu yazar Badiou: “a) Sanat hakikate kadir değildir (didaktik şemanın savunduğu gibi), özü mimetiktir, ait olduğu düzen görünüşün tersidir. b) Bu durum (Platon’un sandığının aksine) vahim bir durum değildir. Vahim değildir, çünkü sanatın ereği hakikat değildir kesinlikle. Aristoteles sanatı bilginin değil, bambaşka bir şeyin düzenine dahil ede[r]. (...) Bu başka şey, tutkuların, görünüşe yapılan bir aktarımla bertaraf edilmesidir. Sanatın kesinlikle bilişsel ya da ifşa edici değil, sağaltıcı bir işlevi vardır.” (s. 14)

Badiou’ya göre, didaktizm, romantizm ve klasisizm, sanatla felsefe arasında, üçüncü öğesi öznelerin, özellikle de gençlerin eğitimi olan düğümün mümkün şemalarını oluşturur. Sanata ilişkin düşünüşleri açısından Marksizm didaktik, psikanaliz klasik, Heideggerci yorumbilgisi ise romantik olarak değerlendirilebilir. Badiou, her şemanın önemli uygulayımcılarını net bir belirler ve eleştirir. Örneğin Brecht’in “Stalin çeşnili bir Platonculukla” sanatı hiçbir hakikati üretmeyen ve gözetim altında bir korkaklık tedavisi olarak ele aldığını ve yapıtlarındaki yabancılaştırma kavramının esasen tiyatronun eğitsel amaçlarının felsefece gözetim altında tutulmasına dair bir protokol olduğunu ileri sürer. Heideggerci yorumbilgisindeki tutumun ise düşünür-şair figürünü öne çıkarırken, romantik şemaya karakterini veren şeye yani şiirle felsefe arasında dolaşımda olan hakikatin aynı hakikat olmasına dayandığını belirtir. Burada varlığın geri çekilmişliği şiir ile şiir yorumunun birleşmesi üzerinden düşünceye ulaşır. (s. 16–17)

Avangard tutumları bir ara şema (didaktik-romantik şema bileşimi) olarak yorumlayan Badiou’ya göre bu ara şema arayışı umutsuz ve istikrarsızdır. Kitabın ana tezi ise felsefe-sanat ilişkisinde dördüncü bir şema (düğümlenme tarzı) önerisine dayanır. Mevcut şemaları reddeder, kendi şemasını geliştirirken adeta okurla birlikte düşünür, karmaşık ifadelerin eşliğinde ilerler. Sanatı hakikatlerin içkin üretimi olarak düşündüğümüzde, sanat adlı şeyin ilgili biriminin ne olduğunu sorar. Bu temel soruya karşılığı, içkin ve tekil bir hakikat olarak sanata ait olan düşünmenin ilgili biriminin, sonuçta yapıt ya da yazar değil, bir olaysal kopuşun başlattığı sanatsal konfigürasyon olduğu şeklindedir. Sanatsal konfigürasyonun (yapılandırmanın) potansiyel olarak sonsuz bir yapıtlar kompleksinden oluşmuş bir sekans (dizi) olduğunu yazar. (s. 23–24)

Badiou’ya göre, sekans, söz konusu sanata içkinliğiyle bu sanatın (örneğin şiirin) bir hakikatini üretir ve bir sanat-hakikat üretimi sağlar. Örnek olarak roman türü, Cervantes’ten Joyce’a kadar düzyazı konfigürasyonunun adlarından biridir. Burada önemli olan bir konfigürasyonun kendisini oluşturan yapıtlarda kendi kendini düşünmesidir. Hakikatler üreten sanat yapıtlarında hakikatleri kanı’dan (kanaatten) ayırt etmek nasıl mümkündür? Bu soruyu yanıtlamaya çalışan Badiou, kitabın ilk bölümünden sonraki kısmında sanatlarla ilgili felsefi kimlik tespitine geçer. Sıra ile şiir, tiyatro, sinema ve dansı ele alır. Burada sadece şiir-felsefe ilişkisine değinmekle yetineceğim.

Şiir-felsefe ilişkisi deyince anımsatmadan geçmeyeyim. Türk şiirinde verili koşullarda güncel polemikleri besleyen önemli bir yapıtı analım. Şair Yücel Kayıran, Felsefi Şiir başlıklı kapsamlı ve ilgiye değer çalışmasında (YKY, 2007) felsefi şiiri, epistemik (bilgisel) anlamda değil, ontik, insanın varlıktaki durumuna odaklanan bir şiir olarak görür. Ontik şiir arayışında “sıfır noktası”nı tanımlarken, Kayıran bu noktada şairin “sadece başka şairlerin biçemlerinden değil, aynı zamanda devletin ideolojik aygıtları yoluyla yüklenilen ideolojik verilerden de kendi[sini] sıfırlama[sı] gerek”[tiğini] söyler.(5)

Şimdi Badiou’nun “şiir sanatı düşünme ediminde neyin karşısına koyar kendini” şeklindeki soruyu yanıtlayış ve felsefe-şiir ilişkisini yorumlayış biçimine bakalım. Bunun Kayıran’ın felsefi şiiri ontik esaslı olarak ele almasından farklı olduğunu göreceğiz. Düşünür, Platon’un bu noktada çok net olduğunu belirtir. Platon’a göre şiirin yasakladığı şey, gidimli (discursive) düşünmedir. Bu, kat eden, bağlantı kuran ve çıkarım yapan düşünmedir. Oysa şiir, Badiou’ya göre: “olumlama ve hazzetmedir; kat etmez, eşikte durur. Şiir kurala bağlanmış aşma değil; adaktır, yasasız önerme ve sunudur.” (s. 29) Şiir, matematikselliğin kavranabilir gücünün düşünme üzerinde sahip olduğu yargılama yetkisine karşıdır; çünkü şiir imgenin, yani deneyimin dolaysız tekilliğinin kölesidir. Matematikten farklı olarak şiir, düşünülemez bir düşünmedir. O halde felsefe için şiir sanatı düşünme olmayan, “düşünülebilir bile olmayan bir düşünme”dir.

Modern şiiri mimesis’in karşıtı olarak gören yazar, felsefenin, şiir ile “matheme” çiftini “haz alınabilir imge” ile “saf fikir” arasındaki basit karşıtlık üzerinden kavrayamayacağını öne sürer. (Burada alıntılanan “matheme”, Lacan’ın uydurduğu bir kelimedir ve birim anlamını veren –eme soneki ile üretilmiştir.) Felsefe, bu iki düşünme tarzının dildeki ayrışmasını, her iki düşüncenin (şiir ve matheme’in) kendi adlandırılamayan’ını bulduğu noktadan geçirmelidir. Şiirin adlandırılamayanı ise sonsuz güç olarak dildir. Bu muğlak, karmaşık ifadelerle Badiou nasıl bir sonuca ulaşır derseniz eğer, cevap şöyle: Matematiğin hakikati içinden çıkarıp var ettiği duyumsanamaz çokluğun amblemi boş kümedir. Şiirin hakikati içinden çıkarıp var ettiği çokluğun amblemi ise yazarın Mallarmé’nin şiirinden adlandırdığı haliyle olumlayıcı ve evrensel Yeryüzü’dür. (s. 30–34)

Badiou, “Kır Tanrısının Felsefesi” adlı son bölümde, Mallarmé’yi okurken şairin mutlak (nihai) hakikate ulaşamayacağını ileri sürer. Mallarmé ile Beckett’in yapıtlarını karşılaştırırken Mallarmé’den yana davranır. Ölüm ile uykuyu birlikte yasaklayan Beckett yerine, bir Kitap’ın mümkün olduğunu gösteren, sonra dinlenip uyuyabilen, yani adlandırılamayan’a ve yaptığı işin sınırlılığına saygılı Mallarmé’yi yeğler. (s. 141) Şiirin hakikati açığa çıkarma gücünün bir giz etrafında döndüğünü, bu anlamda, “harflerdeki/edebiyattaki” gizemin sahici bir koşul olduğunu yazar. Şiirde kurulan “gizem etiği”ni olumlar. (s. 35) Bu ifadeler, Badiou’nun işlevsizleştiğini öne sürdüğü kavramsal şemalardan pek kopamadığını, gizemci boyutun öne çıkarılması sayesinde romantik şemadan pek uzaklaşamadığını gösterir gibidir. Sonuçta düşünür, felsefenin, şiirin ne’liğine yaklaşırken şiiri yargılamaktan ve ona politik bir ders vermekten kaçınması gereğini yazar, yani didaktik şemayı yadsımakla yetinir. Modern şiirin gizemine saygı duyarken, adlandırılamayanı zorlamamak ve böylece Platonculaştırmaya başvurmaktan kaçınmak gerektiğini felsefe-şiir ilişkisine dair son notlar olarak ekler. Öyle görünüyor ki, söz bir yerde tükenmiş ve başka bir estetik’i, “estetik olmayan bir estetik”i geliştirmek için mevcut üç kavramsal şemanın aşılması işlemi başka çalışmalara bırakılmıştır.

Notlar


(1) Alain Badiou, Başka Bir Estetik, Çev. A. U. Kılıç, Metis Yay. 2010, s. 9 (Yazıda sayfa numaraları belirtilen alıntılar bu kitaptandır.) Yukarı
(2) Badiou, Sonsuz Düşünce, Çev. T. Birkan- I. Ergüden, Metis Yay. 2006, s. 117 Yukarı
(3) Badiou’nun Sonsuz Düşünce adlı yapıtı hakkında iyi bir okuma için ayrıca bkz: Ata Devrim, “Felsefenin Sonsuz Dönüşü”, Virgül, Mart 2007 Yukarı
(4) Devrim, agy. Yukarı
(5) Y. Kayıran ile O. Tüleylioğlu’nun Söyleşisinden, Cumhuriyet Kitap Eki 790, 7 Nisan 2005, s. 35 Yukarı

Devamını görmek için bkz.

