ISBN13 978-605-316-135-6
13,5x21,5 cm, 440 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Brecht'i Anlamak, 1984
Son Bakışta Aşk, 1993
Moskova Günlüğü, 2001
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Murat Cankara, "Allo, allo muhterem samiin", Agos Kitap/Kirk, Eylül 2018

Radyo Benjamin, dört bölümden oluşuyor. Birinci bölümde Walter Benjamin’in 1927-33 yılları arasında Berlin ve Frankfurt radyolarında sunduğu 80-90 programdan günümüze ulaşabilenler arasından 29 tanesi yer alıyor. ‘Gençlik Saati’ için hazırladığı ve ortalama 20-30 dakikalık bu programlarda ‘çocuklar için radyo hikâyeleri’ anlatıyor, Benjamin. İkinci bölümde, yine çocuklar için yazdığı (ikincisini ona olağanüstü zor koşullarda bu işi sağlayan okul arkadaşı Ernst Schoen ile birlikte yazmışlar) iki radyo oyunu var. Üçüncü bölümün başlığı ‘Radyo Konuşmaları, Oyunlar, Diyaloglar ve İbretlik Radyo Oyunları’. Son bölümün içeriği ise radyo için değil, radyo üzerine yazılmış kısa metinler.

Kitabın orijinalini yayına hazırlayan Lecia Rosenthal’in önsözünden anlaşıldığı kadarıyla, Benjamin radyoyu daha ziyade kendisini maddi bakımdan desteklemek için bir araç olarak görmüş, 1940’ta Paris’e kaçarken arşivinin bir kısmını ardında bırakmış ve bunlara Gestapo el koymuş. Neticede bir dizi tesadüf sonucu gün ışığına çıkan radyo metinleri ancak 1983 yılında, onun toplu eserlerini yayına hazırlayan editörlerin erişimine açılmış. Rosenthal, Benjamin’in kendi ürettiği bu metinlere karşı ‘küçümseyici bakış’ının editörler tarafından da benimsendiğini, radyo için üretilen bu metinlerin daha önce hiç bir arada, anlamlı bir grup olarak sunulmadığını vurguluyor. Bunun haricinde de birtakım güçlükler var. Sunulmak üzere yazılan bu metinlerden hangilerinin programa dönüştüğünü belirlemek başlı başına bir iş. Bunun için kitabın sonunda bir liste mevcut. Üstelik burada görmezden gelinemeyecek bir performans tartışması da söz konusu: Benjamin bu metinlere nasıl ses verdi? Son tahlilde bunlar programın kendisi veya deşifresi değil, program olması amaçlanan yazılı metinler. (Ne yazık ki Benjamin’in hiçbir ses kaydına ulaşılamamış.) Her hâlükârda, Benjamin’in 1930 civarında Almanya’daki çocuklar için hoş bir seda olduğunu tahmin etmek zor değil. Dahası, editörün de haklılıkla altını çizdiği üzere, bu metinlerin onun ‘ciddi’, ‘ağır’, kendisinin önemseyip yetişkinlerin de okuyup anlamak için çabaladığı eserleriyle buluştuğu noktalar üzerine kafa yormak da kıymetli olsa gerek.

Radyo deneyleri

Önce şu: Epeydir bu kadar ‘bitmesin’le okumamıştım bir kitabı. Benjamin’in anlattıkları insanın entelektüel iştahını gerçekten kabartıyor. Acaba asıl muhatapları için tam olarak ne ifade ediyordu bu programlar? Lizbon Depremi’nin yarattığı yıkımı ve Kant üzerindeki etkisini, çocukluğunda Faust’un serencamını kukla tiyatrosunda izleyen Goethe’yi, eski Berlin’deki sokak satıcılarının konuştuğu dili, Çingenelerin sıradışı dünyasını, Çin’deki büyük tiyatro yangını faciasını, Amerika’daki içki kaçakçılığını, Mississippi’deki seli, Engizisyon’un meşum Cadı Avı’nı ve bunun Avrupa hukuk tarihi için anlamını, Berlin’de başlayan çirkin toplu konut furyasını, ana babalarının oynadıkları oyuncakları ve posta pulu sahteciliğinin sebepleriyle tekniklerini dinlediklerinde ne hissediyorlar, ne düşünüyorlar, sonrasında ne yapıyorlardı? Ebeveynler de çocuklarla birlikte dinlemiş miydi Benjamin’i? Onlar ne düşünüyorlardı? Zira, tahmin edileceği üzere, Benjamin neyi, nasıl, ne kadar anlatacağını; ama daha da önemlisi, bu yeni medyanın (Almanya’da ilk yerel radyo yayını 1923’te yapılmış) özgünlüğünü, imkânlarını ve kitleler üzerindeki etkisini enine boyuna tartıyor (bir konuşmasında kendini terkip hazırlayan eczacıya benzetiyor), hatta kendi deyimiyle bu konuda deney de yapıyor. Bilginin popülerleştirilmesinin eski ve yeni biçimleri, yüzeyselden yola çıkarak derinleşme yöntemi, sunucu ile dinleyici arasındaki eşitsiz ilişki, bu yeni medya aracının kitleleri eğitim müessesesinin aurasından özgürleştirme potansiyeli onun için önemli mevzular. Gerek çocuklara anlattığı hikâyeler gerek Brecht’ten ilhamla yazdığı eğitici/ibretlik oyunlar ve dinleyicisini muhakeme yapmaya sevk etmek amacıyla yazılmış diyaloglar da bu arayışları gösteren deneyler aslında.

Benjamin’in radyo konuşmalarının ilgi çekici yanı sadece bu yeni medyanın imkânları üzerine tefekkür ve bunun sonucunda giriştiği deneyler değil elbette. Onun zihin dünyası hakkında da anlamlı ipuçları veriyor bu kısa konuşmalar. Buradaki haliyle Benjamin; felaket ve felaketten çıkarılabilecek sonuçlar üzerine düşünen, değişime ve farklılıklara aşırı duyarlı, tekniğin yarattığı imkânlara meraklı, kenti izlemeyi ve hatırlamayı seven, az bilinen metinler üzerinden geriye doğru giderek arkeolojik kazı yapmaya eğilimli, karşılaştırmayı önemseyen, kaynaklarına eleştirel yaklaşan, tarihin kıyısına köşesine itilmiş olanlara karşı hatırşinas, ele aldığı meselelerin alışalageldik bağlamlarının dışında da anlamlı olduğunu göstermeye arzulu, -ister doğadan gelsin ister devletten ya da kiliseden- şiddeti anlamaya çalışan, çelişkilerin peşini kolay kolay bırakmayan bir filozof, sosyolog ve etnograf.

‘Cadı Davaları’

Okurken insanın aklına başka sorular da gelmiyor değil şüphesiz. Acaba Benjamin’in minik ya da ergen dinleyicileri arasından ne kadarı sonraki yıllarda Nazi olmuştu? Fransa’ya girerek 1940 yılının 26 Eylülü’nü 27’sine bağlayan gece onu intihara sürükleyen Hitler askerleri arasında, ne bileyim, ‘Cadı Davaları’ konuşmasını dinlemiş olanlar var mıydı? Çocukken ağızları bir karış açık ondan Faust ve Hoffmann dinleyenler, daha sonra onu sadece vatanından değil, anadilinden ve içinde yaşadığı kültürden kovarken (Jean Améry, bilhassa entelektüel Alman Yahudileri’nin yaşadıklarını bu şekilde ifade etmişti [Suç ve Kefaretin Ötesinde: Alt Edilmişliğin Üstesinden Gelme Denemeleri, Metis, 2015]) hem ona hem kendilerine ne yaptıklarının farkında mıydılar? Haydi işi buraya taşıyalım, kuzucuklar; güzel memleketimiz Hitler Almanyası’ndan kaçmak zorunda kalan bilim insanlarına kucak açmamış mıydı? Hem onun Almanya’yı terk ettiği yıl (1933), biz de tam Darülfünun’u temizleyip Yeni Türkiye’ye hazırlamıyor muyduk? Gerçi Benjamin Batı’ya değil de Doğu’ya doğru kaçsa, ihtimal bu kez de, 1930’larda doğup sonradan koca koca ninelerimiz dedelerimiz olacak yavrukurtlara Kızılderililerin aslen Türk olduklarını ve zamanla dillerini kaybedip yozlaştıklarını –belki yarım yamalak bir Türkçeyle belki de Almanca kaleme aldığı ve bir Ermeni mütercimin aktardığı metin vasıtasıyla– anlatmak zorunda kalacaktı. Zira radyonun “Allo, allo muhterem samiin [dinleyiciler]” sözleriyle, hem de Türkçe ve Fransızca olarak iki dilde, açıldığı güzel memleketimizde, o yıllarda, mümkün mertebe müzik yayını yapmak, akabinde de milleti millet olduğuna ikna etmek daha ziyade ehemmiyetliymiş. (Bu vesileyle Meltem Ahıska’nın Radyonun Sihirli Kapısı: Garbiyatçılık ve Politik Öznellik [Metis, 2005] kitabını anmış; on gün önce, bir kadı tarafından, terör örgütü propagandası yapmakla itham edildiğini de hatırlamış olalım.)

Son olarak, Metis Yayınevi’ne bir öneri: Devlet Tiyatrosu oyuncusu olmayan (ya da hiç diksiyon eğitimi almamış) ve yine de okuduğuna anlam/duygu katmayı bilen birine bu metinlerden bazılarını okutup kamuya sunmak çok mu kötü fikir?

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova