ISBN13 978-605-316-135-6
13,5x21,5 cm, 440 s.
Liste fiyatı: 48.00 TL
İndirimli fiyatı: 38.40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Walter Benjamin diğer kitapları
Brecht'i Anlamak, 1984
Son Bakışta Aşk, 1993
Moskova Günlüğü, 2001
AYIN ARMAĞAN KİTABIAYIN ARMAĞAN KİTABI
Ajanda 2019 / İnsan nedir ki?
1. Basım
Liste Fiyatı: 6.00 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Radyo Benjamin
Özgün adı: Radio Benjamin
Çeviri: Cemal Ener, Elif Okan Gezmiş
Yayına Hazırlayan: Savaş Kılıç
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2018

Sevgili görünmezler!

Şu lafı sık sık duymuşsunuzdur: “Tanrım! Bizim gençliğimizde bu kadar iyi imkânlar yoktu. Biz o zamanlar derslerden kaç alacağız diye korkardık; sahilde yalın ayak yürümemize izin verilmezdi.” Peki şunu duydunuz mu hiç: Tanrım! Ben çocukken bu kadar güzel oynamazdık. Veya: Ben küçükken böyle güzel hikâye kitapları yoktu. Hayır. İnsan çocukken ne okur veya ne oynarsa, onu hem en güzel ve en iyisi olarak, hem de, çoğu zaman, hatalı da olsa, eşsiz bir şey olarak hatırlar.

~

Walter Benjamin gibi bir düşünürün karşısına radyoda program yapma, çocuklara, gençlere ve yetişkinlere ulaşma imkânı çıksaydı ne tür programlar yapardı? Böyle bir dinleyici kitlesine nelerden söz ederdi? Ve belki daha da önemlisi, söyleyeceklerini nasıl söylerdi?

Benjamin, 1929-1933 arasında Frankfurt ve Berlin radyolarında 80’i aşkın yayın yaptı. Bu programlarda sunduğu metinlerin önemli bir kısmının yer aldığı derlemede, eşitlikçi bir pedagoji anlayışıyla kaleme alınmış çok sayıda deneme, öykü ve radyo oyununun yanı sıra düşünürün yetişkinler için yaptığı programlarda sunduğu çeşitli edebiyat eleştirisi metinleri ve radyo hakkında yazdığı kimi yazılar da yer alıyor.

Benjamin okurlarının yanı sıra eğitim, çocukluk, medya çalışmaları ve tiyatro gibi temalarla ilgilenenlerin de severek okuyacağına inanıyoruz.

İÇİNDEKİLER
Kısaltmalar ve Metinler Üzerine Bir Not
Giriş: Walter Benjamin Radyoda

Birinci Kısım
Gençlik Saati: Çocuklar İçin Radyo Hikâyeleri

1. Berlin Lehçesi
2. Eski ve Yeni Berlin’de Sokak Satıcıları ve Pazarlar
3. Berlin’de Kukla Tiyatrosu
4. Şeytani Berlin
5. Berlinli Bir Sokak Çocuğu
6. Berlin Oyuncak Turu I
7. Berlin Oyuncak Turu II
8. Borsig
9. Kiracı Kışlaları
10. Theodor Hosemann
11. Pirinç İmalathanesine Bir Ziyaret
12. Theodor Fontane’den Mark Brandenburg’da Yürüyüşler
13. Cadı Davaları
14. Eski Almanya’da Haydut Çeteleri
15. Çingeneler
16. Bastille, Eski Fransız Hapishanesi
17. Kaspar Hauser
18. Dr. Faust
19. Cagliostro
20. Posta Pulu Sahteciliği
21. Kaçakçılar
22. Napoli
23. Herculaneum ve Pompeii’nin Yıkılışı
24. Lizbon Depremi
25. Kanton’daki Tiyatro Yangını
26. Tay Halici’ndeki Demiryolu Faciası
27. 1927 Mississippi Seli
28. Gerçek Köpek Hikâyeleri
29. Karmakarışık Bir Gün: Otuz Bilmece

İkinci Kısım
Çocuklar İçin Radyo Oyunları

30. Kaspercik Hakkında Kuru Gürültü
31. Soğuk Kalp: Wilhelm Hauff’un Masalından Uyarlanmış
Bir Radyo Oyunu (Ernst Schoen ile Birlikte)

Üçüncü Kısım
Radyo Konuşmaları, Oyunlar, Diyaloglar
ve İbretlik Radyo Oyunları

32. Çocuk Edebiyatı
33. Toza Toprağa Yazılı: Bir Öykü
34. E.T.A Hoffmann ve Oskar Panizza
35. Komedi Yazarlarına Reçete
36. Meslekler Atlıkarıncası
37. “Zam mı?! Onu da Nereden Çıkardınız!”
(Wolf Zucker ile Birlikte)
38. Klasiklerin Yazarları Henüz Yazmaktayken
Almanlar Ne Okuyordu?
39. Lichtenberg: Bir Kesit

Dördüncü Kısım
Benjamin’in Radyoyla İlgili,
Radyoda Yayınlanmamış Yazıları

40. Radyo Hakkında Düşünceler
41. Tiyatro ve Radyo
42. İki Tür Popülerlik
43. Radyo Yayıncılığının Durumu
44. İbretlik Radyo Oyunları

Ekler:
Walter Benjamin’in Radyo Yayınları
Dizin
OKUMA PARÇASI

Giriş: Walter Benjamin Radyoda, Lecia Rosenthal, s. 11-15

Theodor Adorno, Walter Benjamin’in yazılarının bomba tesiri yaratan cazibesini anlatmak için “radyoaktif ” tabirini kullanır. [1] Benjamin’in geniş bir yelpazeye yayılan öngörülemez nitelikteki çalışmalarının gücü, yeni ürünlere vesile olmasından ve farklı disiplinler üzerindeki etkilerinden anlaşılır. Adı ekseriyetle fotoğraf hakkındaki yazılarıyla ve sinema, mimari, Yahudi teolojisi, Marksizm, çeviri çalışmaları, şiddet ve egemenlik alanlarına yaptığı katkılarla anılan Benjamin’in, radyo tarihinin ilk dönemlerindeki katkıları ise nispeten gölgede kalmıştır.

1927’den 1933’ün başlarına dek Berlin Radyosu ile Frankfurt Radyosu arasında mekik dokuyan Benjamin, yeni bir mecra olan Alman radyosunda seksen ila doksan program hazırlayıp sunmuştur. [2] Çoğu çocuklara yönelik yayınlar kapsamında yapılmış olan bu programlar, hayranlık uyandıran genişlikte bir konu yelpazesini ele alır: hızla değişmekte olan Berlin’in tipolojileri ve arkeolojileri; çocukluk alanının değişen yüzünden ve inşasından sahneler; doğru ile yanlışın sınırlarını belirsizleştiren örnek üçkâğıtçılık, dolandırıcılık, sahtekârlık vakaları; Vezüv’ün patlaması ve Mississippi Nehri’nin taşması gibi felaketler ve daha niceleri. Özellikle çocuklar için yapılmış radyo konuşmalarına ve tiyatrolarına ek olarak, Benjamin patronun nasıl yönlendirilebileceğinden, kişisel gelişim ve kendini satma retoriğinden (“Zam mı?! Onu da Nereden Çıkardınız!”) tutun da edebiyat zevkiyle ve okuma pratiklerinin popülerleşmesiyle ilgili Aydınlanma tartışmalarına (Klasiklerin Yazarları Henüz Yazmaktayken Almanlar Ne Okuyordu?) varıncaya kadar muhtelif konularda da programlar hazırlamıştır. Lichtenberg: Bir Kesit başlıklı radyo oyununda Benjamin, insanların mutsuz olma kapasitesini değerlendiren dışsallaştırılmış, başka bir dünyaya ait, bir bakıma her şeyi bilen anlatıcıları (ve, Benjamin’in öne sürdüğü üzere, psikanaliz taraftarlarını) andıran “ay canlılarının” eline çeşitli gözetleme araçları verir. Ve bunlar Benjamin’in radyo için ürettiği metinler arasında bulabildiklerimizin yalnızca bir kısmıdır.

I. Kısımda Benjamin’in Berlin Radyosu ve Frankfurt Radyosu’nun “gençlik saati” için yazıp sunduğu “çocuklar için radyo hikâyelerinden” günümüze ulaşan metinler yer almaktadır. II. Kısımda Benjamin’in çocuklar için yazdığı radyo oyunları olan Kaspercik Hakkında Kuru Gürültü ve Soğuk Kalp bulunuyor (bu ikincisini Ernst Schoen ile birlikte yazmışlardır). III. Kısım, Benjamin’in “edebi radyo konuşmalarını”, derslerini, okumalarını, radyo sohbetlerinden ulaşılabilen metinleri, Hörmodelle yani ibretlik radyo oyunlarını ve çocuklar için hazırlanmamış iki radyo oyununu bir araya getiriyor. Son olarak IV. Kısımda, Benjamin’in radyoda yayınlanmak üzere kaleme alınmamış olmakla beraber radyo üzerine olan yazılarından bir seçki sunulmaktadır.

İyi Çekmeyen Radyo, Kesintili Alımlama

Tematik ve biçimsel zenginliğine, Benjamin’le alakalı her şeye duyulan o bitmez tükenmez ilgiye rağmen, radyo programlarının pek dikkat çekmemiş olması şaşırtıcı. Yeniden üretim teknolojilerinin sanat eserlerinin deneyimlenme, tüketilme ve anlaşılma biçimlerini nasıl etkilediğini konu edinen öncü çalışmalarıyla tanınmaya ve anılmaya devam etse de, Benjamin’in radyo tarihinin ilk dönemlerine yaptığı bu katkılar ve konuya dair düşünceleri gerek onun mirasına dair tartışmalarda gerekse geçtiğimiz yüzyılda filizlenen yeni medyaya, özellikle de sesli medyaya dair tartışmalarda nispeten gözardı edilmiş, gereken yeri bulamamıştır. Karşımızda duran bu malzeme, bu tür çalışmaların bugüne dek nasıl gölgede kaldığı veya, bahsi geçen medyaya daha uygun bir metafor kullanacak olursak, nispeten duyulmadığı sorusunu gündeme getirir. Bu soruya iki spekülatif cevap vermek istiyorum. Bunların biri, radyonun tarihiyle ve Benjamin’in radyo çalışmalarının arşiv durumuyla ilgili; diğeri ise yaşamöyküsel bir açıklama. Süreç içinde, radyodaki malzemelerin yayınlanma tarihlerinin izini sürecek, bu arada alımlamanın kesintiye uğramasına neden olan frekans karışmalarını tespit edeceğiz.

Benjamin’in radyo programlarının yayını, sık sık daha genel anlamda işitsel nesneyle ilişkilendirilen dağılma ve kayıp biçimlerine maruz kalmıştır. Bir eleştirmenin öne sürdüğü üzere, “Tarihsel nesne olarak ses iyi bir hikâye veya tutarlı bir karakter listesi tedarik edemeyeceği gibi, ilerleme ya da kuşak olgunlaşması gibi ersatz kavramları da doğrulayamaz. Tarih dağınıktır, uçucudur ve büyük oranda başka şeylerin güdümündedir; tıpkı ses gibi, o da her bakımdan zayıf bir nesnedir.” [3] Başka bir deyişle, elimizde Benjamin’in radyo çalışmalarının tamamına (yani metinler, performanslar ve sanat eserleri olarak hepsine) dair eksik bir anlatı kalmasının tek sebebi ne radyonun henüz emekleme dönemlerinde çalıştığı için canlı yayınların ileride banttan oynatılmak üzere kaydedilmemiş olmasıdır ne de yazılı metinleri kendisinin derli toplu arşivlememesi. Bu ve –günümüze kalan metinlerin zorlu, karmaşık tarihçesi de dahil olmak üzere– diğer bazı koşullar Benjamin’in radyo çalışmalarının tarihinin hiç kuşkusuz bir parçası olsa da ve kaybedilmiş olanların hikâyesini de paradoksal biçimde dahil etmeye veya kabul etmeye mecbur kalsak da, eksiksiz bir tablo sunmanın imkânsızlığı, bir mecra olarak sesli yayının ve doğrudan sesli performansın asli bir parçasını oluşturmaya devam eder.

Benjamin’in Ernst Schoen ile birlikte çocuklara yönelik olarak yazdığı radyo oyunu Soğuk Kalp’te Radyo Sunucusu karakteri, (Wilhelm Hauff’un metne adını veren masalından alınan) diğer karakterleri “Ses Diyarı”nda kendisine katılmaya ikna etmeye çalışır. “Ses Diyarı” tabiri, radyoculuğun yerellikten çıkmış bölgesine mekânsallık katan bir mecaz, radyo dalgalarının iletiminin belirsiz mekânına ve görünmez sınırlarına giydirilmiş bir çerçevedir. Sunucu, bu karakterlere şöyle der: “Ses Diyarı’na girip binlerce çocuğa seslenebilirsiniz ama bu diyarın sınır muhafızı benim ve önce bir şartı yerine getirmeniz gerekiyor” (bkz. ileride s. 267). Sunucunun sonradan getirdiği açıklamalardan anlaşıldığı üzere, bahsi geçen bu “şart” ile radyonun ve genel olarak işitsel yayınlara dayalı diğer mecraların maddi ve mecraya özgü koşullarından birine gönderme yapılmaktadır: Radyo, bedendeki her tür maddi tuzaktan kurtulmayı gerektirir. Karakterler “her tür gösterişten, dış güzellikten vazgeçme”ye razı olmalıdır; bu tür bir soyunma, bedenden arınma eyleminin, radyonun doğasından kaynaklanan görsel olanı tamamen işitsele çevirme ihtiyacına tuhaf ve terziliği andıran bir vurgusu olur. O halde, Ses Diyarı’nda “ses[ten] başka bir şey kalmamalıdır”. Neyse ki bu bedelin bir de ödülü vardır: “o ses, aynı anda binlerce çocuk tarafından duyulacaktır” (bkz. ileride s. 268).

Radyo eleştirisi bu duruma –bazen “yeni” olduğu düşünülen bir mecranın yükseltmesiyle çok daha geniş yankılanan bir sesin bedenden ve kaynağından kopmasından doğan tuhaf ve güçlü etkiye– akusmatik ses adını vermiştir. Akusmatik ses, “kaynağı görülemeyen sestir; kökeni saptanamayan, yeri belirlenemeyen sestir. Bir köken, bir beden arayan sestir.” [4] Sunucunun öne sürdüğü “şart”tan da anlaşılacağı üzere, akusmatik sesin etkilerinden biri, çok geniş bir alana yayılması, dolayısıyla insan sesinin kendini duyurma becerisinin sınırlarını hem aşması hem de yeniden tanımlamasıdır.

Notlar


[1] Theodor W. Adorno, Prisms, çev. Samuel ve Shierry Weber, Cambridge, MA: MIT Press, 1983, s. 229. Tamamı “Onun sözcüklerinin merceği altına giren her şey dönüşüyor, adeta radyoaktif hale geliyordu” olan cümlenin Almancası şöyle: “Unter dem Blick seiner Worte verwandelte sich, worauf immer er fiel, als wäre es radioaktiv geworden” (“Charakteristik Walter Benjamins”, Prismen, kulturkritik und Gesellschaft içinde [Frankfurt: Suhrkamp, 1955], s. 232). Adorno’nun metaforu sınır aşımını farklı bir yerden tasvir etse de, Almancadaki “radioaktiv” kelimesi, yine Almanca bir kelime olan Rundfunk (radyo) ile ortak bir çağrışım barındırır: atmosferde yayılma, dağılım, sınırlandırılmış alan boyunca ve içinde kontrolsüz hareket. Hava dalgaları, atmosferdeki hava gibi, yarı görünmez bir sahneyi veya bir aktarım aracını temsil eder. Adorno bu iki (nispeten çağdaş) ışınsallık biçiminin tesadüf edişine doğrudan bir gönderme yapmasa da, Benjamin’in dikkatli gözünün ve bundan doğan çalışmalarının radyoaktif bir dönüşüme yol açtığı düşüncesi, radyonun gerek kendisinden gerekse yayın yapabilmesinden kaynaklanan gücün yeni ve heyecan verici olmakla beraber tehlike potansiyeli de taşıdığını ima eder. Bu arada Almanya’da ilk zamanlar “radyo” yerine Almanca Rundfunk sözcüğünün kullanılmasına ilişkin tartışmalar için bkz. Peter Jelavich, Berlin Alexanderplatz: Radio, Film and the Death of Weimar Culture (Berkeley: University of California Press, 2006), s. 42. Metne dön.
[2] Aşağıda anlatılan sebeplerden ötürü, bu programların tam sayısını belirlemekte zorluk çekiyoruz. Benjamin’in radyodaki eserlerinden kalan, içlerinde Berlin ve Frankfurt radyo istasyonlarının program rehberlerindeki duyuru tarihlerinin ve günümüze ulaşmış daktilo edilmiş metinlerin de yer aldığı arşivlerle ilgili şu âna kadarki en detaylı bilgileri Sabine Schiller-Lerg’in Walter Benjamin und der Rundfunk (Münih: K. G. Saur, 1984) kitabında bulabilirsiniz. Bu kitabın “Ekler” kısmında Schiller-Lerg’in Benjamin’in bilinen ve tarihi belli seksen altı programdan oluşan kronolojisini alıp ona bazı eklemeler yaptım. Benjamin’in yaptığı bilinen yayınların bir kısmının daktilo edilmiş metinleri ya kayıp ya eksik ya da tarihsiz. Başka yayınlar da yapmış olması ihtimali bulunduğundan ve bilinen yayın tarihlerinin bir kısmı şüpheli olduğundan, Benjamin’in radyo arşivinin tarihine ve dağılımına dair eksiksiz bir tablo sunmak mümkün değil. Schiller-Lerg’e göre “90 civarı metin bulundu veya yeniden oluşturuldu” (“Walter Benjamin, Radio Journalist: Theory and Practice of Weimar Radio”, çev. Susan Nieschlag, Journal of Communication Inquiry, no. 13.1 [1989], s. 45.) Gelgelelim, bu sayının toplam yayın sayısı, yani Benjamin’in radyo metinlerinin okunduğu veya sahnelendiği durumların sayısı olduğu unutulmamalıdır (her defasında olmasa da çoğu zaman Benjamin eserleri kendisi okur veya yapım sürecinde bizzat bulunurdu). Bazen Benjamin aynı eseri veya bir benzerini hem Berlin Radyosu’nda hem de Frankfurt Radyosu’nda dinleyiciyle buluşturuyordu (bir defasında buna Köln Radyosu da eklenmişti). Benjamin’in radyo alanındaki ürünleri ve radyo performanslarının bilinen tarihleri için bkz. ileride “Ekler”. Metne dön.
[3] Douglas Kahn, “Introduction: Histories of Sound Once Removed”, Wireless Imagination: Sound, Radio, and the Avant-Garde içinde, haz. Douglas Kahn ve Gregory Whitehead (Cambridge: MIT Press, 1992), s. 2. Radyonun mecra olarak özgüllüğünü çok daha net biçimde tartışan Denis Hollier bir yayının “arşivlenemez ahret yaşamından” söz eder; yani yayını canlı, uçucu, ele geçmez bir olay olarak konumlandırır. “Geride arşivlenebilir bir mecrada tortu bırakmadığı sürece ses bir olaydan ibaret kalır; iz bırakmadan, tekrarlanamadan, atıf alamadan, huzura çağrılamadan... ortadan kaybolur. Radyonun alemetifarikası canlı olmasıdır. İçinden canlı sözcükler akar ve kendisini hiç çekinmeden tüketir. Hiçbir iz bırakmaması, bu mecranın henüz olgunlaşmamış olmasına bağlı geçici bir kusur olarak görülemez zira mecrayı tanımlayan tam olarak budur zaten. Bu tanım, kayıt teknolojilerindeki gelişmelerin ve radyonun sosyal başarısının tehdidi altındadır.” Hollier radyonun bu özgüllüğünü radikal bir “canlı yayın çağrısı” veya “radyofonik ütopya” olarak, yani –radyo kelamının kutsal kelamdan çok da farklı olmayacak şekilde tekrarlanamaz ve dolayısıyla kirletilemez kalabilmesi imkânı üzerine kurulu olan– imkânsız, apokaliptik bir ereklilik olarak tanımlar. Bu bakımdan, radyo meşru –ve belki de unutulacak– biçimde kitabın sonunu ilan edebilir (“kâğıdın ölümünü ancak radyo ilan edebilir”): Sona dair, (edebiyatın, kitapların, yazının, arşivciliğin, dünyanın) sonuna dair edebi veya yazılı beyanlar, kendilerinin daima yenilenebilir olmasının sunduğu çifte açmazla karşı karşıyayken, bir radyo yayını gayet inandırıcı biçimde kendisini son konuşma, mutlak kırılma, nihai kapanış ilan edebilir. Hollier, “The Death of Paper: A Radio Play”, October, no. 78 (Sonbahar, 1996), s. 18-19. Felaketlerin ve doğal afetlerin ele alındıkları da dahil, Benjamin’in yayınları, radyoyu özü itibariyle böyle tek yönlü veya arşivsiz bir şey olarak düşünme eğilimini paylaşmaz. Metne dön.
[4] Mladen Dolar, Sahibinin Sesi, çev. Barış Engin Aksoy (İstanbul: Metis, 2012), s. 64. Rudolf Arnheim, Radio (1936) başlıklı kitabında bu şartı kısa ve öz olarak ortaya koyar ve sunucuya dair şunları söyler: “Radyonun sözcüklerle erişilebilecek en saf özelliklerinden biridir. Bir sesten ibarettir, bedensel varoluşu yayına yansımaz. Müzik gibi o da hoparlörün ötesinde değil bizzat içinde var olur.” Arnheim, Radio, çev. Margaret Ludwig ve Herbert Read (Londra: Faber and Faber, 1936), s. 197. Sesin yeniden üretilebilirliğinin akusmatiğine dair eleştirel bir tartışma için bkz. Jonathan Sterne, The Audible Past (Durham: Duke University Press, 2003), s. 20-26. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Murat Cankara, "Allo, allo muhterem samiin", Agos Kitap/Kirk, Eylül 2018

Radyo Benjamin, dört bölümden oluşuyor. Birinci bölümde Walter Benjamin’in 1927-33 yılları arasında Berlin ve Frankfurt radyolarında sunduğu 80-90 programdan günümüze ulaşabilenler arasından 29 tanesi yer alıyor. ‘Gençlik Saati’ için hazırladığı ve ortalama 20-30 dakikalık bu programlarda ‘çocuklar için radyo hikâyeleri’ anlatıyor, Benjamin. İkinci bölümde, yine çocuklar için yazdığı (ikincisini ona olağanüstü zor koşullarda bu işi sağlayan okul arkadaşı Ernst Schoen ile birlikte yazmışlar) iki radyo oyunu var. Üçüncü bölümün başlığı ‘Radyo Konuşmaları, Oyunlar, Diyaloglar ve İbretlik Radyo Oyunları’. Son bölümün içeriği ise radyo için değil, radyo üzerine yazılmış kısa metinler.

Kitabın orijinalini yayına hazırlayan Lecia Rosenthal’in önsözünden anlaşıldığı kadarıyla, Benjamin radyoyu daha ziyade kendisini maddi bakımdan desteklemek için bir araç olarak görmüş, 1940’ta Paris’e kaçarken arşivinin bir kısmını ardında bırakmış ve bunlara Gestapo el koymuş. Neticede bir dizi tesadüf sonucu gün ışığına çıkan radyo metinleri ancak 1983 yılında, onun toplu eserlerini yayına hazırlayan editörlerin erişimine açılmış. Rosenthal, Benjamin’in kendi ürettiği bu metinlere karşı ‘küçümseyici bakış’ının editörler tarafından da benimsendiğini, radyo için üretilen bu metinlerin daha önce hiç bir arada, anlamlı bir grup olarak sunulmadığını vurguluyor. Bunun haricinde de birtakım güçlükler var. Sunulmak üzere yazılan bu metinlerden hangilerinin programa dönüştüğünü belirlemek başlı başına bir iş. Bunun için kitabın sonunda bir liste mevcut. Üstelik burada görmezden gelinemeyecek bir performans tartışması da söz konusu: Benjamin bu metinlere nasıl ses verdi? Son tahlilde bunlar programın kendisi veya deşifresi değil, program olması amaçlanan yazılı metinler. (Ne yazık ki Benjamin’in hiçbir ses kaydına ulaşılamamış.) Her hâlükârda, Benjamin’in 1930 civarında Almanya’daki çocuklar için hoş bir seda olduğunu tahmin etmek zor değil. Dahası, editörün de haklılıkla altını çizdiği üzere, bu metinlerin onun ‘ciddi’, ‘ağır’, kendisinin önemseyip yetişkinlerin de okuyup anlamak için çabaladığı eserleriyle buluştuğu noktalar üzerine kafa yormak da kıymetli olsa gerek.

Radyo deneyleri

Önce şu: Epeydir bu kadar ‘bitmesin’le okumamıştım bir kitabı. Benjamin’in anlattıkları insanın entelektüel iştahını gerçekten kabartıyor. Acaba asıl muhatapları için tam olarak ne ifade ediyordu bu programlar? Lizbon Depremi’nin yarattığı yıkımı ve Kant üzerindeki etkisini, çocukluğunda Faust’un serencamını kukla tiyatrosunda izleyen Goethe’yi, eski Berlin’deki sokak satıcılarının konuştuğu dili, Çingenelerin sıradışı dünyasını, Çin’deki büyük tiyatro yangını faciasını, Amerika’daki içki kaçakçılığını, Mississippi’deki seli, Engizisyon’un meşum Cadı Avı’nı ve bunun Avrupa hukuk tarihi için anlamını, Berlin’de başlayan çirkin toplu konut furyasını, ana babalarının oynadıkları oyuncakları ve posta pulu sahteciliğinin sebepleriyle tekniklerini dinlediklerinde ne hissediyorlar, ne düşünüyorlar, sonrasında ne yapıyorlardı? Ebeveynler de çocuklarla birlikte dinlemiş miydi Benjamin’i? Onlar ne düşünüyorlardı? Zira, tahmin edileceği üzere, Benjamin neyi, nasıl, ne kadar anlatacağını; ama daha da önemlisi, bu yeni medyanın (Almanya’da ilk yerel radyo yayını 1923’te yapılmış) özgünlüğünü, imkânlarını ve kitleler üzerindeki etkisini enine boyuna tartıyor (bir konuşmasında kendini terkip hazırlayan eczacıya benzetiyor), hatta kendi deyimiyle bu konuda deney de yapıyor. Bilginin popülerleştirilmesinin eski ve yeni biçimleri, yüzeyselden yola çıkarak derinleşme yöntemi, sunucu ile dinleyici arasındaki eşitsiz ilişki, bu yeni medya aracının kitleleri eğitim müessesesinin aurasından özgürleştirme potansiyeli onun için önemli mevzular. Gerek çocuklara anlattığı hikâyeler gerek Brecht’ten ilhamla yazdığı eğitici/ibretlik oyunlar ve dinleyicisini muhakeme yapmaya sevk etmek amacıyla yazılmış diyaloglar da bu arayışları gösteren deneyler aslında.

Benjamin’in radyo konuşmalarının ilgi çekici yanı sadece bu yeni medyanın imkânları üzerine tefekkür ve bunun sonucunda giriştiği deneyler değil elbette. Onun zihin dünyası hakkında da anlamlı ipuçları veriyor bu kısa konuşmalar. Buradaki haliyle Benjamin; felaket ve felaketten çıkarılabilecek sonuçlar üzerine düşünen, değişime ve farklılıklara aşırı duyarlı, tekniğin yarattığı imkânlara meraklı, kenti izlemeyi ve hatırlamayı seven, az bilinen metinler üzerinden geriye doğru giderek arkeolojik kazı yapmaya eğilimli, karşılaştırmayı önemseyen, kaynaklarına eleştirel yaklaşan, tarihin kıyısına köşesine itilmiş olanlara karşı hatırşinas, ele aldığı meselelerin alışalageldik bağlamlarının dışında da anlamlı olduğunu göstermeye arzulu, -ister doğadan gelsin ister devletten ya da kiliseden- şiddeti anlamaya çalışan, çelişkilerin peşini kolay kolay bırakmayan bir filozof, sosyolog ve etnograf.

‘Cadı Davaları’

Okurken insanın aklına başka sorular da gelmiyor değil şüphesiz. Acaba Benjamin’in minik ya da ergen dinleyicileri arasından ne kadarı sonraki yıllarda Nazi olmuştu? Fransa’ya girerek 1940 yılının 26 Eylülü’nü 27’sine bağlayan gece onu intihara sürükleyen Hitler askerleri arasında, ne bileyim, ‘Cadı Davaları’ konuşmasını dinlemiş olanlar var mıydı? Çocukken ağızları bir karış açık ondan Faust ve Hoffmann dinleyenler, daha sonra onu sadece vatanından değil, anadilinden ve içinde yaşadığı kültürden kovarken (Jean Améry, bilhassa entelektüel Alman Yahudileri’nin yaşadıklarını bu şekilde ifade etmişti [Suç ve Kefaretin Ötesinde: Alt Edilmişliğin Üstesinden Gelme Denemeleri, Metis, 2015]) hem ona hem kendilerine ne yaptıklarının farkında mıydılar? Haydi işi buraya taşıyalım, kuzucuklar; güzel memleketimiz Hitler Almanyası’ndan kaçmak zorunda kalan bilim insanlarına kucak açmamış mıydı? Hem onun Almanya’yı terk ettiği yıl (1933), biz de tam Darülfünun’u temizleyip Yeni Türkiye’ye hazırlamıyor muyduk? Gerçi Benjamin Batı’ya değil de Doğu’ya doğru kaçsa, ihtimal bu kez de, 1930’larda doğup sonradan koca koca ninelerimiz dedelerimiz olacak yavrukurtlara Kızılderililerin aslen Türk olduklarını ve zamanla dillerini kaybedip yozlaştıklarını –belki yarım yamalak bir Türkçeyle belki de Almanca kaleme aldığı ve bir Ermeni mütercimin aktardığı metin vasıtasıyla– anlatmak zorunda kalacaktı. Zira radyonun “Allo, allo muhterem samiin [dinleyiciler]” sözleriyle, hem de Türkçe ve Fransızca olarak iki dilde, açıldığı güzel memleketimizde, o yıllarda, mümkün mertebe müzik yayını yapmak, akabinde de milleti millet olduğuna ikna etmek daha ziyade ehemmiyetliymiş. (Bu vesileyle Meltem Ahıska’nın Radyonun Sihirli Kapısı: Garbiyatçılık ve Politik Öznellik [Metis, 2005] kitabını anmış; on gün önce, bir kadı tarafından, terör örgütü propagandası yapmakla itham edildiğini de hatırlamış olalım.)

Son olarak, Metis Yayınevi’ne bir öneri: Devlet Tiyatrosu oyuncusu olmayan (ya da hiç diksiyon eğitimi almamış) ve yine de okuduğuna anlam/duygu katmayı bilen birine bu metinlerden bazılarını okutup kamuya sunmak çok mu kötü fikir?

Devamını görmek için bkz.

Ali Bulunmaz, "'Kör noktadan' gelen ses", Cumhuriyet Kitap Eki, 11 Ekim 2018

Walter Benjamin’in programlarının metinleri ile radyo üzerine kaleme aldığı yazılar, hikâyeler ve ufak tefek piyeslerin toplamı olan Radyo Benjamin, önce Nazilerin eline geçmiş, ardından bir tesadüf eseri gazete arşivlerine karışıp bugünlere gelmişti. Yıllar sonra okurla buluşan bu metinler, aktardığı dünya sorunlarını yorumlayan bir entelektüeli karşımıza çıkarıyor.

Görüntünün her şey olmadığı günlerde Walter Benjamin, sözün ağırlığını hissettiren radyo programları yapmıştı. 1929-1933 arası devam eden yayınlarda Benjamin, mikrofona geçip çocuklara, gençler ve yetişkinlere hikâyeler anlatıyordu. Bir düşünür ve yazarın, büyük bir ekonomik durguluğun pençesine düşen memleketi Almanya’dan Avrupa’ya uzanan sesi, oyun hâlini alırken titizlikle inşa ettiği pedagojik söylemini yansıtıyordu.

Söz konusu yayınların metinleri ile radyo üzerine kaleme aldığı yazılar, hikâyeler ve ufak tefek piyeslerin toplamı olan dosya, önce Nazilerin eline geçmiş, ardından bir tesadüf eseri gazete arşivlerine karışıp Radyo Benjamin ismiyle kitaplaşarak bugünlere gelmişti.

Geç yayımlanan metinler

Kült kitaplarıyla karşılaştırıldığında Benjamin’in radyo yayınları beklenen ilgili görmedi. Hatta yazarın, Berlin ve Frankfurt Radyosu’ndaki yayınlarının metinlerini çok önemsemediği biliniyor.

Konu çeşitliliği açısından zengin yayınlarda, aktardığı dünya sorunlarını yorumlayan bir entelektüel kimliğiyle dinleyicilere seslenen yazarın program metinleri yayımlandıktan sonra büyük bir ilgi gördü.

Henüz yolun başındaki radyodan sesini duyuran Benjamin, iyi bir arşivci olmasına rağmen yayınlarını kaydetmiyor ve program metinlerini geri plana atınca bu notlar epey geç tarihlerde gün yüzüne çıkıyor. Geç yayınlanmasının bir başka nedeni, program metinlerinin dolambaçlı yollardan geçerek badireler atlatması; kimi zaman ise yazarın arşivinin talan edilmesi.

Almanya’nın hızla değişen, daha doğrusu değiştirilen politik yapısını ve sosyal dokusunu, ahlaki yozlaşmayı, erişkinliğe çabucak ulaşmada bir basamak gibi görülen çocukluğu, hayatın olağan akışının bir parçası sayılan adi suçları, popülerliği ve popülizmi, kitapları ve okumayı, Aydınlanmayı ve kişisel gelişimi anlattığı yayın metinleri, Benjamin’in tarihsel kişiliğini de koyuyor ortaya. Yazar, hem içi boşaltılan toplumsal dokuya bakıyor hem de bunu tedavi edebileceğini umduğu bir pedagojiye sarılıyor yayınlarında. Çocuklara tanıttığı köhne Berlin’in kültürel kimliğini yâd ediyor. Bir anlamda kültürel sınıflandırma yoluna girip eski-yeni karşılaştırması yapıyor. Sadece bu değil elbette; son yayınında anlattığı Missisippi Nehri taşkınını, Lizbon depremini, o günlerde ses getiren bir tren kazasını veya 1930’lardaki çıkar ilişkilerini çözümlemesi, kaybolan yaşam tarzlarını anarken güncelle bağını koparmadığını gösteriyor.

Kitapların habercisi yayınlar

“Kör nokta”dan seslenen Benjamin için program yaptığı radyo, yalnızca sorular sorup yanıtlar aradığı bir iletişim aracı değil, aynı zamanda dinleyicilere oyunlar oynadığı bir başka dünya. Öte yandan, o günlerde yaşamı biçimlendirmeye teşne bir güç. Yazar, hayata dair eleştiriler getirirken işte bundan yararlanıp insanları dikkatle dinlemeye çağırıyor ve ebeveynlere meta-fetişizmine karşı uyarılarda bulunarak betimlediği gerçekliğe dile getirdiği fikirlerle nüfuz ediyor.

Görünmediği bir ortamdan görmediği kişilere seslenen; dinleyiciler için kendisini, kendisi için dinleyicileri maddi olmaktan çıkaran Benjamin, radyoyu dinleyicinin uzmanlığını geliştirip barbarlığın önünü kesebilecek bir aygıt olarak niteliyor. Bu potansiyelin varlığından güç alan yazarın çeşitli radyo programlarını, sunucu ve yapımcıları eleştiren cümlelerine de rastlıyoruz. Yergilerinin merkezinde, kimi yayınların dinleyiciyi köreltmesi bulunuyor. Çocuklar ve yetişkinler için kaleme aldığı oyunlarda buna sık sık değiniyor.

Propagandadan popülizmin yaygınlaştırılmasına dek pek çok işlevi olan radyo, Benjamin için didaktik bir yapıya sahip. Görselliğin işitsel olana çevrildiği radyoda yazar, sesin ve fikrin uzun menzilli yayılımını önemsiyordu. “Gerici hareket, radyo çalışmalarını etkileyene dek” süren yayınları, ileride kitaplarına girecek yazılarının omurgasını oluşturmuştu. Kisacası radyo, Benjamin’in hayatı boyunca işlediği temaları seslendirdiği, fikirlerini geniş kitlelere ulaştırdığı bir mecra olarak öne çıkmıştı.

Devamını görmek için bkz.

Emek Erez, "'Radyo Benjamin'i okurken...", Gazete Duvar, 28 Ekim 2018

Önce alengirli bir korna, sonra “pattes, soğan!” diye bağıran bir sesle bölündü gündelik zaman. İnsanı pencerenin önüne çeken garip bir çınlamaydı bu. Traktörü durduran satıcı etrafına bakınırken, pencerelere, balkonlara çıkıldı önce. “Kaça kilosu” soruları yerini “taze mi?” sorusuna bıraktı. Bir süre sonra renkli günlük elbiselerle evlerden inenler sardı traktörün etrafını, bir Pazar günü rehavetini sonuna kadar hissettiren sokak, neşeli bir hâle büründü. Herkes bütçesine, hane sayısına göre tarttırırken, “pattes, soğan” sırasını bekleyenler iki lafın belini kırıyorlardı. Normalde sıradan bir andı bu ama bazen bir etkiyle olaylara baktığınızda farklı şeyler hissedebilir, belli bir duygulanım ile etrafınızı fark edip, onlara olması gerekene göre biraz daha fazla anlam yükleyebilirsiniz. Bu deneyimi yaşarken, benim üzerimdeki hissiyat Walter Benjamin’den kaynaklanıyordu. Çünkü daha yarım saat önce, geçtiğimiz günlerde Metis Yayıncılık tarafından, Cemal Ener ve Elif Okan Gezmiş çevirisi ile basılan, Radyo Benjamin”in sayfaları arasında kaybolmuşken, kitapta yazarın, “Eski ve Yeni Berlin’de Sokak Satıcıları” adıyla yaptığı program metnini okumuş ve yaşadığım kentin gündelik yaşamına fazla dâhil olamadığımı düşünüp hayıflanmıştım. Çünkü Benjamin yaşadığı şehirdeki hayatın ayrıntılarına, sokak satıcıların kullandığı şiveye, kendi içlerinde ayrıştıkları noktalara kadar hâkimdi ve bu etkileyici ve özendirici bir gözlem yeteneğiydi.

Bu Benjamin etkisi dediğim şey yeni bir durum da değil benim okurluğumda, yine düşünürü okuduğum bir dönem gezme zamanlarımın yönünü Ankara Ulus’ta bulunan, Saman Pazarı veya gündelik hayatta daha çok kullanıldığı biçimiyle Bit Pazarı’na çevirmem de kendisinin üzerimde bıraktığı duyguyla olmuştu. Eski eşyaların arasında, bir türlü parayı denkleştirip alamadığım bordo renkli daktilo ve eski tip kablolu telefonun önünde geçirdiğim zamanlar şimdi gibi önümde duruyor. Besim Dellaloğlu’nun yerinde ifadesiyle, “Benjamin girdabı beni de içine çekti, bir türlü kurtulamadım”(akt. Demiralp, 2007: 70). Bu olumsuz gibi görünen ifadenin ardında onunla okurluk düzeyinde kurulan ilişki yatıyor gibi geliyor bana. Benjamin’in belki hüzün veren yaşamı belki hayatın olmayacak ayrıntılarına coşkuyla yaklaşımı, belki de geçmişle şimdi arasında kurduğu köprü ve daha pek çok neden okuru o “girdaba” çekiyor ve böylece düşünür bir bakıma yaşamı yorumlayış biçiminize de müdahale ediyor. Onun araya girmesiyle, gündelik hayattaki her bir ayrıntı, sıradan bir nesne anlam yüklü hâle gelebiliyor. Benjamin’in eşyaya, mekâna, yaşadığı kente yüklediği anlamı belirleyen, bir nostalji duygusundan çok onu döneminin kültürünün içerisinde bir yere yerleştirip, şimdinin hâfızasında bir ayrıntı hâline getirmesi belki de. Bu nedenle onun okuru olmak, geçmişin bir parçasını yanında taşımak, şimdide aradığın anlamı geriye dönük olarak inşa etmek anlamına gelebiliyor.

Çocukları özneleştirmek: cadılar ve çingeneler

Radyo Benjamin”de yazarın çocuklar ve gençler için yaptığı programlara, radyo üzerine yazılarına, radyo oyunlarına yer verilirken, dönemin olaylarını yansıtan program metinleri de kitapta yer ediyor. Çocuklar ve gençler için yapılan programlarda en çok dikkati çeken yazarın iletişim kurma biçimi, normalde alışık olduğumuz gibi sadece yaş olarak sizden küçük olduğu için, karşısındakini bir şeyler dikte edilmesi, ehlileştirilmesi gereken olarak gören, toplumun istediği gibi bireyler olması için yönlendiren, ona nesne muamelesi yapan bir dil ile karşılaşmıyoruz. Çocuklarla eşit ilişki kuran, karşısına özne olarak alan, bazı yerlerde sırdaş gören bir üslupla karşılaşıyoruz. Bu anlamda kitabın Benjamin meraklıları kadar çocuklarla iç içe olan iş kolları açısından önemli olduğunu belirtmek gerek. Metinde, çocuklara veya gençlere, eşit bir ilişkiyle, dünyaya dair her şeyin “Cadı Davaları” gibi bir konunun bile anlatılabileceğini görebiliyoruz. Çünkü Benjamin, onlara dünyanın gerçeklerini masallı bir şekilde hikâye edebilmiş ve bunun olabileceğini göstermiş yaptığı programlarla. Mesela, bahsettiğimiz, “Cadı Davaları” hakkında yaptığı program şöyle başlıyor: “Cadıların adını ilk kez Hansel ve Gretel ile duydunuz. Peki, cadılardan söz edildiğinde neler düşündünüz? Kendi başına yaşayan ve eline düşülmemesi gereken kötü kalpli ve tehlikeli bir orman kadını.” Böyle başlayan metin, Cadı Davaları’nda doktorun, din görevlisinin, hukukçunun misyonunun, nasıl cadıları günah keçisi ilan ederek, onları “şeytanlaştırarak” bir öcüye dönüştürdüğünü gösteren bir anlatıya dönüşüyor. Böylece, Benjamin “Hansel ve Gretel” masalındaki cadı temsili üzerinden başlayarak, tarih içerisinde konunun yerini tespit edip, hitap ettiği kitlenin verili anlamı sorgulayabileceği bir anlatı boyutuna taşıyor. Benzer bir durumu “Çingeneler” adlı metninde de görüyoruz, düşünür bu programda da bilinen anlamı aşındırıp, görünenin ardındakini deşifre ederken, programa konu olan, Çingeneler’e yönelen olumsuz bakışı kırıyor, onların yaşam biçimini, neşenin ardındaki hüznü, katliamı, acıyı, dışlanmışlığı gösteriyor.

Kitabı okurken, aklımıza şöyle bir soru oluşuyor, bu programları dinleyen çocuklar bu şansın farkındalar mıydı? Büyük ihtimalle bir rutinin içerisinde takip edilen yayınlardı bunlar ama böyle yetişen çocuklar olmak kıskandırıcı derecede güzel gerçekten.

Berlin sokaklarında

Oğuz Demiralp, Tuhaf Bir Çocuk (2007: 69) adlı yazısında metnin başlığı üzerine düşünürken Benjamin için çocuk kelimesinin baskın çıktığından bahsediyor ve şöyle söylüyordu: “Ömrü boyunca Walter Benjamin’in, Berlin sokaklarında annesinin arkasında yavaş yavaş yürüyen bir çocuk olduğunu düşündüm birden.” Radyo Benjamin pek çok yönden bu cümleyi anımsatan, kafamızda benzer bir imge oluşturan bir kitap. Metinde yazarın Berlin’e dair yaptığı programlar onun kente bakışındaki o çocuk şaşkınlığını ve neşesini duyururken, Benjamin kendisinden beklenebileceği gibi, kentin şimdisi ve öncesi arasındaki köprüyü kurmayı da ihmal etmiyor. Berlin lehçesini, sokak satıcılarını, onlar arasındaki bulunduğu duruma göre değişen özellikleri, kentin cıvıltısını, nelerin yok olup nelerin bir şekilde varlığını devam ettirdiğini, değişimin sosyal, politik ve ekonomik nedenlerini dinleyicilerine anlatıyor. Örneğin: “Eski ve Yeni Berlin’de Sokak Satıcıları” adlı metninde, seyyar kitap satıcıları kalmasa da neyse ki arabaların hâlâ varlığını sürdürdüğünden şöyle söz ediyor: “Ama bu kitap arabalarının bir sırrı vardır: Sabah evden çıkarken kitap almayı aklının ucundan bile geçirmeyen insanlar alış veriş ederler bunlardan. Fırsat buldukça okuyan kişiler, anlık bir merakla yenik düşenler…” Üzerine düşününce sokakların insanları yaşama katan bir yanları olması gerektiği geliyor akla. Benjamin gündelik yaşamın içerisinden yükselen seyyar satıcıların, işportacıların sesini dinleyicilerinin dikkatine sunarken, aslında bir bakıma, Berlin özelinde kentlere dair konuşuyor.

Bellek mekânlarının yıkıma uğradığı, geçmişe dair olanı her gelenin yukarıdan bir dayatmayla, kendi belleğini inşa etme çabasıyla biçimlemeye giriştiği bir coğrafyada yaşarken, Benjamin etkisiyle düşününce, yitip gidenin anlamını fark edip mekânsal anlamda şimdiye ekleyecek çok şeyimiz kalmadığını hüzünle fark ediyoruz.

Oyuncak elma ve tahta kokusu

Benjamin denilince aklımıza gelen şeylerden birisi de nesneler, sıradan olarak gördüğümüz herhangi bir eşyanın aslında varlığımız üzerindeki etkisi. Kitap özelinde Benjamin’in “Berlin Oyuncak Turu” adıyla yaptığı iki program onun yine nesnenin peşinden gidip devşirdiği anlama bakmamızı sağlıyor. Yazar, kendi çocukluğundaki oyuncakların geçirdiği değişimi, çok sevdiği oyuncaklardan, oyunlardan bazılarını artık bulamadığını anlatırken, yeni tasarlanmış, beğendiği oyuncaklardan da bahsetmeyi ihmâl etmiyor. Mesela, ilk kez karşılaştığı bir oyuncaktan şöyle söz ediyor: “Aritmetiğin dört işlemini yeni öğrenmeye başlayan altı yaşındaki çocuklar için düşünülmüş çok yeni bir oyuncak benim özellikle hoşuma gitti. Bu olağanüstü güzellikte, cilalı bir tahta elma, üstelik mis gibi de kokuyor; tabii bir Borsdorf ya da Reinette elması gibi değil, tahta gibi kokuyor…” Buradan bahsederken, ahşabın kokusundaki mis gibiliği fark etmenin, nasıl Benjamince olduğunu da es geçmemek gerek, bu kokudan söz etmek sanırım ancak onun aklına gelirdi. Oğuz Demiralp, “Benjamin’in içindeki çocuğun yaşama, daha doğrusu değişik bir dünyada yaşama hakkını aradığını düşünmüşümdür hep. Nazım Hikmet’i yansılarsak, usta bir kitap gibi anlayarak bir çocuk gibi şaşarak yaşamak isteyenlerden olmuş Benjamin” (age. 69) diyordu. Yazarın bahsettiğimiz “Berlin Oyuncak Turu” adlı iki programında bunu gözlemleyebiliyoruz, eski oyuncakları anımsarken mesela hiç sahip olamadığı, sadece bir dükkânda gördüğü müzik kutusunun artık olmadığını görünce yaşadığı çocukça kırgınlık ve yeni keşfettiği oyuncaklarda duyduğu heyecan da bunun göstergesi gibi.

Bu kitap ilk başta radyo gibi çok spesifik bir alana, çocuklar ve gençlere yönelik olana temas ediyormuş gibi görünebilir ancak böyle değerlendirmek yanılgı olur. Radyo Benjamin, bana kalırsa Benjamin düşüncesinin izinin sürülebileceği, sizi farklı duygu durumlarına sürükleyebilecek, çocuklara ve gençlere nasıl yaklaşılması, onlarla nasıl eşit ilişki biçimi kurulması gerektiğini gösterebilecek bir kitap. Kitabın sonunda Benjamin’in radyoya dair yazılmış eleştirel yazılarına da yer verilmiş ki her ne kadar bugün radyo gündemimizden düşmüş gibi görünse de düşünürün bugüne, görsel olana dair öngörülerine de rastlayabiliyoruz. Bunun yanında dönemi için radyonun politik bir misyonu olduğunu da anlıyoruz. Mesela Benjamin, “Radyo Yayıncılığının Durumu” adlı yazısında radyo programlarından, radyo frekanslarından, yeni kurulan radyo istasyonundan bahsederken şöyle söylüyor: “Oysa bu istasyonların inşa edilmesinin asıl sebebi başka yerde yatıyor: siyasette. Savaş çıkması halinde uzun menzilli propaganda araçlarına ihtiyaç olacaktır.” Teknolojinin iyiymiş gibi görünen pek çok üretiminin veya devletlerin yaptığı yatırımların çok da iyiye işaret olmadığının artık farkındayız, Benjamin’in Radyo yayıncılığından bahsederken, konuyu getirdiği yerde bu bakımdan önemli görünüyor.

Pek çok sebepten bu metnin, hem Benjamin takipçilerini, hem onun “girdabına” yakalananları, hem de düşüncesine kıymet verenleri mutlu edeceğini hatırlatmalıyım. Bu konuda daha çok şey söyleme isteği duysam da güzel şeylerin sonu çabuk geliyor, kitap bitti ama kim bilir daha kaç kere geriye dönüp bakılacak ve başka metinlerden bahsederken yolumuzu bulmamızı sağlayacak.

Kaynaklar: Demiralp, O., (2007), Tuhaf Bir Çocuk, Cogito, Sayı. 52, İstanbul: YKY

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2018. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova