Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-183-6
13x19.5 cm, 232 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Şiir Çevirileri, 201
Troya'da Ölüm Vardı, 1963
Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, 1970
Göçmüş Kediler Bahçesi, 1979
Kısmet Büfesi, 1982
Kılavuz, 1990
Narla İncire Gazel, 1993
Ne Kitapsız Ne Kedisiz, 1994
Altı Ay Bir Güz, 1996
Öteki Metinler, 1999
Lağımlaranası ya da Beyoğlu, 1999
Susanlar, 2009
Halûk’a Mektuplar, 2013
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Halil Emrah Macit, "Yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu?", muhimhadiseler.org, Ocak 2014

Aynanın kırılması, dağılarak tuzla buz olması bir kaza olarak çok önem taşımaz. Ama kendi suretine yabancılaşan bir insanın dağılan benliğinin ve belirsizleşen kimliğinin yok olması bir tür tinsel ölümdür.

Tinsel ölüm, bir eşikten atlamayla başlar, bir “çıldırma anı” ile.

Bir filmde, kendini Paris’teki bir kütüphaneye kapatan bir Fransız şairin önünde boş duran beyaz kağıda bir şeyler yazmaya başlama anı mesela… kalemden kağıda damlayan kara mürekkebin dairesel, çevreye yayılma hareketiyle kağıt da yanmaya başlar. Ve bugüne kadar biriktirdikleri, akıl barajının kapaklarını zorladığı anda patlama gerçekleşir.

Şair çıldırır...

Bunun sorumlusu, insanı adım adım karanlık bir uçurumun sınırına getiren nedir ? Toplum mu?

Psikanalist Lacan, düşsel imgelerden çok “metni” merkeze aldığı için Freud’tan ayrılır. Metnin, dil ile birlikte yazmanın da bir kimlik inşası barındırdığını söyler. Yazmaya başlayan herkes için metnin bir tür ayna işlevi gördüğünü söylesek yeridir. Birçok insanın yazdığı ilk yazılara kutsal metin muamelesi yapması buradan ileri gelir. Kimse aynadaki suretinin, arzulayan öznenin üstünün çizilmesini istemez. Bir özne olma mücadelesine dönüşür giderek. Metin ile kurduğumuz ilişki, gerçeklikle de aramızda bir temas kurar.

“Dil, bu karanlığın içinde yaşayabilirmiş gibi görünen tek şey olacak.”

Bilge Karasu’nun Gece’si de, bu tür bir gerçek-düş deneyiminin yaşandığı ve Akşit Göktürk’ün de dediği gibi çetin bir metin.

Okurken hemen aklıma kimi geceler üstüme çöken karabasanlar geldi. Bu karabasanlar elinizi kolunuzu bağlayan, kımıldayamadığınız, sesinizi çıkaramadığınız ama her şeyin gözlerinizin önünde aktığı gerçeklikle düş arasında tuhaf durumlar. Uyandığınızda bile gerçek mi düş mü ayırmak olanaksız kimi zaman.

Oruç Aruoba’nın bir keresinde bana dediği gibi: "Bir otobüste cam kenarında oturmuşsun ve gözlerinin önünden akıp gidiyor yaşam..."

Tam da böyle bir durum var Gece’de. Gözlerimizin önünden akıp geçen görüntülerle bir sinema efekti yaşadığımız düş ile gerçek arasında anlar uçuşuyor...

Belli belirsiz fısıltılar, konuşmalar, monologlar… boş sokakta aniden beliriveren bir araba… Okuya okuya ilerlediğiniz bir sayfada aniden gözünüzü açtığınızda nerede olduğunuzu kestirememe hali. Malum, herhangi bir kalıba sokulamayacak türde bir metin. Ne onlarca öykü, ne onlarca parçalı roman ne de tek bir hikaye...

Mekansal olarak da kendinizi bir anda içinde bulduğunuz birbirine çıkan merdivenlerle, paradoksal görüntülerle dolu. Birçok bölüm, bir anda kendinizi içinde bulduğunuz bir "Escher" tablosu sanki.

"Merdivenin son basamağı üzerinde, havada asılı kalmış gibi durduğum yerden bir iki adım kadar ötede başka bir merdivenin son basamağı vardı. Oraya geçtim bir sıçrayışta. Hemen hemen sırtıma değecek kadar yakın bir üst-merdivenin basamaklarına başımı çarpmamak için neredeyse emekleyerek çıkmağa çalıştım yukarı doğru. Üstteki merdiven gitgide yaklaşır gibiydi. Gibi değil, yaklaşıyordu düpedüz; iki üç basamak daha çıksam sıkışıp kalacaktım. İki merdivenin kesiştiğini anladım az sonra."

Kimi yerler Sovyetik bir roman havasında. Hasan Ali Toptaş ve İhsan Oktay Anar ile birlikte Bilge Karasu metinselliği denen bir gerçeklik var. Birbirine yakın ama apayrı kutuplar. Hepsi biraz Kafka, biraz Dostoyevski ve biraz da Proust... Ya da sadece kendileri!

Bir zamanlar gördüğüm rüyaları not ettiğim defterime benzettim ilkin. Böyle bir saf kurgu ile karşılaşacağımı tahmin edemezdim. Moda’daki evimin odasının perdeleri sürekli kapalıydı. Gündüz mü gece mi belli değil. Saat ile de işim olmaz, not defterine sürekli gördüğüm rüyaları not ederdim. İlk başta böyle, zaman kavramının yitirildiği bir durum var sanrısına kapıldım.

Aniden ortaya çıkarak çukurları, dağların tepelerini, sokakları siyaha boyayarak geceyi dünyaya giydiren “gece işçileri” ile karşılaşınca; gözlerinizin içine bakarak hırlayan vahşi köpekler gibi dünyayı insana karartan mel-un bakışları anımsadım. Her adımınızı sinsice takip eden o kara gölgeler... Her adımınızın önüne bir çukur açan o gölge adamlar… Aynanın içinden çıkarak, parmaklarınızın ucundan tüm yaşam enerjinizi çekip alarak sizi soluk ve parçalanmış bir surete terk eden o karanlık tarafın kan emici lejyonerleri... İnsanı o karanlık uçurumun kenarına getiren, üzerinize geldikçe içinizde daralmaya benzer bir his yaratan ya da o karanlığı insana giydiren gece işçileri!

"Belledikleri kalıplarla konuşulmadıkça, ırzlarına geçildiğini sanan zavallılar da vardır. Bunların ayması için başlarına ölümcül işler gelmesi gerekir sanki..."

Metin, hiçliğin, hiçolum’un, karanlığın en güzel tarafının da üzerine laflıyor oluşumuz, üzerine yazabiliyor oluşumuz olduğunu hatırlatır gibi, gece işçilerine karşı insanın da, Aruoba’nın o şiirindeki gibi, gündüz yarasası olduğunu fısıldıyor sanki.

"Gölgeler kısalınca çıkarız ortaya. Açıklıktır, aydınlıktır aradığımız. Parlaklıkta bulur gücünü görüşümüz. Tanımayız alacakaranlığı delen, tepelerin arasından seçen bakışı. Kör olmuş ışıktan gözlerimiz. Gündüz yarasalarıyız biz."

İnsan uyanıkken de rüya görür diye sesleniyor "Gece". İnsanın rüya görebilmesi için, dünyanın sırtını güneşe dönmesine de gerek yok der gibi.

"Ancak, gece, ine dönüştür; ılık sularda yüzüş, yalanlardan pek çoğunun gerisine, öncesine dönüştür. Kendisi de bir yalana dayansa bile."

Ortalık biraz sakinleşip, hafif bir grilik etrafı kapladığı zaman çukurlar daha bir belirginleşir. İşte tam o anda gece işçileri devreye girer, çukurlar derinleşmeye, gece bir kefen gibi göze giydirilmeye başlar. Yargılamalar Bakanlığı’nın da mesai saati başlamış olur. Dilsiz sarışın çocuk çetin bir devlet savcısı gibi ketumluğunu korur. Sevim ya da Sevinç... elbet bir seven, tanıdık dost, biz yargılanırken kaygı ile izler olan biteni.

Onlarca göz arasında sadece bir çift göz bilir gerçeği...

O da konuşamaz, kıpırdayamaz, üstüne çöken bir karabasanla birlikte tıpkı bir “yabancı” gibi yürür kendi tinsel cinayetine, ya da çıldırışına…

Sahi, çıldırmaktan kurtulmakla bunlar yazılır mı?

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.