Ömer Erdem, “Başka... Başka!”, Radikal Kitap Eki, 27 Kasım 2010

‘Karşılaştırmalı edebiyata pek inanmam. Ama büyük şiirlerin evrenselliğine inanırım; her zaman felakete yakın sonuçlar veren bir yaklaşıklık diye tanımlayabileceğimiz çeviri aracılığıyla sunulmuş olsalar bile’ cümleleri eşliğinde özel bir dikkatle okumalı Alain Badiou’nun Başka Bir Estetik kitabını. Çeviri çağındayız ve hele Türkiye’de her şey çevirinin egemenliğinde. Hatta baskısında. Evet, bir çeviri baskısından söz edilebilir rahatlıkla. Yayımlanan yüz kitaptan neredeyse seksen tanesi çeviri. Telif ne kadar artarsa çeviri de artmalı. Badiou, çeviriyi, şiir çevirisini bambaşka bir anlamda devreye soksa bile, şiir dışı metinler için de geçerli bu. Çoğunlukla iyi niyet, yetkinlik hatta başarı da yeterli gelmiyor çevirinin karıştığı kültür ortamına. İlişkiler arası doğallık dediğimiz bir şey var ve o eksik işte bizde. Kendi üretmediğimiz bir hayatı, metinlerden ödünç alıp giymeye çalışıyoruz.

Kent-devlet kavramı

Bir yönüyle baktığınızda bize, klasik şiirin doğasına çok yakın görüşler ileri sürüyor Badiou. Sanat ve felsefe ve dahası şiir ile felsefe arasındaki tarihsel çatışmanın kökenlerine inerken, şiirden yana taraf olduğu çok açık. Platon, Devlet’inde şiiri lanetleyeli beri, sürüyor çekişme. Dünyevi iktidar ile zihinsel iktidar karşı karşıya. Şiir tam da burada, iktidar püskürtücü olarak dönüp dolaşıp ayağını kaydırıyor herkesin. ‘Platon’un yolundan gidecek olursak, şunu öne sürmek gerekecektir: Bir araya gelmiş insanlığın adı olan kent-devlet, ancak kent-devlet kavramı şiirden korunabildiği takdirde düşünülebilir’ diyor Badiou ve haklı olarak siyasete göndermede bulunuyor. ‘Ruhun şiirsel olmayan’ kısmını ayakta tutmak için Platoncu görüş, matheme’yi devreye sokacaktır. Çünkü: “Son tahlilde kurucu karşıtlık şudur: Felsefe ancak şiirin otoritesinin yerine matheme”in otoritesini koymak koşuluyla başlayabilir ve siyasal gerçeği ele geçirebilir.’ Zaten yaşadığımız bu değil de başka nedir? Karşıtlığın denkleminden söz edilebilir mi bugün? Karşıtlığın sinerjisinden. Hele hele, bu tür kitaplarda yüz yıl öncesinin şairlerinin ısrarla gündemde tutulmasından tam olarak hangi sonucu çıkarmalıyız. Batıda, ister merkezi Avrupa ister Amerika’da felsefe’nin (iktidar) karşısına konulacak bir şiirden söz edilemez mi? Madem Badiou hüküm veriyor; ‘şiir düşünülemez düşüncedir’ madem ‘…şiir sanatında düşünme belirtik olmama hakkını tanımaktadır kendine; gücünü düşünme olarak tezahür eden düşünmeden değil dilden alan şeyi kendi hakkı saymaktadır’, o halde görülebilir değimlidir esastan ayrışma günümüzde. Bunu sorgular Badiou.

Gizem ve örtük anlamlandırma konusunda doğuya, daha doğuya yaklaşır Badiou. Klasik şiirindeki ‘ima’yı söyler farkında olmadan. Gizem, gizemcilik hatta hermetizmden farklıdır elbet ‘ima’ ile geçmek. Ne var ki Badiou’nun şu sözleri yabana atılacak türden değil; “şiirden gizemini dağıtmasını istemek, dilin gücüne peşin peşin bir takım sınırlar koymak.” Evet, dil bu bakımdan ruha doğru açılır felsefe ister istemez akıla. Akıl ideolojiye kadar vurdurur kendisini, şiir kendisini silmeye çalışır. Hangisinin insana yaklaştığını ölçmek için de, tarihe bakmak yararlı olacaktır. Ya da dünyadaki ölümlerin kökenine inmek daha çarpıcı olabilir.

Cesaretle estetik kurmak

Badiou hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, şiire yakın durduğunu hissettirir bize. Nietzsche’ye bağlı olarak gelişen ve şaşırtıcı tanımlar ve yorumlarla gelişen ‘Düşüncenin Metaforu Olarak Dans’ bölümüne dikkat çekmek isterim. Dans bambaşka bir yönden, şiire, iktidara ve felsefeye tutulur. Oradan süzülür. Karşıtıyla birlikte kullanır elbette Nietzsche dansı. Büyük düşmanı ‘ağırlık ruhu’nun karşısına koyar onu. Ve dolayısıyla “Dans her şeyden önce her tür ağırlık ruhundan muaf düşüncenin imgesidir.” Dahası, ‘dans rafine edilmiş düşüncedir’, ‘dans hafif ve incelikli düşüncenin metaforudur’, ‘dans zamanı mekânda asılı tutan şeydir’. Filozof şairin, dansın yanına kötü Almanı, itaat ve güçlü bacakları, askeri geçiti koymasını sadece o güne ait bir veri olarak mı algılayacağız. Rap rap sadece yolda mı yoksa zihinlerde mi, onu da yeniden okumalıyız.

Başta şiir, özellikle şiir, dönüp dolaşıp hep şiir, sonra dans, tiyator, sinema ve felsefe üzerinden çağdaş bir estetik algı okumasına girişiyor Badiou. Eleştirelliği bırakmayan tutumu, kamuya karşı bireyi işaretleyen göndermeleri daha da ötesi yorumlamaktan çekinmeyen cesaretiyle kendince bir estetik düşüncesi kurmaya çalışıyor. Felsefeyi disiplinlerin doğasında araması dikkat çekici. Sanata ilgi duyan herkes için.

Devamını görmek için bkz.

Ahmet Adnan Azar, “Estetiğin içinden geçme halleri”, Cumhuriyet Kitap Eki, 11 Kasım 2010

2006'da yayımlanan Sonsuz Düşünce başlıklı derlemesiyle tanıdığımız Alain Badiou’nun Başka Bir Estetik adlı çalışması, özenli çevirisi ve göz alıcı tasarımı ile okur önünde. Badiou’nun farklı bir estetiği arayan bu kılavuzu, bağımsız bir felsefe olarak yeni bir “okuma” girişimi.

Şiir, dans, tiyatro ve sinema koridorlarında yol alan, yeniden ve yeni bir bakışla yine şiire eğilen Badiou, bu alanlarda var olan sanat türlerinin ürettiği felsefeye, disiplinlerarası karmaşık ilişkiler bütünü içinde tarihsel olarak birbiriyle eşleşen sanat ve felsefeye bakıyor; bu düğümü anlaşılır kılma yolunda değerli bir katkı koyuyor.

Felsefi kimlik saptaması

Felsefe ve sanat arasındaki ilişkiyi, hakikat ile gerçeğe benzerlik arasındaki çizginin tespit edilmesine bağlayan yazar, didaktizm, romantizm ve klasisizm dışında, yeni bir şema arayışına başvuruyor. Sanat görüşleri bakımından Marksizmin didaktik, psikanalizin klasik, Heideggerci yorumbilgisinin ise romantik olduğunu hatırlatan Badiou, bu üç şemanın doygunluğa erişmiş olması, söz konusu unsurlar arasındaki düğümün çözülmesine, sanat ile felsefe arasındaki bağın kopmasına ve çöküşüne yol açtığını söylüyor. Öte yandan, Dadaizmden sitüasyonizme yüzyılın avangardları, sanata “son verme” arzularıyla, sanatın yabancılaşmışlığını ve sahicilikten yoksunluğunu ifşa etmeleriyle didaktiktir.

Didaktik-romantik bir şema önerisi olarak ya da yaratıcı yıkımın mutlaklığı olarak düşünülen avangard girişimler klasik karşıtıydı. Badiou, Başka Bir Estetik’le, sanat ve felsefe arasında bir dördüncü düğümleme tarzı önerirken, sanatsal sürecin tekilliğine, bu sürecin bilimden ya da siyasetten ayıran indirgenemez farklılığı temellerlendiren unsurlara odaklanmak gerekliliğine işaret ediyor. “Bir şiir nedir ve felsefe şiir hakkında ne düşünür?” gibi bir ilk soruyla, felsefi kimlik saptamalarına gidiyor.

Platon’un idea felsefesinden yola çıkarak, modernler döneminde Mallarme ve Rimbaud’nun şiirleriyle kurduğu düzenek içindeki düşünce rejimleriyle, Platoncu yargıyı “tepetaklak” edişini, hem de Nietzsche’nin “tüm değerlerin tümden değerlendirimesi”yle yapmak istediğinden daha keskin bir biçimde gerçekleştirdiğini ve böylece felsefe ile şiir arasındaki ilişkide can alıcı bir yer değiştirmeye yol açtığını örnekleriyle gösteriyor bu çalışma.

Mallarme ve Rimbaud ile başlayarak Trakl’ı, Pessoa’yı, Mandelstam’ı ve Celan’ı içine alan süreci irdeleyen Badiou, ilk soruya karşılık olabilecek görüşlerle sürdürüyor yeni düğüm arayışlarını: “Ama daha da derinde, kendimizi zihinsel olarak Pessoa’ya kaptırmamızın felsefenin modernliği hiçbir biçimde tüketmemiş olmasından ileri gelir. Öyle ki bu şairi okuduğumuz, onda bir buyruk keşfettiğimiz takdirde kendimizi ondan alamayız; henüz nasıl itaat edeceğimizi bilmediğimiz bu buyruk, şairin bizim için açtığı, Platon ile anti-Platon arasındaki yolu, yani hakiki bir çokluk, boşluk ve sonsuzluk felsefesinin yolunu tutmaktır. Tanrıların ebediyen terk ettiği bu dünyaya hakkını olumlayıcı biçimde verecek bir felsefe.”

Hakikatin bir boşluk şiiriyle başladığını, devam etme tercihiyle devam ettiğini ve yalnızca kendi sonsuzluğunun tükenmesiyle tamamlandığını söylüyor Badiou. Ebediyen kaybedilmiş şiir, kalıcılığın örnek bekçisidir aynı zamanda. Peki, kendini sabitlenmemiş olan şeye adamış, “efendi çıkmazından muaf” başka sanatlar da yok mudur? Doğaçlamanın, hareketliliğin, “tek bir kere”nin sanatları? Bize ağırlıklarını unutturan hareketli bedenlere, dansa ne demeli? Ya Deleuze’e göre “zaman-imge”nin akışı olan sinema? Ya günün birinde oyuncularının ve yönetmeninin kaybolacağı, dekorlarının depolarda çürümeye terk edileceği, geriye hiçbir şeyin kalmayacağı tiyatroyu nereye koymalı? Peki, felsefe? Kamuya büyük ölçüde “açık” olan bu sanat türleriyle ilişkisinde ne yapmalı? Badiou, Başka Bir Estetik’te bu soruların karşılıklarını arıyor.

Hiçbir yeni ad sonuncu ad değildir

Dans, Zerdüşt-Nietzsche’nin büyük düşmanı “ağırlık ruhu”na karşı çıkıyor. Badiou’ya göre de dans, her türlü ağırlık ruhundan muaf bir düşüncenin imgesi. Dansta yeryüzü sürekli havalandırılan bir yer. Dansın odağındaki soru, dikeylik ile çekim arasındaki ilişkidir; aynı zamanda hava ile toprağın konumlarını değiş tokuş etme, birbiri içine geçme olanağı: “İşte bu sebeplerden dolayı, düşünce dansta bulur metaforunu; kuş, pınar, çocuk ve elle tutulamaz havadan meydana gelen diziyi özetler dans. Elbette, bu dizi fazla masum, hatta çocuksu görünebilir; hiçbir şeyin ağırlık ya da önem taşıyamadığı çocuk öykülerine benzeyebilir.”

Dansın, serbest kalmış bedensel bir itki olmadığını, itkiye itaatsizliğin bedensel olarak gösterilmesi olduğunu söylüyor Badiou. Dans, yazara göre, hafif ve incelikli düşüncenin metaforudur, çünkü harekete göre yakala(n)mayı gösterir ve böylece bedenin kendiliğinden amiyaneliğine karşı koyar. Dans, bedenin yeryüzüne verdiği yeni bir ad. Ama hiçbir yeni ad sonuncu ad değildir.

Badiou, Başka Bir Estetik’in “Tiyatro Üzerine Tezler” bölümünde “tiyatro fikri”ni yeniden tanımlıyor: “Tiyatro bir düzenleme, bir aranjmandır. Tek varlığı temsil olan, son kertede uyumsuz maddi ve fikri bileşenlerden oluşan bir düzenleme. Bu bileşenlerin (bir metin, bir yer, bedenler, sesler, kostümler, ışıklar, izleyici...) bir olayda, yani temsilde bir araya getirilmiş olması ve bu temsilin akşamdan akşama tekrar ediliyor olması, onun her defasında olaysal, yani tekil olmasını hiçbir biçimde engellemez (...) Fikir temsilde ve temsil vasıtasıyla boy gösterir. İndirgenemez biçimde teatraldir ve sahneye gelmeden var olduğu söylenemez.” Tiyatroda önemli olan bir fikirle karşılaşmak iken, sinemada fikir-hayaletlerinin geçip gitmesi önemlidir.

Sinemanın bir “ziyaret” olduğunu söylüyor Badiou. Bu edim içinde “görüntü” kesilir, kurgulanır. Hareket engellenmiş, askıya alınmış, saptırılmış, durdurulmuştur. Sinema, ayrıca, yedinci sanat olarak diğer sanatların artı-bir’idir: Onlar üzerinde(n), onlardan hareketle, onları kendi kendilerinden eksilten bir dizge içinde çalışır.

“Varlık, Varoluş, Düşünce” başlıklı bölümde bu kavramlar üzerinde yeniden düşünmeyi öneren Badiou, ürünleri üzerinden bir Beckett-Mallarme karşılaştırması yapıyor: “Belki de Beckett ile Mallarme arasındaki bütün fark budur: Birincisi ölümü yasakladığı gibi uykuyu da yasaklar. Uyanık kalmak gerek. İkincisine göreyse, şiirsel çalışmanın ardından sorunun askıya alınması –kurtarıcı kesinti– sayesinde gölgeye yeniden kavuşulabilir. Zira Mallarme bir Kitap’ın olanaklı olduğunu bir çırpıda sonsuza dek öne sürdükten sonra ‘daha iyiyi gözeten denemeler’le yetinebilir ve iki girişim arasında uyuyabilir. Bu noktada Mallarme’nin İrlandalı bir uykusuzdan ziyade Fransız bir kır tanrısı olmasını takdirle karşılıyorum.”

Alain Badiou’nun “Sanatlar İçin Küçük Bir Kılavuz” alt-başlıklı Başka Bir Estetik kitabını estetiğin içinden geçerek “başka bir estetik”e doğru yola çıkmayı göze alanlara, “kılavuz”lardan uzak duranlara, karşılaşmaları ve yeni soruları sevenlere öneriyorum.

Devamını görmek için bkz.

Suat Hayri Küçük, “Devrim hakikattir; yaşam bir ütopya”, Birgün Kitap Eki, 13 Kasım 2010

Yaşam, en radikal indirgenmesinde üç tür deneyimin ürettiği bilgi, duygu ve bedenden ibarettir: Şeylerle, şeylerin adlarıyla ve şeylerin imgeleriyle. Bir şey olarak burjuva, onun adı ve imgesiyle karşılaştığımızı düşünelim. Burjuvayla kökten bir hesaplaşma, ancak onun imgesiyle karşılaştığımızda zuhur edecektir. Burjuvanın imgesini deneyimlerken neşet edecek olan şey, onun kendisi ve adından fazlası olacaktır. Bu fazlaya yerleşerek, onun eksiğini duyumsarız. İşte olay, durum ve kendilik bu duyumsamada meydana gelir. Tüm şeylerde olduğu gibi burjuvanın da, kendisi ve adıyla karşılaşmanın benzerlik ekseninde bilgiler üretmesine karşın, imgesiyle karşılaşmanın farkı ve karşıtlığı açığa çıkarır. Benzeterek anlamanın uzlaştırıcılığından, farkı görmenin çatışmacı estetiğine sarkmak için, şeylerin imgeleriyle kurduğumuz ilişki etik ve politik olanı da kımıldatacaktır. Bu farklılık bölgesinde, bu uygunsuz benzerlikte artık her dua, XII. yüzyıl heretiklerinin “Devirin, Devirin, Devirin!” köktenciliğine selam çakmadır. Bu, aşikar olanın malum olması için, şeyleri görünür kılan sözdür. İnancın anlam sahasını kuşatacak olan söz, burjuva ufku bizim için eşik olacaktır.

Burjuvazi, yarattığı dünyada dünyasız bırakmıştır insanı. Böylesi bir yerde, insan kendi kendisiyle örtüşemez. Öyleyse bu dünyanın yasalarını her ihlal deneyimi, taşkınlık, izden çıkmak ve ayarsızlık, sınırları her aşındırma çabası, tehdit türünden her vaat, bir dünya edinmenin duasıdır. Sorular, soruşturulanın anlam sahasını kuşatmaktır. Bu kuşatmada bize yeni bir başlangıç noktası sunacak olan, hakikatin gelişi ve estetiğin aşılması olarak düşünmeli sanatı. İşte bu soydan bir sanat, hakikatin çobanı olan varlığın oluşuna açacaktır bizi. Bu soydan bir sanatın aşılamaz imkânında hakikatin özü özgürlük belirecektir.

Bir sanat yapıtının karşısında durduğumuzda, karşımızdaki şeyin yarattığı dünyanın tam ortasındayızdır. Örgütlenmiş bir söylemin, mimarinin ve inancın tuzağına çekilmişizdir. Düşümüzdeyken birinin kâbusuna yakalandığımızı sezeriz. Çağın ruhunca kuşatılmış mekanda ve toplumsal bedende sezgi, kendimize ait kalmış vasattır. Bu vasatta kaçış, sistemi kendimizden yoksun bırakma, kendimizi ondan esirgeme edimidir. Bu yüzden de, sırtı görünen herkes kaçıyor değildir; beklide baltasını almaya gidiyordur.

Sanat, sahip olduğu inandırıcılık kırıntılarını yitirirken, kültürel endüstriye ve gösteri toplumuna boyun eğdikçe spekülasyon nesnesine dönüşüyor. Çekirdeğinde sınıf çıkarı olan burjuva akıl ve ahlakça düzenlenmiş söylemin bir taşıyıcısına/üreticisine indirgenen sanat, boş bir kabuğa dönüşerek, görülmesi gereken boşluğu ve eksiği büyütmeye devam ediyor. Tam da bu nedenle, çağımızın anıtları olan varoşlar, görüntünün kıyılarında henüz inşa edilmeden yıkıntıya dönüşüyor. Burjuva aklın nesneden kurtulma ve her nesneyi metaya dönüştürme arzusunda, çivisini çakacak duvar bırakmayan bu sanat sirkinde, nasıl ki göz, kendi görüş alanı içinde bir nesne olamıyorsa, burjuva özne de nesneler tarafından kuşatılmışlıktır. Öyleyse ondan, anlamlı nesnesin almak gerekir. İşte sanat, yarattığı her imgede bu çevrimi sabote ettikçe, bu komployu pusuya düşürdükçe, yaşamda ve yaşamı yaratanlarda kıymet bulacaktır. Bu kıymetlenme, sanat için çağımızda yeni-başka bir varlık nedeni olabilir. Bunun dilini, biçimini, duyusal doğasını ve arzuya içkin aklını kurmanın vaktindeyiz.

Değeri ölçülemez bir yaşama dönük yolculukta, belki yola koyulmadan önce, bu hileli oyun masasından kalkarken masaya çarpar gibi, sanat nesnesini, salt kendi varlığına indirgemek gerekiyor. Varlık ve zamanın birbirine aitliğini bilerek, bu burjuva züppe figürü karşısında, bu türen, had bilmez küstahlıkla, varoluş karşısındaki estetik mesafe alınabilir. Mesafenin, boşluğun ve farkın efendisi olduğumuzda; aktüel dünyanın negatif bilgisi olarak sanat, ruhumuzu dalgalandırarak, aklın genellikleriyle, duyunun tikellikleri arasında, adaletin ve kederli bir meydan okumanın simgesi olabilir.

Bir kavram, nesnesini geride hiçbir şey bırakmayacak biçimde soğuramadığı gibi, bir nesnenin bir kavramın içini doldurması da olanaksızdır. İşte bu olanaksızlık sanatın çağımızdaki imkânıdır. Bu içsel bir çatlaktır ve sanat bu çatlağa yerleşebilirse, felsefenin söyleyemeyeceğini gösterebilir. Böylece kokuşmuş ahlak, kahreden güzellik, üstümüze yalanlar salan gerçeklik düşmana teslim edilecektir. Varoluşun bu trajik gerilimi, sanatı estetiğin esaretinden kopararak, geciktirilmiş özgürlüğün bir bilgi nesnesinden fazlası olduğunu göstermeye zorlayacaktır.

“Şükürler olsun ki her şey var olandan ibaret değildir” dedirten, Alain Badiou’nun, Başka Bir Estetik arayışı, sanat ortamına saldığı ısırgan sorularla neyi kaşıyor. Sanat felsefeye; imge kavrama soruyor: “Sen ki bilensin; söyle bana kimim ben?” sanat hakikate kadir midir? Hakikat sanatın dışında mıdır? Yoksa sanat hakikat midir? Gerçeğin tutsağı olmak mıdır, yoksa meramı içkinliğe terk edilmeyecek olan bir duyunun hakikati midir sanat? Hakikatin safrasındaki gerçekliği boşalttığımızda, dilin tenidir sanat. Boş kabuğun, maskenin örttüğü iğrencin süsü olmaktan takatsiz kalan sanat, hakikatin kaynağındaki olay mahalinde zuhur etmelidir. Düşünceye bigane kalmamak için neyi mevcut kılmalı, neyi eksiltmeli? Varlık ve olayı birbirine düğümleyen hakikatin, sanatın indinde tüm varoluşu yutan çıplaklıkta, gözden kaybolan ve çoraklaşan yeryüzüne özgü amansız bir hakikat. Kendi yüksekliğine doğru uzanmış ve kendi doruğuna adanmış bir düşünce, kendi kendisinin ilkesi olan ve kendi kendini çizen bir çember, kendi merkezini genişleten bir hareket. İtkiyi harekette soğuran, düşünceyi yakalayan bir oluş hali. Mallarme, “Dansöz dans etmez.” Derken, yazıdan azade şiir, bedene boyun eğmeyen dans, nesneye burun kıvıran düşünce ve düşünceyle yetinmeyen sanatın zorunlu olanağını mırıldanmıştır sanki. Dansta tüketilen düşünce gibi, süse burun kıvıran iffetli çıplaklık da, sonluda tezahür eden sonsuzluğu varlığın zemini olarak uçurumla sınar tüm konforu.

Alain Badiou, Başka Bir Estetik’te, tüm sanatları, her biri bir düğümlenmeye dönüşen Didaktizm, Romantizm ve Klasisizm olmak üzere üç temel şemada olageldiğini, avangard, dada ve Sitüasyonizm’in de bu şemanın uzamından kaçamadığını söylüyor. Bir doygunluk ve kapanım yaşadığını düşündüğü sanatın, bu şema içinde miadını doldurduğunu, bu şema içinde var kalmanın kefaretini yozlaşmayla, züppeleşmeyle ödeyeceğini söylemek de bize düşüyor.

Aşılması gereken geçmişe ait üç düğümlenmenin ortak keseni olan sanat ve hakikat ilişkisidir. Bu ilişkinin kategorileri de içkinlik ve tekilliktir.

Devamını görmek için bkz.

Soreş Oruç, “Sanatlar için başka estetik”, Kitap Zamanı, 6 Aralık 2010

1 a) Teori Neydi-Ne Oldu?

Badiou’nun Önemi

900’lerin ikinci yarısı teoriyle haşır neşir olanlar için Fransız Asrı’ydı. Dilbilim, psikanaliz, felsefe, semiyotik, semiyoloji, fenomenoloji ve edebiyat teorileri, ‘eleştirel teori’ denebilecek bir üst başlıkla iç içe geçmiş; yine mezkur ikinci yarıda oluşan ve günümüzde pek de bir etkisi kalmayan ‘bilim’ dalları tam bir hükümranlık sürmüştü. Lakin, ‘post-modern’ mefhumunun dolaşıma girmesiyle beraber, bütün Fransız Asrı, daha o zamanlardan izlenebilecek bir göç izleğiyle Amerika’ya geçmiş ve en önemli temsilcileri arasında Jameson’un sayılabileceği düşünürler tarafından ‘post-modern’ başlığıyla sunulmaya başlanmıştır.

Post-yapısalcılıkla başlamış, ama işsiz ve yersiz yurtsuz kalmış akademiklerin zaten hiçbir zaman dillerinden düşürmediği ‘son’, ‘çöküş’, ‘yıkım’, ‘yeni’ ve ‘post’ başlıklarıyla sunulan logos kıyameti, kültürel bir aura yaratmış, birçoklarınca ‘laf salatası’ olarak adlandırılan yeni bir diskur üretilmiştir.

Fransız Asrı’nın ürettiği ya da olgunluğa kavuşturduğu bilimler, aynı zamanda arkadaş (konfidant) olan Lacan, Ponty, Strauss ve Jacobsen tarafından birbiriyle kaynaştırılmış; Fransız kültürel atmosferi, Fransız Yeni Dalgası ve Yeni Roman aracılığıyla ‘sanat dünyası’nda aksülamel uyandırmaya başlamıştı. Günümüzde entelektüel kamp, üniversite vasıtasıyla ‘kültürel çalışmalar’ın egemenliği altında, ‘kimlik’ araştırmaları yapmayı sürdürmektedir. Amerika’nın demokratik istilası altında bulunan sosyal bilimler garip bir entelektüel şarkiyatçılık enstitüsü haline gelmiştir. Kıta felsefesinin anti-postmodern kanadının Agamben ve Zizec’le beraber en önemli temsilcilerinden olan Alain Badiou ise bu çalkantıdan kurtulmanın yolunu arayanlardan.

b) Teoride Yeni Gelişmeler ve Türkiye

Günümüzde Jacques Ranciere, Jean-Luc Nancy ve Alain Badiou ile hak ettiği nazarı dikkati tekrar kazanan Fransız düşüncesi, tam da ismi sayılan filozoflar vasıtasıyla ‘post’ ve ‘yeni’ kıyafetlerinden sıyrılarak, hakim post-modern istiladan ‘başka’ başlığıyla kurtulmaya çalışmaktadır. Türkiyeli fikir erbaplarınca da yakından takip edilip Türkiyeli okura sunulan çalışmalar, düşünceyi kıyamet kuruntusundan kurtarıp teori geleneğiyle tekrar barıştırmaktadır.

c) Başka Bir Estetik

Felsefe ve sanat ilişkisinin incelendiği bu önemli “kılavuz“, Badiou’ya ait “estetik-olmayan” kategorisi altında “kimi sanat eserlerinin bağımsız varoluşunun ürettiği o tam anlamıyla felsefe-içi” etkilerin izini sürmektedir. Kitabın teorik bagajının açımlandığı ‘Sanat ve Felsefe’ başlıklı birinci bölümde sanat ve felsefe ilişkisinde gördüğü didaktik-romantik ve klasik düğümlenme tarzlarını teşhis eden Badiou, sanat ve felsefe arasında dördüncü bir düğümlenme bağı önermek gerektiğini belirtir.

Badiou’ya göre Didaktik şema Platon ve Marksizm tarafından; Romantik şema Alman Yorumbilgisi ekolü tarafından; Klasik şema ise Aristoteles ve Psikanaliz tarafından düğümlenmiş, belli bir dolgunluk ve kapanma evresine ulaştırılmıştır. Sanat ve felsefe ilişkisini bahsi geçen ekollerin hakikat, olay, varlık ve sanat tasavvuru üzerinden inceleyen Badiou, sanatın tekillik ve içkinlik kategorilerini tekrar devreye sokarak sanatı bir hakikat usulü olarak nitelendirir ve sanatın eğitimle olan ilişkisinin yegâne amacının kendi varoluşu ve bu varoluşla karşılaşmak olduğunu belirtir.

Badiou, hakikatin sonsuz bir çokluk ağı olduğunu söyler. Sanat-hakikat, “bir olay tarafından başlatılan sanatsal bir usuldür” der ve ekler, bu usul ancak sanatsal konfigürasyonları ilgilendirir. Konfigürasyonlar kavramıyla bir usuller halitası kategorisi altında sonsuz “yapıtlar kompleksinden oluşmuş bir sekans”ı anlayan Badiou, kitabın diğer kısımlarında şiir, dans, tiyatro, sinema ve edebiyatın ‘felsefe-içi’ etkilerini, bu usullerin felsefeyle olan ilişkisini inceler.

Şiirde Mallarme, Paul Celan, Lebid Bin Rebia ve Pesoa’yı inceler. Dansta Nietzsche ve Mallarme üzerinden giderek, dansı meydana gelmiş olmaya karar veren olayın ön-adı olarak niteler. Sinemada Visconti, Wim Wenders, Orson Welles ve Murnau’nun yapıtları üzerinden giderek, sinemayı bir fikrin görünüşünün hareketini sağlayan ve kendisi dışındaki altı sanatı eksilten sanat olarak değerlendirir. Tiyatroyu Eros ve Polis’in kıskacı altında bir düşünce olayıyla fiziksel olarak karşılaşmak olarak tanımlar. Edebiyat kısmında ise Beckett’in Worstward Ho’sunu inceleyen Badiou, edebiyatı varlığın stenografisi olarak adlandırır.

d) Sonuç

Badiou’nun sanatla oynaşını bir iki paragrafla özetleyebilmek mümkün değildir. Türkiyeli okurun Badiou’nun varlık, hakikat ve olay üzerinden, matematik ve şiiri hakikat konfigürasyonları olarak kodlayan ontolojisiyle tanışmasını sağlamak için elzem olan Öznenin Teorisi ve Varlık ve Olay’ının Türkçeye çevrilmesini beklemesi ve Başka Bir Estetik’te bahsedildiği kadarıyla, bu kavramlar üzerinden bütün felsefe geleneğini de yanına katarak yeniden düşünmesi gerekecektir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.