ISBN13 978-605-316-159-2
13x19,5 cm, 168 s.
Liste fiyatı: 21.50 TL
İndirimli fiyatı: 17.20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Orhan Koçak diğer kitapları
İmgenin Halleri, 1995
Bahisleri Yükseltmek, 2011
Kopuk Zincir, 2012
Turgut Uyar ve başka şeyler, 2016
Tehlikeli Dönüşler, 2017
AYIN ARMAĞAN KİTABIAYIN ARMAĞAN KİTABI
Yüz Gün
1. Basım
Liste Fiyatı: 21.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Polemikler
Siyasal, Kültürel
Yayına Hazırlayan: Emine Bora, Semih Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2019

"İncitmemek önemlidir, asgari bir zarafet gerektirir. Ama incinmemek çok daha önemlidir, zarafetin ötesinde çok daha işlevsel: Biz incinmiş olanlar, bizim incittiklerimiz, ancak incinmenin ötesinde de süregiden bir söyleşi alanında, evet bir polemik zemininde denkleşiriz, ancak o tümsekli ama yine de yatay zeminde kendi önerimizin hakkını arayabiliriz. Çoğu zaman da, bizim önerideki bir gıdım doğruluğun karşı tarafın düşüncesinde içerilip bir düzey yükseltilmiş olmasıyla avunuruz. Avunmak mı dedim? Başka gurur yoktur." –Orhan Koçak.

İÇİNDEKİLER
Yüzyıla Doğru I
Yüzyıla Doğru II: Proletkült Niçin Tasfiye Edildi?
Yüzyıla Doğru III: Herkesle Her An İyi Geçinmek Kolay Değil
Yüzyıla Doğru IV: İskender’in Titrek Kılıcı
Yüzyıla Doğru V: Sosyalist ve Gerçekçi
Milli Anlar I
Milli Anlar II: Yazarınız Yurtdışında
Gülerek Sağ Kalmak –Haldun Taner’i Hatırlayarak–
Jeopolitik Aklın Kör Noktası I
Jeopolitik Aklın Kör Noktası II: Diplomat olarak Gazeteci
Haset ve Siyaset I
Haset ve Siyaset II
Haset ve Siyaset III: "Çocuklar için"
"Ataç’a Saygı"
"... Gerisi Teferruattır": İyi Geçinmeye Dair
Kozmopolitizm ve Enternasyonalizm I
Kozmopolitizm ve Enternasyonalizm II
Kozmopolitizm ve Enternasyonalizm III
Kozmopolitizm ve Enternasyonalizm IV: Gökalp’in İzinde
Kozmopolitizm ve Enternasyonalizm V: Osetlere ve Faroe Adası’na Dair
Kahve ile Kapuçino, Sungur Savran’a Bir Cevap
Millet Önünde İşçi Hareketi
Polemik Derken
Ailenin Sürüp Gidişine Bakarken I
Ailenin Sürüp Gidişine Bakarken II
Ailenin Sürüp Gidişine Bakarken III
Ailenin Sürüp Gidişine Bakarken IV: Kıymetli Şeylerin Tanzimi
Polemiğe Dair

Adı Geçen Eserler
OKUMA PARÇASI

Yüzyıla Doğru, s. 9-12

Akif Kurtuluş’un Daktilo Yazıları’nı (2017) yeni okuyan bir eski-sosyalist dostum, “Bir anda milat öncesine gönderilmiş gibi oldum,” diyordu, “bütün o proletkültler, RAPP’lar, ‘partinin sanat politikası’ filan...” Oysa burada toplanan yazılar yeni değildi, “duvarın devrildiği” yıllarda yazılıp Edebiyat ve Eleştiri gibi dergilerde çıkmış, 1999’da da kitap olarak ilk basımını görmüştü. Ortodoks Marksizm-Leninizmin edebiyat anlayışını çok Ortodoks olmasa bile yine de sosyalist bir ufkun içinde tartışmaya açan bu denemelerin o yıllarda sol çevrelerde (solcu edebiyat çevrelerinde bile) pek tartışıldığını hatırlamıyorum. Bir “milat” gerekiyormuş demek: Bir “sosyalist inşa” projesine bütün varlıklarıyla (ya da bu varlığın büyükçe kısmıyla) bağlanan insanların bu projenin belki en gururlu verimine (bir kültürel/ estetik gerçeklik olarak sosyalizm) dair bir tartışmaya tekrar ilgi duymaları için bir kesintiye, bir sıfırlanmaya ihtiyaç varmış. Ama belki de yanılıyorumdur, ilgi ve şaşkınlıkla uyarılmış olan belki de sadece benim o eski dostumdur, solun (buna akıllı düşmanlarını da katıyorum) ana gövdesinde o eski kayıtsızlık, o ezeli zihinsel durgunluk kesintisizce sürüp gidecektir ve zaten bizim arkadaş da bu meselelere “tekrar” değil, düpedüz ilk kez ilgi duymuştur – korkarım pek gelgeç kalacak bir ilgi.

Bu durgunluğun tarihi ve sebepleri üzerinde duracağım (Akif Kurtuluş da duruyor); bir dizi ileti sonunda, Ekim Devrimi’nin yüzüncü yıldönümüne (2017) yaklaşırken bu projenin kendisiyle ilgili de bir şeyler söyleyebilmiş olacağımı umuyorum, hiç değilse “sosyalist inşa” projesine ilişkin başka bazı yaklaşımlar, bazı “rakip” değerlendirmeler hakkında. Ama buradan, yerelden, noktasaldan başlamak gerekiyor, Kurtuluş’un yaklaşık çeyrek yüzyıl önceki cevaplanmamış müdahalelerinden.

Hemen şunu saptayalım: “duvardan” önce de sonra da Türkiye’de böyle başka bir çalışma yapılmadı. Bugünün genç yazarı, Rusya’ da Ekim devriminden sonra proletkültten RAPP’a* ve oradan da resmi “sosyalist gerçekçilik” kuramına giden sürece ilişkin bir tahlil aramaya kalktığında eli boş dönecektir, yoktur. Buna en yakın şey, Ahmet Oktay’ın, bu sürecin yerli (ve elbet milli) sosyalist düşünce ve edebiyattaki izdüşümlerini betimlediği ve eleştirdiği Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları kitabı (1986) olabilir, yer yer hâlâ aşılmamış bir çalışma – ve tıpkı Kurtuluş’unki gibi, yeterince cevaplanmamış. Kurtuluş o sırada sosyalist hareket içinde değil miydi? Oradaydı. Birçok sosyalist şair ve yazar arkadaşı yok muydu? Vardı, bolca. Belki yazılarla ilgili kulağına bir şeyler fısıldamışlardır, ya da akşam masada toplu oturulurken. Ama o insanların ne dediğini, çünkü bu konularda ne düşündüğünü, nereye kadar düşünebileceğini biz öğrenemiyoruz.

Yağmurlu hava gibidir Türk (veya Kürt) solunun zihin dünyası, epeyce daha devam edeceğini bildiğimiz kapalı hava. Ortodoksunun da, liberalinin de: Biri Dimitrov’dan veya kesintisiz ikiden beri hiçbir şeye bakmamıştır (kendi yazılarının dışında), öbürü de hayatında sadece International New York Times’ı okuyarak akıllı söz söyleyebileceğine inanmaktadır (evde bir sürü eski iyi kitap olmasına rağmen). İşte, Akif Kurtuluş’un kitabı bu zor noktada bize ip sunuyor, eğer gücümüz varsa özdeşleşebileceğimiz bir figür.

Fakat Bogdanov’dur bu, Lenin’in en hazırcevap ve en az-zihinli kitabı Materyalizm ve Ampiriyokritisizm’de (1909) yerlere batırdığı eski yoldaşı. Kurtuluş onu o kitaptan, maddecilik ve idealizmle ilgili o günün durgun-zihinli tartışmalarından tanımıyor: Kurtuluş için, proletkült hareketinin yönlendirici figürüdür Bogdanov. Ve proletkült adlı deneyim de, sürmesine imkân tanındığı iki-üç yıllık süre içinde, o dönemden 60 yıl sonra yaşamış Akif gibi bir genç şair için bir kerteriz noktasıdır, belki bir namus noktası: “İşte Proletkült denen ‘şey’in, yönünü benim ütopyama çevirmiş bir arayış olduğunu, başka soruları yanıtlamaya çalışırken öğrendim.” Tahmin ediyorum o sırada on altı yaşında bir gençti Kurtuluş, ya da otuz sekiz. Ama hayat hayasızca devam ediyor. Şu bakımdan: Maksim Gorki için diyor ki, “İyi geçinme portföyünde her türden insan, en namussuzları bile vardı” (tam böyle söylemese bile ben tercüme ettim). Her insanın aynı soruyu kendisine de sorması gereken bir tarihte ikinci gençliğini görmüş bu kitabın yazarı tastamam bu konuda ne düşünüyordur acaba? (Herkesle, benimle bile iyi geçinirken?)

Bu sıkıntılı noktadan yavaş yavaş geri dönelim: Ekim Devrimi’ne ve hedeflerine inanırız, olan biteni tam kabul edemeyiz, sonrasına isyan ederiz – yine de o süreç içinde kendimize bir özdeşleşme noktası bulmak durumundayızdır, büsbütün dışına düşmek istemiyorsak eğer. Akif için proletkült oluyor bu: hiçbirimizin, Akif’in kendisinin de, somut yapıtlarına dair herhangi bir şey bilmediğimiz, işitmediğimiz, tatmadığımız bir sanat hareketi: bir ihtimal, bir bahane (?). Ben bir yerde Bogdanov için şöyle denildiğini okuduydum: “. o takım içinde ender edebi zevki olanlardandı”. Ama bilmiyoruz, Bogdanov’un ya da hareketin en parlak şairi Kirilov’un sadece “Şekspir-Puşkin”le ilgili düşüncelerini biraz biliyoruz (“Tutuşturalım Rafael’i Yarın adına/ Müzeleri yıkalım, ezelim ayaklarımızla sanatın çiçeklerini”) ama mesela Aleksandr Blok (o sırada henüz oradaydı, 1918) hakkında ne hissettiklerini biz Türkler/ Kürtler bilmiyoruz, ya da Kürtler/ Türkler. New York Times’la olmuyor, tıpkı L’Obs veya Le Monde ile de olmadığı gibi. (Hele Spiegel hiç.)

Akif’ten, Proletkült’ten, 1918’den devam edeceğiz. Niçin Kurtuluş, bu devrimci şair, kendine devrim döneminden Proletkült gibi bugün hiç kimsenin hatırlamadığı bir demirlenme noktası seçmek istemiştir? Mayakovski’yi konu etmeden (kitapta galiba adı geçmiyor) ve Boris Pilnyak veya Andrey Platonov gibi daha kuvvetli yazarlar üzerinde de hemen hiç durmadan? Aşikâr sebep: Rusça bilmiyoruz, okumadık. Dolayısıyla bu konularda söz gezdirirken daha alçakgönüllü de olmak durumundayız, ama sosyalist olduğumuz için olamıyoruz. Ve genç olduğumuz için de. (Genç?) İnançlarımız, bağlılıklarımız var – bunlara orada, 1920’lerin devrim Rusyası’nda, bir tutamak, bir çengel bulmak istiyoruz. Sadece bugünle değil, geçmişle de iyi geçinmek istiyoruz, her şeyle, herkesle iyi geçinmek istiyoruz, geniş, genleşmiş portföy, Gorki’de bile olmayan.

Şu var ki Kurtuluş Proletkült’ü bir kerteriz noktası olarak böyle bir gevşeklik için seçmediğini, tam tersine Rus devriminin mesela otuz yılına ilişkin bir şeyler söylenmesine fırsat veren bir problem, bir düğüm noktası olarak seçtiğini de belirtiyordu. Kısaca ve bir sonraki yazıda değinmek üzere: kültürün (ama özellikle proleter kültürün) proleter iktidardan kısmi ya da tam özerkliği meselesi. Kurtuluş’un odaklandığı bu özerklik konusundan devam ederek bizim sol kültürün zihinsel engeline ilerlemek niyetindeyim. Ve benim arkadaşın inanılmaz hayretine de.

22 Haziran 2017

* Rusya Proleter Yazarlar Birliği; 1928’de kuruldu, 1932’de tasfiye edildi.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Hüseyin Kıran, "Orhan Koçak’ın siyasal kültürel Polemikler’i ve polemiğin imkânsızlığı üzerine", K24, 30 Mayıs 2019

Tam da Orhan Koçak’ın "polemikler" üst başlığıyla bir metin yayımlatmasının üzerine, polemik hakkında düşünme imkânı bulabileceğimiz ileri sürülebilirdir. Kitap bağlamından kalkışarak ama esasen polemik yürütmenin mümkün olup olmaması hakkında bir düşünme bu.

Koçak, kitabın girişine Akif Kurtuluş’un Daktilo Yazıları’na dayandırdığı bazı makaleleri koyarak, aslında bize konuya ilişkin bir imkânı mı gösteriyor, yoksa polemiğin imkânsızlığını mı, tam da. Çünkü bahse konu metinler, Koçak’ın ilk makalelerinde üzerine ve üzerinden konuştuğu metinler, geçen yüzyılın başında karara bağlanmış bir meseleyi, proletkült hareketinin tasfiyesi ve tasfiye etrafında konum ve tutum almaları incelemeyi içeriyor.

Yeni bir dünya kurmaya bütünüyle inanılabildiği, büyük insan kitlelerinin; doğal olarak pek çok insan tekinin yeni dünya idealini gerçekleştirmek için mücadeleye girmekten ve hayatını bu amaç etrafında harcamaktan çekinmediği zamanlardır. Söylenen sözlerin politik sonuçları vardır. Muarızların söylediklerinin de. Doğal olarak hayat bu sözlerin bazılarını zaman içinde yanlışlayacak ya da doğrulayacaktır. Ancak tarihin o ânında muarızlar, sözleri için ölecek kadar sözlerine gömülmüşlerdir.

Bu, nasıl mümkündü ve artık neden mümkün değildir? İlkin, insanlığın kurucu zamanlarını belirlemek zor olmasa gerek. Yükselen yeni sınıfın, burjuvazinin ürettiği insan olma biçimi, ilerlemeye, bilime, entelektüel gelişmeye yönelik açlık ve ilgisi, birkaç yüzyıl önce başlamış ve sürüyordur. Bu, bir insan tipi olarak bir gelecek projeksiyonunu mümkün bulan, bu uğurda fikrî çatışmalara girmekten çekinmeyen (doğal olarak farklı bilme tarzları üretiliyordur ve bunların oluşturduğu okulların taraftarları, birbiriyle çelişen bazı görüş ve düşünmelere sahiptir) belli bir toplum yorumuna, insan yorumuna sahip bireylerdi.

Bunun karşıtı olarak, sosyalizm de bir süredir etkin bir eylem ve düşünme okulu, verili dünya karşısında tutum alma okulu olarak etkinliğini sürdürüyordu elbette. Sosyalist düşünme biçimi de kendi insan olma-eyleme ve düşünme biçimini üretmişti. Bazen bu iki büyük kampın öncü ve ideologları, bazen burjuva aydın entelektüel ve sanat çevreleri, birbiriyle çelişen görüş ve düşünceleri kamu önünde ileri sürerek muarızını etki altına alma ya da bu tartışmaları takip eden geniş insan yığınlarını etkileme yöntemi olarak, muarızına üstünlük kurma ve kendi dünya yorumunu etkin kılma adına polemik yürütüldü sürekli.

Sosyalist okul için de benzer şeyler geçerli. Sadece sınıfsal konumlar değil, bunun farklı yorumları, bir sınıfın içindeki çeşitli tabakalaşmalara tekabül eden düşünme, anlama ve yorumlama tarzları, kendi taraftarlarını ve fikir önderlerini öne getirecekti ve getirdi de. Böylece polemik, politik bir etkinlik olarak güçlü biçimde yürütüldü.

Sanat okulları için de benzer biçimde, birbirinden farklı sanat yorumları etrafında polemiklerin sürekli olarak gündemde olduğu, tarafların polemikten çekinmek şöyle dursun, bunu üstlendikleri ve sürdürmeye can attıkları bir vakıa.

Politik, estetik, etik, ekonomik kategoriler çerçevesinde fikrî mücadele; elbette böylesi keskin kenarlı fikirlerin bulunmasını ön gerektirir bu ve bu fikirler etrafında öbeklenmiş insan kitlelerini ve bu fikirlerin öncülerini de doğal olarak.

Koçak’ın dâhil olduğu kuşak içinse, polemik bütünüyle mümkündü ve bunun tarafları mevcuttu. Ama esasen böylesi bir “ruh iklimi”nden söz açmak gerek; çatışmaya girmekten çekinmeyen ve sözlerinin haklılığından bir an bile kuşku duymayan bir içsellik tarzına sahip olmaktı polemiği mümkün kılan. Edebiyat ve siyaset, kültür ve ekonomi gibi insan toplumunun alanlarına dair farklı görüş, düşünce ve eleştirme biçimlerinin taraftarları, birbirleriyle çekinmeksizin mücadele etmeyi sürdürüyor, bunu kamu önünde yapmayı bir görev addediyordu.

Bugün artık soru şudur: Polemik, tarih sahnesinde bulunma imkânlarını yitirmiş midir; ki yitirmiş olsa gerektir. Bunun için gerekli “taraflar” epeydir tasfiye olmuşa benzer. Artık varsa bile böyle taraflar, kimseyle açıktan bir mücadele yürütmeyi bir yöntem olarak bellemez. Aslında, verili “ruhsal iklim” ve onun ürettiği içsellikler için polemikten ziyade kaypak bir diyalog mümkündür artık. Koçak, bu durumdan şikâyetçi olmalıdır ki sık sık “herkesle iyi geçinmek” hakkında eleştiri getirir; belli ki kendisi herkesle iyi geçinmeye pek bir paye vermemektedir. O, polemik yürütmeyi, akarsuda yaşayan balıkların etinin diri olması gibi, fikrî dirilik için gerekli buluyordur; mücadele, geliştirir. Ve fakat tekrar, elbette bunun için muarızlar gerekir. Ve bunun için bir fikrî okuldan yana, başka fikrî okullara karşı olmak ve bunun uğruna mücadele etmeyi göze alacak bir içsellik de.

Aslında Koçak da polemiği bütünüyle mümkün görmüyor olsa gerektir ki iki makalesinde polemik meselesini tartışmaya açar. Bunlar, polemik hakkındaki düşünmelerdir bir bakıma; bu tür, sürme zeminine sahip midir?

İçsellik dedik, polemiği mümkün kılan tarzda içselliklere sahip olmak ve yakıtı bulunmak. Geçmişte bu içsellik, yakıtını, dünyanın değiştirilebilir olduğuna inanan ve nihayetinde onu gerçekten de değiştiren siyasal-politik görüşlerden ediniyordu. Sosyalizm, vazettiği yeni dünyayı ve bu dünyanın insanını pratikte de kurmaya ve uygulamaya girişecek kadar etkindi. Gerçi nihai planda, böylesi polemiklerin içerdiği, büyük fikirler ileri sürebilmiş zihinlerin getirdiği teorik kavrayışların tekrarı biçimindeydi en çok ancak, yine de bu, polemiğin mümkün olması için yeterliydi; kaldı ki, polemiklere taraf olan fikirlerin sahipleri, birbirleriyle de polemiğe girmekten geri kalmamıştı ve süren, bir bakıma, bu polemiklerin uzantılarıydı.

Taraf olmak, belli bir okulda taraf bulunmak, bu okulun görüş ve düşüncelerinin dünyayı değiştirmeye muktedir olduğuna duyulan katî inanç; böylece bu görüşlere bağlanmak, birtakım muarızları fikrî bakımdan, bazen aslında belagatle yenmeyi imkânlı kılıyordu. Bu bize, bir tür monologu veriyor. Kendi içinde düşünme geliştirme için gerekli olan iç konuşmayı, değerlendirme ve genel fikirlerden iyi kötü kişiselleştirilmiş fikir biçimlerine, hiç değilse söyleyiş biçimlerine sahip olacak kadar bir iç konuşmayı ve tefekkürü. Sonuç olarak konuşanlar, başkalarınca üretilmiş dünya görüşleri ve bunun yorumları olsa bile, taraflar, iyi kötü kendi fikrî tutunumlarına sahip olmalıydı polemiği sürdürebilmek için.

Bu, bir zihin oluş tarzı veriyor bize. Bugün artık tasfiye olduğunu ileri sürmek mümkün bunun. Polemik yürütülemiyor çünkü monolog bulunmuyor. Kendi içinde tartışmalı konuşma, kendi içinde derinleşerek düşünmede kalma, kendi içinde kararlı birtakım inanma-dayanak noktaları edinerek hiç değilse büyük ideoloji makinelerinin üzerinden kendiliğe varma; bağlanacak bir fikrî çerçeveye sahip bulunma.

Koçak için mümkün olan, bugün artık neden mümkün değildir? Masaya, tartışmaya davet edeceği, buna gerçekten hazır olan ve bundan kaçınmayacak figürler, edebî-estetik içerik üreten ya da bunlar hakkında fikir serdeden zihinler elbette vardır ama polemik gibi kamu önünde yapılacak keskin tartışmalar için taraf olacaklar kalmış mıdır? Muarızını hızla nezakete davet etmeyecek, kanı dökülse de geri çekilmeyecek, büyük arzu ve inançla dolu figürler. Koçak belli ki böylesi bir figür ve bu onun kuruluşunda mevcut. Fakat polemiği mümkün kılacak muarızlara sahip midir? Kendi monologuyla içsellik kurmuş sadece o olmamalıdır, elbette pek çok başkaları da bulunacaktır ama bir polemik için gereken şu inanç yakıtı nerededir? İki çelik kılıcın çarpışması gibi kıvılcımlar saçacak enerji boşalım ve atakları nerededir? Herkesle dost olmayı kabul etmeyi şahsına hakaret sayacak figürler hâlen tarih sahnesinde bulunuyor mu?

Bu kaymanın anlaşılması gerekir. Polemikten “diyaloga” , herkesin birbiriyle iyi geçinme esası üzerinden içeriksiz, inanmasız, çıkara dayalı ilişkileri sürdürmesinin esas olduğu yeni toplumsal zihinsel bu aşamaya geçişin anlaşılması gerekir. Birbirini “gözetmenin” ve polemik yürütürken sakınmasızca kamu önünde söylenenlerin küçük gruplar içinde “dedikodu” seviyesinde söylenmeye geçilmesinin sözüm ona dinamiklerinin.

Koşullayan şeyler vardır elbette ve koşulların değişmesiyle ilgilidir bu. Ancak basitçe maddi koşullarla açıklanamayacağı aşikârdır çünkü polemiğin acımasızca sürdürüldüğü, fikirlerin savaş meydanlarında çarpıştırılmasından kaçınılmadığı zamanlarda da maddi koşullar bugünkünden ileride olmasa gerektir. Fakat koşullar karşısında tutum alma dinamikleri değişmiş, büyük fikir okullarının taraftarları artık kalmamış, düşünme ikliminin, tavır ve tutum alma ikliminin değişimiyle birlikte kendiliğinden tasfiyeye uğramıştır. Ve nihayet, aslında içselliklerin büyük fikrî okulların pozisyonları tarafından işgali ve kurulmasından, tarihsel ufkun kapandığı ve sonsuza kadar ilerlemenin kapitalist tarzda süreceği “fikrine” geçildiği zamanlarda, artık tarafların tasfiye edildiği ve ileriye doğru değişim ve kurucu mücadelenin bütünüyle sekteye uğradığı zamanların içselliği olarak, mücadele figürlerinden uzlaşma ve zihnî pelteleşme figürlerine, bu yeni içselliğe geçilmiştir, değişen budur.

Doğal olarak, bu dinamikler etrafında düşünmek ayrı bir mesai gerektirir. Orhan Koçak’ın kodlarına kazınmış polemik yürütme refleksinin sürmesi ilginç ve üzerinde durulmaya değerdir. Nitekim kitapta, elbette sadece proletkült tasfiyesi etrafında yürütülen polemiklere atıflar vb. den çok başka tartışma başlıkları da vardır. Kitabın, bu bakımdan ilginç olduğunu söylemeye gerek bile yok. Yeni çağın “değerleri” bakımından üzerinde düşünülmesi gerekenlerden birisi de şu olabilir: neden Orhan Koçak, tasfiye olan bir kuşak-zihin olma biçiminin temsilcisi olarak, aranıyor ve kendisine sürekli başvuruluyordur?

Devamını görmek için bkz.

Halim Şafak , "Orhan Koçak'ın 'Polemikler'i", bireylikler, Eylül-Ekim 2019

Bizde çoğunlukla hangi alanda ve düzlemde ortaya çıkarsa çıksın sol içi tartışma olarak anlanmaya ve öyle kabul edilmeye açık olmasından da dolayı muhatabının baştan belirsizleştirilmesi ve ortaya söyleniyor/yazılıyor havasının her zaman öne çıkması polemiğin temel özelliği olmuştur. Söz konusu kavramın ya da sözcüğün sözlüklerde “dalaşma”, “kalem kavgası” ve söz dalaşı” olarak tarif edildiği ve anlandığı düşünülürse tür olarak polemiğin aynı zamanda bir sorun olduğu da galiba söylenebilir. Kaldı ki muhatabının belirsizleştirilmesi ve ortaya söylenmesi de polemikten anladığımızla ve pek beklemediğimiz, ihtimal de vermediğimiz sonuçları ile ilgilidir.

Bu durum polemiği çoğunlukla verimli ve yararlı bir tartışma olmaktan çıkarır ve bir sonuca bağlanmasına izin vermez. Buna rağmen şair yazar muhatabını belirtsin belirtmesin ara ara kendisine dönük yazılanlara bağlı olarak polemik yapmış, polemik temelli tartışmalara katılmıştır. Bu dediğimiz bir yanıyla polemiğin hangi konuyu ele alıp tartışırsa tartışsın fazlasıyla bireysel bir durum ve tür olduğu o yönde ilerlemeyi sevdiğini, tercih ettiğini söylememizi kolaylaştırır.

Hakkımızda ya da ilgilendiğimiz her hangi bir konuda ad belirterek yapılan tartışmalar/eleştiriler aynı zamanda yanıt verme gibi bir özelliği baştan sahiplenerek kendini polemik haline getirip kişiselleştirirken bizi de yanıt verme, doğruyu ama daha çok kendi doğrumuzu söyleme konusunda çoğunlukla kışkırtır. Buradaki kişiselleştirme genelde bir yakınlık belirtisi gibi anlanmaya açık dursa da polemiklerin çoğunlukla o tuhaf ve pornografikleşmesi mümkün kişiselliği de içine alan bir karşı koymaya,

saldırıya, ironiye hatta hakaretamiz bir dile dönüşmesi kaçınmazdır.

Orhan Koçak’ın baştan beri kendinin ilgisi kadar biraz da çevirmenliğinin katkısı olarak kabul edilebilecek edebiyat teorisi ve akademik eleştiriyle kurduğu ilişkinin sonuçlarından biri olarak polemik yaptığı yazdıklarında buna benzer bir dil kurduğu pek söylenemez. Bu onun aynı zamanda politik tarafını da yazdıklarının dışında tutmasına, fazla bulaştırmamasına, daha çok gerektiğinde değinerek/belirterek geçmesini sağlamıştır.

2017-2018 yılları arasında internet sitesi ve gazetelerinde nerdeyse düzenli olarak yayımladığı toplam yirmi sekiz yazı onun polemikçi yönü kadar politik ve kültürel olanla kurduğu ilişkiyi ve bunlar karşısındaki tavrını ortaya çıkarıyor. Polemikler başlığını taşıyan kitabın alt başlığının “Siyasal, kültürel” olması ise içerik konusunda baştan okuru uyarıyor ya da okura haber veriyor. (Metis,2019)

Orhan Koçak polemik zemininde denkleşebileceğimizi baştan benimsediği ve savunduğu için muhatabı rahatsız etmeyen bir dili baştan tuttururken polemiğin Rober Herman’ın sözünü ettiği “paralel monologa” dönüşmemesine dikkat ediyor, “Hedefsiz, adressiz yazmamaya çalıştı”ğının altını da özellikle ve kalınca çiziyor. Söz konusu polemiklere ileti olarak kabul edip belirtmesi de muhatabını karşısına alması ve yazılarının hepsinin okurdan önce birine/ birilerine yazılmış ve internet üstünden ya da başka yolla gönderilmiş olması ile ilgilidir.

Orhan Koçak kimisini birkaç ayrı yazıyla sürdürdüğü polemiklerinde biraz da bugüne ve bugünün soluna ve onun sorunlarına bakarak kitaplar, gazete ve dergilerde yazılanlar üstünden kimi zaman üç dört yazı boyunca süren özelde kişi görüşlerini eksen alan ve adım adım kendini genişleten politik ve kültürel yanı öne çıkan tartışmalar yapıyor. Yazarın polemiklerinde ortaya koyduğu dil ve söylemin yer yer belirginleşen ve öne çıkan ironiye rağmen bildik/bildiğimiz okuduğumuz polemikler gibi çok fazla rahatsız edici olduğu söylenemez. Söz konusu polemikleri kendi düşüncesini savunan ve bunu da muhatabını tartışma gibi bir özelliği kazanmış başta da belirtildiği gibi kültürel yanı öne çıkmış tartışmalar olarak kabul etmek daha doğru olur.

Akif Kurtuluş’un Poreletkült’ünden, Ahmet Hamdi Tanpınar’a, solun popüler figürlerinden Enver Aysever’e, solun enternasyonalizmine ve kapitalizmin kozmopolitizmine, aileye başka konulara doğru genişleyen polemiklerin hepsinin sola yönelik ve sol içi tartışmalar olduğu ulusçuluk, enternasyonalizm ve aile başta olmak üzere sol düşüncenin hala tartışma konusu olan, tartışma konusu ettiği meselelerine yönelen yazılar Orhan Koçak için siyasal ve kültürel olarak durduğu yeri ve beslendiği teorik kaynakları (başta Leon Troçki’nin düşünceleri olmak üzere) göstermesi açısından da önem taşıyor. Yanı sıra kitaptaki yazılar Orhan Koçak’ın hem çevirmenliğinin hem de okurluğunun sonuçlarını göstermesi noktasında üçüncü bir muhatap olarak okurun da ilgisini çekebilir.

Orhan Koçak’ın Polemikler'i bugün ve onun politik, kültürel, edebi ve daha başka sorunları karşısında durduğu yeri ve geliştirdiği tavrı büyük ölçüde gösteriyor. Yanı sıra söz konusu polemikler eleştirinin farklı disiplin ve anlayışlarla kurduğu ilişkinin sonuçlarını göstermesi açısından da dikkate değer bulunuyor.

Orhan Koçak’ın Polemikler’i bundan önceki çalışmalarında biraz geride duran/kalan siyasal ve politik boyutu eleştirisine dâhil etmesine bir başlangıç oluşturması bir yana “sol içi”, kültür-içi” tartışmaların muhatabını başından belirleyip polemiklerin bir düzey kazanmasına da katkıda bulunabilir.

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova