ISBN13 978-605-316-139-4
13x19,5 cm, 136 s.
Liste fiyatı: 18.50 TL
İndirimli fiyatı: 14.80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Byung-Chul Han diğer kitapları
Şiddetin Topolojisi, 2016
Şeffaflık Toplumu, 2017
Psikopolitika, 2019
Eros'un Istırabı, 2019
AYIN ARMAĞANI KİTABIAYIN ARMAĞANI KİTABI
Çağ Geçitleri
2. Basım
Liste Fiyatı: 18.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Zamanın Kokusu
Bulunma Sanatı Üzerine Felsefi Bir Deneme
Özgün adı: Duft der Zeit
Ein philosophischer Essay zur Kunst des Verweilens
Çeviri: Şeyda Öztürk
Yayıma Hazırlayan: Semih Sökmen
Kapak Resmi: Max Ernst
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2018
3. Basım: Aralık 2019

"Bugünün zaman krizi hızlanma olarak nitelendirilemez. Hızlanma çağı çoktan bitti. Bugün hızlanma olarak duyumsadığımız şey, zamansal dağılmanın semptomlarından sadece biri. Günümüzün zaman krizi, zamanda çeşitli aksaklıklara ve yanlış duyumlara yol açan bir diskroniden kaynaklanıyor. Zaman, düzenleyici bir ritmin eksikliğini çekiyor. Bu yüzden de ölçüsünü kaçırıyor. Diskroni, bu zamansal bozulma, zamanın adeta dönüp durmasına yol açıyor. Hayatın hızlandığı hissi, amaçsızca dönüp duran zamanın yol açtığı bir duygu aslında...

"Geleceğin temposu nasıl olacak? Hacılık veya uygun adım ilerleme çağı kesinlikle sona erdi. İnsanoğlu, kısa bir dolanıp durma döneminden sonra, bir yürüyüşçü olarak dönecek mi yeryüzüne? Yoksa yerçekimini ve çalışmanın bütün ağırlığını ardında bırakarak süzülmenin hafifliğini, boş zamanda süzülerek gezinmenin, bir başka deyişle, süzülen zamanın kokusunu keşfedecek mi?" – Byung-Chul Han

İÇİNDEKİLER
Önsöz

Uygunsuz Zaman
Kokusuz Zaman
Tarihin Hızı
Uygun Adım Yürüme Çağından
Dolanıp Durma Çağına
Şimdiki Zamanın Paradoksu
Güzel Kokulu Zaman Kristali
Meleğin Zamanı
Güzel Kokulu Saat:
Antik Çin’e Kısa Bir Sapma
Dünyanın Halka Dansı
Meşe Odununun Kokusu
Derin Can Sıkıntısı
Vita Contemplativa

Notlar
OKUMA PARÇASI

Kokusuz Zaman, s. 23-26

Mitoloji dünyası anlamla doludur. Tanrılar ölümsüz anlam taşıyıcılarından başka bir şey değildir. Dünyaya mana, anlam verir, onu insanlar için anlamlı kılarlar. Şeyler ve olaylar arasındaki bağıntıyı anlatırlar. Anlatılan bağıntı anlamı kurar. Anlatı, hiçbir şeyden yola çıkıp dünyayı kurar. Tanrılarla dolu demek, anlamla, anlatıyla dolu demektir. Dünya bir resim gibi okunabilir. O resmin bir orasına bir burasına bakmak ondaki anlamı, onun anlamlı düzenini görmeye yetecektir. Sağlam bir şekilde bir araya getirilmiş bir düzende (kozmos) her şeyin bir yeri, yani anlamı vardır. Herhangi bir şey olması gereken yerden uzaklaşırsa tekrar oraya yerleştirilir. Zaman onu düzeltir. Zaman düzendir. Zaman adalettir. Bir insan şeylerin yerini kendi başına değiştirdiğinde suç işlemiş olur. Zaman bu suçun kefaretini ödetir. Böylece ebedi düzeni tekrar tesis eder. Zaman adildir (diké). Olaylar, sağlam bir ilişki içinde, anlamlı bağlantılar içinde durur. Tek bir olayın bile bu düzenden çıkmasına göz yumulmaz. Her olay dünyanın ebedi, değişmez tözünü yansıtır. Burada, geçerli düzende değişikliğe yol açacak hiçbir hareket yoktur. Bu ebedi tekerrür dünyasında, hızlanmanın hiçbir anlamı olmayacaktır. Sadece aynının ebedi tekrarı, eskiden olmuş olanın, ebedi hakikatin yeniden üretimi anlamlıdır. Tarihöncesi insan, daimi bir şimdide yaşar.

Tarihsel dünyanın önkoşulları ise tamamen farklıdır. Tamamlanmış bir tablo gibi ebedi bir tözü, değişmez bir düzeni göstermez seyirciye. Olaylar hareket etmeyen bir düzlem üzerinde değil, süregiden bir hat üzerinde tertip edilmiştir. Olayları birbirine bağlayan ve böylece anlamlarını açığa çıkaran zaman doğrusal bir şekilde akıp gider. Zamanı anlamlı kılan şey Aynının sonsuz tekerrürü değil, değişim olasılığıdır. Her şey ya ilerleme ya çökme anlamına gelen bir süreç teşkil eder. Tarihsel zaman, yöneltildiği ölçüde bir anlamlılığı açığa çıkarır. Zaman hattının belli bir istikameti, bir sentaksı vardır.

Tarihsel zaman sürüp giden bir şimdi bilmez. Şeyler sabit bir düzene göre tertip edilmiş halde kalmazlar. Zaman geri götürmez, ileri götürür; tekrarlamaz, telafi eder. [1] Geçmiş ve gelecek birbirinden uzaklaşır. Bir değişim, süreç, gelişme olan zamanı anlamlı kılan şey aynılığı değil, farklılığıdır. Şimdinin kendi başına bir tözü yoktur. Bir geçiş noktasıdır sadece. Hiçbir şey salt olmak (ist) durumunda değildir. Her şey oluş (werden) durumundadır. Her şey başkalaşır. Aynının tekrarı olaya (Ereignis) boyun eğer. Hareketler ve değişimler bir düzensizliğe yol açmaz, sadece başka, yeni bir düzen yaratır. Zamansal anlamlılık gelecekte temellenir. Bu geleceğe yönelmişlik, hızlandırıcı etkileri de olabilecek, ileri doğru bir zamansal çekim üretir.

Tarihsel zaman, doğrusal zamandır. Ama çok farklı seyir veya görünüş biçimleri alabilir. Eskatolojik zaman, ilerleme vaat eden tarihsel zamandan gayet keskin bir biçimde farklıdır. Nihai zaman olan eskatolojik zaman dünyanın sonuyla ilişkilidir. Eskaton, zamanın sonunun başlangıcını, tarihin sonunu hazırlar. Ve insanın gelecekle ilişkisi, bir fırlatılmışlık haliyle nitelenir. Eskatolojik zaman herhangi bir eyleme, bir tasarıya cevaz vermez. İnsan özgür değildir. Tanrı’ya tabidir. Kendini geleceğe doğru tasarlamaz. Kendi zamanını tasarlamaz. Sona, dünyanın ve zamanın nihai sonuna fırlatılmıştır daha çok. Tarihin öznesi değildir. Düzene sokan, Tanrı’dır asıl.

“Devrim” kavramının esas anlamı şimdi üstlendiği anlamdan tamamen farklıydı. Bir süreçtir devrim, evet. Ama geri dönüş ve tekrar veçhelerinden azade değildir. Revolutio esasında yıldızların yörüngelerini işaret eder. Tarihe uyarlandığında, sayıca sınırlı olan tahakküm biçimlerinin döngüsel bir şekilde tekrarlandığım demeye gelir. Tarihin seyrinde vuku bulan değişimler bir döngüyle bütünleştirilmiştir. Tarihin seyrini niteleyen şey ilerleme değil, tekrardır, insan da tarihin özgür öznesi değildir. İnsanın zamanla ilişkisini özgürlük değil, fırlatılmışlık belirler. Devrimleri yapanlar insanlar değildir; aksine, yıldızların yasalarına tabi oldukları gibi, devrimlere de tabidir insanlar. Zamanı doğal sabit değerler niteler. Zaman oluşsallıktır (Faktizität). [2]

Aydınlanma döneminde, özgül bir tarihsel zaman tahayyülü ortaya çıktı. Eskatolojik zamandan farklı olarak, ucu açık bir gelecek varsayıyordu. Bu tahayyülün zamansallığına sona doğru varoluş değil, yeniye doğru ilerleme hükmeder. Bir anlamlılık edinir, kendi ağırlığı vardır. Çaresizlik içinde hızla kıyamete doğru ilerlemez. Hiçbir oluşsallık, hiçbir doğal sabit unsur bu zamansallığı döngüsel bir tekrara zorlayamaz. Böylece devrim de tamamen farklı bir anlam edinir. Yıldızlara özgü dairesel hareket tasavvurundan özgürdür artık. Döngüsel bir devirden çok, doğrusal, ilerleyen bir olaylar silsilesi belirler devrimin zamansallığını.

Aydınlanmanın zaman anlayışı fırlatılmışlık ve oluşsallıktan kurtulur. Zaman hem oluşsallıktan çıkarılır hem de doğallıktan. İnsanın zamanla ilişkisini belirleyen şey özgürlüktür artık. İnsan ne zamanın sonuna fırlatılmıştır ne de şeylerin doğal döngüsüne. Tarihi canlandıran şey özgürlük fikridir, “insan aklının ilerlemesi” [3] fikridir. Zamanın öznesi artık düzen veren bir Tanrı değil kendini geleceğe yönelerek tasarlayan insandır. Zaman yazgı değil, tasarıdır. İnsanın gelecekle ilişkisi fırlatılmışlık değil, yapılabilirlik tarafından belirlenir. Devrimi yapan (produire) insandır. Böylece, devrimleştirme ve devrimci gibi kavramlar da mümkün olur. Yapılabilirliği işaret ederler. Fakat bu yapılabilirlik fikri dünyanın, hatta zamanın da dengesini bozar. Çok uzun bir süre ebedi bir şimdinin kurucusu olarak denge sağlamış olan Tanrı da zamandan yavaş yavaş ayrılır.

Notlar


[1] Bkz. Reinhart Koselleck, Vergangene Zukunft. Zur Semantik geschichtlicher Zeiten, Frankfurt a.M., 1979, s. 71: “Yıldızların güzergâhlarını fani insanlardan bağımsız çizmesi ama insanları etkilemesi, hatta belirlemesi gibi, 17. yüzyıldan itibaren siyasal devrim kavramı da çifte bir anlam üstlenmiştir: Devrimler, katılan insanları tamamen aşarak gelişir ama herkes devrimin kurallarına tabi olur.” Metne dön.
[2] Robespierre, OEuvres complétes, haz. M. Bouloiseau, Paris, 1958, IX, s. 495. Metne dön.

[3] Conversations-Lexikon der Gegenwart, Leipzig, 1838, “Eisenbahnen” Demiryolları) maddesi, c. 1, s. 1136. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, "Zamanın kokusunu nasıl duyacağız?", Gazete Duvar, 1 Kasım 2018

Günümüzde zaman, içinde kaybolup gittiğimiz, dönüp durduğumuz, yetişemediğimiz, tutamadığımız, hissedemediğimiz bir şeye dönüşüyor. Gittikçe bizden uzaklaşan, farkında olmadığımız anlar, deneyime yer vermeyen yaşanmışlıklar, sanki dâhil değilmişiz de hayatımız akıp gidiyormuş hissi veren bir zaman durumu bu.

Byung-Chul Han’ın, Zamanın Kokusu: Bulunma Sanatı Üzerine Felsefi Bir Deneme, geçtiğimiz günlerde Metis Yayıncılık tarafından, Şeyda Öztürk çevirisiyle basıldı. Yazar bizi bu sefer yukarıda bahsettiklerimiz üzerine düşündürürken, zaman üzerine ayrıntılı bir tartışma sunuyor ve konuyu edebiyat ve felsefe metinleri üzerinden, eleştirel bakışı hiç eksik etmeden tartışıyor. Byung-Chul Han, zamanın bozulmasını ve bundan kaynaklı olarak varlığın içerisinde bulunduğu krizi konu ediyor. Zamanın içerisinde bulunduğu bu kriz hâlinin insan varlığı üzerindeki etkilerini incelerken, özellikle hareketin hâkim olduğu, dur durak bilmeden çalışılan, denetimli “boş zaman”ın içerisine hapsolmuş bir yaşamın, bizi “derin düşünme”den yoksun, “sürem”i olmayan, bulunma duygusunu hissetmediğimiz, yönsüz, bitimsiz bir hayata mecbur ettiğinin altını çiziyor.

Zamanı neden hızlı algılıyoruz, tarihsel zaman nedir, doğru veya iyi zaman mümkün mü? Hedefsiz bir zamanda dolaşıp durmak ne anlam ifade ediyor? Zamanın kokusu var mıdır? Çalışmanın tüm zamanı kapladığı kapitalist dönem varlığı nasıl etkiledi? Gibi onlarca soruya cevap arayan yazar, Nietzsche, Heidegger, Hegel, Arendt, Proust, Bauman gibi yazar ve düşünürlerin fikirleriyle birlikte konuyu tartışarak, zaman üzerine düşünüyor ve okuru da tartışmaya dâhil ediyor.

Doğru veya iyi zaman yokluğu

“İnsanlar yaşlanmadan, yaş alıyor” diyor, Byung-Chul Han ve bu konunun beden politikalarıyla ilişkisini akla getiriyor. İnsan bedeni artık çeşitli müdahalelerle zamanın onun üzerine bıraktığı izlerden yoksun olarak var oluyor ve bu nedenle zaman bitimsiz bir hal alırken, kitapta da bahsedildiği gibi, “zamanında ölmeyi beceremeyen” bir tür haline geliyoruz ve “uygunsuz zamanda yok olma” hissini taşıyoruz. Çünkü bedenimizde yaşamsal iz taşımamak için elimizden geleni yapıyoruz. Ve bu zamanı değilmiş hissi bitimsiz bir zaman tahayyülü ortaya çıkarıyor. Metindeki şu cümleler bu konuda biraz daha açıklayıcı olabilir: “Yaşam anlamlı bir bitmişliğin her tür formundan yoksun bırakıldığında, uygunsuz zamanda sonlanır.” Çünkü kapanış yok, hikâye genellikle başlangıçlarla temsil ediliyor ve böylece yazarın ifadesiyle, “yaşam uygunsuz bir zamanda kesiliyor.” Uygunsuz zamanda yok olup gitmeye karşı tamamen farklı bir ölüm tarzını çağırır Zerdüşt diyor Byung-Chul Han; “Bir çok insan çok geç ölürken, bazıları çok erken ölür. ‘Zamanında öl!’ öğretisi daha yabancı geliyor herkese. Çünkü ‘Hiç zamanında yaşamamış birisi nasıl zamanında ölsün ki?’” Zerdüşt’ün sorusu epey anlamlı değil mi, kendi zamanının farkında olmayan, yaşlanmadan var olan ve her yaşın kendi içerisindeki “sürem”ini duyumsamayan bir varlık için ölüm hep zamansız olacaktır. Byung-Chul Han’ın “doğru zamanın kaybı” olarak işaret ettiği biraz bununla ilgili sanırım. Ayrıca ritmi olmayan, dayanaksız, istikametsiz, açık akıp giden olarak tahayyül etmememiz de iyi veya doğru zamanı kaybetme nedenlerimiz arasında. Bu nedenle zaman, insan yaşamından kaybolmuş, yokluğunu ilan etmiş gibi görünüyor. Byung-Chul Han’ın deyimiyle: “Zaman tüm ritmini kaybettiğinde, herhangi bir dayanağı ve istikameti olmadan açıklığa doğru akıp gittiğinde, doğru veya iyi zaman da ortadan kaybolur.” Çünkü zamanı akıp giden bir şey olarak düşündüğümüzde, duraksız, aralıkları olmayan, hissedilmeyen, tutulamayan bir hâle gelir.

Tarihsel bir zaman hattı

Byung-Chul Han tarihsel zamandan bahsederken onun bir hat üzerinde ilerlemesinden bahsediyor. Böyle bir zaman tahayyülü zamanı geleceğe doğru atar ve tarih öncesi insanının aksine şimdiye değil gelece yönelik olarak yaşarız. Yazar tarihsel zamanın doğrusal olduğundan bahsederken, böyle bir zaman algısının geçmişi ve geleceği birbirinden uzaklaştıracağından şimdiyi tözsüz bir geçiş noktası durumuna taşıyacağından bahsediyor. Bunun anlamı kendi içinde bulunulamayan an anlamına gelebilir belki. Sanki yokmuş gibi, duyumsamadığımız, kayıp bir zaman gibi. Doğrusal zamanın Eskatolojik zaman ile farkını da ortaya koyan yazar, bu zaman öğretisinde daha çok dünyanın sonu üzerinde durulduğuna, insanın özgür olmayan tanrıya tabi bir varlık olduğuna, geleceğin bir fırlatılmışlıkla ifade edildiğine değiniyor. Aydınlanma döneminin ucu açık gelecek tasavvuru ise insanın aklının ilerlemesiyle, yeniye doğru bir zaman anlayışı ortaya çıkarırken, insan artık özgür bir özne pozisyonu kazanıyor. Bu tahayyül oluşsallık içerisinde değil, daha çok insanın öznelliğinde bir “ilerleme” fikriyle bütünleşiyor. Bu dönemde insan zamanın efendiliğini tanrıların elinden alıyor. İnsan yanlı bakıldığında olumluymuş gibi görülebilecek bu durumun, yazarın deyimiyle, “bu rejim değişiminin” sonuçları çok olumlu görünmüyor. Bu durum zamanı bozuyor, şimdiye ve zaman değişimine dair dayanak kaybediliyor. İleriye yönelik tarihsel zaman, bulunmanın ve “sürem” duygusunun olmadığı, bir hedef çerçevesinde ileriye atılan bir zaman algısı ortaya çıkarıyor. Bu hedefe yönelik durum hızı da devreye sokuyor çünkü daha çabuk ulaşmak için daha hızlı olmak gerekir. İşte Byung-Chul Han tüm bunları sorgularken zamanın tarih içerisinde değişen anlamlarıyla birlikte bu durumun insan varlığına dair ortaya çıkardığı sorunları da anlatısına taşıyor. Ve insanın oluşunda zamanın etkisi üzerine derinlemesine bir tartışma sunarken, bunun hem yaşamsal hem de toplumsal politik deneyimlerimizde nasıl etkisi olabileceği üzerine düşünmemizi sağlıyor.

Zaman kokan saat

Byung-Chul Han’ın, Zamanın Kokusu: Bulunma Sanatı Üzerine Felsefi Bir Deneme adlı kitabı zaman meselesini tartışırken pek çok ilginç örnekle de okuru buluşturuyor. Bunlardan birisi de Çin’de kullanılan hsiang yin adı verilen, on dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar kullanılmış tütsülü saatler. Bu saatlerde tütsü bir zaman ölçüm aracı olarak kullanılırken, düşünüre göre su veya kum kullanılan saatlerden pek çok açıdan farklılaşıyor çünkü ona göre: “Koku salan zaman akıp gitmez. Hiçbir şeyin içi boşalmaz böyle bir saatte. Tersine, tütsünün kokusu odayı doldurur. Evet, zamanı mekânsallaştırır, ona sürem görüntüsü verir böylece.” Yani böyle bir anda oda dolusu zaman gibi bir durum yaşanır, zaman akıp giden bir şey olmanın ötesine geçerek, bulunan, mekâna dolan bir şey biçimi kazanır, tütsü zamanın kokusu hâline gelir. Ayrıca bu saatte tütsü yandıkça ortaya bir mühür ile birlikte felsefi yazı ve şiirler çıkıyormuş. Bu yazı ve şiirlerin de etkisiyle zaman kalıcı bir hâle bürünüyor çünkü o an bir şekilde yazılmış bir duruma da geliyor, bununla birlikte bir “sürem” duygusu oluşuyor ki pek çok şiire de konu olmuş. Mesela Çinli şair, Hsieh Chin bu konuda şöyle yazmış:

“Tütsü mühründen yükselen duman

Kokulu bir ikindinin geçişini imliyor.”

Şairin hissiyatı zamanın geçişine duyulan bir hüzünden çok o ânın kokusuna gönderme yapıyor çünkü orada olduğunu duyuyor ve zaman varlık kazanıyor. Geçip gitmiyor, kaybolmuyor ve içerisinde bulunma hissini yaşatıyor. Byul-Chul Han, “zamana ait bu kokular anlatıya değil, derin düşünmeye dairdir. Birbiri ardına gelecek şekilde bölünmemişlerdir. Aksine kendi içlerinde sükût ederler” diyor. Kokunun bütünlüğü zamanın sıraya sokulmadan, o ânın içerisinde dağılmasını sağlıyor ve derin düşünmeyle ilişkileniyor, orada duruyor varlığa temas ediyor ve kendisiyle birlikte zamanın içerisinde duranı da duraksatıyor diyebiliriz sanırım ki yazar zaman ve derin düşünme ilişkisini de kitapta detaylıca işliyor.

Byung-Chul Han, Zamanın Kokusu: Bulunma Sanatı Üzerine Felsefi Bir Deneme adlı kitabını, konuya dair diğer metinlerden ayıran şey, bu konudaki eleştirilerin daha çok hız ile ilişkilenmesini yeterli bulmaması. Ona göre hız meselesi zaman krizinin sadece bir belirtisi bu nedenle o bu konuda çok yönlü bir eleştiri geliştirmeye çalışıyor. Farklı dönemlerde zamanın değişimini, başka düşünürlerin fikirleriyle bir araya getirerek, şimdimizde yani vahşi kapitalizmin sonuna kadar varlığını hissettirdiği bir çağda varlık ve zaman krizi arasındaki bağlantıyı bulmaya çalışıyor. Özellikle çalışmanın kutsandığı, bireye ait zamanın “boş zaman” adı altında denetimli olarak var olabildiği bugünümüz üzerine düşündürmeye çalışıyor.

Kısacası metin, zamanını kaybeden insanı, boşlukta dolaşıp durmaya mahkûm bir yaşamı, anlam krizinde zaman anlayışımızdaki değişimin etkisini, işin ve çalışmanın yüceltilirken, insanın derin düşünmeye, tefekküre vakit bırakmayan hayatını sorguluyor ve tüm bunları yaparken çıkış imkânı aramayı da ihmal etmiyor. Kitabı okurken, verili zamanın dışında bir oluşun mümkünlüğünü sorguluyor, zamanın kokusu bile varmış diye düşünüyorsunuz.

Devamını görmek için bkz.

Mehmet Akif Öztürk, "Gündelik hayattaki tefekkürün kaybı yahut zaman krizi", ruhunakitap.blogspot.com, 26 Kasım 2018

Byung-Chul Han’ın kitaplarının ülkemizde yayımlanmaya başlaması Türk okurlar için oldukça önemli bir şey. 2015’te dilimize çevrilen ilk kitabından sonraki her yıl birer kitabı daha dilimize kazandırıldı bu değerli yazarın. Bu kitapların en tazesi ‘yeni çıkan’ Zamanın Kokusu.

Metis Yayınları’ndan neşredilen kitap “Bulunma Sanatı Üzerine Felsefi Bir Deneme” alt başlığına sahip.

Bir önsöz ve on iki bölümden oluşan kitap notlarıyla beraber 132 sayfayı içeriyor. Önsözler her kitap için önemlidir fakat Han’ın kitapları için daha da önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü Han önsözde, kitabıyla ilgili özet halinde ne yaptığından ve nasıl yaptığından bahsediyor. Bu kitapta da durum değişmemiş. Önsözde kitabın yazılış amacını belirten yazar kitap için bir de özet geçmiş:

“Günümüz zaman krizinin önemli nedenlerinden biri, vita activa’nın, eylemlilik yaşamının mutlaklaştırılması. Bu mutlaklaştırma, insanı bir animal laborans, ‘çalışan hayvan’ derekesine indiren bir çalışma buyruğuna yol açıyor. Gündelik hayattaki hiperkinezi, aşırı hareketlilik, insan yaşamındaki tefekkür unsurunu, durma becerisini ortadan kaldırıyor. Dünyanın ve zamanın kaybına yol açıyor. … Zaman krizi, vita activa kendi krizinin tam ortasında vita contemplativa’yla tekrar birleştiğinde aşılabilir ancak.”

Yazar bu paragraftaki hemen her cümlesiyle bölümlerini özetlemiş ve okura da kitapta ne ile karşılaşacağı konusunda bir ön okuma sunmuş.

Kitapla ilgili önde gördüğüm birkaç bölüme dikkat çekmek istiyorum. Bunlardan biri kitabın ilk denemesi olan “Uygunsuz Zaman”. Bu bölümde ideal zamanla beraber ideal yaşama ulaşmanın açıklaması üzerinde duran yazar, konuyu kavramlarla irdeliyor. Üzerinde durduğu iki filozof ise Nietzsche ve Heidegger. Bu iki filozofun, Nietzsche’nin ‘son insan’ıyla Heidegger’in ‘herkes’ini kendine yakın görür Han. Böyle olmasının sebebi ise ona göre yerleşmiş yaygın ve yanlış bir düşüncedir: Zamanın hızlanması düşüncesi. Biz uzun süredir hız çağından bahsediyoruz. Fakat Han, önsözde de ilk bölümde de bahsettiği gibi, hız yerine ‘zamanın yayılması’ kavramından bahsediyor. Zamanın dağılması anlamında da kullanıyor bu kavramı ve zamansal kopukluklara değiniyor. Şimdiyle, geçmişi ve geleceği bağlayamayan modern insanın şimdiki zamanı bir ‘sürem’den ziyade bir noktaya indirgediği yazarın en önemli eleştirilerinden. Ona göre, şimdiki zaman güncelin içinde boğulabilecek bir şey değil. Şimdiki zamanı gelecek zamana bağlayamamanın en büyük sebebi ise vaatsiz bir yaşam. (Burada da Heidegger’in ve Nietzsche’nin ‘miras ve gelenek’ kavramlarına başvurmuş yazar.)

Nietzsche’ye göre hedonist olan ‘son insan’ın; modern zaman insanının ölümünü ve bu kavrama karşı duruşunu da zamanın dağılmış olmasıyla ilişkilendirir Han. ‘Bitim’i olmayan bir hayatta ölmenin bile zor olduğu, Han’ın ilk denemesinde üzerinde durduğu şey. Ölmenin zorluğu kavramını, günümüz kent insanının telaşıyla birlikte ele almamız gerekecektir burada. Sonu olmayan, dairesel bir hayatta, farklı tünellere girip çıkarak varoluşsal bir anlama kavuşamadan telef olmaya gitmek diyebiliriz zamansız ölüme. Han, hızlanan değil de dağılan zaman kavramını bu tür insan için kullanıyor. İnsan hızlanmadı, dağıldı ona göre ve toplanması da imkânsız.

Burada aslında açıkça olmasa da yazar, ‘yavaş hayat’ sürmenin önemine değiniyor. Bunu ‘seküler hayatın sahip olma azgınlığı’nın karşıtı olarak da görebiliriz. ‘Ne kadar imkân o kadar anlamlı hayat ve zamanlı ölüm’ değildir mesele. Az ama öz hayat da ideal bir hayattır, sonunda ideal bir ölüme götürebilir insanı. Hedonist insanın uygunsuz zamanda yok olup gitmesiyle ölmesi arasındaki farkı şu paradoksla anlayabiliriz:

“… Uzun, sağlıklı ama olaysız bir yaşamı nihayetinde dayanılmaz bulur. Böylece uyuşturucu kullanmaya başlar ve uyuşturucudan ölür. ‘Ara sıra biraz zehir: güzel rüyalar gördürür. Ve nihayetinde, rahat bir ölüm için çok zehir.’ Katı bir sağlık politikası güderek sonsuza dek uzatmaya çalıştığı yaşamı, paradoksal biçimde, zamanından önce sonlanır. Ölmek yerine uygunsuz zamanda yok olup gider.”

Han, hemen her bölümde zamanla ilgili gördüğü bir problemi irdeliyor. İkinci bölüm olan “Kokusuz Zaman”da tarih öncesi devirlerle tarihsel zamanı baz alıyor. Bu dönemler üzerinden zaman kavramını inceliyor. Han’ın tarih öncesi diyerek bahsettiği dönem ise mitolojik dönemler. Kısaca; mitolojik dönemlerdeki düzenin sahibinin Tanrı olduğundan, tarihsel dönemde bu kavramın ortadan kalktığından ve kaos oluştuğundan bahsediyor. Ona göre tarihsel dünya döngüsel değil doğrusal bir zamana sahiptir. Zaman, kendi kendini bu konuma getirmiştir. Buradaki kritik dönem ise ‘Aydınlanma Dönemi’dir. Yani bu dönemde, eskatolojik zamandan ziyade ucu açık bir zaman baskındır. İlk bölümde bahsettiği ‘bitim’sizliğin yerini, tarihsel dönemde hiçbir sabit unsurun olmayışı almıştır.

Her şeyin düzenleyicisi Tanrı, Aydınlanma Dönemi’nde artık yoktur, zaman dağılmıştır fakat yokuş aşağı da gitmeye devam eder. İnsan sonsuz özgürdür. Belli bir daire içinde hareket etmek zorunda değildir artık yazara göre: “İnsanın zamanla ilişkisini belirleyen şey özgürlüktür artık. İnsan ne zamanın sonuna fırlatılmıştır ne de şeylerin doğal döngüsüne. Tarihi canlandıran şey özgürlük fikridir, ‘insan aklının ilerlemesi’ fikridir. Zamanın öznesi artık düzen veren bir Tanrı değil kendini geleceğe yönelerek tasarlayan insandır.” Ve akıl kutsanır. Han, bu durumun bir süre sonra yanlış olduğunun düşünüldüğünü ise Hıristiyan teolojisinden örnekle, ‘Danton’un Ölümü’ndeki Camille’nin seslenmesiyle açıklar: “Akıl sağlığı denen şu sıradan sabit fikirlerin hepsi dayanılmaz derece can sıkıcı. Baba, Oğul, Kutsal Ruh olduğunu hayal edebilen kişi yeryüzündeki en mutlu insandı.”

Hem mitolojik hem de tarihsel zamanın kısa bir karşılaştırmasını yaparak bölümü tamamlar Han. Zamanın kopukluğundan oluşan sorunlardır aslında genelde anlatmak istediği. Bu bağsızlık ise zamanda kokuyu, belki de çeşniyi yok eder:

“Mitolojik zamanın da tarihsel zamanın da anlatısal bir gerilimi vardır. Zaman olayları özgül bir şekilde birbiriyle bağlantılandırır. Anlatı zamana bir koku verir. Nokta-zaman ise kokusu olmayan zamandır. Zaman, sürem kazandığında, bir anlatı gerilimi veya bir derinlik gerilimi elde ettiğinde, derinlik ve enginlik, yani bir uzam kazandığında bir koku yaymaya başlar. Zaman bütün derin yapısından veya anlamından koparıldığında, atomlaştığında, düzleştiğinde, cılızlaştığında veya kısaldığında kokusunu kaybeder.”

Byung-Chul Han, önemli filozofların ve yazarların düşüncelerini kitabında bol bol inceliyor. Fakat bunu bir kompleks göstererek yapmıyor. Ele aldığı görüşlere zıt görüşlerinin yanında filozoflara katıldığı noktaları da belirtiyor. Karşı çıkışlarını ise kendi fikirlerine göre temellendiriyor. Bauman’ın özgürlük kavramına yaptığı tanımda da olduğu gibi. Özgürlük kavramının bağlı olmamak, bağlarından kopmak olarak algılandığına karşı çıkan Han, özgürlüğün bağlarından kopmak değil, ‘iliştirilmek’ ve ‘içerilmek’ olduğunu söylüyor. Kelimenin kökeninden yola çıkan yazar, bu kavramın ‘sevmek’ anlamına geldiğini ve özgürlüğün esas anlamının ‘arkadaşlara veya seçilen insanlara bağlı olmak’ olduğunu belirtiyor. Burada aklıma İsmet Özel’in özgürlük tanımı geldi. Elbette Han’ın görüşünden farklı fakat Özel’in de Han’la aynı noktadan kavrama baktığını söyleyebiliriz. Özel, Taşları Yemek Yasak kitabında şöyle der: “Özgürlük, insan olarak aslımızda, bizim halis cevherimizde, fıtratımızda bulunan şeyin fışkırması, serpilip hayat bulmasıdır” der ve bunun da Allah’a bağlılık olduğunu vurgular. Han’ın dayanağı arkadaşlar veya sevilen kişilerken, Özel’in dayanağı ise Allah oluyor bu kavramda.

Han, zaman kavramını incelerken konuyu olabildiğince geniş ele alıyor. Hatta okur bazen ‘bunun konuyla ne alakası var’ diye düşünebilir ama yazar bir şekilde ana konuyu ele aldığı bölümle bağlıyor, “Şimdiki zamanın Paradoksu” bölümünde olduğu gibi.

Han, ‘Yolda Olmak’ kavramını, zıttı olan ‘şimdi ve burada’ kavramıyla ele alıyor. Bu, aslında Han’ın ilk bölümde bahsettiği zamanın güncelliği ile de bağlanabilir. ‘Şimdi’nin tamamen sıkıştırılmış bir an’a dönüşmesini ve günümüze etkisini inceliyor yazar. Sürekli ‘şimdi’de yaşamanın hem enformasyon hem teknolojik hem de ‘orada’ olmayla ilgili ilişkisine değiniyor. Mutlaklaştırılan bir ‘şimdi ve burada’ insanı çevreleyen her şeyi olumsuza çeviriyor. Hızlı yaşam, burada yaşam, şimdi hemen yaşam için Cioran’dan mülhem ‘çürümenin yaşamı’ diyebiliriz. Ne koku kalmıştır ne anlam:

“Olayların, bilginin ve imgelerin sıkıştırılması bulunmayı imkânsızlaştırır. İmgelerin dur durak tanımadan art arda gelmesi bulunan bir düşünmeye izin vermez. Retinaya sadece bir anlığına temas eden imgeler dikkati sürekli üzerinde tutamaz. Görsel uyaranlarını hızla boca ettikten sonra sönüp giderler. Vurgulu anlatımıyla bilgi ve deneyimden farklı olarak, enformasyon ve yaşantılar kalıcı veya derin bir etki bırakmaz. Hakikat ve bilgi mefhumları arkaik bir tını edinmiştir artık. Süremi temel alırlar. Hakikatin kalıcı olması zorunludur. Oysa giderek daha da kısalan bir şimdide silinip giderler.”

Kitabın son bölümü, yazarın en geniş incelediği bölüm olmuş. Bunu ve daha birçok bölümü okurlara bırakmak daha doğru olacaktır ama ilk bölüm ve son bölümlerin özellikle dikkatli okunması, kitabı anlamlandırmada kritik öneme sahiptir bana göre.

Byung-Chul Han, her kitabıyla okuyana bir bakış açısı sunuyor. Bu kitapta da bunu fazlasıyla gerçekleştirmiş. Fakat Han’ın özelliğinin kısa ve sade yazmasında olduğunu düşünüyorum. Bazı bölümler normalden uzun tutulmuş. Aynı ifadelerle uzatılan konudan ziyade konular daha kısa incelenseydi, daha öz bir konu ortaya çıkardı. Dil açısından ise baktığımızda Han’ın diğer kitapları gibi olduğunu söylemek mümkün. Bazı felsefi kavramları araştırmak gerekiyor kitabı okurken. Fakat yoğun olsa da ağır bir dile sahip diyemeyiz her bölüm için. Yine de 60. ve 90. sayfalar arası kitabın ağır dille yazılmış bölümlerini oluşturuyor.

Kitabı eline alanlar için bir de müjde var ilk sayfalarda. Metis Yayınları’nın yayım planında önümüzdeki yıl yayımlanacak iki tane daha Byung-Chul Han kitabı bulunuyor. Sanırım yazarın on altı kitabı var. Hızlı bir şekilde diğer kitapların da çevrilmesi felsefe okumalarımıza oldukça katkı sağlayacaktır.

Şeyda Öztürk’ün iyi bir çevirisiyle okunabilen Zamanın Kokusu felsefeyle ilgilenmek için önemli bir kitap. Han’ın diğer kitapları gibi…

Devamını görmek için bkz.

Cihan Ülsen, "Kokusuz zamanlarda güzeli kurtarmak - Byung-Chul Han üzerine 'tekrar' bir deneme", Gazete Duvar, 14 Kas 2019

Hans Blumenberg Endişe Nehri Geçiyor kitabında, kandırılmış insanların ortasında kalan idrak sahibi bir insanın yalnızlığını göstermek üzere Arthur Schopenhauer’un bir anlatısını nakleder. Tüm saat kulelerinin yanlış ayarlandığı bir şehirde bu kişinin doğru zamanı gösteren bir saati vardır; hakiki zamanı yalnızca o bilir. Hikayenin vurucu noktası veciz bir soruda gizlidir: “Bir şehirde tüm saat kuleleri yanlış ayarlanmışsa kişinin doğruyu göstermesi neye yarar ki?” (1) Schopenhauer’un bu anlatısının bir benzerine kutsal kitabın Yasin Suresi’nde, “Şehrin en uzak yerinden koşarak gelen adam”ın anlatıldığı ayetlerde rastlarız. Kendilerini hakikate çağırmak için gelen elçilerin sözlerine kulak verilmesini isteyen bir adamın, idraki kapanmış kavmi tarafından öldürülmesine dairdir bu mesel.

Bu iki anlatı, gerçeği tüm açıklığıyla gören bir kişinin, toplulukları hakikatle buluşturmak adına ne ifade ettiği sorusundan daha fazla miktarda, bu davet için muhatap alınanların hidayet kavramıyla nasıl bir ilişki içinde olabileceği sorusunu güçlendiriyor. Bu sorunun en haklı gerekçesi de herkesin hakikatinin meşrebine göre şekil aldığı düşüncesidir. Burada, biz hakikat şehrinin meraklı/meraksız sakinleri için, gözümüzü açan ve körleştiren unsurlar ve kişiler arasında sürüp giden gündelik anlam yaşantımız, varlığımızı yaşatan ve öldüren şeylere göz yumup yummamamıza göre, bizi hakikat şehrinde katil ve maktulun durmadan yer değiştirdiği bir oyuna çekiyor. Bu oyunun tam ortasında, kendisinin hangi safta değerlendirileceğini hesap etmeden, konuşan birileri hep olmuştur. Sayıları az da olsa bu birileri, toplulukların gönüllü bir teslimiyetle katili oldukları bilinçlerinin kurtuluşunu kendilerine rağmen onlara karşı onlar için savunmaktan geri durmamıştırlar. Onların bu direncinin kitlelerin hidayet direnciyle olan etkileşimi, dün olduğu gibi bugün de güzeli kurtarmak isteğinin nabzını tutmaktadır.

Bu anlatılar halkasına sözlerini ekleyebileceğimiz, Güney Koreli düşünür Byung Chul Han, bizi özgür ve diri kılacak olan hakikatin, duymak istemediğimiz hakikatler olduğunu kabul ederek, insanın tüm oralı olmama reflekslerine karşı gardını alarak, kitaplarında insandaki ölü ağırlığın sebepleri üzerine bizi düşünmeye ve bir seçim yapmaya çağırıyor.

"Gerçek büyük kaybedişe’ giden yollar"

Hayat; insanın bilinç ufuklarını eşsiz bir idrak hazzıyla kavrayabileceği yegane evre, kaybedilmeden önce hakikat adına bize sunulmuş en titizlenmemiz gereken imkandır. Hayatın kaybedilmesi ise yaşarken başlayan, insan zihninin ve bedeninin devinimleriyle ‘Gerçek büyük kaybedişe’ giden çok katmanlı yollarla varılan bir sondur. Chul Han, bu imkanın içini tartışıyor kitaplarında. Bunu yaparken de, hayatın ve insan ruhunun görünmez dişlilerinin olduğunu ve bunların bir ahenk, savaş, alışveriş ve öğrenme üzerinden birbirlerine – kah yaralayarak kah uyum içinde- geçmedikçe bu imkanın ziyan edilmiş olacağının altını çiziyor. Altını çizdiği yerlerde özellikle, aynılık ve tekrar arasındaki farkın, yaşamsal ve ölümsel karşılığı olacak kadar büyük olduğunu insana göstermek, cennet ve cehennem tanımlamalarıyla bu karşılığın ruhun ızdırabındaki ya da memnuniyetindeki izdüşümünü şehrin sakinlerine işaret etmektir.

Bu yolda, Chul Han’ın, hayatın ve bilincin dinamizmi için görülmesi gereken aynılık ve tekrarın farkı ile bize işaret ettiği nokta Zygmunt Bauman’ın da işaret ettiği insanın seçimlerine ve özgürlüğünün bilincinde olmasına dair fikirleriyle kesişiyor. Bauman, ilk kırılmanın, ilk hayatın içinde başlayan ölümün, insanın özgür iradesiyle ilişkisinde saklı olduğunu söylüyor. Bu bölümü, yazının girişindeki katil ve maktul tanımlarının insan eylemlerinde durmadan yer değiştirmesini, insanın kendi özgürlüğüyle ilişkisini düşünerek okumak gerekmektedir.

Bauman, insanların bugünlerde, zorlama ve baskıyla değil ikna ve baştan çıkarma yoluyla standartlarını oluşturduğunu ve boyun eğmenin dışarıdan gelen zorlayıcı bir güç nedeniyle gerçekleşiyor gibi görünmekten ziyade, özgür iradenin bir tezahürüymüş gibi görünmesinden bahis açar. Bu boyun eğme/riayet etme halinin de son derece esnek standartlara karşı, değişen durumlara olağanüstü bir şekilde adapte olabilen, yumuşak bir boyun eğme olduğunu eklemeyi de unutmaz. (2) Bauman, akışkan modern dünyada insanın kendi özgürlüğünden gönüllü bir teslimiyet içinde feragat ettiğini savunurken, Chul-Han kısmi itirazları ile bahsi yükseltiyor. Vazgeçilenin sadece özgürlük olmadığını, hayatı kaybetmekte olduğumuzu (bazı vurgularda hayatı kaybettiğimizi bile söylüyor aslında) beyan ediyor.

"Hayat mekanik bir işleyişe dönüşür"

Hayatı kaybediyoruzdur çünkü hayat verdiğinden fazlasını alamıyordur artık. Bu noktada, bu bozulan ekonominin can damarı, insandaki canlılık gösteren tekrar hareketinin durması ve yerinde sayma seçeneklerinin göz alıcı bir şekilde insanın ataletine hitap etmesi ile dar boğaza girmiştir. Dirilten tekrarların ve tekamülün özsuyu olan hayat; büyüsünü kaybeden, bir mucize göstermeyen, üretmekten çok tüketen, sayısız alternatif dünyaların kurulduğu mekanik işleyişe dönüşmüştür. Hayat elimizden alınmaktadır. Elimizde bir şey kalmadığı için de başta makineler olmak üzere dışsal zorunlulukların boyunduruğu altına girmekteyizdir. Bauman’ın bahsettiği haliyle, bunu gönüllü bir şekilde yaptığımızı söylemeyi de ihmal etmeden.

“Kusura bakmayın ama gerçekler bunlar…” adlı röportajında Chul Han hayat üzerine şunu söyler;

“Zaten hayatın mucizesi budur, aldığından fazlasını üretebilmesidir ve aldığından bambaşka şeyler çıkarabilmesidir. Hayat budur. Hayat Geist demektir. Makinadan farkı budur. Ama her şeyin mekanikleştiği, her şeyin algoritmaların hükmüne girdiği yerde hayat tehlikededir. Ray Kurzweil gibi post-hümanistlerin hayal ettikleri makineleşmiş ölümsüz insan artık insan olamaz. Günün birinde belki teknoloji vasıtasıyla ölümsüzlüğe ulaşacağız, bunun için aynı zamanda hayatı yitireceğiz. Hayat pahasına ölümsüzlüğe ulaşacağız.“(3)

Hayatı yitirme pahasına, ölümsüzlüğe ulaşmak isteyen, bunu murat etmiş, kendinden geçercesine bütün kozlarını ortaya koymuş olan insanın eline geçen nedir? Ya da, bu paha karşısında feragat ettiğine karşılık elinde kalan nedir? Gönüllü bir teslimiyet içine girerken vazgeçtiklerimiz ne söylüyor bizlere? Kıyıda köşede unuttuğumuz ve -hiç olmazsa- gölgelerimize ait onca şey, bizden habersiz hangi kadere teslim olmaktadır?

Sorulara bir cevap bulmak niyetinde değiliz elbet. Herkesin cevabı kendine. Zira herkes, kendi cevabıyla kendi hesabını kendi görecek. Chul-Han tam burada “düşünmek ve tefekkür etmek” ile bu kan götüren meselenin üzerine yürünmesi gerektiğini vurguluyor. Kendi sesinden dinlersek;

“Günümüz zaman krizinin önemli nedenlerinden biri, vita activa’nın, eylemlilik yaşamının mutlaklaştırılması. Bu mutlaklaştırma, insanı bir animal laborans, ‘çalışan hayvan’ derekesine indiren bir çalışma buyruğuna yol açıyor. Gündelik hayattaki hiperkinezi, aşırı hareketlilik, insan yaşamındaki tefekkür unsurunu, durma becerisini ortadan kaldırıyor. Dünyanın ve zamanın kaybına yol açıyor.Zaman krizi, vita activa kendi krizinin tam ortasında vita contemplativa’yla tekrar birleştiğinde aşılabilir ancak.”(4)

Hayatı kaybedince zamanı da kaybediyor insan. Tam da bundan olsa gerek hayatı kaybedince zamanın kokusunun insandan firar etmesi ise mecburi ve sarsıcı bir hal olarak işliyor alınlarımıza. Hayatı yaşarken bir taraftan kaybettiğini hissettiğinde anda insan, zaman alıştığı hacminden çıkıyor. Hayatı ve zamanı eşitlediğimizde Chul-Han’ın “Zamanı anlamlı kılan şey aynılığı değil, farklılığıdır” dediği yere gelmiş oluyoruz. Farklılığın olmadığı yerde ise karşımıza “aynılık” kavramı çıkıyor.

Aynılık bir cehennemdir. Aynılığın cehenneminde hakikate yer yoktur. Cehennem tasvirleri aynılık üzerine hikaye edilir. Sürekli devam eden, değişmeyen, değişmedikçe daha çok acı veren olaylar silsilesidir cehennem. Bunu isteyen ateşle, isteyen akıp giden zamana öylece bakakalmakla, isteyen de dolduramadığı can sıkıntısının zalimliği ile resmedebilir. Nihayet gerçek değişmiyor çünkü. Aynılığın hüküm sürdüğü bu cehennemde hayata ve elbette zamana yer yoktur.

"Hayat aynılığın kıyısına vurmuştur"

Gündelik hayatımızı Harold Ramis’in 1992 yapımı filmi “Groundhog Day” kahramanı üzerinden ve Chul Han’ın anlatmaya çalıştıkları ile resmetmeye çalıştığımızda ilk elden söyleyeceğimiz şu olacaktır: Bütün bir hayat aynılaşmıştır. Bütün günler ve geceler, tavır ve davranışlar, söz ve eylemler aynıdır. Bir güne sıkışan ve sürekli aynı günü yaşayan “Groundhog Day”in kahramanı geldiğimiz bu zaman aralığında kötü bir şaka olmaktan çıkmıştır artık. Her şeyin kopyasının kopyasının kopyası olarak kayda geçen hayatlarımız, bir kurgunun içerisine yerleşmiştir. Epizotlar halinde yaşıyor olmamızın başka bir açıklaması yoktur. Bu açından aynılık, sterildir, korunaklıdır. Şeffaflık ve yorgunluk toplumunun yol işaretçiklerindendir. Hayat bu aynılığın kıyısına vurmuştur.

Olumsuz olanın yani negatifliğin karşısında olan aynılık, güzelden yana değildir. Güzeli aramadığı gibi güzelin yol göstericiliğine de ihtiyaç duymaz. Mekanik yapısı bunu emreder çünkü. Aynılığı bir fiile nakşedeceksek bu sevmek (to love) değil beğenmek (to like) olacaktır ancak. Beğenmek, sertlikten azade edilmiş bir sarsıntıdan yoksunluktur. (5) Bu kadar rağbet görmesi acı vermemesindendir. Aynılık, yapaylıktan doğmuştur. Aynılığın karşıtı ise tekrar ve tecrübedir Chul-Han’a göre. Aynılık olumluluğu, tekrar olumsuzun alanında nefes alır çünkü. Dolayısıyla tekrar, tecrübede hayat bulur. Tekrarın insanın ruhunu ve zihnini sürekli diri tutması bundandır. Tekrar, tecrübe ile yıkanmaktadır en sonunda. Tecrübe ise “kişinin kendisini tehlikeye maruz bırakmak zorunda olduğu bir karşıdan karşıya geçişe benzer.”(6) Martin Heidegger’in deyimiyle pekiştirirsek: Acı ve yaralanma yoksa aynı, alışıldık, adet olan devam eder. Tecrübe (…) özünde acıdır. Tekrar ve tecrübe negatif alanda yer aldığı için belki de bağlayıcı olandır ve sadakatle sürekli bir alış verişi vardır.

Heidegger’in vurgusu önemlidir. Acı ve yaralanma yoksa alışıldık, adet olan devam eder. Aynılığın hükmü hayat üzerine karar vermeye başlar. Tam da bundan dolayı doğal olanda ve doğal zamanda aynılık yoktur, sürekli bir yenilenme vardır. Kendi içinde daimi bir tazelenme olması itibari ile aynılığın karşısındadır tekrar. Geçmişin durmadan gelecekte tazelenmesi bundandır. Tabiat tekrarda zamanı yaşar. İnsan tekrarda tecrübe eder hayatı. Zaman, tekrarın ritmik vurgularında hissettirir kendini. Tabiat, hayat, zaman ve insan tekamülün hamurunda yoğrulmuştur.

Chul-Han önümüzde bir seçim olduğunu söylüyor ve nihayetinde bu seçimin sonucunda nereye varacağımızın da belirleneceğine vurgu yapıyor. Aynılık ya da tekrar… Sözcüklerin yerlerini değiştirsek şu belirlemeyi yapıyor bir anlamda: Hayat krizi, aynılığın kendi krizinin tam ortasında ‘tekrarla’ tekrar birleştiğinde aşılabilir ancak.

Hayatı nasıl tanımladığınız önemlidir elbette. Zira aynı anda hakikati de tanımlıyorsunuz demektir bu. Hakikate giden cesaretin, tüm önleyici tedbirlerin alındığı pohpohlanmış bir iyi hissetme zorunluluğundan değil, hayal kırıklığı hakkı ve yaralanma üzerinden beslendiğine dikkat çekmek gerekiyor. “Bence hayal kırıklığı bir insan hakkıdır ve bu bir şekilde bizim insan olduğumuzu kanıtlar çünkü eğer nefes almıyor olsaydık hayal kırıklığına da uğramazdık” diyen Eduardo Galeano da hayatı tanımlarken aslında hakikati de tanımlamıştır. Hayal kırıklığını bir insan hakkı olarak görmek, aynılığın cehenneminden sıyrılmaktır çünkü.

Negatif olandan ayrılarak uzak durulması gereken yere kendini konumlandırmak meselesini düşünmek gerekebilir burada. Çünkü yara almadan hayatını tamamlamak aynılığın cehenneminde bir ideal olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu ideal uğruna bütün dikkatimizden feragat da ediyoruz. Aynılığın cehenneminde sunulan konforlardan biri bu.

“… Kişi kendisini yaralanmaya maruz bırakmadan başkasını göremez…Yaralanma olmadan hakikat yoktur; doğruyu almak, yani algılama da yoktur. Aynının cehenneminde hakikat yoktur!..”(7)

Bu nedenle, “düşmek” fiilinin, kelimenin bütün anlamları ile hayatımızdan çıktığını söyleyebiliriz. Düşmediğimiz yerden tanımlıyoruz ve anlamlandırıyoruz kendimizi. Düştüğümüzde yanımızda yöremizde kimsenin olmayacağından tutun da vücudumuzun deformasyonuna kadar birçok açıdan kaygı ve tedirginlik içindeyiz sürekli. Düşmek yaralanmaksa, yaranın olumsuzluğu ya da tekrarının çirkin yüzü kaçınılması gereken olarak hayatımıza giriyor. Aynı kalarak yaralanmanın tüm olumsuz sonuçlarından uzak durulmasını salık verenin karşısında, tekrar tekrar düşmek ve ayağı kalkma cesaretini göstermek… Chul-Han’ın seçim bu dediği yeri de tanımlıyor.

"Geçicilik toplumun amentüsüdür"

İnsan bildiği ve inandığıyla yaşamadığı/yaşayamadığı için hayreti ve gayreti elinden alınmıştır. Hayretten ve gayretten soyunan insan artık sadece geçicidir. Geçicilik, şeffaflık toplumun amentüsüdür. Hayal kurmaktan yoksundur. Bundan dolayı artık büyük ütopyalar devri kapanmıştır. Kendi sanal cennetinde varlığını doyurma telaşı hayatın abecesidir.

Aynı; bir şeyin rengini, kokusunu, tadını, sesini ve pürüzünü, kendi iç zamanını, ritmini kaybetmesidir. Tek tipleşme bir çeşit felçtir. Bu nedenle gelecek böyle bir durumda körlüğe nişan edilmiştir. Bu körlük zamandan yana olmayan aksine tam karşısında mevzilenen bir durumdur. Yarın ve dün artık bir yük olmaktan çıkmıştır. Zamanın adil olması insan lisanında retorik bir sözden fazlası değildir. Bugüne dair yaşanılan uçuculuk gölgeden feragatla sonuçlanmıştır. Sonrasında bakiye hep, dili tutulan lisanlar olmuştur:

“Günümüzde lisan kalmadı – bir lisan yoksulluğu ve şaşkınlığı var. Lisanın dili tutuldu. Bir yanda müthiş bir gürültü var, iletişim gürültüsü, diğer yanda tuhaf bir dilsizlik. Ve bu sükûttan farklı bir şey. Sükût son derece güçlü bir ifade şeklidir. Susmak bir lisandır. Sükût konuşur. Sükût bir lisan olabilir. Ama gürültü lisansızdır. Geriye kalan dilsiz gürültülü iletişim, bu bir problem. Bugün bilgi dahi yok, enformasyon var. Bilgi enformasyondan tamamen farklı bir şeydir. Bilgi ve hakikat bugün kulağa oldukça antika terimler halinde yansır. Bilginin zaman strüktürü de farklı. Geçmiş ve gelecek arasında uzanır. Enformasyonun zamanı ise anlıktır. Bilgi yine tecrübe üzerine kurulur. Bir usta bilgiye tasarruf eder. Günümüzde acemilik teröründe yaşıyoruz.” (8)

"Ölüm de tektipleşiyor"

Kadim bir gelenekti: Ölen öldüğüyle kalmazdı. Ölenin söyleyecekleri devam ederdi. Fakat, acemilik terörü ve tüm eylemlerimizin (vita activa) ve derin düşünce hayatımızın (vita comtemplativa) ana kumandasını elinde tutan iç ve dış lisanımız üzerinde yapılan nitelik ve nicelik katliamı ile ölen öldüğüyle, kalan ölememişliğiyle kalıyor artık. Ölüm de tektipleşiyor. Tektipleşmemesi için, bıraktığımız yerde hayatın ve zamanın eline bir anlamlı söz devretmiş olmamız gerekirdi. Tamamen biz’den, kendimizden olan bir şey. Lakin, lisan hunharca sakat bırakılınca göçüp giden’in yaşayıp giden’e anlattıklarının, masallarda ve eskilerin hikayelerinde kaldığı kabul ediliyor. Şimdi’nin hazzına ve kuru gürültüsüne hizmet etmeyenler çöp olup gidiveriyor. Kadim gelenekler ve ölüler bundan azade değiller. Hakikat şehri, ölenleri değil ama geride kalanları ile lisansız bir halde -Chul-Han’ın deyimiyle- zombilerle doldurulmuştur artık.

Saat kuleleri hala yanlış. Kimsenin zamanın adaletine güvenmediği aksine akrep ile yelkovanın umarsız takibine takılı kaldığı dönemlerden geçiyoruz. Her şeye rağmen şehrin öbür ucundan koşarak gelen insanlar hala aramızda. Yaralamak ve yaralanmak pahasına, sözün hükümden düşmesine razı gelmeyecek şekilde konuşmaya, uyarmaya, sarsmaya devam ediyorlar. Aynılığın cehennemine gönüllü olarak kendini yazdıranlara, bu yola teşne olanlara, hala duyuyorken kulağı olanlara tekrarın ve tefekkürün burçlarını işaret ediyorlar.

Bu yüzden belki de, hakikat şehrinde, uzun tıkanıklıkların öznesi olduğumuzu yoğun hissettiğim zamanlarda, sürekli ve tekraren “şehrin öbür yakasından koşup gelen adam”ı hatırlarım. Öleceğini bile bile şehir halkına hakikati söyleyen o insanı. Saatlere değil ama zamana inandığını söyleyen Galeano’yu da hatırlarım. Saatlerin aynı, zamanın hep tekrar ettiğini böylesine güzel söylediği için. “Çünkü saatler dardır, her şeyi almaz” diyen Melih Cevdeti’i de es geçmem. Hakikati başka bir yerinden yakalamıştır çünkü. Sonra Chul-Han… Eksiği ile fazlasıyla tüm saat kulelerinin yanlış olduğunu söylemeye cüret ettiği için. Duymamak üzerine hayatını devam ettiren insana, bu kokusuz zamanda güzeli kurtarmanın bir imkanı olabileceğini inatla söylediği için. Birbirlerinden bağımsız, aynı dikkatin ve cesaretin evinden sözün meydanlarına dağılan bu insanların arasından geçerken Dante’nin Cennet, Cehennem ve Araf bölümlerinden oluşan İlahi Komedya’sında arafta kalanlar için sorulabilecek sorudur belki de her şeyin önüne geçen:

“Karanlıklar ırmağı boyunca giderek, öncesiz ve sonrasız zindandan kaçan sizler kimsiniz?”

Kaynaklar

1- Hans Blumenberg, Endişe Nehri Geçiyor, Metis

2- ZygmunBauman, Akışkan Modernite, Can Yayınları

3- Zeit Wissen, 05/2014, Niels Boeing ve Andreas Liebert “Kusura bakmayın ama gerçekler bunlar…” Chul Han, röportaj, Tercüme: Gökhan Gümüş

4- Byung-Chul Han, Zamanın Kokusu, Metis Yayınları

5- Byung Chul Han, Güzeli Kurtarmak, İnsan Yayınları

6- Byung Chul Han, Güzeli Kurtarmak, İnsan Yayınları

7- Kusura bakmayın ama gerçekler bunlar…” Chul Han, röportaj

8- Kusura bakmayın ama gerçekler bunlar…” Chul Han, röportaj

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova