ISBN13 978-975-342-183-6
13x19,5 cm, 232 s.
KAMPANYADA
Liste fiyatı: 28.50 TL
İndirimli fiyatı: 17.10 TL
İndirim oranı: %40
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bilge Karasu diğer kitapları
Şiir Çevirileri, 201
Troya'da Ölüm Vardı, 1963
Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, 1970
Göçmüş Kediler Bahçesi, 1979
Kısmet Büfesi, 1982
Kılavuz, 1990
Narla İncire Gazel, 1993
Ne Kitapsız Ne Kedisiz, 1994
Altı Ay Bir Güz, 1996
Öteki Metinler, 1999
Lağımlaranası ya da Beyoğlu, 1999
Susanlar, 2009
Halûk’a Mektuplar, 2013
AYIN ARMAĞANIAYIN ARMAĞANI
Ajanda 2020 / Yâ Kebikeç!
2. Basım
Liste Fiyatı: 9.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Gece
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: Abidin Dino
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: 1985
12. Basım: Mart 2019

İlk kez 1985 yılında yayımlanan Gece 1991 yılında Pegasus Edebiyat Ödülü'nü aldı. Çeşitli dillere çevrilen ve yayımlanan Gece için Akşit Göktürk'ün "Sunuş"unu okuyabilirsiniz.

"Gece'de anlatılan tek tek, bölük pörçük durumların, konumların, gerçek yaşamla somut ilişkisi, sürekli seziliyor satır aralarında. Okurun yakın geçmişte tanığı olduğu birçok toplumsal, tarihsel, kültürel deneyden yankılar var metinde sözgelişi. Alışılmış tarihsel mantığın işleyişi bile sorguya çekiliyor. Ama bütün bu gerçek durumlardan soyut bir çıkarım olan yaşantı, insan umutlarıyla korkularının bütünleyici imgeleriyle dile getiriliyor." – Akşit Göktürk

OKUMA PARÇASI

Akşit Göktürk, "Sunuş", s. 5-8

Gece belirli bir gerçekliğin, tek tanımla saptanabilecek bir insanlık durumunun dile getirildiği bir anlatı değil. Belli bir öykü, kişilikler, ya da nedensellik ilkesiyle işleyen bir olay örgüsü sunmuyor bize. Bunlara yönelik türden bir okur beklentisine karşı direniyor nerdeyse. Karşıtlık ile olumsuzluk, Gece'nin söyleminde baştan sona en belirgin iki nitelik. Neye karşıtlık? Günümüz yaşamının çekilmez akışı içinde, kurtulunmaz bir insan yazgısının olumsuzlanması mı söz konusu? Hayır. Buradaki karşıtlık ile olumsuzluk, Gece'nin yazın alanındaki geleneksel ölçütler ya da alışkanlıklarla bağdaştırılamaz özelliğinden doğan bir durum.

Yazınsal söylem düzeyinde olduğu gibi, yaşamın bütünüyle ilgili deneylerimizin de sarsılması, silkelenmesi, çarpıtılması söz konusu bu metinde: zaman ile uzay boyutlarının alışılmadık biçimde kullanılması yol açıyor buna en başta. Geleneksel yazı, yazar, anlatı, anlatıcı, kişilik, öykü kavramları da bir bir değişikliğe uğratılıyor Gece'nin söylem serüveninde. Gerçekte hem öznel hem de nesnel düzlemde, yazarın da, dilin de, konu edinilen yaşam gerecinin de nesnel varlık sınırlarını yitirmesine tanık oluyoruz. Başı, sonu, kuytuları, ucu bucağı duyularla saptanamayan, ama tükenmez bir gücüllüğü bütün ağırlığıyla taşıyan karanlık gece, ilkin bu anlamda ana simgesi oluyor anlatının.

Belli bir anlamla sınırlandırılmak istendiği an, hep yeni yönlere, bambaşka doğrultulara kaçıyor Gece. Anlatının konusu olan yaşam görüntüleri de, anlatıcılar da, onlarla özdeşleşen yazar da, dil de dalgalanmalardan geçiyor, dış çizgiler, sınırlar sürekli çarpılıyor: "Hangi ayna kendimizi gösterecektir bize? Sürekli bir yürüyüş içinde gibiyiz, bir lunaparkın eciş bücüş görüntü veren aynaları gibi." (51)(*)

Bu karmaşık varoluş bağlamında Gece, özdeşliğin dil ile aranışı, dil ile kurulması çabasıdır bir yönüyle. Bir yazma ediminin, zamandizinsel değil, uzaysal bir düzende irdelenişi. "Yazar"ın, "yaratman"ın, "düzeltmen"in (9), yaratı ile, "anlatıcı" ile sürekli yer değiştirmesi, birbirinin etkinlik alanına taşması, birbiriyle örtüşmesi, birbirinin bireyselliğini kırıp ortadan kaldırması, söylemin dalgalanmasında başlıca etken. (9, 10, 22, 32, 43) Kim anlatıyor? Dört ana bölümde başka başka kişilermiş izlenimini uyandıran dört ayrı anlatıcı mı? Yoksa, söylem serüveninin nerdeyse bir güncesini bize dipnotlarıyla aktaran, baştaki yazar mı? Anlatıcılardan biri mi yazar? Ya son iki dipnotunda kendini belli eden okur-anlatıcı, daha doğrusu yazar-okur-anlatıcı? (97, 105) Yazma uğraşı, iki ucuyla, hem göndericisi olan yazar, hem de alıcısı olan okur ile, bir aynalar ortamında akıyor böylece — daha doğrusu akıyormuş gibi gösteriliyor. Gece metninin güdüm kurgusundaki devingen bağıntı da bu. Anlatının gereci olan yaşam ile, onun yazınsal yorumu arasındaki ilişki, çizgisel bir yalın yapıdan çok uzak. Değişik anlatıcıların, birbiriyle karşıtlaşabilen gözlemleriyle, gerçek yaşamın, sanat biçiminde soyutlanmış yaşamın, anlatılan, yazılan, okunan yaşamın, anlamını değişik yorumlar sarmalında kavratmaya yöneliyor metin.

Gece'de anlatılan tek tek, bölük pörçük durumların konumların, gerçek yaşamla somut ilişkisi, sürekli seziliyor satır aralarında. Okurun yakın geçmişte tanığı olduğu birçok toplumsal, tarihsel, kültürel deneyden yankılar var metinde sözgelişi. Alışılmış tarihsel mantığın işleyişi bile sorguya çekiliyor. (38) Ama bütün bu gerçek durumlardan soyut bir çıkarım olan yaşantı, insan umutlarıyla korkularının bütünleyici imgeleriyle dile getiriliyor. Kendini bütün okumuşların gölgesi durumuna getirdiğini (41), onların art benliği olduğunu (42) söyleyen bir yazar-anlatıcının "inandırıcılık eşiklerini" (46) aşarak, çok yönlü bir bilincin akışında ürettiği bu imgeler, gerçek yaşama kolay kolay uygulanamaz. Soyutlamanın bu aşamasında bunlar, yaşamın bilinen deneysel gerçekliği ötesinde, kurmaca, metindeki deyimiyle yapıntı bir nitelik gösterirler. Ama bu nitelik, etkilerini azaltmak şöyle dursun, tersine daha da yüceltir. Bir görelilikler, yansımalar, dalgalanan görüntüler bağlamında, yaşamın gündelik yorumundaki belirsizliği, yapıntı doldurur. Ancak, "bu yapıntıyı gerçek belleyerek bugünkü düşüncemizi o yapıntıyı gerçekleştirmek yolunda kullanmak, düşünülmeyecek, yanlış bir iş değil," (38) yargısı da çelişik bir biçimde, bir yanılsamanın, yeni bir yapıntının dile gelişi olabilir. Peki, "Bu iş nereye dek sürer? Herhalde yalnız kalıncaya dek. Bütün aynalarda kendinizi görünceye dek, herkesin gözü sizin aynanız oluncaya dek... Daha doğrusu, önlerinde durmasanız da aynaların hepsi sizi gösterinceye dek; gönüllerinde olmasanız bile insanların gözleri sizden duydukları korkuyu yansıtmaktan başka bir işe yaramaz oluncaya dek..." (105) Gecede varoluşun sonuna akan süreçtir bu.

Gece'de bu tür belli belirsiz bir son beklentisi, Beckett metinlerini andırırcasına, hem bir gereklilik hem de çelişki niteliğini koruyor. Yazar, anlatıcılar, metnin eylemi, güdüm kurgusu, dipnotlarında irdelenerek gelişen yazma serüveni, söylemin bütünü, bir sona yönelik. En azından metnin nesnel varlığının sınırları açısından böyle bu. Ama son kaçınılmaz olmakla birlikte, anlamayı umabileceğimiz bir şey midir? Metnin başında, gecenin karanlığında "yaşayabilirmiş gibi görünen tek şey" (1) olan dil, değişik bilinç katmanlarında işleyerek (5), büründüğü söylem biçiminde nereden nereye getirmiştir bizleri? Yazarı, okuru, hepimizi? Hele başlangıçta "herkesten gizlenen bir şey olmalı. Ama her gizleneni bilen birileri de olmalı. O da, şu anda, benim," (47) diyen anlatıcıyı, nereye ulaştırmıştır?

Anlatıdaki "ben"in, özdeşliğini zamanda, uzayda, anıda, yaşamda, yazıda bulma çabası, en sonunda gelmiş, arayanın kendi yapıntısına, belki de yanılsamasına takılmıştır. Varoluşsal yazgıdır bu belki. Başlangıçta duvarlara yazılan "Gece Gelecek" (14) sözcesiyle dile gelen son beklentisi, gerçekleşir gibi olur: "Ancak, gece, ine dönüştür; ılık sularda yüzüş, yalanlardan pek çoğunun gerisine, öncesine dönüştür. Kendisi de bir yalana dayansa bile." (90)

Öyleyse, bir özdeşlik arayışının aracı olan söylem, gene gecede sürecektir. Öncesi sonrası karanlık, ölümü, korkuyu, gizemi, yaratıcılığı, düşgücünün en çılgın sanrılarını, dilin gündelik sınırlar ötesindeki bulgularını, karanlık anlamlarını, belirsizliklerini içeren gecede. Alışkanlıkların, tanıdık bildik durumların, geleneğin, uzlaşımın simgesel ortamı olan gündüz, bu niteliğiyle geceye, gizemli yaratıcılığın simgesel ortamına karşıttır. (18, 19, 20) Gerçekte, gündüzün geceyi hep kovması kovalaması gibi, gündelik alışkanlığın baş işlevi de, yeniyi, yabancıyı, düşseli, yapıntıyı yaşamdan kovmaktır. Bizim alışkanlıklarımızın, yerleşik algı düzenimizin, rahatlığımızın bu yönüne direniyor işte Gece. Yer yer, salt anlatma işlevinden soyutlanmış sözceleriyle, bir düş düzeninde örülü görünüşte dağınık söylemiyle, temel gereksinmelerimizi, yerleşik beklentilerimizi, bu noktada altüst ediyor, bocalatıyor. Çizgisel akışlı bir öyküyü, her an göklere çıkarmaya hazır kolaycı okur beğenisine ters düşüp kovulmayı göze alarak.

Çetin metin denecek Gece için belki. Neden olmasın? Hele önce bir okuyalım.

(*) Ayraç içindeki sayılar, metnin 1'den 110'a dek sayıyla belirlenmiş altbölümlerine göndermedir. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Esra Karaduman Okay, “Karanlık ve Dil”, Remzi Kitap Gazetesi, Temmuz 2006

Gece imgesi herkes için üç aşağı beş yukarı aynıdır. Karanlık, sessizlik, yarasalar geceye ilişkin ilk akla gelenlerdir. Daha ötesiyse Bilge Karasu’nun Gece romanında kurduğu düşsel evrendir. Karasu, gecenin çağrıştırdıklarıyla bir evren kurarken gözlerini yaşadığımız toplumdan bir an olsun ayrılmaz.

Jean Genet’in bir eserinden alıntılanıp kitabın başına konulan cümle bunu gerçekler nitelikte. “İmin gücü, düşün gücüdür”. Karasu gece imgesinden yola çıkarak, insan ruhunu irdeleyen, yazmayı/yazarı sorgulayan, toplumsal olaylarla dolaylı olarak temellendirilmiş bir yapı kuruyor Gece’de. Bu çok katmanlı kurgunun belli bir başlangıç noktası ve gidiş yönü yok. Bu nedenle Gece, bir son beklentisi duyarak okuyan okurdan çok yazarla birlikte dilin gücünü hissedip, insan doğasının, toplumsal işleyişin ardına, dilin katmanlarında gezinerek gidecek okur için.

“Oysa karşımızdakiler, bir ödevin adamı seçmesini anlayacak kişiler değiller. Onlar saygıyı, inancı, güveni unutmuş, belki de hiç duymamış hiç öğrenmemiş kişiler. İnsan öylelerine kişi derken dilin yetersizliği karşısında iğrenti duyar. Kişi bile değiller ki! Olsa olsa Tanrı’nın yanlışları, taslaklarıdır onlar.”

Dört ana bölümden oluşan kitapta yazarın bölümceler adını verdiği küçük bölümler de var. Bu küçük bölümlerin bir kısmı dipnot adı altında verilmiş. Okur açısından en sarsıcı olanları da bunlar. Bu dipnotlar yazarın yazma sürecindeki gelgitlerine okuru ortak ediyor. Görüyoruz ki yazar yolu okuruyla yürümek istiyor.

“Kestirip atmak güç ya, kimi yazarın dilinde söyleyişin en incesini sözcüklerin birer ok gibi art arda fırlatılması sağlar; kimininkinde ise bir karasu gibi akış. Benim dilim çiçek dermek üzere eğilip kalkan bir gölgenin yumuşaklığına, dalgalanışına ulaşmalı.”

Yapıtın tamamına hâkim bir yanılsamalar örgüsü, okudukça izlediğimiz. Anlatılanın sık sık yer ve bakış açısı değiştirdiği durumlardan oluşan Gece’de anlatıcı konusunda da sabitlik yok. Böyle olunca da söz konusu örgü kuşkuya yer vermeyecek şekilde pekişiyor.

Eğer Gece’yi, kurduğu düşsel evrenin yanı sıra somut anlatımlarla açıklamak istersek, birçok olguya farklı yerlerden bakmamız gerekir. Bu yapıtın ana ekseni, içinde bulunduğumuz toplumsal durum ve işleyişlerle ilgili saptamalar ve sorgulamalar bütünü. Bu durum romanın 12 Eylül’ün öncesinde kaleme alınmış olmasıyla da ilişkilendirilebilir. Karasu, yaşananlara dair öncelikle kendi anlam arayışını yansıtıyor okura. Devamında ise birçok kavram için yaşadığımız kafa karışıklığını, temeline inip sorguluyor okurla birlikte. İnsana ait karşıtlıklar, korkular, umutlar, kurumlar, geçmiş ve gelecek kavramları birer birer sahneye çıkıp, tüm bildik anlamlarından soyunarak iniyorlar sahneden. Sonuç kimi zaman yeni anlamlar kimi zaman yeni bir kafakarışıklığı.

“...yazı yoluyla dünyanın karışıklığına, insanın karmaşıklığına düzen getirme sanısı, daha ötesini niye söylemeyeyim, sabukluğu, çoğumuza, belki de hepimize, bir utku gibi geliyor; bizleri avutuyor; bir sonraki yazımızla bu utkuyu sürdüreceğimize, büyüteceğimize güveniyoruz. Ne zaman vazgeçeceğiz, kendimizi, birbirimizi böyle aldatmaktan?”

Gece’nin fonunda, yasal kurumların içinde hiç de yasal olmayan birçok örgüt var. Baş kişilerse, şu ya da bu şekilde, birbirleriyle ve bu örgütlerle ilintili olanlar. Yazar, gerektiğinde felsefeye de yaslanarak derinlikli açılımlar yapıyor yaşadığımız çağ ve insanın geldiği yer için.

Bu romanı okurken ister onun düş evreninde kalın isterseniz yaşadığımız günlerin gerçekliğine uzanın, bu size kalmış. Çünkü Karasu’nun kurgusu kendi içinde tutarlı. Kitabın, felsefeye yaklaşarak insan ruhunu ve davranışlarını çözümleyen bölümleri ise, tüm zamanlar için, insan gerçeğine ışık tutar nitelikte. Karasu’yu belki de en çok kurduğu dil ve edebiyatımıza yapıtlarıyla getirdiği yeni soluk için okumalıyız.

Devamını görmek için bkz.

Halil Emrah Macit, "Yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu?", muhimhadiseler.org, Ocak 2014

Aynanın kırılması, dağılarak tuzla buz olması bir kaza olarak çok önem taşımaz. Ama kendi suretine yabancılaşan bir insanın dağılan benliğinin ve belirsizleşen kimliğinin yok olması bir tür tinsel ölümdür.

Tinsel ölüm, bir eşikten atlamayla başlar, bir “çıldırma anı” ile.

Bir filmde, kendini Paris’teki bir kütüphaneye kapatan bir Fransız şairin önünde boş duran beyaz kağıda bir şeyler yazmaya başlama anı mesela… kalemden kağıda damlayan kara mürekkebin dairesel, çevreye yayılma hareketiyle kağıt da yanmaya başlar. Ve bugüne kadar biriktirdikleri, akıl barajının kapaklarını zorladığı anda patlama gerçekleşir.

Şair çıldırır...

Bunun sorumlusu, insanı adım adım karanlık bir uçurumun sınırına getiren nedir ? Toplum mu?

Psikanalist Lacan, düşsel imgelerden çok “metni” merkeze aldığı için Freud’tan ayrılır. Metnin, dil ile birlikte yazmanın da bir kimlik inşası barındırdığını söyler. Yazmaya başlayan herkes için metnin bir tür ayna işlevi gördüğünü söylesek yeridir. Birçok insanın yazdığı ilk yazılara kutsal metin muamelesi yapması buradan ileri gelir. Kimse aynadaki suretinin, arzulayan öznenin üstünün çizilmesini istemez. Bir özne olma mücadelesine dönüşür giderek. Metin ile kurduğumuz ilişki, gerçeklikle de aramızda bir temas kurar.

“Dil, bu karanlığın içinde yaşayabilirmiş gibi görünen tek şey olacak.”

Bilge Karasu’nun Gece’si de, bu tür bir gerçek-düş deneyiminin yaşandığı ve Akşit Göktürk’ün de dediği gibi çetin bir metin.

Okurken hemen aklıma kimi geceler üstüme çöken karabasanlar geldi. Bu karabasanlar elinizi kolunuzu bağlayan, kımıldayamadığınız, sesinizi çıkaramadığınız ama her şeyin gözlerinizin önünde aktığı gerçeklikle düş arasında tuhaf durumlar. Uyandığınızda bile gerçek mi düş mü ayırmak olanaksız kimi zaman.

Oruç Aruoba’nın bir keresinde bana dediği gibi: "Bir otobüste cam kenarında oturmuşsun ve gözlerinin önünden akıp gidiyor yaşam..."

Tam da böyle bir durum var Gece’de. Gözlerimizin önünden akıp geçen görüntülerle bir sinema efekti yaşadığımız düş ile gerçek arasında anlar uçuşuyor...

Belli belirsiz fısıltılar, konuşmalar, monologlar… boş sokakta aniden beliriveren bir araba… Okuya okuya ilerlediğiniz bir sayfada aniden gözünüzü açtığınızda nerede olduğunuzu kestirememe hali. Malum, herhangi bir kalıba sokulamayacak türde bir metin. Ne onlarca öykü, ne onlarca parçalı roman ne de tek bir hikaye...

Mekansal olarak da kendinizi bir anda içinde bulduğunuz birbirine çıkan merdivenlerle, paradoksal görüntülerle dolu. Birçok bölüm, bir anda kendinizi içinde bulduğunuz bir "Escher" tablosu sanki.

"Merdivenin son basamağı üzerinde, havada asılı kalmış gibi durduğum yerden bir iki adım kadar ötede başka bir merdivenin son basamağı vardı. Oraya geçtim bir sıçrayışta. Hemen hemen sırtıma değecek kadar yakın bir üst-merdivenin basamaklarına başımı çarpmamak için neredeyse emekleyerek çıkmağa çalıştım yukarı doğru. Üstteki merdiven gitgide yaklaşır gibiydi. Gibi değil, yaklaşıyordu düpedüz; iki üç basamak daha çıksam sıkışıp kalacaktım. İki merdivenin kesiştiğini anladım az sonra."

Kimi yerler Sovyetik bir roman havasında. Hasan Ali Toptaş ve İhsan Oktay Anar ile birlikte Bilge Karasu metinselliği denen bir gerçeklik var. Birbirine yakın ama apayrı kutuplar. Hepsi biraz Kafka, biraz Dostoyevski ve biraz da Proust... Ya da sadece kendileri!

Bir zamanlar gördüğüm rüyaları not ettiğim defterime benzettim ilkin. Böyle bir saf kurgu ile karşılaşacağımı tahmin edemezdim. Moda’daki evimin odasının perdeleri sürekli kapalıydı. Gündüz mü gece mi belli değil. Saat ile de işim olmaz, not defterine sürekli gördüğüm rüyaları not ederdim. İlk başta böyle, zaman kavramının yitirildiği bir durum var sanrısına kapıldım.

Aniden ortaya çıkarak çukurları, dağların tepelerini, sokakları siyaha boyayarak geceyi dünyaya giydiren “gece işçileri” ile karşılaşınca; gözlerinizin içine bakarak hırlayan vahşi köpekler gibi dünyayı insana karartan mel-un bakışları anımsadım. Her adımınızı sinsice takip eden o kara gölgeler... Her adımınızın önüne bir çukur açan o gölge adamlar… Aynanın içinden çıkarak, parmaklarınızın ucundan tüm yaşam enerjinizi çekip alarak sizi soluk ve parçalanmış bir surete terk eden o karanlık tarafın kan emici lejyonerleri... İnsanı o karanlık uçurumun kenarına getiren, üzerinize geldikçe içinizde daralmaya benzer bir his yaratan ya da o karanlığı insana giydiren gece işçileri!

"Belledikleri kalıplarla konuşulmadıkça, ırzlarına geçildiğini sanan zavallılar da vardır. Bunların ayması için başlarına ölümcül işler gelmesi gerekir sanki..."

Metin, hiçliğin, hiçolum’un, karanlığın en güzel tarafının da üzerine laflıyor oluşumuz, üzerine yazabiliyor oluşumuz olduğunu hatırlatır gibi, gece işçilerine karşı insanın da, Aruoba’nın o şiirindeki gibi, gündüz yarasası olduğunu fısıldıyor sanki.

"Gölgeler kısalınca çıkarız ortaya. Açıklıktır, aydınlıktır aradığımız. Parlaklıkta bulur gücünü görüşümüz. Tanımayız alacakaranlığı delen, tepelerin arasından seçen bakışı. Kör olmuş ışıktan gözlerimiz. Gündüz yarasalarıyız biz."

İnsan uyanıkken de rüya görür diye sesleniyor "Gece". İnsanın rüya görebilmesi için, dünyanın sırtını güneşe dönmesine de gerek yok der gibi.

"Ancak, gece, ine dönüştür; ılık sularda yüzüş, yalanlardan pek çoğunun gerisine, öncesine dönüştür. Kendisi de bir yalana dayansa bile."

Ortalık biraz sakinleşip, hafif bir grilik etrafı kapladığı zaman çukurlar daha bir belirginleşir. İşte tam o anda gece işçileri devreye girer, çukurlar derinleşmeye, gece bir kefen gibi göze giydirilmeye başlar. Yargılamalar Bakanlığı’nın da mesai saati başlamış olur. Dilsiz sarışın çocuk çetin bir devlet savcısı gibi ketumluğunu korur. Sevim ya da Sevinç... elbet bir seven, tanıdık dost, biz yargılanırken kaygı ile izler olan biteni.

Onlarca göz arasında sadece bir çift göz bilir gerçeği...

O da konuşamaz, kıpırdayamaz, üstüne çöken bir karabasanla birlikte tıpkı bir “yabancı” gibi yürür kendi tinsel cinayetine, ya da çıldırışına…

Sahi, çıldırmaktan kurtulmakla bunlar yazılır mı?

Devamını görmek için bkz.

Selen Erdoğan, "Bilge Karasu’yu bugün okumak", birartibir.org, 12 Temmuz 2019

Modernist Türkçe edebiyatın benzersiz bir yazarı, öncüsü, deneyicisi, deneycisiydi. Toplumcu-gerçekçi edebiyat onun dilini muğlak ve soyut bulurken, o aslında gerçekteki sorunu, şiddetin yaşanışını, bu şiddeti yazma etiğini –anlamın yanında– tam da dilin, biçimin, kurgunun içinde arıyor, yazısını ve yazınını bu etikle dönüştürüyordu. Bilge Karasu’nun toplumsal şiddeti ve bu anaforun bireydeki yansımalarını ele aldığı romanlarıyla, Doğu Roma’nın ikona-kırıcılığı ve Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'yla veya 12 Eylül’ün kanlı “sis”i ve Gece'yle bugün arasında, hem kurumsal şiddet hem yaşamaya çalıştığımız hayatlar bakımından bir fark yok belki de. Ama, verdiği okuma zevki yanında, bu şiddeti nasıl algıladığımızı ve anlatabileceğimizi anlamak bakımından Bilge Karasu eşsiz bir “kılavuz” olma niteliğini koruyor. 13 Temmuz 1995’te göçen büyük usta Bilge Karasu’nun anısının ve edebiyatının önünde saygıyla eğiliyoruz. Devrini daim kılalım...

Gaddarlık Sanatı[1] adlı kitabında Maggie Nelson şiddeti ele alan sanat ürünleri arasındaki bir ayrımdan bahsediyor. Nefret ve şiddeti ortadan kaldırmaya çalışan, nasıl anti-faşist bir hayat sürülebileceğinin arayışındaki, gaddarlık ve iletişimsizliği en aza indirmenin biçimlerini üreten sanat ürünleri ile şiddeti keşfedip anlamaya, ifade etmeye soyunan sanatsal girişimleri birbirinden ayırıyor. Gaddarlığın yaratıcılığı tetikleyen tarafına yönelen ürünleri ele alıyor kitabında. Sanatta cüretkârlığın ve keskinliğin şiddetle ilişkisi nedir, edebiyat incinme üzerine düşünme sorumluluğunu üstlenirken aynı anda bir incitme jestini de barındırdığında ne yapmış olur? Etik-eleştirel pozisyonu sarsılır mı, yoksa daha karmaşık soruların formüle edilmesini mi sağlar? Nelson’ın kitabının temel meseleleri bunlar.

Türkiye edebiyatının en ilginç metinlerinden biri olarak anılan, bir totaliter rejim alegorisi olan Gece’yi kaleme almış Bilge Karasu da benzer soruların peşinden gittiğinin ipuçlarını 90’lı yıllarda kendisiyle yapılan bir söyleşide [2] veriyor. Mustafa Arslantunalı’nın “Aşk-Korku” başlığıyla sunduğu bölümde önce sevgiden söz açıyor Karasu. Sevgi insanın içinden dışına taşırabileceği, aktarabileceği bir şeydir diyor. Bir ilişkinin temeli olabilir, bir ilişkinin de “o sevginin kalıbınca kurulup yaşanması” belki ahlâk denen şeydir, diyor. Daha sonra umuttan söz açacakken dümeni kırıp şöyle bitiriyor sözü:

“Ama şiddet, yok değil yazdıklarımda. Eza, cefa, acı, yok değil. Şiddet insanın karşısına çıkınca, insanın yapabileceği tek şey, o şiddete karşı koymak ya da –boyun eğmek demeyeceğim ama– o şiddete alt olmak. Yapabileceği şeyler bunlar. Başarılı olur [ya da] olmaz, alt olmaktansa bir biçimde karşı koymağa çalışmasını düşünebiliriz, yani düşünürdüm.” [3]

Karasu’nun metinlerinde olduğu gibi eşitsizlik, şiddet ve totaliter rejimler üzerine düşünürken iki canlı arasındaki ilişkiden yola çıkmak bizi nereye götürür? Haksızlığın gölgesi üzerimize düşerken birlikte yaşamanın imkânlarını ve bu imkânın sözünü üretebilir miyiz?

Anti-faşist hayatı ararken

1980 darbesinden sadece beş yıl sonra yayınlanan Gece’yi Nelson’ın odağa aldığı ürünlerin bir benzeri, şiddetin köklerini araştırırken onu kendi biçiminin bir parçası haline getiren bir metin olarak değerlendirmemiz gerekir. [4] Çünkü Gece’de yazı, anti-faşist bir hayatın nasıl kurulabileceğini ararken insanın karanlık tarafını, ölüm dürtüsünü tanıyabilen, onu görmezden gelmeyen bir bütünlüğe sahip. Metin öyle bir yapıya [5] sahip ki, yazıyı hegemonik düzenin karşısında bir silah olarak kurgularken, aynı zamanda bu düzenin işleyiş şeklini kendi parçası haline getiriyor. Yazının baskıcı rejime karşı yönelttiği eleştirinin kendisi metin üzerinde otorite sağlama çabasına dönüşüyor. [6]

Baskıyı ve şiddeti ortadan kaldırmanın imkânsızlaşmış olmasıyla yazı şiddeti benimseyerek onu kendi parçası haline getirmek zorunda kalıyor. Bunun sonucunda da anlatı, yazı yolu ile şiddetin kökenlerini araştırırken onu tamamen dışlayan dilsel bir yapı kurmak yerine şiddeti kendi yapısının bir parçası haline getiriyor. Böylece, 1980 darbesine giden süreçten kısa denebilecek bir süre sonra yayınlanmış olmasına rağmen kurumsal şiddetin yıkıcılığını temsil düzeyine taşımanın yaratacağı temsil krizinin bilincinde olarak bunu bir anlatı yöntemine dönüştürebiliyor.

Gece, 1980 darbesine giden süreçten kısa denebilecek bir süre sonra yayınlanmış olmasına rağmen kurumsal şiddetin yıkıcılığını temsil düzeyine taşımanın yaratacağı temsil krizinin bilincinde olarak bunu bir anlatı yöntemine dönüştürebiliyor.

Bahsi geçen anlatı yönteminin, tüm bu tasarımın en belirgin özelliği yazı alanının tekinsizleşmesi oluyor. Bu tekinsizliğin kaynaklarından biri, birbirlerinin hikâyelerini yalanlayan, sesleri birbirine karışan ve ayrışan anlatıcılar. Çatışan anlatılar silsilesi yazının kendisini bilinçlerarası ihlalin kurucu zemini haline getiriyor. Yazı, sınırlarını, çatışan anlatıcı bilinçlerine ve aynı zamanda okuyucunun bilincine sızacak şekilde genişleterek ihlal edici taktikler buluyor. Böylece, olay örgüsünün gelişebileceği ve okuyucunun bunu kavrayabileceği güvenli anlatı zemini yıkılıyor. Yani şiddet sadece olay örgüsünde değil, aynı zamanda bu tekinsiz yazı zemininde biçimsel olarak da anlatılmış oluyor. Bu da bize şunu gösteriyor ki Gece, kendisini içinde şiddete yer olmayan, hatta onunla karşıtlık içinde bir diyalog zemini olarak kuran dil fikrini reddediyor. Demek istediğim, anlatı şiddeti eleştiren bir metin olmanın ötesine geçerek yazının üretiliş sürecine dahil olan şiddeti görünür kılıyor.

Şiddetin kaynağı ve sabuklamalar

Demet Dinler, Bilge Karasu’nun metinlerinden bahsettiği “Vicdan Kolektif Yaşam ve Siyasetin Düzenleyici İlkesi Olabilir mi?” [7] başlıklı yazısında şöyle diyordu:

“Çelişkiler kesinleştiğinde, muktedirin el koyduğu alanlarda tarafımızı seçmek, suça iştirak değil işaret etmek, adaletsizliği görmezden gelmek değil görünür kılmak sadece politik değil, ahlâki de bir seçimdir. [...] Ama bu imge bir tehlikeyi de beraberinde getiriyor: Bir yandan sol ve ahlâki doğruluk arasında dolaysız bir bağ kurarak solculuğu üstlenmiş kişiyi kendi olası hata, zaaf ve tutarsızlıklarını bastırmak zorunda bırakmak, diğer yandan da kendi üstüne bir eleştirellik getiremeden kötülüğü, iktidar hırsını, acizliği, korkuyu dışsallaştırmak, hep ötekine atfetmek.”

Gece yukarıda bahsettiğim yapısı itibariyle bu dışsallaştırmaya direnen bir metin. İyinin tamamen saf, kötününse iflah olmazlığını sabitleyen bir dünya değil Gece’nin kurduğu. Şiddetin kaynağına [8] yönelip kuruculuğa eriştiği âna baktığı ve yazının kendisine de bu andan payını verdiği için direniyor. Yazı, ne gündüzün ne de gecenin emrinde çalışıyor, gölgede bir alanda hayatta kalmayı deniyor.

Metnin sonunda ise yeni bir odak noktası beliriyor: Yazı şiddetle sınandıkça “sabuklama”ya doğru evriliyor ve birlikte yaşamanın imkânlarıyla ilgilenmenin pek mümkün olmadığı bir noktada susuyor. Kılavuz’da merkezi bir konumda olan “sabuklama” halinin, Karasu’nun ilk metinlerinden itibaren korkuyla beklenen bir durum olarak bahsi geçiyor aslında. Troya’da Ölüm Vardı’nın anakarakteri Müşfik’in atlatmış olduğu, ancak annesinin tekrar yakalanmasından korktuğu bir hastalık olarak duyuruluyor. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nda Andronikos’un inzivası ve işkence kurbanı oluşu onu aklın kıyılarına sürüklüyor. Göçmüş Kediler Bahçesi’nin “Alsemender” masalında bitkinin ikinci yaprağını yiyenler delirirken, “İncitmebeni”de halk delilere katlanamayıp ilk onları öldürüyor. Son olarak da Gece şu son cümleyle yazıdan çekiliyor: “Bunları yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu?”

Üretmenin akıl hastalığını engellediği, gerçekliğin dışına taşmayı kontrollü hale getirdiği fikrinin edebiyatla deliliği sık sık yan yana getirdiğini biliyoruz. Şiddetin sınırlarına dayandırdığı akıl, sınır aşımlarına özerk bir alanda devam edebildiği, bunu üretime çevirebildiği anlarla kontrollü hudutlara geri çekilir, diye düşünürüz. Oysa Gece’yi sonlandıran cümle bu ihtimali de sorguya çekiyor ki Kılavuz tam da Gece’nin bıraktığı yerden devam edebilsin. Gece’nin kapanırken sorduğu sorunun ötesinde bir başka soruyu daha barındırdığını düşünüyorum. Yazmanın, edebiyatın aklı delilikten koruyup korumadığından ötede, bu korunmanın neyin pahasına gerçekleştiğini merak ediyor aslında metin. Kılavuz işte o sorunun peşinden gidiyor. İçine şiddetin sızması pahasına, gölgeyi mecra edinen bir yazının adım adım kuruluşu.

Sabuklamaların tekinsiz doğası

Kılavuz’da hayal ve gerçeklik arasındaki gidiş gelişler Gece’deki gibi tekinsiz bir atmosfer yaratıyor. Gerçekliğin devamlı elden kaçması, düşün hükmü altına girmesi belirsizliği sürekli kılıyor. Fakat bu tekinsizliğin asıl müsebbibi, anlatıcının zihninde belirsizliğin karanlık ihtimallere de açılması. Kılavuz’da yazının düş ile, düşünce ile kurulumunun bir tarafında yaratıcılık varsa, diğer tarafında yıkıcı bir güç olarak paranoya var. Anlatıcının kendini tehlikelerden sakınmaya yönelik kaygısıyla birlikte olası bir felaketin gölgesinden kurtulmak mümkün olmuyor. Birilerinin planlı kötülük yapma ihtimali havada asılı kalıyor. Ölümle sonuçlanabilecek kaza fikri düşlerden gerçeğe sirayet edercesine hep hatırda tutuluyor.

Düş ve gerçekliğin bu şekilde iç içe geçirilmesi ve anlatıcının kontrolün başkasında olmasına yönelik yaşadığı korku, kendi denetiminde olmayan gerçeklikle baş etmekte zorlanan öznenin zihninde yaratacağı alternatif hikâyeye yol açıyor. Kontrol kaybının ortaya çıkardığı “sabuklamalar” hikâyenin kurucu öğesi haline geliyor. Bu sabuklamalar sayesinde hikâye mümkün oluyor. Bir başka deyişle, deliliğin yazısı kendi kurgusallığına hükmedememe, kurguyu kontrol altında tutamama şeklinde beliriyor. [9]

Gece dışsallaştırmaya direnen bir metin. İyinin tamamen saf, kötününse iflah olmazlığını sabitleyen bir dünya değil Gece'nin kurduğu. Yazı, ne gündüzün ne de gecenin emrinde çalışıyor, gölgede bir alanda hayatta kalmayı deniyor.

Kontrol kaybına yönelik kaygı, aynı zamanda yazının sahibinin kim olduğuna, yazarın metnine hükmedip hükmedemediğine dair bir kaygıyı da beraberinde getiriyor. Anlatıcı düşünce süreçlerini şeffaf tutuyor, yazıyı nasıl düşündüğünü sunuyor okura. Yazının kontrolünün kimde olduğunun sağlamasını yapmaya çalışıyor. Oyun, olayların gidişatı, yani Kılavuz’un olay örgüsünün kimin elinde olduğu, dilin, sözün hâkiminin kim olduğu sorusu hep tekrar ediyor. Metindeki tüm karakterler aynı zamanda yazar olunca sonsuz bir kurgu oyunu belirsizliği abartıp okuru kurgunun kendisi üzerine düşünmeye mecbur bırakıyor. “Ne okuyorum?” sorusunu sormadan tek bir sayfa geçmiyor. Gerçekliğin sürekli askıda kalışı, paranoyanın belirleyiciliği olay örgüsünü de, karakterleri de birer kavrama çeviriyor.

Aklı delilikten korumanın neyin pahasına gerçekleştiğini sormuştuk. Karasu külliyatına baktığımızda şunu söyleyebiliriz: Yazı ancak şiddetin ve paranoyanın içine sızmasına izin verdiği ölçüde sağaltıcı işlevini yerine getirmeye devam edebiliyor. Eğer öyleyse, soruyu bir de tersinden sormak gerekir. Nelson’ın değindiği önemli bir nokta: Şiddeti anlama çabasının, şiddet üzerine tefekküre dalmanın kendisi bizi kendi kötülüğümüzden asla kaçamayacağımız sonucuna taşır mı? Kendi kötülüğümüzün devreye girmesini engelleyemeyeceğimiz inancını pekiştiren bir pratiğe dönüşür mü? Örneğin şiddeti ele alan yazar kendi ilham kaynaklarını sorgulamaya başlarsa nereye varacaktır? Kurumsallaşmış şiddeti anlatmaya niyet etmiş bir romanın meselesine uygun güzellikteki biçim arayışındaki çelişkiyle ne yapabiliriz? Yıkıma bakarken oradan güzellik devşirmek yazarı da suç ortağı yapar mı? Benjamin’e göre bu öyle bir yabancılaşmadır ki, insanlık kendi yıkımını birinci sınıf bir estetik haz alarak izleyebilir. Öyleyse, yazar mensubu olduğu toplumdaki adaletin çöküşüne uygun düşecek biçimi ararken ne yapabilir?

Karanlık oda

Bu soruların incelikle ele alındığı “Orpheus Çıkmazı” adlı denemesinde Nurdan Gürbilek, Güney Afrikalı yazar J.M. Coetzee’nin metinlerinde bir yazarın şiddet karşısında yazı ile ne yapabileceğini özellikle Petersburg’lu Usta romanı üzerinden ele alır. [10] Bu roman yayınlandıktan sonra, Coetzee’nin Apartheid yerine Dostoyevski’nin oğlunun ölümüyle baş etme sürecini konu alan bir roman yazmış olması yadırganmıştır. Çünkü Coetzee parçası olduğu toplumun en sıcak siyasi olaylarının doğurduğu şiddet yerine önemli bir yazarın kişisel kayıp hikâyesini anlatmayı tercih etmiştir. Oysa Gürbilek’in vurguladığı üzere Coetzee de yakın zamanda oğlunu kaybetmiştir ve aynı Dostoyevski’nin yaptığı gibi yas deneyimini bir yaratım sürecinden geçerek yaşamıştır.

Karasu külliyatına baktığımızda şunu söyleyebiliriz: Yazı ancak şiddetin ve paranoyanın içine sızmasına izin verdiği ölçüde sağaltıcı işlevini yerine getirmeye devam edebiliyor.

Bu kısa özeti Gürbilek’in dikkat çektiği önemli bir noktayı tekrar edebilmek için yaptım. Şunu merak ediyor bu denemede Gürbilek: Ya Coetzee, genellikle söylenenin tersine, kendi kişisel acısını anlatabilmek için yazıda toplumsal alandaki şiddete ve acıya yöneliyorsa? Coetzee’nin metinleri toplumsal olanı özel alanda anlattıkları tespiti ile anılagelmişlerdi. Gürbilek ise, ya Coetzee aslında kendi kişisel duygulanım alanında gerçekleşenleri anlatabilmek için büyük tarihsel olayları ele alıyorsa diye soruyor. [11]

Toplumsal alandaki şiddetle özel alandakinin birbirinin yerine geçebileceği, birinin hakikatini ötekinin temsil düzeyinde taşıyabileceği fikri aslında Bilge Karasu okurları için de çok tanıdık. Sadece Gece’ye değil, Karasu’nun hemen her metnine gizlice sızar kurumsal şiddet. Troya’da bir sahil kasabasında yaşayan genç erkeklerin erotik yakınlaşmaları, büyüme hikâyeleri anlatılırken Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesiyle ev içlerinde neşenin sönüşü ya da Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nda ikona-kırıcılık döneminde inanç sorgulama sürecine girip bir çeşit sürgün yaşayan keşişle en yakın dostunun hikâyesinin yanına Mussolini faşizminden kaçan İtalyan bir çiftin ve Demokrat Parti’nin baskıcı rejimi ve sonrasında yaşanan askeri müdahalenin anlatısının yerleştirilmesi gibi. Karasu’nun metinlerinde de aşk ve dostluk ilişkilerinin merkezde olduğu anlatıların arka planında kurumsal olarak örgütlenmiş şiddetin gölgesi her zaman hissedilir ve şiddet karşısında yazının ne yapabileceği ya da yapamayacağı hep akılda tutularak metin kurulur.

Yazı şiddeti görmezden gelemediğinde, hatta ilhamını oradan aldığında bu durumla nasıl yüzleşir? Gürbilek, Coetzee’nin “Karanlık Odaya Doğru” adlı denemesinde korkunç gerçekliğin bir temsilini üretmeye niyet eden yazar için devlet karanlık bir oda yaratmıştır sözüne dikkat çekiyor. [12] Gürbilek’e göre yazar bu odayı hayal gücünün kaynağı haline getirdiği ölçüde romancıdır. Coetzee de bu durumu yazısının bir sorunu haline getirdiği için önemli bir yazardır, çünkü yaratıcılığın kaynağını şiddette bulmasında utanç verici bir taraf olduğunu görmezden gelemez. Gürbilek’in tarifiyle:

“Devletin yarattığı bu alçakça esrardan beslenmekte, karanlık mahzende olanları korkuyla karışık bir merakla, karanlık bir lirizmle, bir gerilim hikâyesi yazıyormuş gibi anlatmakta insanı utandıran bir şey var.” [13]

Gece’ye baktığımızda devletin Türkiyeli yazar için de bir karanlık oda kurmuş olduğu aşikâr. Belki de en çok kadın ve heteroseksüel dünyanın içine sığamayan yazarlar için. O karanlık odaya bakmak, Bilge Karasu’yu bugün okumak belki çeşitli sebeplerden bizi hırpalayacak. Ancak Demet Dinler’in yukarıda bahsi geçen yazısında mahirce gösterdiği gibi güncel bulmacalara eklenebilecek daha da çetrefil soruların farkına varmak adına iyi bir başlangıç olabilir bu.

Notlar


[1] The Art of Cruelty, W. W. Norton, 2012. Metne dön.
[2] Mustafa Arslantunalı, “Söyleşi: Bitmemiş Bir Konuşmadan,” Bilge Karasu Aramızda içinde, Metis, 1997. Metne dön.
[3] A.g.e., s. 21. Metne dön.
[4] Sibel Irzık, “Textualized Memories of Politics: Turkish Coup d’état Novels,” ed. Naomi Segal ve Daniela Koleva, From Literature to Cultural Literacy içinde, London: Palgrave, 2014, s. 55. Metne dön.
[5] Jale Özata Dirlikyapan, “Bilge Karasu’nun Gece’sine Metin ve Okur Odaklı Bir Yaklaşım”, Bilkent Üniversitesi, Türk Dili Edebiyatı Bölümü, Haziran 2003, yüksek lisans tezi. Metne dön.
[6] Irzık, a.g.e. Metne dön.
[7] Demet Dinler, Express, sayı 147, Aralık 2016, s. 51-57. Metne dön.
[8] Gece örneğinde olduğu gibi Bilge Karasu yazınının hemen tümünde işaret edilen kaynak hetero-normativitedir. Aslında Karasu metinlerinden bahsederken gözardı edilmemesi gereken önemli bir bileşendir normatif şiddet. Ancak bunu başka bir yazının merkezine almak üzere şimdilik dipnot olarak bahsedelim. Metne dön.
[9] Shoshana Felman, Writing and Madness, Stanford University Press, 2003, s. 49. Metne dön.
[10] Nurdan Gürbilek, “Orpheus Çıkmazı”, Sessizin Payı içinde, Metis Yayınları, Mart 2015, s. 114. Metne dön.
[11] A.g.e., 134. Metne dön.
[12] A.g.e., 114. Metne dön.
[13] A.g.e., 114. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova