ISBN13 978-605-316-119-6
13x19.5 cm, 152 s.
Liste fiyatı: 19.00 TL
İndirimli fiyatı: 15.20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Georgi Gospodinov diğer kitapları
Hüznün Fiziği, 2017.00
AYIN ARMAĞAN KİTABIAYIN ARMAĞAN KİTABI
Krizde Felsefe ve Direniş
Liste Fiyatı: 34.00 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Doğal Roman
Çeviri: Hasine Şen Karadeniz
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Resmi: John Bratby
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: 2018.00
2. Basım: 2018.00

Bir romanda nelerden bahsedilmesini beklemeyiz? Tuvaletlerden mesela. Sineklerden. Bitkilerin üreme biçimlerinden. Gündelik hayatın sıradan detaylarından. Bunlar her ne kadar "doğal" şeyler olsalar da romanlara giremeyecek kadar yersiz ya da önemsiz görülürler genelde. Bulgar yazar Georgi Gospodinov ise bütün bu dışlanmış konulara kucak açarak "muzip" bir roman çıkarmış ortaya: "Sineğin bakışını anımsatan çokyönlü bir roman. Ve onun gibi, ayrıntılarla, sıradan gözün görmediği küçücük şeylerle dolu bir roman."

Bir boşanmayla başlıyor hikâye: Bir yazar olan anlatıcı, karısından ayrılıyor ve eski hayatıyla birlikte görünüşe göre akılcı benliğini de geride bırakıyor. Kahramanımız dış dünyadan giderek koparken, biz de onun iç dünyasının dolambaçlı dehlizlerine çekiliyoruz. "Doğal" bir romandan bekleneceği üzere, anlatı çizgisel bir doğrultuda değil zikzaklarla ve fragmanlarla ilerliyor; iç içe geçen kurmaca katmanları kimi zaman gerçekliğe göz kırpıyor.

"Kendi hayatımızı anlatmanın imkânsızlığı hakkında bir kitap," diyor Gospodinov, Doğal Roman için – ama yaratıcı bir yazarın yapacağı gibi, bu imkânsızlığın içindeki imkânları keşfedip kullanmayı iyi başarıyor.

OKUMA PARÇASI

s. 129-131

Bitkiler de, sinekler de, yeryüzündeki tüm diğer canlı varlıklar da insandan birkaç milyon yıl önce ortaya çıktı. Yoksa Tanrı insan için beşik ve çocuk odası mı hazırlıyordu sadece? İnsanı, kendisinden önce yaratılan bitki ve hayvanlara eğlence olsun diye, göz kulak olabilecekleri pelüş bir oyuncak, yürüyen bir kukla niyetine yaratmak daha adil (evrensel çapta bir adaletten bahsediyoruz) olmaz mıydı aslında? İnsan bilinci bu tür bir ihtimali düşünemeyecek kadar benmerkezcidir. Ama bu ihtimali burada, birkaç satırla, kâğıt üzerinde hesaba katabiliriz. Odada uçuşan sinek için, pencerenin yanındaki köşede duran kauçuk için biz mükemmel bir eğlenceyiz. Onlara hâkim olduğumuzu düşünüyoruz ama hâkim olan onlar, gerçek bu. Kendilerine ait bir Olimpos’un tepesinden anlamsız çırpınışlarımızı seyrediyorlar, bizden sıkıldıklarında da bizim algılayamadığımız sinyaller gönderip bizi kolayca yönlendiriyorlar.

Biliyorum, biliyorum, Tanrı Kitap’ın daha başında, daha Yaradılış’ta şunu söylüyor: “Verimli olun, çoğalın! Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun.” Ah, ne kadar mutlu ediyor bizi bu denetiminize alın ifadesi.

Tamam da, bu insanların İncil’inden. Peki bu konu sineklerin veya bitkilerin İncil’inde nasıl verilirdi? Ne de olsa onların çok daha uzun yaşam deneyimleri var. Sinek İncili kulağınıza nasıl geliyor? Son derece saygın geliyordur herhalde. Ve eski. Peki biraz okuyalım bakalım ondan. Sadece başlangıcını. Zaafımı, başlangıç ve sinek zaafımı biliyorsunuz. Ondan önce bir açıklama: Sineklerin kitabı için tabii ki kâğıt kullanılmıyor, bu, nasıl desem, havai bir kitap. Başlıyoruz. SİNEKLERİN İNCİLİ.

Sizin için çok net olmayabilir. Dillerini çok iyi bilmediğimi söylemiştim. Onları gözlemledim. Şimdi tercüme etmeye çalışacağım. Hem kelimesi kelimesine, hem de anlama göre. Çeviri esnasında mutlaka bir şeyler kaybolur – bu durumda en azından uçuş ve üç boyutluluk. Yine de ortaya şöyle bir şey çıkıyor:

Başlangıçta [hava] vardı. [Tanrı] hareket olsun dedi. Ve [hareket] oldu.

Sonra [Tanrı] kanatları yarattı. Ama kanatlar hiçbir şey taşımıyordu, kendileri boşlukta uçuşuyordu. [Tanrı] kanatlara beden olsun dedi. Ve [beden] oldu. Ama beden hiçbir şey görmüyordu. [Tanrı] bedenin gözleri olsun dedi. Ve [gözler] oldu.

1.3. Geride kalan her şeyi göz verdi, göz tarafından yaratılmayan hiçbir şey yoktu. Göz ışık buyurdu ve [ışık] oldu. Gökyüzünü ve yeryüzünü buyurdu ve gökyüzü ile yeryüzünü gördü. Sonra da canlı hayvanlar, insanlar ve dışkı buyurdu ve canlı hayvan, insan ve dışkı gördü. Ve [göz] bu güzel dedi ve onların yanına uçtu.

1.4. Böylece [Tanrı] sinekleri kendi suretinde yarattı. Ve onları yarattıktan sonra onları kutsadı: “Verimli olun, çoğalın,” dedi. “Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun.”

Sanırım durum bundan ibaret, eğer onları yanlış anlamadıysam. Bazı kelimeler kayboluyor, o yüzden onları parantez içinde, genelde [Tanrı] ile işaret ettim. Bu kelime her yere cuk diye oturuyor. Gördüğünüz gibi paragraf 1.4 bizim İncil’imizle aynı. Kimin kimden etkilendiği konusunda kesin iddialarda bulunamam. Sineklerin İncili konusunda bu kadar. Bitkiler hakkında, itiraf etmeliyim, şimdilik bir şey söyleyemiyorum. Yazılarının yaprak, kök, taç yaprakları vb. şekilleri anımsattığını tahmin ediyorum sadece.

Her zaman her yerde hazır ve nazır olan “general” Linnaeus’un 1758’de Somnus Plantarum başlıklı bir eser yazdığını biliyorum ama hâlâ elime geçmedi. Başlığını kıskanıyorum. Bitkilerin Uykusu. Doğal Roman için mükemmel bir başlık.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, "Kendi hayatımızı anlatmanın imkânsızlığı", Gazete Duvar, 26 Şubat 2018

“Hayatın her saniyesinde upuzun bir ağlayan insan kervanı, bir de daha küçük bir gülen insan kervanı var. Ama üçüncü bir kervan daha var, artık ağlamayanların ve gülmeyenlerinki. Üçü arasında en hüzünlü olan da o. Ondan söz etmek istiyorum.” Böyle başlıyor kitap, bu cümleler üzerine düşününce bahsedilen metinde, çok trajik hikâyelerin, epey acı çekmiş karakterleriyle karşılaşacağınızı düşünüyorsunuz. Çünkü olması gereken buymuş gibi geliyor. Ya da en azından bugüne kadarki okumalarınızdan edindiğiniz deneyim size böyle olacağını hissettiriyor. Ancak kederli bir hikâyenin eğlenceli bir şekilde anlatılabildiği de oluyor.

Doğal Roman

Yukarıdaki alıntı Georgi Gospodinov’un, Doğal Roman adlı kitabının girişinden, bahsettiklerimiz de bu metin ile ilgili. Gospodinov, üzüntü veren bir yaşanmışlıktan bahsederken bir yandan da bizi bambaşka, muzip diyebileceğimiz öykülerin yoluna çıkarıyor. Esas olarak, bir boşanma hikâye edilmeye çalışılıyor, anlatıcının eşi hamile ama baba olan kendisi değil. Bu nedenle boşanan bir çift ve geriye kalan anılar, yaşanmışlıklar, acılar… Yazar kederini alıp, aklını boşanma sırasında bırakmış gibi devam ediyor anlatısına ve sonrasında kitap epey karmaşık bir hâl alıyor. Doğal Roman'da bütünlüklü bir hikâye yok, her şeyin başlangıcı olan boşanma öyküsü ara ara uğrayıp çıkıyor anlatıdan. Sonra, ilgili ilgisiz pek çok ayrıntı ve çeşitli konularda öykülerle ilerliyor kitap. Parçalı bir anlatı sunuyor yazar, düz yollarda ilerlemiyor, hemen zihninizde beliriverecek bir ana fikir vaadi de yok. Tam yaşamın kendisi gibi yani tek biçimli değil, tüm karmaşasıyla, ayrıntılarıyla, başınıza ne zaman ne geleceğini bilemediğiniz sürprizli yanıyla, kiriyle, pasıyla, gerekli gereksiz her şeyiyle...

Absürt Bir Anlatı

“Ama başlangıçların romanında hiçbir şey betimlenmeyecek. O sadece hareket gücü sağlayacak ve bir sonraki başlangıcın gölgesine çekilerek kahramanların durumun gerektirdiği şekilde eşleşmelerine izin verecek kadar anlayışlı olacak. Ben buna doğal roman derim.” Böyle bir tanımlama yapıyor Gospodinov, bunun üzerine düşününce aslında kitap biçimsel olarak biraz anlam kazanıyor. Kitapta yer eden her ayrı parça bir başlangıcı çağrıştırıyor, olaylar olduğu gibi anlatılırken çok fazla betimlemeye yer verilmiyor. Daha önce bahsedilmiş olsa bile sanki ilk kez temas ediyorsunuz. Burada yapılmaya çalışılan bütünü kırmak bana kalırsa.

Örneğin; Tam başka bir konuya adapte olmuşken, birdenbire tekrar boşanma konusu gündeme gelebiliyor. Anlatıcının hüznüne ortak olmaya başlamışken, konu tuvaletin tarihine geçebiliyor. Gospodinov böylece anlatısında sapmalar yaratıyor bu sapmaları da bir romanda ne ilgisi var diyebileceğiniz konu seçimleriyle yapıyor. Örneğin; sinekler, tuvaletler, bitkilerin üreme biçimleri gibi… Böylece kendinizi absürt olarak nitelendirilebilecek bir anlatının içerisinde buluyorsunuz.

Tuvaletler, Sinekler, Rüyalar

Gospodinov, yaşam içerisinde gereksizmiş gibi görünen ayrıntıların bir şekilde insan ile olan ilişkisini kuruyor ve anlatısının içerisine yerleştiriyor. Tuvaletler mesela her ayrıntısı ile yer ediyor kitapta. Tuvalet yazılarının tarihte ayrı bir bölümü olacağını düşünüyor Gospodinov. Ona göre; tuvalet duvarı “özel bir medya”. İnsanların neden buralara yazdıkları konusunda da ilginç tespitleri var yazarın. Tuvalet gözetlenmeyen tek umumi yer. Hükümetin mevcut olmadığı tek gerçek ütopya, herkes eşit ve içeriye girme amacını gerçekleştirme kılıfı altında istediği her şeyi yapabiliyor. Ayrıca, hükümet karşıtı sloganların zamanında sadece buralarda bulunduğunu da hatırlatıyor yazar. Bunlar sadece birkaçı daha önce de söylediğimiz gibi bu konu çokça tartışılıyor metinde ve size şöyle bir cümle kalıyor: “Hiç bu açıdan bakmamıştım.”

Sadece tuvaletlerde değil elbette.

Hiç aklınıza gelir miydi sineklerin Tanrı’nın kendisine rüyalarda bulunma hakkı tanıdığı tek varlık olduğu? Dünyanın arabulucusu, şeytan ve meleğin bir aradaki hali olduğu… Peki, rüyaların çıkışında bir gümrük memuru olduğunu düşünmüş müydünüz hiç? Gümrük memuru yoksa neden rüyamızdan bir şey alıp getiremedik bugüne kadar?

Konuşacak Ulvi Bir Şey Kalmayınca

Gospodinov, üzerine konuşmadığımız ve konuşmayı sevmediğimiz ancak gündelik yaşamın olmazsa olmazı ayrıntıları üzerinde durarak bizi detaylarla haşır neşir ediyor. Peki neden diye sorarsanız belki şu cümleler biraz ifade eder; “Ulvi olan yok olmuşsa, tüm öngörülebilirliği ve daha da kötüsü, yıkıcı tesadüflerinin cılız gizemiyle hayatımızda sadece gündelik olan kalmışsa, romanın düşüncesi bile nasıl mümkün olabilir ki? Gündelik hayatın sıradanlığı -trajik ve ulvi olanın ışığı ancak burada parlar. Gündelik hayatın bayağılığında.” Bu cümlelerden yazarın bu ayrıntılardan bahsetmesinin eleştirel nedenleri olabileceğini de düşünebiliriz. Dünyaya ve yaşama dair amaçların sönümlendiği, ütopyaların anlamsızlaştığı, gizemin kaybolduğu bir dünyada eskiden yüce olarak görülen her şeyin bir biçimde yaşamdan kopup gittiği; tanrıların bile yokluğunu ilan ettiği düşünülürse geriye konuşacak ya da üzerine tartışacak çok şey kalmıyor.

Burada amacın gündelik yaşamı küçümsemek veya “büyük anlatılar”dan kopmanın kederini duymak olduğunu da sanmıyorum. Yazarın bir sonraki cümlesi bunu gösteriyor; “bir zamanlar, zamanın hâlâ yavaş aktığı ve dünyanın hâlâ sihirli olduğu günlerde, şu büyü reçetesini bir yerde bulmuş ve kendim uydurmuştum. At kuyruğundan bir kıl koparıp kırk gün suda tutarsan yılana dönüşür…”

Sanırım yazarın buradaki eleştirisi dünyanın sihri bozulunca daha çok gündelik ayrıntılarla boğulmamız ve konuşmayı sürdürmek için bu ayrıntılara odaklanmak zorunda kalmamızla ilgili. Bu da biraz sıkıntıdan, yılmış olmaktan, inandığımız değerlerin dünyada pek karşılığını bulamamaktan belki kim bilir? Ayrıca, kitapta anlatıcının eşinden boşanmasını, onun “yüce”sini kaybetmesi olarak değerlendirirsek, yazarın durumun anlamsızlığını ve anlatılmazlığını bu ayrıntılarla metni oluşturarak, ifade etmeye çalıştığını da düşünebiliriz.

Georgi Gospodinov’un Doğal Roman'ı her şeyin ötesinde okuma zevki açısından doyurucu bir kitap. Bunun yanında biçimsel olarak farklılığı da kitabı konuşmaya değer kılıyor. Yazarın kendi içerisinde roman üslubu tartışması yaptığı bile düşünülebilir. Sineklerden, şiirlere, tuvalet yazılarından, rüyalara, kısacası, her şeye ve hiçbir şeye dair bir kitap. Belki bize şöyle bir mesajı olabilir: Esas konu veya esas karakter diye bir şey yok, yaşam parça parça, öyküler parça parça, karakterler parça parça… Veya hiçbir anlamı da yoktur tüm bunların, konu sadece “kendi hayatımızı anlatmanın imkânsızlığı”dır yazarın söylediği gibi; ondandır tüm o gelgitler, sapmalar, ayrıntılar.

Devamını görmek için bkz.

Kahraman Çayırlı, "Roman nasıl yazılır: Doğal Roman", K24, 8 Mart 2018

Boşlukta savruluyor, Bulgar yazar Georgi Gospodinov’un yeni romanı, Doğal Roman. Uzay gemisi gibi havada süzülen bir plakla başlıyor bu kez. Sadece başlangıçlardan oluşan bir roman fikri, 17’nci sayfaya kadar gelip yeniden sıfırdan başlayan bir roman, sadece fiilerden oluşan bir roman… Doğal Roman, toplamında bir edebiyat/ estetik dersi gibi de bir bakıma. Roman içinde başka küçük romanlar iç içe büyümeye çalışıyorlar. Gospodinov, bir önceki romanı Hüznün Fiziği’nden farklı bir imgeyi koyuyor Doğal Roman’ın merkezine: Tuvalet! Tuvalet tarihi, klozetler, kokular; sinema tarihinden çeşitli filmleri (Ucuz Roman, Rezervuar Köpekleri vd.) dahi tuvalet sahneleriyle birbirine bağlıyor. Tuvalet kelimesinin kökenine, farklı dillerde vardığı yerlere de bakıyor, yazar. Bayağı bayağı bir tuvalet sosyolojisi yapıyor.

Roman boyunca okurun peşini bırakmayacak, sallanan bir koltuk var bir de. Hüznün Fiziği’ndeki yoğunlukta olmasa da, Yunan efsanelerine geri dönüyoruz zaman zaman. Ancak her hâlükârda tuvalete varıyoruz; Doğal Roman, bir tuvalet ansiklopedisi gibi. Hızlıca bir bigmac yiyip, hafif nemli otel odalarına da dönüyoruz.

Çok eski bir fotoğrafı anlatıyor gibi bir tavır takınıyor sonra da Gospodinov. 60’lı yılların Sofya’sında yürüyoruz: Elvis Presley, filtresiz “Güneş” sigaraları, ilk gramofon, ilk televizyon… Bir yerden sonra da bir tür koleksiyona dönüşüyor Doğal Roman. Her şeyi biriktirmek, biriktirme arzusunun kendisi, bu. Bir tür coğrafyalar toplamı. Eğer bu tadı seviyorsanız, Hüznün Fiziği’nde Doğal Roman’dan çok daha fazlasının mevcut olduğunu da söylemek gerek.

Sonra 70’lere. Bu kez de bir çocukluk envanteri çıkarıyor, Gospodinov. Kuyulu kâbuslar, köyde sonsuz yazlar, göller, kuğular, derinlerimizde kırılanlar. Alfa (beyaz tenli, heteroseksüel, güçlü, kaslı) erkek veya savunulmaya muhtaç, dramatik, güzel kadın karakterlerin başlarına çeşitli olayların geldiği, muhtelif engellerle çarpıştıkları geleneksel anlatı yapısına bizzat savaş açmak için yazılmış gibi Gospodinov’un romanları. “Bir roman nasıl yazılır” sorusuna verilen başıbozuk yanıtlar gibi. Anlatının akıp gitmesini sık sık kırıyor; bizim okur olduğumuzu, okuduğumuzun yazarın ellerinde şekillenen kurgu bir “ürün” olduğunun altını çiziyor bol bol.

En “arka”lara ittiğimiz tuvaletler

Paralel anlatımlı bir aile romanı gibi başlayan Hüznün Fiziği’nde, yeraltındaki kiralık odalarının küçük pencereleri, ayaklara göre insan uydurma oyunları, viraj öncesi vızıltılarından araba tahmin etme oyunları derken Gospodinov, rotayı sık sık değiştiriyordu. Aslında Hüznün Fiziği’nin merkezi gibi duran Minotor efsanesinin altını eşelerken bir anda günümüze, tahripkâr bir bilgisayar virüsüne, oradan da bilgisayar oyunlarına atlıyordu. Gaustin’in, “Roman arî (katışıksız, katkısız) değildir” cümlesi, romanı açan cümlelerden biriydi sonuçta. Gospodinov, bu cümleyi iki romanında da cebinde taşıyor.

Doğal Roman’ı okurken aklımdan hep Yaşar Çabuklu’nun 2014 yılında yayımlanan deneme kitabı Kovulanın İzi geçti. Kovulanın İzi’nin “Artığın Kerameti” başlıklı ikinci kısmında Çabuklu, özellikle “Pislik ve Tuvalet” ile “Çöp ve Lağım” denemelerinde çağdaşlaştıkça gözümüzün önünden uzaklaştırdığımız, yeraltlarına, mekânlarda ise köşelere, en uzak “arka”lara ittiğimiz tuvaletlerden müthiş sosyo-psikolojik incelemelere varıyordu. Gospodinov da, tüm bunlardan farklı bir anlatı çıkarmayı deniyor, Doğal Roman’da. Aslen bir şair olduğunu, yola en baştan şiirle çıktığını bu romanında da belli ediyor, kalemi her fırsatta şiire, şiir gibi imgelere gidiyor. Sanki kendi dizelerini de serpiştiriyor romanın her yerine.

Devamını görmek için bkz.

Nurullah Kaya, "Beyninizdeki Sinekler", Mevzu Edebiyat, 7 Mart 2018

Doğal bir romanın malzemesi ne olabilir?

Ruhun bir gıdası müzikse diğer gıdalarından biri de elbette okumaktır diye düşünenler, doğal besinlerin tercih edileceği bir beslenme kültürüne daha çok önem atfettikleri gibi, okunabilecek bir eserin malzemesinin de doğal olmasını aynı derecede önemseyecektir.

Georgi Gospodinov’un Doğal Roman adlı kitabı belki de bu mantıkla malzemesini tamamen doğadan alıyor. Temel malzemesi sözcükler olan edebiyat, yazı ve burada roman, sözcüklerin temsil ettiği doğadaki karşılıkları üzerinden yaptığı çeşitleme ile doğal bir beslenme kürü oluşturuyor.

“Kervan”

Romanın anlatıcısı, ilk bölümde hayat yolunda ilerleyen kervanlar içinde bir ağlayanlar, bir gülenler kervanından ziyade bir üçüncü kervan olan “artık ağlamayan ve gülmeyenlerin” kervanından bahsetmeye girişiyor.

Anlatıcının görüp de anlatmadığı bir rüya ile bezeli ilk bölümde, evli bir çiftin ayrılma kararı ile geçmişlerindeki ortak yaşantıların birer plağa dönüştürülerek pencereden (pencere, açık olmasa bile manzarası “geçmiş” olan bir konumda) atılması esnasında plakların birer güvercinin boynunu uçuran bıçaklara dönüşmesi metaforu oldukça ustaca kullanılmış.

Kurtulmak için atılan plakların, “ömrün kuşlarının” canlarına mal olması, ortak hayatlara ait nesnelerin o hayatları güzelleştiren, renklendiren kuş ötüşlerine tekabül etmesi ve onlardan kurtulmanın bir yerde o kuşları öldürmek manasına gelmesi öylesine güzel verilmiş ki, okuduğunuz bu kısacık giriş bölümünün bu kadar derinlikli olması sizi ikinci ve sonraki bölümleri de bir an önce okumak üzere heyecanlandırmayı başarıyor.

Kuşları öldürmeyi göze alanlar bazı duyguları yitirmiş olmalılar ki, ne ağlayabilsinler ne de gülebilsinler. Bu duyguların neler olduğunu öğrenebilmek için romanı okumaya devam etmek gerekiyor ama yine de anlaşılıyor ki, anlatıcı eşinden ayrılmış bir adam ve eşinin adı da Ema ve başarısız evliliğini anlatmaya çalışan bir adam bize bunu bir romanla anlatmayı başaracak gibi görünüyor. Kendi deyimiyle “kendi hayatımızı anlatmanın imkânsızlığı üzerine bir kitap” yazmayı başarmış bir anlatıcı yazarı okuduğumuzu anlıyoruz.

Klasik bir biçemle yetinmeyen roman bizi zengin ve doğal malzemesi ile karşılamaya devam ediyor. İkinci bölümde romanın hikâyesini öğreniyoruz. Bunu bize anlatırken, alt metinde 1990’lı yılları anlatmayı ihmal etmiyor yazar. Savaş, açlık, her açıdan “yaşam mücadelesi” ve bir diğer yanda konforlu yaşamlarına rağmen ihmal edilen insanlar… Bütün bunlar sallanan bir bambu koltuğun mekaniği ile işliyor.

“Dünya birdir ve roman onu birleştirir”

Birçok başlangıçla denenen bir roman girişiminin aslında bir başarısızlık sayılmayabileceği, her birinin, eğer devam edilirse, kendi roman kurgusunu ortaya çıkarabileceği tezi ile devam ediyoruz.

Yazar, üçüncü bölümde tezini ortaya koyduktan sonra bunu birçok tarihsel figüre ve edebi metne; dolayısı ile romanın olay örgüsünü de birçok roman kahramanına ve kurgusuna göndermelerle süsledikten sonra “Doğal Roman” kavramının felsefi temellendirmesini tamamlayacak olan “Başlangıçların Romanı”nı tasvir ediyor: “O sadece ilk hareket gücünü sağlayacak ve bir sonraki başlangıcın gölgesine çekilerek kahramanların durumunun gerektirdiği şekilde eşleşmelerine izin verecek kadar anlayışlı olacak. Ben buna Doğal Roman derdim”

Fragmanlar…

Evliliğin, “birini hayatınızın sonuna kadar eşiniz olarak kabul edip etmediğinize dair” sorulan soruya verilen bir “evet” cevabı ile başlayıp, “nihai ve dönüşsüz olarak ayrılmak isteyip istemediğiniz” sorusuna verilen bir “evet” cevabı ile biten bir olgu olduğunun anlatıldığı dördüncü bölümün hemen sonrasında “00” rakamları ile araya giren bir bölüm (fragman) tuvaletler üzerine bir konuşmayı içeriyor.

Biçem olarak romanın kurgusundan kopmuşuz duygusu uyandırsa da aslında anlam olarak yazar karı-kocanın birbirleri ile tuvalette sohbet edebilecek, birbirlerinin tuvalet kokusuna tahammül edebilecek kimseler olması gerektiği görüşünü ortaya koyuyor. Yazarın buradaki ustalığı, roman kurgusunun dışına çıkmış gibi görünen bir “parça” ile de olsa kurgudan kopmamayı başarmış olması. Nitekim beşinci bölümden hemen sonra da aynı sayı ile araya giren bir başka paça da yine tuvalet üzerine bir muhabbeti içerse de, altıncı bölümde yazar onun kurgunun bir parçası olduğunu fark ettiriyor ve bu dağınıklığı sizin zihninizin bir eseriymiş gibi algılamanızı sağlıyor.

Dördüncü bölümde sadece bir bilgi olarak verilen karısının hamileliği, sekizinci bölümde artık başkasından hamile olduğunu bildiğini ve evliliğin neden ayrılığa doğru gittiğini açıklıyor gibi… Birçok evliliği bitirmiş ve bitirecek olan “aldatma” durumundan ziyade, ona verilecek tepki ile yazar o noktadan sonra “çıldırmak mı, delirmek mi, sakin olmak mı” sorusu ile hayatı yeniden ele alıyor.

Tuvaletin tarihi üzerine bilgilerin aktarıldığı yerde ise tam olarak “bir öykü nerede başlar” diye soruyor ve gittikçe de tuvalet üzerine daha fazla şey söyleyerek sizi boşanan çiftin hikâyesinden uzaklaştırıyor ve hemen ardından kendinizi ansızın yeniden hikâyenin içinde buluveriyorsunuz.

Adeta sineklerin tuvaletin kokusuna gelişi gibi kurgunun bundan sonraki bölümlerine sinekler ve böcekler giriyor. Sonra Tanrı, rüyalar, idrar, elektrik, Venedik, çiçekler, kediler…

Nihayet sonlara doğru, otuzuncu bölüme geldiğimizde yazar, sineklerle bunca haşır neşir olmasının nedenini açıklıyor: “Sineğin bakışını anımsatan çok yönlü bir roman” yazma isteğinden kaynaklandığını söylüyor. “Mükemmel roman, farklı olayları birbirine bağlayan ipin uçuşan bir sinek olduğu romandır” diye de idealini tanımlıyor.

“Doğal”a dönüş, doğaya dönüş, doğanın parçası olmak…

Sonlara gelindiğinde anne karnına dönüş metaforu ile “köye dönme” ve orada kentleşmenin insan ilişkileri ve insan-doğa ilişkisi üzerine dayattığı sınırlayıcı unsurlara karşı saflığı, özgürlüğü savunma isteği, yaşam ve ölüm ritüellerinin doğa ile ilişkisindeki “doğallığı” göstermedeki analojik öğeler oldukça ağırlığını hissettiriyor.

Evlerimizdeki bitkilerin evdeki huzur ortamı ile çiçek açması veya evde yaşanan huzursuzlukla yaprak ve çiçek dökmesi olaylarına duyulan inanç üzerinden, kendi inancına göre, böylesine duygusal bir ilişki içerisinde insanın da doğadan, onun unsurlarından mesut veya mutsuz olabileceği felsefesini temellendiriyor.

“186 çikolata” öyküsü ile bir kafe ortamında yaşanan kulak misafirliğinin adeta bir çiçeğin ev ahalisinin yaşadığı hezeyanı duyması ile solması metaforu ile sunuyor.

Artarda birkaç bölümün bu şekilde bir bağlantı ile kurulduğunu okuma yolu ile keşfetmek gerçekten de mutluluk verici. Yazara kendi zihniniz içinde dolaşma izni vermiş gibiyken onun zihninin içinde geziniyor olduğunuzu düşünmek gibi keyifli…

“Beynindeki sineği özgür bırakmak”

İnsan gözünden doğa izlenimleri, bitkiler üzerinden insanlığa dair gözlemler ve nihayet bir sinek veya sinekler üzerinden sahip olduğunuz uçma özgürlüğü ve istediğiniz her türlü “pis” şeyin üzerine konmanızın “mübah” görülebileceği şartlara sahip olmanın avantajı ile sizin yapacağınız gözlemler, çıkarımlar, izlenimler…

Yazar sizleri evinizde başköşede duran eşyalardan ıvır zıvıra, oradan çiçeklere ve oradan da istediğiniz her türlü pisliğe konabileceğiniz bir yolculuğa çıkararak size kendi hikâyesini anlatıyor. Bol deneyim, bol çağrışım, bol düşünce…

Devamını görmek için bkz.

Banu Yıldıran Genç, “Tuvalet, sinek ve diğer şeyler...”, Agos Kirk, 12 Şubat 2018

“Hayatım roman” cümlesinin edebiyatta nasıl bir karşılığı olabileceğini hiç düşündünüz mü? Ya da bu romanı yazmaya çalışsanız nasıl bir yol izleyeceğinizi biliyor musunuz? Georgi Gospodinov’un Doğal Roman’ını okuduktan sonra bu sorulara cevap verebilmek gözüme çok daha zor göründü. Normalde doğrusal bir çizgiymişçesine düşünülen yaşamların aslında parça parça gerçekliklerden, iç içe geçmiş halkalardan, zamanı kıran, büken tesadüflerden oluştuğunu bazen duygusal bir tonla, bazense çok komik bir biçimde anlatıyor Gospodinov. Bunun yanında yaşamın en önemli ve kişisel kesitleri olmadan, mesela kaba bir hesapla yaşamımızın yüz gününün geçtiği düşünülen tuvaleti edebiyatın dışında bırakarak anlatacaklarımızın ne kadar ‘doğal’ olabileceğini de sorgulatıyor bize.

Yazar bir söyleşisinde bu roman fikrinin nasıl ortaya çıktığını anlatıyor: “Büyük klasik romanların başlangıçlarını (adeta simya aracılığıyla) birbirine katan anlatıcı, kendi kendine yaratılan, bir yazarın aracılığı olmadan kendi kendine yazılan bir roman elde etmek istiyor. Bana izin veren bir etken gibi hissettiğim diğer şey de, romanı yazmaya başladığım 1998 yılında otuz yaşında ve yeni boşanmış olmamdı. Romanda anlatıcının telefonsuz bir odada aylarca yaşamasının benim için kişisel, otobiyografik bir karşılığı vardı. İşte böyle herkesten kaçtığım tuhaf bir dönemde defterlerimi çıkardım –on beş kadar vardı– ve sayfalara rasgele dağılmış notları yansıtan bir roman yazmak istedim.”

Boşanma süreci

Romanın merkezinde kendisi de bir yazar olan anlatıcının karısıyla boşanma süreci yer alıyor. Parça parça bölümlerden -deftere alınmış notlardan da diyebiliriz- anladığımız kadarıyla birkaç yıllık mutlu bir birlikteliğin ardından nedensiz bir biçimde kavga etmeye, bir süre sonra ise neredeyse apayrı hayatlar yaşamaya başlamış bir çift karşımızdaki. Sonra iki kedi sahipleniyorlar ama çocukların evlilikleri kurtaramadığı gibi kediler de bunu yapamıyor ve Ema başka bir adamdan hamile kalıyor. Karnı belirginleşmeye başlamışken resmi olarak boşanıp sonraki aylarda da birlikte yaşamayı sürdürüyorlar, her ikisinde de bitmek bilmeyen bir atalet hâli söz konusu, anlatıcı hiçbir şey yazamaz, okuyamaz durumda, Ema da boşandığı adama “git” diyemiyor. Neyse ki bir gün anlatıcı artık kendisine ayrı bir hayat kurması gerektiğini kesin olarak fark ediyor ve aynı sokakta başka bir eve taşınıyor.

Okur olarak biz evliliği parça parça sahneler biçiminde takip ediyoruz. Anlatıcı kâh çocukluğuna, kâh Ema’yla tanışmasına dönerek doğrusal olmayan yaşamını birbirini takip etmeyen bölümlerle aktarıyor. Hatta bu parçalanmış çizgide geleceği, anlatıcının sonunu bile öğreniyoruz. Bazen başkaları karışıyor lafa, anlatıcının öykülerinden bölümler yer alıyor, romanın en başındaki bir not ilerideki bir âna bağlanıyor, bazense anlayabilmek için geri dönmek gerekiyor. Böylelikle doğal bir romanın, insan yaşamına benzer bir romanın aslında nasıl olacağının ipucu veriliyor biz okurlara.

Gospodinov olanca açıklığıyla bunu da şöyle aktarıyor: “Eleştirmenlerden bazıları ‘doğal’ teriminin çift anlamlı ve ironik kullanıldığını söylüyor, edebiyatın doğal olmasının imkânsızlığını –bu metnin ikincil karakterini, postmodern stratejilerini– göstermek için. Bu muhtemelen doğru. ‘Doğal roman’ tamlamasında bir paradoks, bir çelişki var, neredeyse bir oksimoron. Romanın hiçbir yeri doğal ya da kendiliğinden yaratılmış değil. Ama diğer yandan aynı imkânsız doğallık hayali kitabın içinde var.”

Romanda anlatıcının boşanması ve sonrasında her ne kadar kendi kendine söz verse de bir türlü hayatını rayına oturtamaması, anılarla beslediği evliliği, romanın duygusal yönünü oluşturuyor. Gerçekten de bu kadar parçalı, duygusallıktan özellikle kaçınarak yazılmış gibi görünen, birbiriyle alâkasız bölümlerin ardından son derece acı bir ayrılık kalıyor aklımızda. Yazar bunu klasik romandan bambaşka bir form kullanarak hissettirebiliyor. Bu da aslında bu kadar farklı bir romanın birçok dile çevrilmesi ve beklenmeyen bir ilgi görmesini açıklıyor aslında.

Sineklerin İncili

Romandaki öteki doğallığın karşılığı ise daha eğlenceli bölümlerde yatıyor. Edebiyattan itinayla uzak tutulan tuvalet bölümleri hemen hemen hepimizin hafif sarhoşken ve hemcinslerimizle edebileceğimiz muhabbetlerden oluşuyor. Tuvaletten ayrı düşünemeyeceğimiz sinek kısmı ise daha da eğlenceli. Anlatıcının sineklerle yaptığı öğle sonrası muhabbetleri, sineğin bu muhabbetlerin kaleme alınmasına tepkisi, anlatıcıyla beraber ‘68 yılının güzelliğine yaktıkları ağıtlar ve kitabın sonuna doğru her şey iyice birbirine karışmışken, varlığı ve Tanrı’yı sorgulayan anlatıcının doğa bilimlerine kafayı takıp yazdığı Sineklerin İncili, Gospodinov’un zekâ dolu mizahından parçalar sunuyor. Sineklerin İncili, insanların İncil’iyle hemen hemen aynı: “Geride kalan her şeyi göz verdi, göz tarafından yaratılmayan hiçbir şey yoktu. Göz ışık buyurdu ve [ışık] oldu. Gökyüzünü ve yeryüzünü buyurdu ve gökyüzü ile yeryüzünü gördü. Sonra da canlı hayvanlar, insanlar ve dışkı buyurdu ve canlı hayvan, insan ve dışkı gördü. Ve [göz] bu güzel dedi ve onların yanına uçtu. Böylece [Tanrı] sinekleri kendi suretinde yarattı. Ve onları yarattıktan sonra onları kutsadı: ‘Verimli olun, çoğalın,’ dedi.”

Bu parçalanmışlık, araya giren öyküler, roman içinde roman yazma çabaları, yaratmanın sancısı aslında okurlara gerçekten de bir romanın yazılma sürecini aktarıyor. Doğal Roman’ı bitirdikten sonra komünist Bulgaristan’da doğup büyümüş birinin çocukluğunu, gençliğini, ilk yolculuğunu, ilk aşkını, ilk sevişmesini (romanın en komik bölümlerinden biri), evliliğini, ayrılığını ve yaşlanmasını okuduğumuzu biliyoruz aslında. Neredeyse yapboz parçalarından bir bildungsroman oluşturuyoruz. İnsan beyninin eksikleri tamamladığı, parçaları bütünlediği bilinen bir gerçek ne de olsa...

Böylelikle anlatıcının bize sorduğu tüm soruları da bir şekilde yanıtlıyoruz: “Şimdi odamda oturmuş, öyküler düzüyorum ve mutlu olmaya çalışıyorum. Tüm bunları niye yapıyorum? Niye bir ‘Doğal Roman’ yazmaya çalışıyorum? Unutmam gereken bir kadından dolayı mı? Eskiden nasıl yaşadığımı hatırlamak için mi?”

Gospodinov’un öyküsü

Bulgaristan’ın 1989 sonrasında en çok çevrilen yazarlarından biri olan Georgi Gospodinov 1968 yılında Yambol’da doğmuş. Sofya Üniversitesi’nde Bulgar filolojisi okuyan Gospodinov, 1992’de yayımladığı ilk şiir kitabıyla edebiyat dünyasına başarılı bir giriş yapmış. Bir süre şiire ağırlık verdikten sonra düzyazıya yönelerek Doğal Roman’ı yayımlamış. Uluslararası çapta ilgi gören roman yirmi üç dile çevrilmiş; onu takip eden ilk öykü kitabı ‘Ve Başka Öyküler’ ise sekiz dile çevrilmiş. İkinci romanı Hüznün Fiziği, 2016 Jan Michalski Edebiyat Ödülü de dahil olmak üzere birçok ödüle layık görülmüş. Bir ilk roman olmasına rağmen üzerinde çok çalışılmış, çok düşünülmüş, edebiyatın oyunlarından hoşlananların kaçırmaması gereken bir roman Doğal Roman. Gospodinov’dan önce bu kitabı okuyarak uzunca bir süredir kütüphanemde bekleyen Hüznün Fiziği’yle ilgili vicdan azabı duymaktan da kurtuldum çünkü Doğal Roman sonrası hemen okunacaklar listeme tepeden giren Hüznün Fiziği, aslında yazılış sırasına göre ikinci romanmış, bunu da öğrenmiş oldum.

Hasine Şen Karadeniz’in Bulgarca aslından çevirisi oldukça pürüzsüz, sadece Türkçede normalde nesneyle kullandığımız kanamak fiilinin “Adam kanadığımı görünce neredeyse aklını kaçırıyordu.” biçiminde çevrilmesi okurken de söylerken de beni rahatsız ediyor. Türkçede “Bir yeri kanamak” ya da “kanaması olmak” biçiminde kullanıyoruz.

Romanda ‘00’ olarak numaralandırılan tuvalet bölümlerinin birinde modern WC’yi icat eden Thomas Crapper’a yazılan bir şiir yer alıyor. Biz de bu yazıyı Salâh Birsel’in Hacivat Günlüğü’nden bir alıntıyla bitirelim. “Bu sabah ayakyolunda kafamın iyisinden çalışmaya başladığını gözlemledim. Çok yaşayın ayakyolları. Sizin bağrınızda yazılmış dizelerim bile vardır. Çevremdeki oyunları, çekemezlikleri çokluk sizin yanınızda sezmişimdir.”

Devamını görmek için bkz.

Ali Bulunmaz, "Gospodinov’un organik hikâyesi", kulturservisi.com, 19 Mart 2018

Yazmanın matematiğini bulup o sularda seyredenler olduğu gibi işin fiziğiyle ilgilenenler de mevcut. Labirentler oluşturarak hem kendisini hem de okuru eğlendiren, yarattığı karakterlere “geçmişi satın aldıran” ve “öykü tüccarlığı” yaptıran, onları yola sürerek zaman içinde bir seyahate çıkaran Georgi Gospodinov gibi yazarlar da var.

Gospodinov, küçük öyküleri birbirine bağlayarak romanlar kotarıyor. Mitolojiden klasiklere, felsefeden postmodern edebiyatın öğelerine dek kitaplarında pek çok unsura yer veren yazarın karakteristik özelliği, zaman ve kişiler arasında geçişler yapması. Bu, bazen bir kişilik bölünmesi biçiminde karşımıza çıkarken bazen tamamen yeni bir kimlik inşasına evriliyor.

Efsanelerin çekici ve bulanık tarafı, Gospodinov’un anlatımında epey belirgin. Yazar, derdini dile getirirken yararlandığı, kimi zaman atıf yaptığı efsaneler yardımıyla konuyu netleştirmeye uğraşıp geçmiş-bugün bağlantısı kuruyor bir bakıma. Daha sonra, eli kalem tutanların metne dâhil etmediği ya da etmek istemediği “malzemelere” geçiyor. İşte buna da yeni kitabı Doğal Roman'da rastlıyoruz.

Birtakım nesneler

Aslında kitabın adı, nelerle karşılaşabileceğimize dair ipuçları barındırıyor. Akıp giden hayatta doğallığını fark etmediğimiz ya da görmediğimiz tuvalet ve sinekler gibi şeyler bu kitabın tam orta yerinde, insan hikâyelerinin merkezinde.

Bir ayrılık sahnesiyle açılan kitabı yazmaya başladığı dönemde kendisi de boşanma arifesinde olan Gospodinov, hayatından kimi izleri romana taşıyacağının sinyallerini veriyor âdeta. Doğal Roman'ın anlatıcısı ile eşi Ema’nın mutlu başlayan, monotonlaşan ve ayrılık aşamasına gelen evliliğinin en önemli tanıkları arasında bir sallanan koltuk, plaklar, kitaplar ve kapıdan çıkarılamayacak kadar büyük bir televizyon bulunuyor. Bir anlamda hikâyeleri onlar yazıyor. Tabii sadece bu kadar değil.

Elinden kayıp gittiğini hissettiği hayatını bir hâl yoluna sokmak için başından geçenleri kâğıda dökme derdine düşmesi anlatıcıyı Antik Yunan felsefesi, kadim edebiyat metinleri ve günümüz arasında ilintiler kurmaya itiyor. Havada kaldığını düşündüğü yaşamını, anlamlandırmaya çalışan anlatıcı (Gospodinov), bunun zaman alacağının da bilincinde.

Boşanma işlemlerinin başladığı günlerde, Ema’nın başka bir adamdan hamile olduğunu öğrenmesi ise romanın kırılma noktalarından. Bu andan itibaren hem yazar Gospodinov hem de anlatıcı Gospodinov karakter tahlillerine ve olay analizlerine girişiyor.

Anlatıcının, kız arkadaşını görme isteğiyle anahtar deliğinden bakıp kapıyı açması için onu kandırmaya çalışması ya da “bir çukur” dediği tuvaletle ilgili “saçma” muhabbetlere girmesi, Gospodinov’un organik kitabının bir parçası. Daha doğrusu, tuvaletin sosyo-psikolojik yönüyle karakterlerin davranışlarını bir arada vererek konuyu yan yollara saptırıyor yazar: “Karşında sıçan manitanın kokusuna dayanabiliyorsan, eğer tiksinmiyorsan, onun kokusunu kendi kokun gibi kabul ediyorsan -çünkü insanın kendi kokusundan tiksinmez- öyle değil mi, demek sen bu kadınla kalabilirsin. Anlıyor musunuz? Buna büyük aşkınız, yegâne diğer yarınız, en az birkaç yıl katlanabileceğiniz tek kadın vs. diyebilirsiniz. Durum bu. Bu işler öyle sık olmaz. Tek bir sefer olur. Sınav budur işte.”

Tuvalet bir sanat eseri

Gospodinov’un, insanın kendisiyle yalnız kaldığı; kitap okuyup çizgi roman karıştırdığı bir oda olarak tasvir ettiği evdeki tuvalete anlatıcının girişi âdeta bir tören ve orası özel bir alan, bir özgürlük hatta tefekkür mekân. Bütün bunlar, dilin çözüldüğü ve ilham veren tuvalet üzerine düşünmenin ve konuşmanın sonrasında ortaya çıkıyor. Ev özgürlük alanıysa bir sanat eseri sayılması veya sanata konu olması gereken tuvalet, oranın en bağımsız kısmı.

Anlatıcının tuvalete özel bir anlam atfetmesi, gerek evdekine gerek umumi olana kafa yorması, zihnini kurcalayanları orada çözebileceğine dair inancından kaynaklanıyor: Hayatı çukurun dibine yuvarlanırken bir başka çukurun onu çekip düzlüğe çıkarabileceğini hissediyor. Üstelik yaşadıklarını kâğıda dökme cesaretini ona veren de tuvaletle ilgili düşündükleri; başlangıçlar ve doğal olan şeyler ise yazma fikrinin merkezinde yer alıyor: Gündelik hayatın sıradanlığını ortaya çıkaracak olan da bu işte.

‘Her şey fiille başlar’

Gospodinov, birbirinden bağımsız gibi duran notlarla kuruyor romanını. Anlatıcının tuvalet sohbetlerinin, Romalıların, bir fotoğrafçının, eski eşinin hamileliğinin ve başarısız evliliğinin metninde bir görünüp bir kaybolması, dağınık zihnini toparlama gayretini yansıtıyor. Bu sırada filmi geri sarıyor; Ema’yla ilk günlerinde kavga etme fırsatı bile bulamayışlarını, sonra karşılaşmak için bahaneler aradıkları anları hatırlıyor. Başlangıçlar, yazmayı tasarladığı romanın bam teli hâline gelirken “her şey fiille başlar” diyor: “Evliliğim konusunda kendimi ne denli akılsızca kapatmaya başladıysam -her şeyden önce onun hakkında konuşma bakımından kapatma söz konusuydu- tuvalete o kadar azimle gömülüyordum. Sanki tek orada, o odada (‘alan’ kelimesinden nefret ediyorum) ve onun dilinde rahatlayabiliyordum.”

Gospodinov, çoğu disiplinin ve edebiyat eserinin konusu olmayan tuvalete epey geniş yer ayıran anlatıcının ruh hâlini böyle resmederken burayı, “sosyal tecrübenin” ve düşünmenin merkezine dönüştürüyor.

Roman, anlatıcının çukura yuvarlanan hayatını gördüğü ve üzerine sineklerin üşüştüğü bir rüyaya da benziyor. Gümrükte takılıp kalmış eşya gibi rüyadan çıkamayan bir anlatıcı var karşımızda. Üstelik bunun nedenini de kestirebilmiş değil. Olup biteni anlamak için sık sık geçmişe dönüp hafızasını tazeleyerek bugüne dönen anlatıcı, hem kişisel tarihini yazıyor hem de hayatının dönüm noktalarının üzerinden bir kez daha geçiyor.

Sallanan koltukta bir doğabilimci

Anlatıcının, Wittgenstein’ın o ünlü metaforundaki kavanoza kısılıp kalan sinek gibi kendi hayatına hapsolduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. Belki de bu yüzden; yaşamı yorumlamak için sineklerin dilini merak ediyor. Diğer yandan, kafasında vızıldayan sineği susturmanın yolunun, onun gibi düşünmekten geçtiğine inanıyor. Bir sinek gibi zamandan zamana, olaydan olaya ve mekândan mekâna konarken defterler de doluyor.

Anlatıcının durmadan filozoflara ve edebiyatın hatırı sayılır isimlerine atıf yapması, yazmaya hazırlandığı romanla ilgili bir çıkış yolu aramasıyla bağlantılı, defterleri bu kişilerden alıntılardan geçilmiyor.

Romandaki sinekler, daha çok anlatıcının çocukluğuna ve ilkgençliğine doğru uçuyor. Sevgi çokluğu nedeniyle “zalim bir dönem” dediği bu zaman dilimi, geleceğin çerçevesini de çiziyor. Anlatıcının hapsolduğu rüyada, çocukluktan her şeyin ikiye bölündüğü boşanma aşamasına dek geçen sürede yaşananların önünü ardını kavrama girişimi söz konusu. Vardığı sonuç ise bir felaket diye nitelenen boşanmanın sadece bir vaka olduğu; aslında hiçbir şey ikiye bölünmüyor, herkes yeni bir hayat kurup yaşamaya devam etmeye çalışıyor. Gospodinov, anlatıcının bunu kavradığı satırlarda bir tür psikanalize girişiyor; sallanan koltuk bir kez daha karşımıza çıkarken roman içindeki romanın ilk satırları yazılıyor. Anlatıcı, eşi Ema ile ilişkisine ve kendi geçmişine bir doğabilimci titizliğiyle eğilerek hayatın olağanlığını yeniden keşfederken deneyle gerçek arasındaki sınırın ayırdına varıyor.

Gospodinov; anlatıcı ile Ema’nın evliliğinin, ardından gelen ve nedeni belirsiz birbirinden sıkılma hâlinin, sonrasındaki boşanma faslının, tuvaletin ve sineklerin organikliğini sunuyor okura Doğal Roman'da. Buradaki ayrıksı durum, bir romanda yer verilmesi beklenmeyenlerin satırlara girişi. O da Gospodinov’un doğallığı işte.

Devamını görmek için bkz.

Gökçe Gündüç, "Başlangıçlardan oluşan bir roman", Sabitfikir, 30 Mart 2018

Biz okurlar klasik roman kurgusunun -gerçek hayatın aksine- giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşmasına alışkınızdır. Roman “bir şey” hakkındadır ve yazar tarafından çok geçmeden bu hikayenin içine çekilen okur, hikayenin nasıl sonuçlanacağını merak etmeye başlar. İnsan hayatının sıkıcı ayrıntıları ve rutini ise, merak unsurunu canlı tutmak adına dışarıda bırakılmıştır. Fakat klasik sayılamayacak kurgular da nadir değildir elbette. Yazarın okuru bile isteye hikayenin dışında bıraktığı, onun her şeyi anlamasına izin vermediği (gerçek hayatta her şeyi anlayamayız şüphesiz) veya belirgin giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden bahsedilemediği ya da hayatın sıkıcı ayrıntıları ile rutinine geniş yer ayrılan kurgular. Bunlar yalnızca bir roman değil, bir yanıyla felsefi birer metin de sayılabilir belki. Hayatın -ölümü saymazsak- hiçbir sonuca doğru akmadığını veya insanın rutinin altında ezildiğini okura hissettirmek isteyen romanlar olabilir bunlar mesela…

“Bir romanda nelerden bahsedilmesini beklemeyiz? Tuvaletlerden mesela. Sineklerden. Bitkilerin üreme biçimlerinden. Gündelik hayatın sıradan detaylarından. Bunlar her ne kadar ‘doğal’ şeyler olsalar da romanlara giremeyecek kadar yersiz ya da önemsiz görünürler genelde. Bulgar yazar Georgi Gospodinov ise bütün bu dışlanmış konulara kucak açarak ‘muzip’ bir roman çıkarmış ortaya.” Arka kapağındaki bu tanıtımı okuyunca, okurun ilgisini pek umursamayan, her ne kadar genellikle bunlar kurgu dışı bırakılsalar da (bu noktada yeraltı edebiyatını ayrı tutabiliriz), hayatın iğrenç bulunabilecek birçok detaydan oluştuğunu, kimi zaman okurunu zorlayarak hissettiren bir kitapla karşı karşıya bulunduğumuzu sanmıştım; belki de “muzip” ifadesine gerektiği kadar önem vermediğim içindi bu… Fakat Doğal Roman, okurun iyi vakit geçirmesini önemseyen, onu dışlamayan, arka kapakta bahsedilen “sıradan” durumları ise kurgusuna birer fikir olarak yerleştiren, örneğin tuvalette geçen bir sahne kurmak yerine, ana karakteri vasıtasıyla tuvaletlerin sanatta yeterince yer bulamayışı üzerine konuşan bir kitap. Bu anlamda romanın kurguya yedirilmiş birtakım kısa metinlerden oluştuğunu, yazarın akli dengesi sarsılmış bir adamı anlatarak, bu metinleri bir araya getirecek elverişli bir çıkış yolu bulduğunu söyleyebiliriz.

Bunları bir kenara bırakır, Doğal Roman’a beklentisiz yaklaşırsak, yalnızca romanın konusu ve roman sanatı üzerinde düşünen değil, bize Borges’i de hatırlatacak, oyuncu bir kitap okuyacağız. Özellikle bir evsizin hikayesini anlatmak için evsizlerle yaşamaya başlayan ve bir süre sonra kendisi de bir evsize dönüşen bir yazar hakkında yazmak için evsizlerle yaşamaya niyetlenen bir yazarın hikayesinde… Romanın ana karakterinin -yani karısının başka birinden hamile kaldığını öğrenince dengesini yitiren adamın- Georgi Gospodinov adını taşıması ise, bu öyküye paralel bir başka hoş “tesadüf.”

Yazar şöyle dedirtiyor romanının ana karakterine: “Flaubert hiçlik hakkında bir kitap yazmayı hayal ediyormuş, herhangi bir taşıyıcı öyküsü olmayan, ‘dünyanın havada desteksiz durduğu gibi üslubunun iç gücüyle kendiliğinden ayakta kalabilecek bir kitap.’ Proust çağrışımsal belleğe dayanarak bu hayali bir noktaya kadar gerçekleştirmiş. Ama o da öykü anlatmanın cazibesine direnememiş. Benim alçakgönüllülükten uzak isteğim ise sadece başlangıçlardan oluşan bir roman yazmak.” Gospodinov’un bunu büyük ölçüde başardığını söylemek mümkün.

Devamını görmek için bkz.

A. Ömer Türkeş, "Hayatın tüm sefaleti", Hürriyet Kitap Eki, 6 Nisan 2018

“Adamın biri başarısız evliliğinden söz etmeye çalışıyordu ve roman bu başarısızlığın anlatılmasının imkânsızlığı üzerine kuruluydu.”

Doğal Roman’ı işte bu cümleyle özetlemiş roman karakterlerinden biri. Yazarına göre ise “Kendi hayatımızı anlatmanın imkânsızlığı hakkında bir kitap”. Olumsuzluk barındıran ‘imkânsızlık’ kelimesi sizi yanıltmasın; çağdaş Bulgar edebiyatının dünya ölçeğinde en tanınmış yazarlarından Georgi Gospodinov, söz konusu imkânsızlığı kurmacanın imkânlarından yararlanarak aşmasını biliyor...

“Hayatın her saniyesinde upuzun bir ağlayan insan kervanı, bir de daha küçük bir gülen insan kervanı var. Ama üçüncü bir kervan daha var -artık ağlamayanların ve gülmeyenlerinki. Üçü arasında en hüzünlü olanı da o. Ondan söz etmek istiyorum.”

Evet, yazar gerçekten de hüzünlü bir adamın, artık ağlamayan ve gülmeyen, giderek dağılıp dibe vuran bir yazarın hikâyesini anlatıyor. Roman kahramanıyla -tesadüfe bakın(!) ki ismi Georgi Gospodinov’dur- evden götüreceği eşyalarını topladığı bir rüyayı görürken tanışıyoruz. Ne yazık ki ne kötü bir rüyanın ne de -düşündüğünün aksine- önceden okuduğu bir romanın içinde; yaşadıkları, yani boşanma süreci gerçek. Zira, evliliklerinin mutluluk dönemini bir-iki yılda tüketip nedensiz kavgalarla artık birbirlerini tükettikleri bir döneme girmişler. Georgi karısı Ema’nın çocuk tutkusuna ısrarla kayıtsız kalıp vaktini yazarlık hayalleriyle geçirmeye başlayınca Ema başka birinden hamile kalarak çözmüş meselesini. Georgi’nin evden ayrılmasını istememiş ama sonuçta boşanmışlar işte. Ve Georgi de kendi yoluna gitmeye, bir yazara yakışan bir hayat sürdürüp romanını tamamlamaya karar veriyor. Peki nasıl bir roman yazacaktır Georgi? Yanıtı kendi ağzından dinleyelim:

“Benim alçakgönüllülükten uzak isteğim ise başlangıçlardan oluşan bir roman yazmak. Sürekli bir yerlere doğru hareket eden, bir şeyler vaat eden, 17. sayfaya kadar gelince yeniden başlayan bir roman. (...) Atomlardan oluşan, boşlukta savrulan bir roman. (...) O sadece ilk hareket gücünü sağlayacak ve bir sonraki başlangıcın gövdesine çekilerek kahramanların durumun gerektirdiği şekilde eşleşmelerine izin verecek kadar anlayışlı olacak. Ben buna Doğal Roman derim.”

Aslında boşlukta savrulan yazarın kendisidir ve kendisini ifade etmek için belki de en iyi biçimi bulmuştur...

Doğal bir roman yazma fikri onu gündelik hayatın sıradanlığını yansıtmaya götürecektir. Zira Georgi’ye göre trajik ve ulvi olanın ışığı ancak gündelik hayatın bayağılığında parlayabilir. Böylece sadece ‘bayağı olan’lara çevirir gözünü. Mesela ‘kenefler’e... Bu mevzuyu, klozet üzerinde geçirilen anlardan sinema tarihinin ‘kenef’ sahnelerine kadar ‘derinlemesine’ etüt ettikten sonra sıra sineklere, ardından bitkilerin üremelerine gelir. Kendi hayat hikâyesine, daha çok da evliliğine dokunduğu bölümler ya da başlangıçlar da var elbette. Zaman içinde uçuşan hatıralarla dört bir yana savrulan bu parçalı anlatı Georgi’nin çocukluğuna temas ettiğinde hikâyeye -başlangıçta sözü edilen- hüzün de katılacaktır. Bir daha geri gelmeyecek sevgi dolu çocukluk yıllarıyla adamın şimdi içinde bulunduğu sevgisizlik hali arasındaki uçurumdur hüznü açığa çıkaran. Tam burada kendisini kalabalıklar içinde yalnız ve sevgisiz hisseden ve giderek dağılan bir insanın dramına tanıklık ettiğimizi anlıyoruz.

Hiçbir şey

Gospodinov, “Sineklerin bakışını anımsatan çok yönlü bir roman ve onun gibi ayrıntılarla, sıradan gözün görmediği küçücük şeylerle dolu bir roman” fikriyatından hareketle gündelik hayatın başka hikâyelerde yer bulamayan ‘önemsiz’ ya da ‘sevimsiz’ -ama doğal- detaylarını romanın malzemesi haline getirmiş -başka hikâyelerin ana malzemesi olan bireyi unutmadan elbette. Anlatıcının hayatından pek çok kareyi, bazen Bulgaristan’ın içinde bulunduğu krizi, krizin vurduğu insanları, bazen doğabilim, dilbilim ve roman teorisi hakkındaki görüşlerini bir araya getirerek bir roman inşa etmiş.

Tam da söylemek istediği gibi, farklı olayları birbirine bağlayan ipin uçuşan bir sinek olduğu bir roman yazmış. Hayat karşısında yenik düşmüş bir adamın duygu ve düşünce süreçlerine, bilincine ve bilinçaltına nüfuz etmek için çok uygun bir anlatım tarzı yakaladığını söyleyebilirim. İkinci romanı Hüznün Fiziği’nde de buna benzer, parçalı bir anlatım tarzını kullanmıştı. Ancak belki hikâyesini daha fazla sayfaya yaydığındandır, Hüznün Fiziği’nde anlatı biraz dağınıktı. Doğal Roman’daki ‘sineğin’ rotası hedefi daha iyi tutturuyor.

Üç Georgi Gospodınov var!

Gospodinov, postmodern edebiyata özgü oyunları ve üst kurmaca tekniğini hakkını vererek, yerli yerinde kullanmış. Şimdiye kadar biri gerçek diğeri roman karakteri olmak üzere iki Georgi Gospodinov’dan söz ettim. Birisi eksik kaldı; zira onların yanına bir de Georgi Gospodinov ismini taşıyan editörü kattığımda işler iyice karışacaktı. Aslında daha başta şöyle ifade etmeye çalışmalıydım; Georgi Gospodinov, Doğal Roman’da, Georgi Gospodinov adlı bir yazarın Georgi Gospodinov adlı bir editör tarafından yayına hazırlanan romanı hakkında bir hikâye anlatıyor. Böyle ifade edildiğinde kulağa çok hoş gelmediğinin farkındayım. “Ne gerek var bu cambazlıklara” diye düşünenler çıkabilir. Ne var ki bu karakter sarmalı hem kurguyla uyumlu hem Gospodinov’u anonim bir kişiye dönüştürüyor ki, sanıyorum yazarın istediği tam da bu. Roman içinde bir yandan roman teorisi yapıp diğer yandan romanın yazılış ve yayımlanış sürecini hikâye eden Gospodinov’larla birlikte gerçeklikle kurmaca gerçeklik arasındaki çizgi bulanıklaşıyor.

Teoriyi bir kenara bıraktığımızda ise bir yanıyla hüzünlü, bir yanıyla eğlenceli bir hikâye kalıyor aklımızda. Doğal Roman, “Okurun iyi vakit geçirmesini önemseyen, onu dışlamayan, ‘sıradan’ durumları kurgusuna birer fikir olarak yerleştiren, ‘muzip’ bir roman”. Sıradan durumların barındırdığı mizahı ironik diliyle açığa çıkarıyor Gospodinov. Özellikle evlenme törenini ve boşanma sürecinin anlatıldığı bölümlerde durum komedisini yakalamış. Ve hemen ekleyelim, ister kenefi anlatsın isterse roman hakkında düşüncelerini, ister mizah yapsın isterse hüzün katsın hikâyesine, imgelerle zenginleşen diliyle gerçek edebiyatın tadını veriyor.

Romanın içinde Chuang Tzu’dan bir alıntı var; “Kelimeler anlamı yakalamak için kullanılır, anlam yakalandıktan sonra kelimeler unutulabilir”. Bu sözleri Doğal Roman’a uygulamak mümkün; Georgi Gospodinov anlamı yakalamış, öyleyse kullandığı tekniği de malzemeleri de unutabiliriz. Peki nedir yakaladığı anlam? Romandan bir alıntıyla yanıtlıyorum:

“Trajiğin ne olduğunu artık bilmediğimiz bu ortamda roman nasıl mümkün olabilir ki? Ulvi olan yok olmuşsa, tüm öngörülebilirliği ve daha kötüsü, yıkıcı tesadüflerin cılız gizemiyle hayatımızda sadece gündelik olan kalmışsa, romanın düşüncesi bile nasıl mümkün olabilir ki?”

Bu ifadeleri bir sinek uçuşuyla yazarın son sözlerine bağlayalım:

“Hiçbir şey. Hiçbir şey. Hiçbir şey. Hiçbir şey. Hiçbir şey. Hiçbir şey. Hiçbir şey. Hiçbir şey. Hiçbir şey. Bu şekilde dolduracağım sadece bir sayfam kaldı. Bu kelimelerin ardında neler var? Hiçbir şey. Hayatın tüm sefaleti...”

Devamını görmek için bkz.

Öykü Akengin, "Çapraşık ve delice, bölük pörçük ve duraksız bir kitap: Doğal Roman", tkitap.com, 8 Mayıs 2018

“Hayatın her saniyesinde upuzun bir ağlayan insan kervanı, bir de daha küçük bir gülen insan kervanı var. Ama üçüncü bir kervan daha var, artık ağlamayanların ve gülmeyenlerinki. Üçü arasında en hüzünlü olan da o. Ondan söz etmek istiyorum.”

Georgi Gospodinov’un Metis’ten çıkan Doğal Roman’ı bu sözlerle başlıyor. Bu cümleler ilk anda okuyanda oldukça karamsar bir kitap okuyacağı fikrini oluşturuyor. Trajik bir hikâyeye hazırlanan okur, ilerleyen sayfalarda kâh gülüp eğlenerek, kâh hüzünlenerek ya da hınzırca gülerek yazarın zihnine konuk oluyor. Karamsar, hüzünlü, hayatın sillesini yemiş, sözü edilmeyen “üçüncü kervan”a mensup birilerinden bahsedecek zannediyor. Ama öyle değil. Yani aslında öyle de, tam değil. Tamamıyla parçalı, dağınık, bölük, pörçük ve işte tam da bu yüzden çok başarılı bir romanı anlatırken cümleyi tam kuramamak, ya da yarım yamalak yazmak da bence Gospodinov’un isteyeceği türden bir “başarısızlık”.

Doğal Roman’da hikâye bir boşanmayla başlıyor. İlginç bir tesadüf (!) sonucu adının Georgi Gospodinov olduğunu öğrendiğimiz yazar anlatıcı, karısından boşanıyor. Bu, eski hayatının bitmesi değildir yalnızca, yazar anlatıcının da kişiliğini geride bırakması anlamı taşır. Görünüşe göre çocuk isteyen karısı Ema’yı duymayan anlatıcı, bir gün onun başka birisinden hamile olduğunu söylemesiyle derin bir iç krizle, çok hücreli bir hüzün dünyasının da kapısından adım atmış oluyor. Kahramanımız gerçek dünyadan her gün biraz daha uzaklaşırken biz de onun iç dünyasına doğru yolculuğa çıkıyoruz. Bu yolculuk zorludur ama. Çünkü anlatıcı Gospodinov’un iç dünyası dehlizlerle, sayısız odayla darmadağın bir dünyadır.

Konuşacak ulvi bir şey kalmayınca...

Gerogi Gospodinov, üzerine konuşmadığımız, gündelik hayatın sıradan şeylerini metinlerine niye almış peki? Cevabı romanda var: “Ulvi olan yok olmuşsa, tüm öngörülebilirliği ve daha da kötüsü, yıkıcı tesadüflerinin cılız gizemiyle hayatımızda sadece gündelik olan kalmışsa, romanın düşüncesi bile nasıl mümkün olabilir ki? Gündelik hayatın sıradanlığı -trajik ve ulvi olanın ışığı ancak burada parlar. Gündelik hayatın bayağılığında.”

Sarmal Yapı

Bildiğimiz klasik roman formundan çok uzak bir kitap Doğal Roman. Yazarın bilinçli tercihiyle bu yönde akışı sağlanan hikâye, fragmanlarla, parça parça anlatılarla, araya giren şaşırtıcı ve ilginç hikâyelerle uç uça eklenerek kendini tamamlıyor. İç içe geçen kurmaca katmanları okuru “esas hikâye”den zaman zaman uzaklaştırmış gibi görünse de, esasında tüm bu kopuşların da yeniden hikâyeye dâhil edilişlerin de yazarın parlak zihninin bir eseri olduğunu sonradan anlıyoruz. Bir röportajında “mağlup olma hakkı”ndan bahseden Gospodinov, yanılmanın, eksik kalmanın, kusurlu olmanın o kadar da kötü olmadığını gösteriyor adeta Doğal Roman’la. Zira okuduğumuz şey, sadece bir anlatıcının ‘yıkılışının’ hikâyesi değil, aynı zamanda hiç de dikkat çekici olmayan sıradan konuların, birbirine eklemlenerek nasıl müthiş bir metin ortaya çıkardığını da kanıtlıyor. “Çizgisel yapı”nın dışına taşan yapısıyla Doğal Roman, sinek gözünden esinlenerek oluşturulmuş. Bu sarmal ve çok yönlü yapı, okuyanı hem basit anlatımıyla içine alıyor hem de oluşturduğu dış katmanıyla da dışarıda tutuyor. Sineğin gözünde kendimizi görürüz, ama onun içine giremeyeceğimizi biliriz.

Gospodinov, romanındaki bu çok yönlü ve çizgisel olmayan yöntemin kendisi için öneminden bahsederken, ilk sebebin “yaşamın bizatihi böyle olduğunu” söylüyor, neokuyorum.org’da çevirisi yayınlanan röportajında. Klasik romanın, “aslında yaşamda olmayan bir yapı” sunduğunu düşünen Gospodinov, “Hilesi, cazibesi ve konforu da burada. Hayatı, tasarlanmış; bütünlüğü, yazgısı olan bir şey gibi okumak. Romanların bu yönünü hiçbir zaman sevmedim,” diyor. “Bu yüzden,” diyor Gospodinov, “Doğal Roman’ım doğal olmalıydı. Çapraşık ve delice, bölük pörçük ve duraksız, yahut özellikle hiçbir şeyin olmadığı fasılalarla dolu; hayatta olduğu gibi.”

Doğal Roman, okuma zevki açısından doyurucu bir kitap. Biçimiyle de üzerinde düşünmeye, tartışılmaya değer. Sınırları belli bir esas konu olmadan ya da sırtını sağlam bir “kusurlu kusursuz” karaktere yaslamadan da hikâyelerin parça parça, bölük bölük anlatılabileceğini gösteriyor. Belki de tüm romanların asıl meselesi “kendi hayatımızı anlatmanın imkansızlığı”na dairdir.

Devamını görmek için bkz.

Gamze Doğan, "Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek: Georgi Gospodinov Romanlarındaki Arayışın İzini Sürmek", sosyalbilimler.org, 11 Haziran 2018

Dünyanın büyüsü bizim için bozulmuşsa bir roman yazmak için ilhamı nerede arardık? Dünyaya olan ilgimizi nasıl tekrar canlandırabilirdik? Dünya bizim için en son ne zaman ilginç olmuştu? Ve de en önemli sorulardan biri; tüm bu düşünceler dünyanın iki kutuptan oluştuğu, yoksulluk ve hüznün bir toplumun topraklarını boydan boya kat ettiği zamanlarda aklımızdan geçiyorsa bu roman nasıl olurdu?

1968 doğumlu Bulgar yazar Georgi Gospodinov’un Metis Yayınları etiketiyle Türkçeye de çevrilen iki romanı Doğal Roman ve Hüznün Fiziği, yukarıdaki düşüncelerin pek çok başka “koridor”a açıldığı bir “labirent”te yolculuğa çıkarıyor bizleri. Bu yolculukta terk edilmişliğin hüznü içerisindeki baş karakter, yani yazar, zamanda ve mekanda inşa edilmiş bir labirentte; bir yandan kendi geçmişine, hayatına dair bir anlatı oluştururken öte yandan başka birçok kişinin, bir ailenin, toplumun hikayesini bizlere sunar. Bu sunum kesinlikle doğrusal bir çizgide gerçekleşmez: Bir labirentin doğrusal olması mümkün müdür zaten? Anlatı sürekli yan koridorlara sapar, bir başka karakterin hikayesi girer. Zaman geriye, ileriye, daha da geriye zikzaklar çizer. Bazı “mola yerleri”nde Gospodinov okuyuculara “ipin ucunu” verir. Bu sayede okuyucu labirentte yolunu bulabilir. Labirent teması akla Jorge Luis Borges’i getirmektedir. Borges’in sesi romanlar içerisinde sadece labirent aracılığıyla değil; Minotor, başlangıçlardan oluşan kitap, yeni bir dil yaratmak gibi başka temalar aracılığıyla da duyulmaktadır.

Gospodinov, epigrafta da görüleceği üzere bu büyüyü gündelik olanın içerisinde buluyor. Bir sineğin gözünden dünyayı görmek, bir sülük olarak bir insanın bedenine girmek, bir romanda tuvaletten bahsetmek onun için ilginç olan şeylerdir. İki romanın da adı bizlere bu sıradanlığı işaret ediyor gibidir: Hüznün “Fiziği” ve “Doğal” Roman.

Bu çalışmada Gospodinov’un iki romanı ışığında, öncelikle ördüğü labirentin işlevi ve kurgudaki anlamı tartışılacaktır. Romanda geçen Minotor figürünün anlamı ve Bulgar toplumunda yaşanan siyasi süreçlerin romana ne ölçüde etki ettiği tartışılacaktır. Ayrıca Borges’in yazarı nasıl etkilediği ve romanda yankılanan sesi ortaya konulmaya çalışılacaktır.

Başlangıçlar ve Labirentler

“Bu öyküyü gerçekten dinlemek istiyorsanız, muhtemelen ilk öğrenmek isteyeceğiniz şey nerede doğduğum, berbat çocukluğumu nasıl geçirdiğim, ben doğmadan önce annemle babamın neyle uğraştığı ve bütün o “David Copperfield” vari saçmalıklar olacaktır, ama doğrusunu söylemem gerekirse bunlara hiç giresim yok.” (Gospodinov, 2017, s. 19)

Gospodinov, ilk romanı olan Doğal Roman‘da sadece başlangıçlardan oluşan bir roman yazmak istediğini belirtir. Kimi yerlerde bu fikrini değiştirerek sadece fiillerden oluşan bir roman yazmak istediğini söyler. Yeni bir dil ve içerik keşfetme çabasında bir yolculuğa çıkmış gibidir. Yukarıda alıntıladığım pasaj, yazarın sadece başlangıçlardan oluşan bir roman yazma girişiminin ilk denemesidir. Peki neden sadece başlangıçlardan oluşan bir roman yazmak istenir? Sadece başlangıçlardan oluşan bir roman onun için yolları çatallanan bir bahçeye açılıyordur adeta. Başlangıçlardan oluşan roman “atomlardan oluşan, boşlukta savrulan bir roman”dır (Gospodinov, 2017, s. 19). Bir sürü başlangıç noktası ve çatallanan bir sürü yol olsa da çıkış bir tanedir. Dünya sonsuz başlangıçlardan oluşan bir labirent gibidir. Labirent imgesi nasıl bir temsil canlandırır insanda? Labirent fikri, düğümle [knot] oldukça yakından ilişkilidir: Bir tasarımın etrafında kıvrılarak dolanan bir hat. Aralarındaki fark ise düğüm tasarımında bu hattın başlangıcı ve sonu yoktur. Fakat labirentte bir başlangıç noktası ve bir hedef vardır. İkisi de yolculuğu simgeler. Bu, spesifik bir yolculuk, macera ya da genel anlamda bir yolculuk olarak hayatın kendisi olabilir. Carl Gustav Jung, labirenti kişinin içsel kendiliği ile dış dünyanın uzlaşımını simgeleyen bir sembol olarak görmüştür. Jung’tan çok önce ise Antik dünyanın insanları bir bütünlük, tamlık [wholness] amacıyla benliğin yolculuğu olarak anlamışlardır (Mark, 2018). Gospodinov, bir sürü başlangıçtan ve çatallanan yoldan oluşan bir hikaye sunmaktadır bize. Bu hikaye daha önce de söylendiği gibi bir labirent kurgusuyla aktarılmaktadır. Yazar; bireysel, içsel bir parçalanmışlık halindedir ve bütünlük arayışındadır. Her başlangıç farklı yol ve sonuçlara açılacaktır ve yazar kendi hikayesinin başlangıcını, ailesinin ve Bulgar toplumunun kimi önemli dönemeçlerine dönerek ve sonra da başka yollara saparak anlatır. Kendisini, ailesini ve Bulgar halkının hikayelerini içeren bu tarih, “dedesinin, terk edilen çocuğun öykülerini, geçici olanların, kadraj dışında kalanların, daima sessiz kalanların öykülerini, Gerçekleşmemiş Olanların Genel Tarihi`ni içermeli…” (Gospodinov, 2016, s. 137). Hüznün Fiziği‘nin içeriğini Gospodinov’un zamanda yolculuk yaptığı bir labirentin oluşturmasının yanı sıra kitabın biçimi de yan koridorlarıyla, mola yerleriyle mekanda da inşa edilmiş bir labirenttir. Bu sayede yazar, parçalanmış hayatının bütünlüğüne, içsel kendiliğiyle dış dünyayı uzlaştırmaya yönelik bir yolculuğa çıkmaktadır. Başlangıçlar ve labirent Georgi Gospodinon’un Borges’ten miras aldığı iki önemli temadır. Bu iki tema yazarın iki kitabı boyunca kendini göstermektedir. Başlangıcı nasıl belirleyeceğiz? Hikayemiz biz doğduğumuzda mı başlar? Annemiz ya da babamız doğduğunda mı?

Metinlerle ilgili ilgi çeken önemli bir ayrıntı da dilde de referans noktalarına dair bütünlüğün parçalanmış olmasıdır, kelimelerin anlamına, alegorilere, kelimelerin kökenine dair sorgulamalar baş göstermiştir. Çünkü bütünlük arayışı hayatın her alanındadır ve denge hayatın her alanında bozulmuştur. Dilin bundan kaçması imkansızdır; belki de ilk önce orada bozulmuştur:

Peşimizi bırakmayan dengesizlikler kendini her şeyde belli ediyor ama dengesizliklerin en korkunç olanı, nesnelerin isimleriyle nesneler arasındaki dengesizlik. Nesneler isimlerin kılıfından çıkmaya başlıyor, aynen fasulye tanelerinin kuruyan kabuklarından çıkması gibi. Şimdiye kadar isimler nesnelere sımsıkı tutunarak ayrılmaz bir bütün oluşturuyordu, oksijen ve hidrojen atomlarının su moleküllerini oluşturdukları gibi. (Gospodinov, 2017, s. 100)

Bu noktada Derrida’yı anacak olursak; “dil, artık sınırsız kalmaktan dolayı şaşkın, tam sınırlarının silinir göründüğü anda, -kendisini aşıyor görünen sonsuz “imlenen” tarafından sarılıp çerçevelenişinin kesilmesiyle- kendisi hakkında tedirginliğe kapıldığı anda, kendi sonluluğuna geri atılmış duruma düştüğü için” (Derrida, 2010, s. 13). Bu tedirginlik, düzenin bozulması, parçalanmışlık karşısında ise Gospodinov’un bütünlük arayışını yine Derrida’dan yaptığımız bir alıntıyla açıklayabiliriz; “Kitap idesi, imleyenin sonlu veya sonsuz bütünlüğünün bir idesidir; imleyenin bu bütünlüğü ise, ancak ünlenenin kurulmuş bir bütünlüğü ondan önce geliyorsa, onun yazılışına ve imlerine göz kulak oluyorsa ve idealliği içinde ondan bağımsız kalıyorsa, olduğu şey -yani bir bütünlük- olabilir” (Derrida, 2010, s. 30).

Çocukluk ve Terk Edilmişlik

“Sadece ve sadece fiillerden oluşan bir roman düşünüyorum. (…) ‘Doğurmak’ fiili üzerinde duracak olursak hemen ondan önce ‘hamile kalmak’ var, ondan önce de ‘cinsel ilişkiye girmek’, ‘arzulamak’ ve böylece geriye doğru, ta ‘doğurmak’ fiiline kadar yine. Manyak bir kısır döngü.” (Gospodinov, 2017, s. 45).

Göstergenin bu sonsuz yolculuğu, anlamın sonsuz gerilemesi ve kısır döngü bir köksüzlük, terk edilmişlik temasını oluşturacaktır metinlerde. İsimler nesnelerden kopmuş durumdadır, bütün düzen altüst olmuştur, sonsuzca çoğalan anlamlar karşısında denge sağlanamamaktadır. Bu terk edilmişlik duygusu sadece dilsel bir dönüş kapsamında tartışılmamaktadır. Varoluşsal bir köksüzlüktür buradaki;

İnsan herhalde kendi başlangıcını hatırlayamayacak şekilde ayarlanmış. Kendi doğumumla ilgili hatırlarım yok. Hafıza çalışmıyor, beynimizdeki o bölge henüz hazır değil. Başlangıç belirsiz ve şekilsiz (Gospodinov, 2017, s. 112).

Henüz çocukken terk edilmişizdir; hiçbir zaman o kadar sevilmeyiz. Çocukluğun doğallığı medeniyetle kirlenmemiştir; medeniyet çocukları terk etmiştir. Büyümek ise yer yurt edinmektir, mesken tutmaktır. Çocukluğun doğal olana ve kendine yakınlığı, kendiyle özdeşliği arasına toplumsallaşma arttıkça bir fark girer. “Toplum dışında geçen yedi yıl, yedi yıl devletsizlik, yedi yıl anarşi” (Gospodinov, 2017, s. 113). Çocuklukta kaybedilen bu köksüzlüğün verdiği özgürlüğün hazzı bütün bir ömür oradan oraya savrularak aranacaktır. Köksüzlüğün hüznünü, terk edilmişliği Gospodinov’un ikinci romanında çok daha ağır hissederiz. Roman, terk edilmiş çocuklar tarihinin en ünlü figürüyle açılır: Minotor. Minotor’un hikayesi meşhurdur; insan bedeninde boğa başlı bu yaratık, Pasiphae ile Poseidon’un gönderdiği kar beyaz boğanın yasak aşkından doğmuştur. Minotor çocukluğundan itibaren, Daedalus tarafından inşa edilen bir labirente kapatılmış ve Minos’un emriyle kendisine düzenli olarak Atinalı yedi genç kız ve erkek kurban edilmeye başlanmıştır. Bu kurban etme töreninin üçüncüsünde Atinalı Theseus, Minos’un kızı, Minotor’un ablası Ariadne’nin yardımıyla Minotor’u öldürmüştür (Britannica, 2017). Terk edilen çocuklar Minotor`la sınırlı değildir:

Ayak bilekleri delindikten sonra bir sepet içinde sağa bırakılarak terk edilen, önce kral Polibos, sonra Sofokles, ardından da bir sonraki babası Sigmund Freud tarafından evlatlık edinilen Oidipus. Terk edilen Hansel ve Gretel, Çirkin Ördek, Kibritçi Kız, yetişkin İsa. Kibritçi Kız anneannesinin, İsa babasının yanına gitmek ister. (Gospodinov, 2016, s. 46)

Yukarıda sayılan figürlerin yanı sıra yazarın adaşı olan dede Georgi Gospodinov ve bizzat yazarın kendisini de listeye ekleyebiliriz:

Evde onu tek başına bırakmaya başladıklarında altı yaşındaydı. (…) 1970’lerin tipik çocukluğu. O erken, hala isimlendirilmemiş terk edilmişlik duygusuyla gün boyu kendisiyle baş başa bırakılıyordu (Gospodinov, 2016, s. 49).

Dede Gospodinov’un daha hazin bir hikayesi vardır. Savaş zamanı, babaları cephede ve birkaç aydır kendisinden haber alınamıyordur. Kara gün için saklanan paralar bitmiş, ambar boş, çocuklar açlıktan kırılıyordu. Dede Georgi bu şartlar altında annesi tarafından terk edilmeye bırakılmışken, Ariadne’nin aksine, bu hikayede terkedilmiş çocuğu abla kurtaracaktır. Fakat “günah işlendi bir defa, anne tereddüde düştü” (Gospodinov, 2016, s. 27). Anne tereddüde düştüğü, dünya çocukları terk ettiği anda dünyanın büyüsü bozulmuştur. Bilhassa Hüznün Fiziği‘nde gördüğümüz kadarıyla terk edilmişliğin toplumsal, siyasi bir boyutu da var yazar için. 1989 yılı öncesi ve sonrasında, Sovyet gölgesinde ve sonraki yıllarda hem Bulgaristan`ın hem de sosyalizmin kendisinin tek bir olay olmaksızın [non-eventfulness], mutlak sessizlik içinde geçtiği zamanları anlatır bize başka yerlerde Gospodinov (Gospodinov, 2008). Yıllar boyu artarak devam eden sessizliğe hapsedilmişlik, Bulgar halkı için ikinci bir doğa olmuştur adeta. Hüznün Fiziği`nde de geçen, otobiyografik bir hikaye olduğunu anladığımız anekdota göre; her akşam Gospodinov`un babası kendisini mutfağa kilitleyerek Selena marka transistörlü radyosunu dinlermiş (dinlenmesi yasak kanalları dinlemektedir) ve Gospodinov babasının ne yaptığını gayet iyi bilmesine rağmen bilmiyormuş gibi davranırmış. Bu durum, Bulgar halkı arasında oldukça yaygın, herkesin yaptığı bilinen bir sırmış o zamanlar. Komünizm ülkeyi terk ettikten sonra dahi Bulgar halkının kendilerine ve dünyaya bu aldatıcı, simulatif ve hatta şizofrenik bakışı devam etmiştir (Gospodinov, 2008, s. 2). Sosyalizmin mutlak monotonluğunu anlattığı yazısında Gospodinov, bütün koşulların kontrol edildiği böyle bir sistemde, kusursuz bir tarifle tüm bir geleceğin planını gösteren haritadan kaçan her olay esasen sistemde bir takılma, akışta bir kopma, gerek görülen monotonluğu bozulmasıdır. Hakiki, beklenmeyen, spontane her olay sistem için rahatsız edici, yıkıcıdır (Gospodinov, 2008, s. 3). Örneğin, 1968 gibi önemli bir yıla dair Gospodinov`un anne ve babasına ait hikayeler yoktur. 68 yılı Sofya’yı es geçmiştir. Dünya Bulgaristan’ı terk etmiştir. Bulgaristan dünyanın Minotor’udur. Karanlık bir evde, bu hiçbir şey olmayan ülkede yalnız başına geçirdiği çocukluk yıllarında Gospodinov için hayatın eğlencesi karınca savaşları, güneş ışığının değişik açıları, sümüklü böcekler, sülüklerdi. Büyüsü bozulmuş bu dünyayı ilginç kılan ayrıntılar sıradan olanın bizzat kendisiydi. Çünkü başka hiçbir şey yoktu; “Sadece bayağı olan ilgimi çekiyor. Başka hiçbir şey beni o kadar eğlendirmiyor” (Gospodinov, 2017, s. 46).

Son zamanlarda, en hafif ifadeyle tuhaf sayılabilecek ama semptomatik olarak da görülebilecek bir şeyle uğraşıyorum. Sinekleri ve… doğrudan söyleyeceğim, onların öykülerini inceliyorum. Bu uğraşımı kolaylaştıran bir nokta var- gözlemlenen obje her zaman gözümün önünde. (…) Sineğin bakışını anımsatan çok yönlü bir roman. Ve onun gibi, ayrıntılarla, sıradan gözün göremediği küçük şeylerle dolu bir roman. İşte, itiraf ediyorum, sinekler bana bu yüzden lazım (Gospodinov, 2017, s. 88).

Anankazm, Patolojik Empati veya Obsesif Empatik-Somatik Sendrom

Gospodinov, Hüznün Fiziği‘nde zaman yolculuklarını bir tür “başka bedenlere yerleşme atağı” sayesinde yapıyor. En şiddetli aşaması çocuklukta yaşanan bu hastalığın adı “patolojik empati veya obsesif empatik-somatik sendrom”dur. Bu yolculuklar sadece insanların bedenlerine değil: “Bazen aynı anda bir dinozor, balık, yarasa, kuş, ilkel çorbada yüzen bir tek hücreli veya bir memelinin embriyosuyum, bazen bir mağaradayım, bazen bir rahimde, ki ikisi özünde aynı şeydir- (zamana karşı) korunan bir yer” (Gospodinov, 2016, s. 78). Bu hastalığın en şiddetli aşamasını çocuklukta yaşıyor olmak tesadüf olmasa gerek; insanın dünyaya bu kadar teklifsiz baktığı başka bir zaman var mıdır? Büyümek, daha öncede bahsedildiği gibi doğayla, bu teklifsiz bakışla, başka bedenlerle aramıza medeniyetin, toplumun, normların girmesidir. Benzer tema Doğal Roman‘da da söz konusudur;

Anankazm (Yun. Ananke – saplantı) hastanın yaşamı olduğu belirli deneyimlerinden, onların anormal ve saçma olduğunun farkında olsa bile kurtulamaması durumudur. Bu deneyimler fikir, arzu, korku veya dürtü olabilir; hasta genelde aynı şekilde yaşanan bu deneyimlerin sürekli etkisi altında kalır. A. psiko-nevrotik bir sendromdur. Psikanalize göre a.’nın temelinde egoyu zedeleyen bağlantılı bir iç çatışma yatar. Genelde erken çocukluk deneyimlerinin yanlış işlenmesi sonucunda kendine güveni olmayan ve korkuyu ‘büyüye karşı büyü’ yöntemiyle yok etmeye meyilli kişilerde görülür” (Gospodinov, 2017, s. 119).

Çocukluk henüz dille ilişkinin kurulmadığı, nesneyle ismin bağının oluşmadığı, düzen getirilmemiş bir dönemdir. Dünyayla aramızda mesafe yoktur ya da azdır. Yetişkinlikte kaybedilen bu “hastalık”, belki ancak yazmak ile telafi edilebilecektir. Bir başka bedende yaşamanın, bir sülük, sinek, karınca olmak ya da başka bir insanın bedeninde olmak deneyimi, bu hayal gücü bu kurguyu yapabiliyor olmayı gerektirir. Yazarlık ise bu deneyime en yakın şeydir belki de.

Sonuç

Hüznün Fiziği ve Doğal Roman‘da Georgi Gospodinov’un, Bulgar halkının, 70’lerin, 80’lerin ve sonrasının hikayelerine tanıklık ettik. Bu tanıklık bize sıradan olanın, gündelik olanın içerisinden verildi. Yazar parçalanmış bir benlikle bir bütünlük arayışının yolculuğuna çıkmış gibidir. Labirent imgesi, geçmiş yorumlarıyla birlikte düşünüldüğünde bu bütünlük arayışının, içsel kendiliğimizle dış dünyanın uzlaşımının bir temsilidir. Bir hikaye birçok şekilde başlayabilir ve son bulabilir. Birçok yola sapabilir. Bir hikaye bu anlamda Yolları Çatallanan Bahçe’dir (Borges, 1985). Öykümüz biz doğmadan çok önce başlamıştır. Hayatımızın içerisinden başını uzatan ve bütünlüğü arama yolculuğumuzda varlıklarını fark etmek zorunda olduğumuz bir sürü kişi vardır. Hüznün Fiziği‘nin girişindeki “Ben Varız” ve sonundaki “Ben Vardık” cümleleri belki de buna işarettir. Bütünlük arayışı içerisinde parçalanmış bir benlik Doğal Roman’da, yazarın parkta kendisiyle karşılaşmasıyla açığa çıkmaktadır. Bu hikaye bize yine bir parkta kendisiyle karşılaşan bir yazarın konu edildiği Öteki adlı hikayeyi hatırlatmaktadır (Borges, 1988, s. 9-16). Borges’in sesi kitap içerisindeki birçok figürde duyulmaktadır. Labirent ve Minotor bu figürlerin önde gelenleridir. Başlangıçlardan oluşan bir kitap yazma fikri de yine akla Luis Borges`in Kum Kitabı öyküsünü getirmektedir. (Borges, 1988, s. 92-96) Çocukluk ve terk edilmişlik temaları Bulgaristan’a özgü siyasal ve toplumsal süreçlerle birlikte değerlendirilmelidir. Çocukluk, medeniyetin terk ettiği, en özgür, kendimize ve doğaya en yakın olduğumuz dönem olarak terk edilmişlik anlamına gelmektedir. Bunun yanı sıra, Bulgaristan’da sosyalizm dönemine özgü bir çocukluk bir başka anlamda da terk edilmişlik anlamına gelmektedir: Bulgaristan’ın tüm bir Avrupa içerisinde kendine özgü terk edilmişliği ve çalışmak zorunda olan ebeveynleri tarafından evde yalnız bırakılan bir çocuğun terk edilmişliğidir. Peki yazar ne zaman huzur bulmuştur? Bu bütünlüğe nasıl kavuşmuştur? Yine bir çocukla, kendi kızının yüzünü dönmesiyle, ona merhaba demesiyle, hayatında yer alan tüm kişilerle beraber huzura ve bütünlüğe kavuşmuştur. Tüm terk edilen çocukların, Minotor’un, sosyalizmin çocuklarının yazarın hikayesi nihayete kavuşmuştur. Bütünlük arayışında çıkılan bu yolculukta sapılan onca yoldan sonra birliği sağlamaya yönelik bir girişimdir roman. Gospodinov bunu şöyle aktarır;

Dünya birdir ve roman onu birleştirir. Başlangıçlar verilmiştir, kombinasyonlar sayısızdır. Her kahraman, öyküsünün kendisine biçtiği kaderinden kurtulmuştur. Başı kesilen romanların ilk bölümleri boşlukta panspermia gibi dolaşmaya ve doğumlara neden olmaya başlar -ne dersin Anaksagoras? (Gospodinov, 2017, s. 22)

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2018. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova