ISBN13 978-605-316-139-4
13x19,5 cm, 136 s.
Liste fiyatı: 18.50 TL
İndirimli fiyatı: 14.80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Byung-Chul Han diğer kitapları
Şiddetin Topolojisi, 2016
Şeffaflık Toplumu, 2017
AYIN ARMAĞAN KİTABIAYIN ARMAĞAN KİTABI
Sayı: Bilimin Dili
1. Basım
Liste Fiyatı: 32.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Zamanın Kokusu
Bulunma Sanatı Üzerine Felsefi Bir Deneme
Özgün adı: Duft der Zeit
Ein philosophischer Essay zur Kunst des Verweilens
Çeviri: Şeyda Öztürk
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen
Kapak Resmi: Max Ernst
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2018
2. Basım: Şubat 2019

"Bugünün zaman krizi hızlanma olarak nitelendirilemez. Hızlanma çağı çoktan bitti. Bugün hızlanma olarak duyumsadığımız şey, zamansal dağılmanın semptomlarından sadece biri. Günümüzün zaman krizi, zamanda çeşitli aksaklıklara ve yanlış duyumlara yol açan bir diskroniden kaynaklanıyor. Zaman, düzenleyici bir ritmin eksikliğini çekiyor. Bu yüzden de ölçüsünü kaçırıyor. Diskroni, bu zamansal bozulma, zamanın adeta dönüp durmasına yol açıyor. Hayatın hızlandığı hissi, amaçsızca dönüp duran zamanın yol açtığı bir duygu aslında...

"Geleceğin temposu nasıl olacak? Hacılık veya uygun adım ilerleme çağı kesinlikle sona erdi. İnsanoğlu, kısa bir dolanıp durma döneminden sonra, bir yürüyüşçü olarak dönecek mi yeryüzüne? Yoksa yerçekimini ve çalışmanın bütün ağırlığını ardında bırakarak süzülmenin hafifliğini, boş zamanda süzülerek gezinmenin, bir başka deyişle, süzülen zamanın kokusunu keşfedecek mi?" – Byung-Chul Han

İÇİNDEKİLER
Önsöz

Uygunsuz Zaman
Kokusuz Zaman
Tarihin Hızı
Uygun Adım Yürüme Çağından
Dolanıp Durma Çağına
Şimdiki Zamanın Paradoksu
Güzel Kokulu Zaman Kristali
Meleğin Zamanı
Güzel Kokulu Saat:
Antik Çin’e Kısa Bir Sapma
Dünyanın Halka Dansı
Meşe Odununun Kokusu
Derin Can Sıkıntısı
Vita Contemplativa

Notlar
OKUMA PARÇASI

Kokusuz Zaman, s. 23-26

Mitoloji dünyası anlamla doludur. Tanrılar ölümsüz anlam taşıyıcılarından başka bir şey değildir. Dünyaya mana, anlam verir, onu insanlar için anlamlı kılarlar. Şeyler ve olaylar arasındaki bağıntıyı anlatırlar. Anlatılan bağıntı anlamı kurar. Anlatı, hiçbir şeyden yola çıkıp dünyayı kurar. Tanrılarla dolu demek, anlamla, anlatıyla dolu demektir. Dünya bir resim gibi okunabilir. O resmin bir orasına bir burasına bakmak ondaki anlamı, onun anlamlı düzenini görmeye yetecektir. Sağlam bir şekilde bir araya getirilmiş bir düzende (kozmos) her şeyin bir yeri, yani anlamı vardır. Herhangi bir şey olması gereken yerden uzaklaşırsa tekrar oraya yerleştirilir. Zaman onu düzeltir. Zaman düzendir. Zaman adalettir. Bir insan şeylerin yerini kendi başına değiştirdiğinde suç işlemiş olur. Zaman bu suçun kefaretini ödetir. Böylece ebedi düzeni tekrar tesis eder. Zaman adildir (diké). Olaylar, sağlam bir ilişki içinde, anlamlı bağlantılar içinde durur. Tek bir olayın bile bu düzenden çıkmasına göz yumulmaz. Her olay dünyanın ebedi, değişmez tözünü yansıtır. Burada, geçerli düzende değişikliğe yol açacak hiçbir hareket yoktur. Bu ebedi tekerrür dünyasında, hızlanmanın hiçbir anlamı olmayacaktır. Sadece aynının ebedi tekrarı, eskiden olmuş olanın, ebedi hakikatin yeniden üretimi anlamlıdır. Tarihöncesi insan, daimi bir şimdide yaşar.

Tarihsel dünyanın önkoşulları ise tamamen farklıdır. Tamamlanmış bir tablo gibi ebedi bir tözü, değişmez bir düzeni göstermez seyirciye. Olaylar hareket etmeyen bir düzlem üzerinde değil, süregiden bir hat üzerinde tertip edilmiştir. Olayları birbirine bağlayan ve böylece anlamlarını açığa çıkaran zaman doğrusal bir şekilde akıp gider. Zamanı anlamlı kılan şey Aynının sonsuz tekerrürü değil, değişim olasılığıdır. Her şey ya ilerleme ya çökme anlamına gelen bir süreç teşkil eder. Tarihsel zaman, yöneltildiği ölçüde bir anlamlılığı açığa çıkarır. Zaman hattının belli bir istikameti, bir sentaksı vardır.

Tarihsel zaman sürüp giden bir şimdi bilmez. Şeyler sabit bir düzene göre tertip edilmiş halde kalmazlar. Zaman geri götürmez, ileri götürür; tekrarlamaz, telafi eder. [1] Geçmiş ve gelecek birbirinden uzaklaşır. Bir değişim, süreç, gelişme olan zamanı anlamlı kılan şey aynılığı değil, farklılığıdır. Şimdinin kendi başına bir tözü yoktur. Bir geçiş noktasıdır sadece. Hiçbir şey salt olmak (ist) durumunda değildir. Her şey oluş (werden) durumundadır. Her şey başkalaşır. Aynının tekrarı olaya (Ereignis) boyun eğer. Hareketler ve değişimler bir düzensizliğe yol açmaz, sadece başka, yeni bir düzen yaratır. Zamansal anlamlılık gelecekte temellenir. Bu geleceğe yönelmişlik, hızlandırıcı etkileri de olabilecek, ileri doğru bir zamansal çekim üretir.

Tarihsel zaman, doğrusal zamandır. Ama çok farklı seyir veya görünüş biçimleri alabilir. Eskatolojik zaman, ilerleme vaat eden tarihsel zamandan gayet keskin bir biçimde farklıdır. Nihai zaman olan eskatolojik zaman dünyanın sonuyla ilişkilidir. Eskaton, zamanın sonunun başlangıcını, tarihin sonunu hazırlar. Ve insanın gelecekle ilişkisi, bir fırlatılmışlık haliyle nitelenir. Eskatolojik zaman herhangi bir eyleme, bir tasarıya cevaz vermez. İnsan özgür değildir. Tanrı’ya tabidir. Kendini geleceğe doğru tasarlamaz. Kendi zamanını tasarlamaz. Sona, dünyanın ve zamanın nihai sonuna fırlatılmıştır daha çok. Tarihin öznesi değildir. Düzene sokan, Tanrı’dır asıl.

“Devrim” kavramının esas anlamı şimdi üstlendiği anlamdan tamamen farklıydı. Bir süreçtir devrim, evet. Ama geri dönüş ve tekrar veçhelerinden azade değildir. Revolutio esasında yıldızların yörüngelerini işaret eder. Tarihe uyarlandığında, sayıca sınırlı olan tahakküm biçimlerinin döngüsel bir şekilde tekrarlandığım demeye gelir. Tarihin seyrinde vuku bulan değişimler bir döngüyle bütünleştirilmiştir. Tarihin seyrini niteleyen şey ilerleme değil, tekrardır, insan da tarihin özgür öznesi değildir. İnsanın zamanla ilişkisini özgürlük değil, fırlatılmışlık belirler. Devrimleri yapanlar insanlar değildir; aksine, yıldızların yasalarına tabi oldukları gibi, devrimlere de tabidir insanlar. Zamanı doğal sabit değerler niteler. Zaman oluşsallıktır (Faktizität). [2]

Aydınlanma döneminde, özgül bir tarihsel zaman tahayyülü ortaya çıktı. Eskatolojik zamandan farklı olarak, ucu açık bir gelecek varsayıyordu. Bu tahayyülün zamansallığına sona doğru varoluş değil, yeniye doğru ilerleme hükmeder. Bir anlamlılık edinir, kendi ağırlığı vardır. Çaresizlik içinde hızla kıyamete doğru ilerlemez. Hiçbir oluşsallık, hiçbir doğal sabit unsur bu zamansallığı döngüsel bir tekrara zorlayamaz. Böylece devrim de tamamen farklı bir anlam edinir. Yıldızlara özgü dairesel hareket tasavvurundan özgürdür artık. Döngüsel bir devirden çok, doğrusal, ilerleyen bir olaylar silsilesi belirler devrimin zamansallığını.

Aydınlanmanın zaman anlayışı fırlatılmışlık ve oluşsallıktan kurtulur. Zaman hem oluşsallıktan çıkarılır hem de doğallıktan. İnsanın zamanla ilişkisini belirleyen şey özgürlüktür artık. İnsan ne zamanın sonuna fırlatılmıştır ne de şeylerin doğal döngüsüne. Tarihi canlandıran şey özgürlük fikridir, “insan aklının ilerlemesi” [3] fikridir. Zamanın öznesi artık düzen veren bir Tanrı değil kendini geleceğe yönelerek tasarlayan insandır. Zaman yazgı değil, tasarıdır. İnsanın gelecekle ilişkisi fırlatılmışlık değil, yapılabilirlik tarafından belirlenir. Devrimi yapan (produire) insandır. Böylece, devrimleştirme ve devrimci gibi kavramlar da mümkün olur. Yapılabilirliği işaret ederler. Fakat bu yapılabilirlik fikri dünyanın, hatta zamanın da dengesini bozar. Çok uzun bir süre ebedi bir şimdinin kurucusu olarak denge sağlamış olan Tanrı da zamandan yavaş yavaş ayrılır.

Notlar


[1] Bkz. Reinhart Koselleck, Vergangene Zukunft. Zur Semantik geschichtlicher Zeiten, Frankfurt a.M., 1979, s. 71: “Yıldızların güzergâhlarını fani insanlardan bağımsız çizmesi ama insanları etkilemesi, hatta belirlemesi gibi, 17. yüzyıldan itibaren siyasal devrim kavramı da çifte bir anlam üstlenmiştir: Devrimler, katılan insanları tamamen aşarak gelişir ama herkes devrimin kurallarına tabi olur.” Metne dön.
[2] Robespierre, OEuvres complétes, haz. M. Bouloiseau, Paris, 1958, IX, s. 495. Metne dön.

[3] Conversations-Lexikon der Gegenwart, Leipzig, 1838, “Eisenbahnen” Demiryolları) maddesi, c. 1, s. 1136. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, "Zamanın kokusunu nasıl duyacağız?", Gazete Duvar, 1 Kasım 2018

Günümüzde zaman, içinde kaybolup gittiğimiz, dönüp durduğumuz, yetişemediğimiz, tutamadığımız, hissedemediğimiz bir şeye dönüşüyor. Gittikçe bizden uzaklaşan, farkında olmadığımız anlar, deneyime yer vermeyen yaşanmışlıklar, sanki dâhil değilmişiz de hayatımız akıp gidiyormuş hissi veren bir zaman durumu bu.

Byung-Chul Han’ın, Zamanın Kokusu: Bulunma Sanatı Üzerine Felsefi Bir Deneme, geçtiğimiz günlerde Metis Yayıncılık tarafından, Şeyda Öztürk çevirisiyle basıldı. Yazar bizi bu sefer yukarıda bahsettiklerimiz üzerine düşündürürken, zaman üzerine ayrıntılı bir tartışma sunuyor ve konuyu edebiyat ve felsefe metinleri üzerinden, eleştirel bakışı hiç eksik etmeden tartışıyor. Byung-Chul Han, zamanın bozulmasını ve bundan kaynaklı olarak varlığın içerisinde bulunduğu krizi konu ediyor. Zamanın içerisinde bulunduğu bu kriz hâlinin insan varlığı üzerindeki etkilerini incelerken, özellikle hareketin hâkim olduğu, dur durak bilmeden çalışılan, denetimli “boş zaman”ın içerisine hapsolmuş bir yaşamın, bizi “derin düşünme”den yoksun, “sürem”i olmayan, bulunma duygusunu hissetmediğimiz, yönsüz, bitimsiz bir hayata mecbur ettiğinin altını çiziyor.

Zamanı neden hızlı algılıyoruz, tarihsel zaman nedir, doğru veya iyi zaman mümkün mü? Hedefsiz bir zamanda dolaşıp durmak ne anlam ifade ediyor? Zamanın kokusu var mıdır? Çalışmanın tüm zamanı kapladığı kapitalist dönem varlığı nasıl etkiledi? Gibi onlarca soruya cevap arayan yazar, Nietzsche, Heidegger, Hegel, Arendt, Proust, Bauman gibi yazar ve düşünürlerin fikirleriyle birlikte konuyu tartışarak, zaman üzerine düşünüyor ve okuru da tartışmaya dâhil ediyor.

Doğru veya iyi zaman yokluğu

“İnsanlar yaşlanmadan, yaş alıyor” diyor, Byung-Chul Han ve bu konunun beden politikalarıyla ilişkisini akla getiriyor. İnsan bedeni artık çeşitli müdahalelerle zamanın onun üzerine bıraktığı izlerden yoksun olarak var oluyor ve bu nedenle zaman bitimsiz bir hal alırken, kitapta da bahsedildiği gibi, “zamanında ölmeyi beceremeyen” bir tür haline geliyoruz ve “uygunsuz zamanda yok olma” hissini taşıyoruz. Çünkü bedenimizde yaşamsal iz taşımamak için elimizden geleni yapıyoruz. Ve bu zamanı değilmiş hissi bitimsiz bir zaman tahayyülü ortaya çıkarıyor. Metindeki şu cümleler bu konuda biraz daha açıklayıcı olabilir: “Yaşam anlamlı bir bitmişliğin her tür formundan yoksun bırakıldığında, uygunsuz zamanda sonlanır.” Çünkü kapanış yok, hikâye genellikle başlangıçlarla temsil ediliyor ve böylece yazarın ifadesiyle, “yaşam uygunsuz bir zamanda kesiliyor.” Uygunsuz zamanda yok olup gitmeye karşı tamamen farklı bir ölüm tarzını çağırır Zerdüşt diyor Byung-Chul Han; “Bir çok insan çok geç ölürken, bazıları çok erken ölür. ‘Zamanında öl!’ öğretisi daha yabancı geliyor herkese. Çünkü ‘Hiç zamanında yaşamamış birisi nasıl zamanında ölsün ki?’” Zerdüşt’ün sorusu epey anlamlı değil mi, kendi zamanının farkında olmayan, yaşlanmadan var olan ve her yaşın kendi içerisindeki “sürem”ini duyumsamayan bir varlık için ölüm hep zamansız olacaktır. Byung-Chul Han’ın “doğru zamanın kaybı” olarak işaret ettiği biraz bununla ilgili sanırım. Ayrıca ritmi olmayan, dayanaksız, istikametsiz, açık akıp giden olarak tahayyül etmememiz de iyi veya doğru zamanı kaybetme nedenlerimiz arasında. Bu nedenle zaman, insan yaşamından kaybolmuş, yokluğunu ilan etmiş gibi görünüyor. Byung-Chul Han’ın deyimiyle: “Zaman tüm ritmini kaybettiğinde, herhangi bir dayanağı ve istikameti olmadan açıklığa doğru akıp gittiğinde, doğru veya iyi zaman da ortadan kaybolur.” Çünkü zamanı akıp giden bir şey olarak düşündüğümüzde, duraksız, aralıkları olmayan, hissedilmeyen, tutulamayan bir hâle gelir.

Tarihsel bir zaman hattı

Byung-Chul Han tarihsel zamandan bahsederken onun bir hat üzerinde ilerlemesinden bahsediyor. Böyle bir zaman tahayyülü zamanı geleceğe doğru atar ve tarih öncesi insanının aksine şimdiye değil gelece yönelik olarak yaşarız. Yazar tarihsel zamanın doğrusal olduğundan bahsederken, böyle bir zaman algısının geçmişi ve geleceği birbirinden uzaklaştıracağından şimdiyi tözsüz bir geçiş noktası durumuna taşıyacağından bahsediyor. Bunun anlamı kendi içinde bulunulamayan an anlamına gelebilir belki. Sanki yokmuş gibi, duyumsamadığımız, kayıp bir zaman gibi. Doğrusal zamanın Eskatolojik zaman ile farkını da ortaya koyan yazar, bu zaman öğretisinde daha çok dünyanın sonu üzerinde durulduğuna, insanın özgür olmayan tanrıya tabi bir varlık olduğuna, geleceğin bir fırlatılmışlıkla ifade edildiğine değiniyor. Aydınlanma döneminin ucu açık gelecek tasavvuru ise insanın aklının ilerlemesiyle, yeniye doğru bir zaman anlayışı ortaya çıkarırken, insan artık özgür bir özne pozisyonu kazanıyor. Bu tahayyül oluşsallık içerisinde değil, daha çok insanın öznelliğinde bir “ilerleme” fikriyle bütünleşiyor. Bu dönemde insan zamanın efendiliğini tanrıların elinden alıyor. İnsan yanlı bakıldığında olumluymuş gibi görülebilecek bu durumun, yazarın deyimiyle, “bu rejim değişiminin” sonuçları çok olumlu görünmüyor. Bu durum zamanı bozuyor, şimdiye ve zaman değişimine dair dayanak kaybediliyor. İleriye yönelik tarihsel zaman, bulunmanın ve “sürem” duygusunun olmadığı, bir hedef çerçevesinde ileriye atılan bir zaman algısı ortaya çıkarıyor. Bu hedefe yönelik durum hızı da devreye sokuyor çünkü daha çabuk ulaşmak için daha hızlı olmak gerekir. İşte Byung-Chul Han tüm bunları sorgularken zamanın tarih içerisinde değişen anlamlarıyla birlikte bu durumun insan varlığına dair ortaya çıkardığı sorunları da anlatısına taşıyor. Ve insanın oluşunda zamanın etkisi üzerine derinlemesine bir tartışma sunarken, bunun hem yaşamsal hem de toplumsal politik deneyimlerimizde nasıl etkisi olabileceği üzerine düşünmemizi sağlıyor.

Zaman kokan saat

Byung-Chul Han’ın, Zamanın Kokusu: Bulunma Sanatı Üzerine Felsefi Bir Deneme adlı kitabı zaman meselesini tartışırken pek çok ilginç örnekle de okuru buluşturuyor. Bunlardan birisi de Çin’de kullanılan hsiang yin adı verilen, on dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar kullanılmış tütsülü saatler. Bu saatlerde tütsü bir zaman ölçüm aracı olarak kullanılırken, düşünüre göre su veya kum kullanılan saatlerden pek çok açıdan farklılaşıyor çünkü ona göre: “Koku salan zaman akıp gitmez. Hiçbir şeyin içi boşalmaz böyle bir saatte. Tersine, tütsünün kokusu odayı doldurur. Evet, zamanı mekânsallaştırır, ona sürem görüntüsü verir böylece.” Yani böyle bir anda oda dolusu zaman gibi bir durum yaşanır, zaman akıp giden bir şey olmanın ötesine geçerek, bulunan, mekâna dolan bir şey biçimi kazanır, tütsü zamanın kokusu hâline gelir. Ayrıca bu saatte tütsü yandıkça ortaya bir mühür ile birlikte felsefi yazı ve şiirler çıkıyormuş. Bu yazı ve şiirlerin de etkisiyle zaman kalıcı bir hâle bürünüyor çünkü o an bir şekilde yazılmış bir duruma da geliyor, bununla birlikte bir “sürem” duygusu oluşuyor ki pek çok şiire de konu olmuş. Mesela Çinli şair, Hsieh Chin bu konuda şöyle yazmış:

“Tütsü mühründen yükselen duman

Kokulu bir ikindinin geçişini imliyor.”

Şairin hissiyatı zamanın geçişine duyulan bir hüzünden çok o ânın kokusuna gönderme yapıyor çünkü orada olduğunu duyuyor ve zaman varlık kazanıyor. Geçip gitmiyor, kaybolmuyor ve içerisinde bulunma hissini yaşatıyor. Byul-Chul Han, “zamana ait bu kokular anlatıya değil, derin düşünmeye dairdir. Birbiri ardına gelecek şekilde bölünmemişlerdir. Aksine kendi içlerinde sükût ederler” diyor. Kokunun bütünlüğü zamanın sıraya sokulmadan, o ânın içerisinde dağılmasını sağlıyor ve derin düşünmeyle ilişkileniyor, orada duruyor varlığa temas ediyor ve kendisiyle birlikte zamanın içerisinde duranı da duraksatıyor diyebiliriz sanırım ki yazar zaman ve derin düşünme ilişkisini de kitapta detaylıca işliyor.

Byung-Chul Han, Zamanın Kokusu: Bulunma Sanatı Üzerine Felsefi Bir Deneme adlı kitabını, konuya dair diğer metinlerden ayıran şey, bu konudaki eleştirilerin daha çok hız ile ilişkilenmesini yeterli bulmaması. Ona göre hız meselesi zaman krizinin sadece bir belirtisi bu nedenle o bu konuda çok yönlü bir eleştiri geliştirmeye çalışıyor. Farklı dönemlerde zamanın değişimini, başka düşünürlerin fikirleriyle bir araya getirerek, şimdimizde yani vahşi kapitalizmin sonuna kadar varlığını hissettirdiği bir çağda varlık ve zaman krizi arasındaki bağlantıyı bulmaya çalışıyor. Özellikle çalışmanın kutsandığı, bireye ait zamanın “boş zaman” adı altında denetimli olarak var olabildiği bugünümüz üzerine düşündürmeye çalışıyor.

Kısacası metin, zamanını kaybeden insanı, boşlukta dolaşıp durmaya mahkûm bir yaşamı, anlam krizinde zaman anlayışımızdaki değişimin etkisini, işin ve çalışmanın yüceltilirken, insanın derin düşünmeye, tefekküre vakit bırakmayan hayatını sorguluyor ve tüm bunları yaparken çıkış imkânı aramayı da ihmal etmiyor. Kitabı okurken, verili zamanın dışında bir oluşun mümkünlüğünü sorguluyor, zamanın kokusu bile varmış diye düşünüyorsunuz.

Devamını görmek için bkz.

Mehmet Akif Öztürk, "Gündelik hayattaki tefekkürün kaybı yahut zaman krizi", ruhunakitap.blogspot.com, 26 Kasım 2018

Byung-Chul Han’ın kitaplarının ülkemizde yayımlanmaya başlaması Türk okurlar için oldukça önemli bir şey. 2015’te dilimize çevrilen ilk kitabından sonraki her yıl birer kitabı daha dilimize kazandırıldı bu değerli yazarın. Bu kitapların en tazesi ‘yeni çıkan’ Zamanın Kokusu.

Metis Yayınları’ndan neşredilen kitap “Bulunma Sanatı Üzerine Felsefi Bir Deneme” alt başlığına sahip.

Bir önsöz ve on iki bölümden oluşan kitap notlarıyla beraber 132 sayfayı içeriyor. Önsözler her kitap için önemlidir fakat Han’ın kitapları için daha da önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü Han önsözde, kitabıyla ilgili özet halinde ne yaptığından ve nasıl yaptığından bahsediyor. Bu kitapta da durum değişmemiş. Önsözde kitabın yazılış amacını belirten yazar kitap için bir de özet geçmiş:

“Günümüz zaman krizinin önemli nedenlerinden biri, vita activa’nın, eylemlilik yaşamının mutlaklaştırılması. Bu mutlaklaştırma, insanı bir animal laborans, ‘çalışan hayvan’ derekesine indiren bir çalışma buyruğuna yol açıyor. Gündelik hayattaki hiperkinezi, aşırı hareketlilik, insan yaşamındaki tefekkür unsurunu, durma becerisini ortadan kaldırıyor. Dünyanın ve zamanın kaybına yol açıyor. … Zaman krizi, vita activa kendi krizinin tam ortasında vita contemplativa’yla tekrar birleştiğinde aşılabilir ancak.”

Yazar bu paragraftaki hemen her cümlesiyle bölümlerini özetlemiş ve okura da kitapta ne ile karşılaşacağı konusunda bir ön okuma sunmuş.

Kitapla ilgili önde gördüğüm birkaç bölüme dikkat çekmek istiyorum. Bunlardan biri kitabın ilk denemesi olan “Uygunsuz Zaman”. Bu bölümde ideal zamanla beraber ideal yaşama ulaşmanın açıklaması üzerinde duran yazar, konuyu kavramlarla irdeliyor. Üzerinde durduğu iki filozof ise Nietzsche ve Heidegger. Bu iki filozofun, Nietzsche’nin ‘son insan’ıyla Heidegger’in ‘herkes’ini kendine yakın görür Han. Böyle olmasının sebebi ise ona göre yerleşmiş yaygın ve yanlış bir düşüncedir: Zamanın hızlanması düşüncesi. Biz uzun süredir hız çağından bahsediyoruz. Fakat Han, önsözde de ilk bölümde de bahsettiği gibi, hız yerine ‘zamanın yayılması’ kavramından bahsediyor. Zamanın dağılması anlamında da kullanıyor bu kavramı ve zamansal kopukluklara değiniyor. Şimdiyle, geçmişi ve geleceği bağlayamayan modern insanın şimdiki zamanı bir ‘sürem’den ziyade bir noktaya indirgediği yazarın en önemli eleştirilerinden. Ona göre, şimdiki zaman güncelin içinde boğulabilecek bir şey değil. Şimdiki zamanı gelecek zamana bağlayamamanın en büyük sebebi ise vaatsiz bir yaşam. (Burada da Heidegger’in ve Nietzsche’nin ‘miras ve gelenek’ kavramlarına başvurmuş yazar.)

Nietzsche’ye göre hedonist olan ‘son insan’ın; modern zaman insanının ölümünü ve bu kavrama karşı duruşunu da zamanın dağılmış olmasıyla ilişkilendirir Han. ‘Bitim’i olmayan bir hayatta ölmenin bile zor olduğu, Han’ın ilk denemesinde üzerinde durduğu şey. Ölmenin zorluğu kavramını, günümüz kent insanının telaşıyla birlikte ele almamız gerekecektir burada. Sonu olmayan, dairesel bir hayatta, farklı tünellere girip çıkarak varoluşsal bir anlama kavuşamadan telef olmaya gitmek diyebiliriz zamansız ölüme. Han, hızlanan değil de dağılan zaman kavramını bu tür insan için kullanıyor. İnsan hızlanmadı, dağıldı ona göre ve toplanması da imkânsız.

Burada aslında açıkça olmasa da yazar, ‘yavaş hayat’ sürmenin önemine değiniyor. Bunu ‘seküler hayatın sahip olma azgınlığı’nın karşıtı olarak da görebiliriz. ‘Ne kadar imkân o kadar anlamlı hayat ve zamanlı ölüm’ değildir mesele. Az ama öz hayat da ideal bir hayattır, sonunda ideal bir ölüme götürebilir insanı. Hedonist insanın uygunsuz zamanda yok olup gitmesiyle ölmesi arasındaki farkı şu paradoksla anlayabiliriz:

“… Uzun, sağlıklı ama olaysız bir yaşamı nihayetinde dayanılmaz bulur. Böylece uyuşturucu kullanmaya başlar ve uyuşturucudan ölür. ‘Ara sıra biraz zehir: güzel rüyalar gördürür. Ve nihayetinde, rahat bir ölüm için çok zehir.’ Katı bir sağlık politikası güderek sonsuza dek uzatmaya çalıştığı yaşamı, paradoksal biçimde, zamanından önce sonlanır. Ölmek yerine uygunsuz zamanda yok olup gider.”

Han, hemen her bölümde zamanla ilgili gördüğü bir problemi irdeliyor. İkinci bölüm olan “Kokusuz Zaman”da tarih öncesi devirlerle tarihsel zamanı baz alıyor. Bu dönemler üzerinden zaman kavramını inceliyor. Han’ın tarih öncesi diyerek bahsettiği dönem ise mitolojik dönemler. Kısaca; mitolojik dönemlerdeki düzenin sahibinin Tanrı olduğundan, tarihsel dönemde bu kavramın ortadan kalktığından ve kaos oluştuğundan bahsediyor. Ona göre tarihsel dünya döngüsel değil doğrusal bir zamana sahiptir. Zaman, kendi kendini bu konuma getirmiştir. Buradaki kritik dönem ise ‘Aydınlanma Dönemi’dir. Yani bu dönemde, eskatolojik zamandan ziyade ucu açık bir zaman baskındır. İlk bölümde bahsettiği ‘bitim’sizliğin yerini, tarihsel dönemde hiçbir sabit unsurun olmayışı almıştır.

Her şeyin düzenleyicisi Tanrı, Aydınlanma Dönemi’nde artık yoktur, zaman dağılmıştır fakat yokuş aşağı da gitmeye devam eder. İnsan sonsuz özgürdür. Belli bir daire içinde hareket etmek zorunda değildir artık yazara göre: “İnsanın zamanla ilişkisini belirleyen şey özgürlüktür artık. İnsan ne zamanın sonuna fırlatılmıştır ne de şeylerin doğal döngüsüne. Tarihi canlandıran şey özgürlük fikridir, ‘insan aklının ilerlemesi’ fikridir. Zamanın öznesi artık düzen veren bir Tanrı değil kendini geleceğe yönelerek tasarlayan insandır.” Ve akıl kutsanır. Han, bu durumun bir süre sonra yanlış olduğunun düşünüldüğünü ise Hıristiyan teolojisinden örnekle, ‘Danton’un Ölümü’ndeki Camille’nin seslenmesiyle açıklar: “Akıl sağlığı denen şu sıradan sabit fikirlerin hepsi dayanılmaz derece can sıkıcı. Baba, Oğul, Kutsal Ruh olduğunu hayal edebilen kişi yeryüzündeki en mutlu insandı.”

Hem mitolojik hem de tarihsel zamanın kısa bir karşılaştırmasını yaparak bölümü tamamlar Han. Zamanın kopukluğundan oluşan sorunlardır aslında genelde anlatmak istediği. Bu bağsızlık ise zamanda kokuyu, belki de çeşniyi yok eder:

“Mitolojik zamanın da tarihsel zamanın da anlatısal bir gerilimi vardır. Zaman olayları özgül bir şekilde birbiriyle bağlantılandırır. Anlatı zamana bir koku verir. Nokta-zaman ise kokusu olmayan zamandır. Zaman, sürem kazandığında, bir anlatı gerilimi veya bir derinlik gerilimi elde ettiğinde, derinlik ve enginlik, yani bir uzam kazandığında bir koku yaymaya başlar. Zaman bütün derin yapısından veya anlamından koparıldığında, atomlaştığında, düzleştiğinde, cılızlaştığında veya kısaldığında kokusunu kaybeder.”

Byung-Chul Han, önemli filozofların ve yazarların düşüncelerini kitabında bol bol inceliyor. Fakat bunu bir kompleks göstererek yapmıyor. Ele aldığı görüşlere zıt görüşlerinin yanında filozoflara katıldığı noktaları da belirtiyor. Karşı çıkışlarını ise kendi fikirlerine göre temellendiriyor. Bauman’ın özgürlük kavramına yaptığı tanımda da olduğu gibi. Özgürlük kavramının bağlı olmamak, bağlarından kopmak olarak algılandığına karşı çıkan Han, özgürlüğün bağlarından kopmak değil, ‘iliştirilmek’ ve ‘içerilmek’ olduğunu söylüyor. Kelimenin kökeninden yola çıkan yazar, bu kavramın ‘sevmek’ anlamına geldiğini ve özgürlüğün esas anlamının ‘arkadaşlara veya seçilen insanlara bağlı olmak’ olduğunu belirtiyor. Burada aklıma İsmet Özel’in özgürlük tanımı geldi. Elbette Han’ın görüşünden farklı fakat Özel’in de Han’la aynı noktadan kavrama baktığını söyleyebiliriz. Özel, Taşları Yemek Yasak kitabında şöyle der: “Özgürlük, insan olarak aslımızda, bizim halis cevherimizde, fıtratımızda bulunan şeyin fışkırması, serpilip hayat bulmasıdır” der ve bunun da Allah’a bağlılık olduğunu vurgular. Han’ın dayanağı arkadaşlar veya sevilen kişilerken, Özel’in dayanağı ise Allah oluyor bu kavramda.

Han, zaman kavramını incelerken konuyu olabildiğince geniş ele alıyor. Hatta okur bazen ‘bunun konuyla ne alakası var’ diye düşünebilir ama yazar bir şekilde ana konuyu ele aldığı bölümle bağlıyor, “Şimdiki zamanın Paradoksu” bölümünde olduğu gibi.

Han, ‘Yolda Olmak’ kavramını, zıttı olan ‘şimdi ve burada’ kavramıyla ele alıyor. Bu, aslında Han’ın ilk bölümde bahsettiği zamanın güncelliği ile de bağlanabilir. ‘Şimdi’nin tamamen sıkıştırılmış bir an’a dönüşmesini ve günümüze etkisini inceliyor yazar. Sürekli ‘şimdi’de yaşamanın hem enformasyon hem teknolojik hem de ‘orada’ olmayla ilgili ilişkisine değiniyor. Mutlaklaştırılan bir ‘şimdi ve burada’ insanı çevreleyen her şeyi olumsuza çeviriyor. Hızlı yaşam, burada yaşam, şimdi hemen yaşam için Cioran’dan mülhem ‘çürümenin yaşamı’ diyebiliriz. Ne koku kalmıştır ne anlam:

“Olayların, bilginin ve imgelerin sıkıştırılması bulunmayı imkânsızlaştırır. İmgelerin dur durak tanımadan art arda gelmesi bulunan bir düşünmeye izin vermez. Retinaya sadece bir anlığına temas eden imgeler dikkati sürekli üzerinde tutamaz. Görsel uyaranlarını hızla boca ettikten sonra sönüp giderler. Vurgulu anlatımıyla bilgi ve deneyimden farklı olarak, enformasyon ve yaşantılar kalıcı veya derin bir etki bırakmaz. Hakikat ve bilgi mefhumları arkaik bir tını edinmiştir artık. Süremi temel alırlar. Hakikatin kalıcı olması zorunludur. Oysa giderek daha da kısalan bir şimdide silinip giderler.”

Kitabın son bölümü, yazarın en geniş incelediği bölüm olmuş. Bunu ve daha birçok bölümü okurlara bırakmak daha doğru olacaktır ama ilk bölüm ve son bölümlerin özellikle dikkatli okunması, kitabı anlamlandırmada kritik öneme sahiptir bana göre.

Byung-Chul Han, her kitabıyla okuyana bir bakış açısı sunuyor. Bu kitapta da bunu fazlasıyla gerçekleştirmiş. Fakat Han’ın özelliğinin kısa ve sade yazmasında olduğunu düşünüyorum. Bazı bölümler normalden uzun tutulmuş. Aynı ifadelerle uzatılan konudan ziyade konular daha kısa incelenseydi, daha öz bir konu ortaya çıkardı. Dil açısından ise baktığımızda Han’ın diğer kitapları gibi olduğunu söylemek mümkün. Bazı felsefi kavramları araştırmak gerekiyor kitabı okurken. Fakat yoğun olsa da ağır bir dile sahip diyemeyiz her bölüm için. Yine de 60. ve 90. sayfalar arası kitabın ağır dille yazılmış bölümlerini oluşturuyor.

Kitabı eline alanlar için bir de müjde var ilk sayfalarda. Metis Yayınları’nın yayım planında önümüzdeki yıl yayımlanacak iki tane daha Byung-Chul Han kitabı bulunuyor. Sanırım yazarın on altı kitabı var. Hızlı bir şekilde diğer kitapların da çevrilmesi felsefe okumalarımıza oldukça katkı sağlayacaktır.

Şeyda Öztürk’ün iyi bir çevirisiyle okunabilen Zamanın Kokusu felsefeyle ilgilenmek için önemli bir kitap. Han’ın diğer kitapları gibi…

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova