ISBN13 978-975-342-005-1
13x19,5 cm, 112 s.
Liste fiyatı: 17.00 TL
İndirimli fiyatı: 13.60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bilge Karasu diğer kitapları
Şiir Çevirileri, 201
Troya'da Ölüm Vardı, 1963
Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, 1970
Göçmüş Kediler Bahçesi, 1979
Kısmet Büfesi, 1982
Gece, 1985
Narla İncire Gazel, 1993
Ne Kitapsız Ne Kedisiz, 1994
Altı Ay Bir Güz, 1996
Öteki Metinler, 1999
Lağımlaranası ya da Beyoğlu, 1999
Susanlar, 2009
Halûk’a Mektuplar, 2013
AYIN ARMAĞANI KİTABIAYIN ARMAĞANI KİTABI
Çağ Geçitleri
2. Basım
Liste Fiyatı: 18.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Kılavuz
Kapak Kolajı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: 1990
10. Basım: Kasım 2019

1963 tarihli Troya'da Ölüm Vardı ile Ekim 1999'da yayımladığımız Öteki Metinler on bir kitaplık Bilge Karasu külliyatının başını ve sonunu işaretliyor. 1990 tarihli Kılavuz bir anlamda yazarın son dönem kitaplarından...

"Yazmasaydım unutup gidecektim belki, çoğunu... Oysa şimdi geviş getirip duruyorum. Şu 'aracı olmak', 'araç olmak', 'bir oyunun taşı, ya da taşları olmak'...

"...İşin tümü bir oyun belki, ama bu oyundaki taşlardan biri, yalnız biri, ben, neyi oynadığımı bilmiyorum. Oyundaki yerimi bilmek şöyle dursun, birilerinin beni oynatıp oynatmadığını da kestiremiyorum.

"Ölümden de kaygılandırıcı olan, dönülmez olan durum, bu muydu acaba?" – Bilge Karasu

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü, s. 7-18

Gazetedeki ilânı, üçüncü düşü gördüğüm gecenin sabahı okudum. Kıpırtısız denizin ışıltısı, gazetenin yanından gözüme ulaşıyor, yataktan kalkalı yarım saat bile olmadığı halde, uykumu getiriyordu. Bir iki kez, satırlar büyür, anlayamadığım tuhaf söz bileşimleri üretir oldu; "düş görüyorum," dedim kendi kendime; silkinip baştan okumağa çalıştığımda aynı satırlar başkentteki taksi saatlerinin yeniden ayarlandığını, ya da, denetlenen bir şekerleme fabrikasında sağlığa zararlı boyalar kullanıldığının saptandığını söylüyordu. Kahvaltıda, her günkünün tersine, domates-poğaçayla yetinmiştim. Üçüncü çay uykumu açmadı. Yeterdi o kadarı. Kayalıkta oyulmuş merdivenden denize indim. Yukarıdan gözüme kestirdiğim bir gölgelik vardı bir kayanın arkasında. Kaya, koltuk arkalığı gibi yalızdı; sırtımı verdim, ilânlara göz gezdirdim.

Bir şey aradığım yoktu. Olsa olsa, "kiralıklar" arasında, beni ilgilendirebilecek bir şey çıkabilirdi. Ev sahibinin bir ay sonra kapıya dayanacağından, "ya çıkın, ya da kirayı şu kadar artırın" diye konuşacağından, emin gibiydim. Bu dairede geçirdiğim ikinci iki yıl doluyordu. İki yılda bir böyle bir depremin beklenmesi gerekeceğini anlamıştım. Ev sahibi, ilk ikinci yılın sonunda, taşınmanın gözümde ne kadar büyüdüğünü öğrenmişti. Niçin bastırmasın?

Ömrümde ilk kez, kendi isteğimle taşınayım, ev sahibinin isteyeceği fazla kirayı hiç değilse daha iyi bir yere ödeyeyim, diye düşünüyordum ciddi ciddi.

Sayfanın alt yanında çerçeveli bir ilâna takıldı gözüm. "Yaşlı Beye Refakatçi Aranıyor." "Refakatçi"ye güldüm. Hangi anlamdaydı bu refakatçilik? Gözümü kaydırıyordum ki yazının altındaki "Turunçlu" ile telefon numarasını gördüm. Uykum açılıverdi.

Ayaklarım yanıyordu; güneş yükselmişti. Dolmuşla Turunçlu yirmibeş dakika tutar, diye hesaplara başladım. Önce buradan telefon ederdim elbet. Bu "Yaşlı Bey" çok hasta değilse... Yemek pişen, sivrisinek akınlarına karşı biraz olsun korunan bir evde... Düşleyecek olduktan sonra sonuna dek gitmeliydim: Ev denize bakardı herhalde; dahası, yüzme havuzlu olabilirdi. Sıcaktan gündüzün durulmaz pansiyon odalarıyla, kahveler, denize girilebilir kayalıklar, yemek bitince de azıcık oturulabilir, yemeği yenir lokantalar arasında gidip gelerek biraz okumak, eşe dosta iki mektup üç kart yazmak için dört dönecek yerde... Üstelik, tatilde para kazanmak... Canım sıkılacak gibiyse, örneğin bir hafta, dişimi sıkmak... Değilse, ay sonuna dek buralarda kalabilmek...

"Aç gözlü olma!" Çocukken çok işittim bu lâfı. Ayağıma gelen fırsatı tepmemek açgözlülük mü olurdu? Fırsatmış hem! "Niye bu kadar aptalım ben?" diye söylendim ardından. "Şu saate dek, adamın biri o işe girmiştir bile!" Ama, "Gene de denerim," deyip yukarı çıktım. Çay ocağından jeton aldım, üç adım ötedeki kulübeye girdim.

Telefon ikinci çalışta açıldı. "İlânınız... Ben, Bükönü' nde... Yirmiyedi yaşında..." diyerek özet-tanıtımımı bitiremeden dingin, pes, genç bir ses, "Görüşelim," dedi, "saat ikiyi çeyrek geçe burada olabilir misiniz?" Heyecandan mı, sıcaktan mı, bilemiyorum, soluk soluğa "Elbette, tabiî..." diye bir şeyler geveledim. "Yeşil Evler 27 A," dedi ses, telefon kapandı.

"Salak!" Kendimeydi bu, tabiî... Beceriksizce konuşuşuma da kızıyordum, başıma dert açışıma da. Kaçıncı "bir daha!" Gene de, biraz değişik bir sabah yaşamağı deneyebilirdim. "13:20'de dolmuşa binerim (10 dakika bekleme payı); 12:30'da bir şeyler atıştırırım lokantada (karnım guruldamasın); 11:40'da yıkanır, traş olur, giyinirim (işe giriyorum ne de olsa); 10:30'da şöyle bir kestiririm (ağırlık basmasın), güneş de odadan çıkıp gitmiş olur; bir buçuk saat var daha, denize girip çıkar, bir çay daha içer, gazeteye biraz daha göz gezdiririm." Usumdan bunları böyle geçirdiğimi unutmamış olmam tuhaf mı? Belki de!

Oysa o sırada, iki tuhaflığın farkındaydım, onu da unutmuyorum. Önce, "gevşeyeyim, dinleneyim; birilerine lâf yetiştirmek, bir şeyler beğendirmek, kimsenin inanmadığı ama herkesin vazgeçilmez saydığı birtakım incelikler göstermek gerekmeksizin, on gün geçireyim," diyerek çıktığım bu dinlencenin beni bayağı bayağı sıkmış olduğu ortaya çıkıyordu. Sonra da, tersine tersine düzdüğüm bu izlence, nedense, sabaha karşı beni uyandıran, gene de yakamı bırakmayan düşün bir yerini –neresini, nesini, çıkaramıyordum ya– anımsatıyordu.

Çay istedim, denize girmekten vazgeçtim, gazeteyi açtım önüme. Tepemde bir ağustosböceği cazırdıyordu. "Evdeki hesap" başlığının yarım kalmışlığı altında, 1. sayfadaki bir haberin arkası: "Soyguncular, mağazaya girdikleri andan başlayarak izlenmiş olduklarını söyleyen polisin gösterdiği televizyon kameralarını, gizlenmiş olmadıkları halde, görememişlerdi." "Yazık!" demek mi geldi içimden, ne?

Gözlerimi örttüm elimle. Yanımda kimse yoktu, piyanonun arkasındaki köşede dikilmiş duruyordum. Bir iki kişi, değişik yerlerde durup birileriyle el sıkıştıktan sonra çıkıp gitmişti. "Ben de çıkayım," diye geçirdim içimden. Karşımda, elinde bir tepsi tutan ev sahibesi "Siz gidemezsiniz," dedi, "ölmeniz gerek. Buyurun, şu balık ezmeli ekmeği alın." Duraksamış, bakmıştım yüzüne. "Şunu alın, haydi. Acı çekmeyeceksiniz. Olsa olsa hafif bir uyuşukluk, hafif bir buruntu. Bekletmeyin bizi." Sözler, sesler seçikti bu düşte. Bense, ağzımı açmadan tartışıyordum kadınla. Ama tartışmanın anlamı yoktu sanki. Balık ezmeli ekmeği geve geve gittim ardından. Bileğimden tutmuş çekiyordu. Pek az konuk kalmıştı ortalıkta. Bir sehpanın çevresinde beş altı koltukta, kadınlı erkekli oturuyordu kalmış olanlar. Geniş bir minder vardı yerde, koltukların karşısında gibi. Oraya uzandım. Hepsi gözünü dikmiş bakıyordu. "Ölmeniz gerektiğini bilmenizi beklerdik doğrusu. Niye uzattınız bu kadar?" dedi gülümseyerek kadınlardan biri.

Onlarla birlikte beklemeğe başladım. "Öldürenler ölmeli, değil mi ama?" diyorlardı arada bir; değişik sesler, değişik vurgular arayan, deneyen oyuncular gibi.

Eve girdiğimde şaşırdım. Hocamın eviydi bu. Çocukluğumda çok gelmiştim. Küçücük bir evdi; küçüklüğünden, sığılmazlığından ötürü de ilginç bulur, severdim. Onca eşyanın, o kocaman yatağın, o kocaman duvar piyanosunun nasıl gene de sığdırıldığını anlayamazdım. Oysa şimdi alabildiğine genişti aynı ev. Boğaziçindeydik herhalde: Denize bakan geniş pencerelerin önünde duruyordu piyano. Ama kuyrukluydu bu. Tam kuyruk, dinleti piyanosu... Salonda kırk kişi kadar vardık herhalde. Işıklar çok güzel ayarlanmıştı. Yumuşak bir sarılık yayılıyordu koyu mavilerin, lacivertlerin arasına. Ev sahibesi kırk yıllık arkadaşımdı, ama bu evini hiç görmemiştim daha. Piyanonun başında konuklarıyla konuşuyordu; koyu mavi kadife bir giysi vardı sırtında, simi belli belirsiz bir Hint tülüne sarınmıştı...

Beni görünce gülümsedi, bir adım attı, önüne gelmemi bekledi, "Gelebildiğinize pek sevindim," dedi, "özel kalem müdürünüz 'İstanbul'a gitmesi gerekebilir, ama Ankara' daysa muhakkak gelmek istiyor,' demişti. Buyurun! Hoş geldiniz!" Ben ben değildim besbelli; Ankara da Boğaziçine açılıyordu. Yaşını başını almış, önemli bir kişiydim bu düşte. Ama ev sahibesi de eski arkadaşım olamazdı: Yirmisekiz, yirmidokuz yaşında gencecik bir kadındı çünkü. Balıklı ekmeği getiren ev sahibesi başka biriydi. Düşün ilk bölümünde mindere uzanıp bekleyen ben ise, gençtim, yani bu yaşımda...

Elimi gözlerimin üzerinden çektim. Kameraları ortada duran dükkâna ilişkin haber, karşımda duruyordu. Çay beklemişti biraz. Saatim 09:51 diye kıpışıyordu. O sabaha karşı gördüğüm düştü bu. Nasıl da anımsayabilmiştim böyle ince ince?

Denize baktım; girmeyecek, tasarladığım düzene uymak üzere gidip uzanacaktım. Ama uykum yoktu artık. Karşımdaki masada portakallı gazoz içen, mayolu bir adam vardı. Uzun bacaklı, sıska; vaktini neyle dolduracağını bilmeyenler takımına yerleştirdim onu hemen. İki gazete, bir mizah dergisi önünde dürülü durduğu için mi? Benden yana bakar, gözlemler gibiydi. "Okumak değil, konuşmaktır derdi," kararına vardım. "Bu sabah, ahbaplıklarla harcayacak vaktim yok," diye haber verdim ona içimden. Göz göze geldik. "Üsteleme, vaktim olsa da konuşmam," demeğe getirerek gözümü denize kaydırdım. Kalktım sonra.

Uzandığımda saatim 10:10 diyordu. Telefondaki sesin yüzünü kurmağa çalışırken uyuyakalmış olacağım. Uzaktan, sonra da çok yakından saatin dı-dı-dı-dıt'ı geldi. 11:30. Duşun altına girdim.

Dolmuş, beni beklermiş. Bindim, kalktı. Sürücünün arkasında oturuyor, biraz sonra gireceğimiz, aşılması en az oniki dakika süren sürekli dönemeçler bölgesinin başlayacağı noktayı –ne yalan söyleyeyim– biraz kaygıyla bekliyordum. "Dönemeç, düz yola oranla anlam taşıyan bir sözcük," diyordum içimden, "'sürekli dönemeç' durumu anlatıyor ama, anlamsızlaşıyor da, yolu, kafanızdan, küçücük küçücük parçalara bölmedikçe..." Silkindim. İşe girmeğe gidiyorsam, kendimi, sorulabilecek birtakım sorulara hazırlamam daha akıllıca olmaz mıydı? Araba sertçe duraladı, kapıda bir karaltı algılamamla birlikte hızla ileriye atıldı. Sürücü ile esenleşen karaltı bize doğru baktı, yüzü yabancı olmayan bir delikanlı kılığına girdi. Bir an gözü bende kaldı. Kırık bir gülümsemeyle başını salladı. "Arkadaşı da gömdük ağabi..." dedi.

Kafam işledi. Beş gün önce Turunçlu'dan gelirken bu delikanlı gene yolun ortasında bir yerlerde arabaya binmiş, az önce geçirdikleri kazayı bütün ayrıntılarıyla anlatmıştı sürücüye. Dolmuşlardan birinde sürücü yardımcısı olduğunu söylemişti bize dönerek. Üç yolcuyduk yalnız; sürücü "Bükönü'nde işim var, beklemeyeceğim," demişti yola çıkarken. Kazayı biz de dinliyor, araba dönemeçten dönemece girip durdukça kaygılanıyorduk. Asıl kaygılanacağımız şey, elbette, sürücünün –yoldan çok– arkadaşına bakmasıydı. Yanımdaki yolcu, yalnız bana işittirmeğe dikkat ederek "İnsanlar yalnız kulaklarını kullanabilecekleri halde niye gözlerini de ille katarlar dinlemelerine," diye fısıldadı. Güldüydüm acı acı. Hiçbirimiz "sen yola bak hele," diyemediğimiz için şu sürücüye. Kaza düz yolda olmuş, karşıdan gelenle çarpışılmıştı. Yolculardan dört kişi ölmüştü. Karşı tarafın sürücüsü de. Delikanlının "Reşitağabi"si çok ağır yaralanmış, hastaneye yetiştirilmişti ama...

Çocuk beni tanımıştı, kaç gün sonra; gömdükleri de "Reşitağabi"iydi besbelli.

Bu sürücümüze diyecek yoktu. Gözlerini yoldan ayırmıyor, her dönemece usulca uyuyor, hızını ayarlıyordu. Birden "Ölen sürücüyü unuttunuz mu?" diyen bir kadın sesi sessizce konuştu bir yerlerimde. Ev sahibesi, düşümde, niye ölmem gerektiğini öyle mi açıklamıştı yoksa? Zaten bu sabah "üçüncü düş" diye düşünebilmem de bundan ötürü müydü? Ya da, bundan ötürü değil miydi? Cinayetle, bilmediğim, işitmediğim bir cinayetle suçlanıp...

"Hop, hoooop!" dedim kendi kendime, dönemeçleri unutup, "sen dinlenmeğe mi gelmiştin, kaçırdığın keçileri seyretmeğe mi?"

Kendi sözümü dinlerim ben; keçileri de, ölü sürücüleri de kışkış ettim. Düz yolda gider, otlayan koyunlara bakar gibi, baktım havadan aştığımız koya. Dönemeçlerin sonuna geliyor olmalıydık. Ovaya doğru pek kıvrılmadan inen yola geçtik az sonra; Turunçlu uzakta, denizin orada, mısır patlağı gibi duruyordu. Saatim 13:57'yi gösteriyordu. "Dikkatli sürücü bu yolu 32 dakikada alır," diye karar verdim.

Turunçlu'da pazar kurulmuştu. Garajla çarşının arası ana baba günüydü. Güç belâ atabildim kendimi hastanenin önüne. Oradan ötesi kolay olurdu.

Kocaman bir yellecin serinlettiği (kokusunu da biraz olsun dağıttığı) bir derici dükkânından sordum Yeşil Evleri. Hanımın gülücüğünden, bu Evlerin "iyi" yerlerden sayıldığını çıkarsadım. Epey yürümem gerekeceğini de öğrendim. Yola düştüm.

27 A'nın kapısı önüne 14:13'de vardım. Terlememek için gölgelik yerleri kollamış, ağırca yürümüştüm. Kapıyı açan kadın, "Buyurun, beyefendi sizi bekliyor," dedi, tülbendini sıkıladı, kapının yanında duran plastik torbayı alıp çıktı, "ben gidiyorum," diye ekledi dışarıdaki sıcağa, çiçeklere doğru. Ardından bakakaldım. Kapıyı örttüm sonra. Kanatsız, kemerli bir kapının ardından, "Buyurun," dedi telefondaki ses. Yürüdüm.

Genişçe bir eski zaman yazı masasının ardında oturuyordu. Sağındaki bir koltuğu gösterdi. Adamı tanıyordum; daha doğrusu, yüzü çok bildikti. Her günkü adsız yüzler arasından her gün belli bir noktada rastladığımız için seçtiğimiz, bilir olduğumuz yüzler gibi. Ya da, belli, ama şimdi hiç çıkaramadığım, sık sık gelip gittiğim bir yerde, her gidişimde gördüğüm bir yüz gibi. Ya da... Ama bildiğim, yalnız yüzü de değildi sanki. Oturup "Hoş geldiniz/Hoş bulduk!" töreni bitesiye, yani on-onbeş saniye içinde, adamı değişik işler yaparken, değişik yerlerde değişik biçimlerde davranırken de görmüş olmam gerektiğine karar verdim.

"İş için başkaları da başvurdu mu acaba?" deyiverdim. Dediğim anda da hatâ ettiğimi düşünerek, arkasını bağlayamayarak, durakaldım.

Önüne baktı. "Notlarına bakıyor." İçimden geçirdiğimi yanıtlıyor olabilirdi: "Sizden önce iki kişi telefon ettiydi. Teşekkür ettim. Sizinle konuştuktan sonra bu telefon çalmadı zaten." Gösterdiği yeşil telefonun yanında bir sarısı, karşısında bir mavisi vardı.

Öteden beri bildiğim, sıkıntısını çektiğim bir durumda kalmıştım gene: Adamın yüzü bildik bir yüzdü ama bir türlü yerleştiremiyordum, onu –her zaman– gördüğüm çerçeveye. Çalıştığım, gezdiğim yerleri gözümün önünden geçirmem gerekiyordu, okul yıllarını, alışveriş ettiğim yerleri, kimbilir daha nereleri... İlk kez yirmi yaşındayken böyle bir şey başıma gelmişti. Ama vakit yoktu şimdi. Bu durumda konuşmak çok tatsız olacaktı; bakarsın, buradan çıktıktan beş dakika sonra...

"Bir şey sormuyorsunuz... Bu kadar çekingen olacağınızı düşünmezdim doğrusu. Oysa sabah telefon ettiğinizde bu işi ister gibiydiniz..."

"Yüzünüz yabancı gelmedi de, huzursuz oldum, kusura bakmayın," mı diyecektim? Özür diledim. "Evet," diyebildim sonunda, "aradığınız kişiden beklediğiniz nedir?.."

Battıkça batıyordum. Oda çok sıcak değildi ama terlemeğe başladığımı duydum. Sıcaktan geldiğim için de değildi bu ter.

Ağzının kıyısında, her yana çekilebilecek türden bir küçücük kıpırtı. "Sizi buyur eden Eminanım eve bakar ama, ilândaki yaşlı Beyle, yani amcamla, arkadaşlık etmek, doğrusu, güçtür biraz. Geçimsizcedir, baştan söyleyeyim. Bana alışmıştır, iyi anlaşırız. Ben oniki günlük bir yolculuğa çıkmak zorundayım. Onu yalnız bırakmak istemediğim için ilân verdim. Amcamı bu yaz, iki aylığına yanımda kalmağa güç razı ettim. Şimdi yalnız bırakmak olmaz. Sizin vaktiniz sınırlı değildir, umarım."

"Ay sonuna dek, yani onyedi gün kalabilirim. Beyefendi şu anda nerede?"

"Ne yazık ki şimdi tanışamayacaksınız. Komşu köylerden birine gitti. Teber'e; pek eski bir arkadaşının yanına. Bu sabah onu oraya bıraktım. Akşam gidip alacağım, sekiz suları... Hiç yaşlı bir insanla meşgul oldunuz mu?"

"'Evet' desem yalan olur; gerçi dedemin hastalığı sırasında, annemle birlikte, üç ay kadar baktık ona... Annemse yaşlı sayılmazdı; hastalığı pek kısa sürdü. Hastanede yatıyordu... Ama amcanız yatalak değil, hasta ile de karşılaştırılmaz herhalde..."

"Karşılaştırılmaz ama, yaşlıların benzeşen yanları vardır sanırım... Sabırlı olmanız, huyuna suyuna gitmeniz yetecektir gene de.. Balkonda oturursunuz güneşsiz saatlerde. Gazete, kitap okursunuz ona. Ara ara yiyecek içecek bir şeyler verirsiniz. Hasta değildir; ama tez sabırsızlanır."

Eli sağ arkama doğru yönelmişti. İlk kez baktım, balkonu, çiçekleri, karşıdaki evleri, ortadaki havuzun –yüzme havuzu besbelli– bir ucunu gördüm. Gözlerim adama doğru dönerken televizyonu, kitaplıkları, rahatlığı hemen belli olan koltukları kaydetti. Adamın arkasında bir rafı dosyalarla, iki rafı ciltli kitaplarla dolu bir kitaplık daha vardı. Ruhbilim, hukuk, tıp kitapları, bir dizi de ansiklopedi seçebildim gözümü adamın gözüne dikesiye.

"Özür dilerim, adımı söylemedim galiba," dedim. O da söylememişti. Adımı biliyormuş gibi davrandı. Onun adıysa hiç bildik gibi gelmedi kulağıma.

"Peki Uğur. Anlaşıyoruz sanırım. Ben döndükten sonra da iki-üç gün kalabilirsiniz isterseniz. Biribirimizden memnun kalırsak, ileride de birlikte çalışabiliriz..."

"Yakalayabildiğim ilk beceriksizliği," diye düşündüm. "Yanımda çalışabilirsiniz, size iş verebilirim demiyor da, 'birlikte çalışabiliriz'miş!..." Niye bu adama tepki göstermeğe bu kadar hazırdım ki? O anda bu da şöylece geçti içimden.

"Bu para, sanırım, size az görünmeyecektir," diyerek bir zarf uzattı, gözü kaşı ile, paraya bakmamı istedi.

Baktım. Başımı salladım. "Odanızı göstereyim, yukarıya buyurun."

Tek kişilik, havuza, çiçeklere tepeden bakan bir odaydı. Amca beyin yanında yatmam istenmiyordu. "Amcamın odası," diye bitişik odayı gösterdi. Aşağı indik.

"Eşyanızı toplayıp gelirsiniz. İşte anahtarlar: Şu üst kilit için, genellikle kullanılmaz; şu da alt kilidinki. Girmenize bu yetecektir. Buyurun. Çıkarken iki kez çevirmeniz yeter. Yemekler buzdolabında. Ocak çakmağı, tabaklar, çatal bıçak, ekmek kutusu... Gerisi zaten görülebilecek yerlerde." Hepsinin yerini göstermişti. "Yedi buçuğa dek gelebilirsiniz herhalde. İstediğinizde yemek yersiniz; bizi beklemeyin. İsterseniz televizyona bakın. Ha, size şu kaseti de bırakıyorum; sanırım ilginç bulursunuz. Akşama görüşürüz."

Kapının önündeydik.

Bu kez, terlemekten korkmadan, gölgelik aramadan, gereğinden belki biraz hızlı adımlarla deniz kıyısına doğru inmeğe başladım. İçimdeki tedirginliği anlamağa, çözümlemeğe çalışarak.

Durup dururken "işe" girmek, dinlencenin tembelliğinden, sorumsuzluğundan, yaşlı, geçimsiz, yani huysuz bir adamın bakıcılığına balıklama dalmak... Bunlar beni ürkütecek şeyler değil. Düşündüm. Param verilmiş. Adam –işveren mi demeliyim bundan böyle, patron mu?– yokken canım sıkılsa da, ofurdayıp pofurdasam da, Amcayı bırakıp gidemem. Mi? "Ne halin varsa gör, yeğeninin parası da burada işte, benim yapacağım bu kadar," deyip giderim çok bunalırsam. İmza da atmadım...

Orası öyleydi. İşten bu kadar kolay sıyrılacağımı sanmak, belki aşırı iyimserlikti. Ama zincirle bağlı da değildim. Tedirginlik bununla ilişkili olamazdı.

Yokuşun dibine varmıştım. Karşıya geçtim. Rıhtım üzerinde gezinenler vardı tek tük. Çoğu denizden dönmüş, dondurma yalayarak, simit geverek oyalanıyordu. Kahvenin tentesi altında oturup gazete, kitap, dergi okuyanlar, sıcak, soğuk, bir şeyler içenler vardı. Bu saatin sessizliğini ancak yirmidört saat sonra bulabilirdim bir daha. "Oysa yarın," diye düşündüm, "bu saatte, yukarıda Amca Beyin yanında olacağım artık..." Güldüm, "özgürlüğümün son sessizliği" diye düşündüğüm için. Ama biliyordum, bu kılığa sokulup söylense de durumumdaki değişiklik beni tedirgin edecek bir şey olamazdı. "Doğru dürüst" bir iş bulasıya dayısının bayağı zengin işi kırtasiye dükkânında öğleden akşama dek çalışıp dükkânı kapayan bir adam...

Kahveye girip oturdum. Bacaklarımı uzattım, gözümü tenteye diktim. Dükkânı düşünerek kendi kendime ne demek istemiştim, karar veremedim.

Dükkânda sıkılmadığımı mı, sıkılmanın benim gözümde aşırı önem taşımadığını mı?

Çay söyledim. Fazla oyalanmamalıydım. Bükönü, toplanma, Turunçlu'ya dönüş, eve çıkış, en geç 19:25'de kapıdan içeri girmek...

Bardak masa ile ağzımın tam orta yerindeyken durakaldım.

Patronun davranışı. Her şeyden önce! Sonra da kendi...

İlânı, benim başvurmam için vermiş gibi davranmıştı. Düpedüz. "Adam gönderip bulduraydı beni bari, Bükönü'ndeki kayalığın üzerinde!... Masrafa girmezdi o kadar." Ama bu kadar kolay savacağım bir kuruntu değildi bu. "Kimsin, nesin," yok. Bunları zaten bilir gibiydi, öyle konuşmuştu. "Keçilerim, keçilerim... Depreşme içindeler gene!" Benden olsa olsa iki-üç yaş büyük görünüyordu ama saldığı üstünlük havası, işveren niteliğinden değil de, yaşından, o da değil, alışkılarından, yoo, hayır, o da değil... benimle kurduğu, kurmak istediği ilişkiden, tamam, bu, bundan ileri gelir gibiydi.

"Dayım bile, kırksekiz yaşında olduğu halde..."

Ama bundan da öte bir pürüz vardı: Sanki her şeyi en ince ayrıntılarına dek tasarlamış, benim bu tasara –hiçbir şeyden haberim olmadığı halde– harfi harfine uyacağımdan da emin görünmüştü. Bana güveniyordu. Tanımadığı halde.

Bir daha durakaldım.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Selen Erdoğan, "Bilge Karasu’yu bugün okumak", birartibir.org, 12 Temmuz 2019

Modernist Türkçe edebiyatın benzersiz bir yazarı, öncüsü, deneyicisi, deneycisiydi. Toplumcu-gerçekçi edebiyat onun dilini muğlak ve soyut bulurken, o aslında gerçekteki sorunu, şiddetin yaşanışını, bu şiddeti yazma etiğini –anlamın yanında– tam da dilin, biçimin, kurgunun içinde arıyor, yazısını ve yazınını bu etikle dönüştürüyordu. Bilge Karasu’nun toplumsal şiddeti ve bu anaforun bireydeki yansımalarını ele aldığı romanlarıyla, Doğu Roma’nın ikona-kırıcılığı ve Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'yla veya 12 Eylül’ün kanlı “sis”i ve Gece'yle bugün arasında, hem kurumsal şiddet hem yaşamaya çalıştığımız hayatlar bakımından bir fark yok belki de. Ama, verdiği okuma zevki yanında, bu şiddeti nasıl algıladığımızı ve anlatabileceğimizi anlamak bakımından Bilge Karasu eşsiz bir “kılavuz” olma niteliğini koruyor. 13 Temmuz 1995’te göçen büyük usta Bilge Karasu’nun anısının ve edebiyatının önünde saygıyla eğiliyoruz. Devrini daim kılalım...

Gaddarlık Sanatı[1] adlı kitabında Maggie Nelson şiddeti ele alan sanat ürünleri arasındaki bir ayrımdan bahsediyor. Nefret ve şiddeti ortadan kaldırmaya çalışan, nasıl anti-faşist bir hayat sürülebileceğinin arayışındaki, gaddarlık ve iletişimsizliği en aza indirmenin biçimlerini üreten sanat ürünleri ile şiddeti keşfedip anlamaya, ifade etmeye soyunan sanatsal girişimleri birbirinden ayırıyor. Gaddarlığın yaratıcılığı tetikleyen tarafına yönelen ürünleri ele alıyor kitabında. Sanatta cüretkârlığın ve keskinliğin şiddetle ilişkisi nedir, edebiyat incinme üzerine düşünme sorumluluğunu üstlenirken aynı anda bir incitme jestini de barındırdığında ne yapmış olur? Etik-eleştirel pozisyonu sarsılır mı, yoksa daha karmaşık soruların formüle edilmesini mi sağlar? Nelson’ın kitabının temel meseleleri bunlar.

Türkiye edebiyatının en ilginç metinlerinden biri olarak anılan, bir totaliter rejim alegorisi olan Gece’yi kaleme almış Bilge Karasu da benzer soruların peşinden gittiğinin ipuçlarını 90’lı yıllarda kendisiyle yapılan bir söyleşide [2] veriyor. Mustafa Arslantunalı’nın “Aşk-Korku” başlığıyla sunduğu bölümde önce sevgiden söz açıyor Karasu. Sevgi insanın içinden dışına taşırabileceği, aktarabileceği bir şeydir diyor. Bir ilişkinin temeli olabilir, bir ilişkinin de “o sevginin kalıbınca kurulup yaşanması” belki ahlâk denen şeydir, diyor. Daha sonra umuttan söz açacakken dümeni kırıp şöyle bitiriyor sözü:

“Ama şiddet, yok değil yazdıklarımda. Eza, cefa, acı, yok değil. Şiddet insanın karşısına çıkınca, insanın yapabileceği tek şey, o şiddete karşı koymak ya da –boyun eğmek demeyeceğim ama– o şiddete alt olmak. Yapabileceği şeyler bunlar. Başarılı olur [ya da] olmaz, alt olmaktansa bir biçimde karşı koymağa çalışmasını düşünebiliriz, yani düşünürdüm.” [3]

Karasu’nun metinlerinde olduğu gibi eşitsizlik, şiddet ve totaliter rejimler üzerine düşünürken iki canlı arasındaki ilişkiden yola çıkmak bizi nereye götürür? Haksızlığın gölgesi üzerimize düşerken birlikte yaşamanın imkânlarını ve bu imkânın sözünü üretebilir miyiz?

Anti-faşist hayatı ararken

1980 darbesinden sadece beş yıl sonra yayınlanan Gece’yi Nelson’ın odağa aldığı ürünlerin bir benzeri, şiddetin köklerini araştırırken onu kendi biçiminin bir parçası haline getiren bir metin olarak değerlendirmemiz gerekir. [4] Çünkü Gece’de yazı, anti-faşist bir hayatın nasıl kurulabileceğini ararken insanın karanlık tarafını, ölüm dürtüsünü tanıyabilen, onu görmezden gelmeyen bir bütünlüğe sahip. Metin öyle bir yapıya [5] sahip ki, yazıyı hegemonik düzenin karşısında bir silah olarak kurgularken, aynı zamanda bu düzenin işleyiş şeklini kendi parçası haline getiriyor. Yazının baskıcı rejime karşı yönelttiği eleştirinin kendisi metin üzerinde otorite sağlama çabasına dönüşüyor. [6]

Baskıyı ve şiddeti ortadan kaldırmanın imkânsızlaşmış olmasıyla yazı şiddeti benimseyerek onu kendi parçası haline getirmek zorunda kalıyor. Bunun sonucunda da anlatı, yazı yolu ile şiddetin kökenlerini araştırırken onu tamamen dışlayan dilsel bir yapı kurmak yerine şiddeti kendi yapısının bir parçası haline getiriyor. Böylece, 1980 darbesine giden süreçten kısa denebilecek bir süre sonra yayınlanmış olmasına rağmen kurumsal şiddetin yıkıcılığını temsil düzeyine taşımanın yaratacağı temsil krizinin bilincinde olarak bunu bir anlatı yöntemine dönüştürebiliyor.

Gece, 1980 darbesine giden süreçten kısa denebilecek bir süre sonra yayınlanmış olmasına rağmen kurumsal şiddetin yıkıcılığını temsil düzeyine taşımanın yaratacağı temsil krizinin bilincinde olarak bunu bir anlatı yöntemine dönüştürebiliyor.

Bahsi geçen anlatı yönteminin, tüm bu tasarımın en belirgin özelliği yazı alanının tekinsizleşmesi oluyor. Bu tekinsizliğin kaynaklarından biri, birbirlerinin hikâyelerini yalanlayan, sesleri birbirine karışan ve ayrışan anlatıcılar. Çatışan anlatılar silsilesi yazının kendisini bilinçlerarası ihlalin kurucu zemini haline getiriyor. Yazı, sınırlarını, çatışan anlatıcı bilinçlerine ve aynı zamanda okuyucunun bilincine sızacak şekilde genişleterek ihlal edici taktikler buluyor. Böylece, olay örgüsünün gelişebileceği ve okuyucunun bunu kavrayabileceği güvenli anlatı zemini yıkılıyor. Yani şiddet sadece olay örgüsünde değil, aynı zamanda bu tekinsiz yazı zemininde biçimsel olarak da anlatılmış oluyor. Bu da bize şunu gösteriyor ki Gece, kendisini içinde şiddete yer olmayan, hatta onunla karşıtlık içinde bir diyalog zemini olarak kuran dil fikrini reddediyor. Demek istediğim, anlatı şiddeti eleştiren bir metin olmanın ötesine geçerek yazının üretiliş sürecine dahil olan şiddeti görünür kılıyor.

Şiddetin kaynağı ve sabuklamalar

Demet Dinler, Bilge Karasu’nun metinlerinden bahsettiği “Vicdan Kolektif Yaşam ve Siyasetin Düzenleyici İlkesi Olabilir mi?” [7] başlıklı yazısında şöyle diyordu:

“Çelişkiler kesinleştiğinde, muktedirin el koyduğu alanlarda tarafımızı seçmek, suça iştirak değil işaret etmek, adaletsizliği görmezden gelmek değil görünür kılmak sadece politik değil, ahlâki de bir seçimdir. [...] Ama bu imge bir tehlikeyi de beraberinde getiriyor: Bir yandan sol ve ahlâki doğruluk arasında dolaysız bir bağ kurarak solculuğu üstlenmiş kişiyi kendi olası hata, zaaf ve tutarsızlıklarını bastırmak zorunda bırakmak, diğer yandan da kendi üstüne bir eleştirellik getiremeden kötülüğü, iktidar hırsını, acizliği, korkuyu dışsallaştırmak, hep ötekine atfetmek.”

Gece yukarıda bahsettiğim yapısı itibariyle bu dışsallaştırmaya direnen bir metin. İyinin tamamen saf, kötününse iflah olmazlığını sabitleyen bir dünya değil Gece’nin kurduğu. Şiddetin kaynağına [8] yönelip kuruculuğa eriştiği âna baktığı ve yazının kendisine de bu andan payını verdiği için direniyor. Yazı, ne gündüzün ne de gecenin emrinde çalışıyor, gölgede bir alanda hayatta kalmayı deniyor.

Metnin sonunda ise yeni bir odak noktası beliriyor: Yazı şiddetle sınandıkça “sabuklama”ya doğru evriliyor ve birlikte yaşamanın imkânlarıyla ilgilenmenin pek mümkün olmadığı bir noktada susuyor. Kılavuz’da merkezi bir konumda olan “sabuklama” halinin, Karasu’nun ilk metinlerinden itibaren korkuyla beklenen bir durum olarak bahsi geçiyor aslında. Troya’da Ölüm Vardı’nın anakarakteri Müşfik’in atlatmış olduğu, ancak annesinin tekrar yakalanmasından korktuğu bir hastalık olarak duyuruluyor. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nda Andronikos’un inzivası ve işkence kurbanı oluşu onu aklın kıyılarına sürüklüyor. Göçmüş Kediler Bahçesi’nin “Alsemender” masalında bitkinin ikinci yaprağını yiyenler delirirken, “İncitmebeni”de halk delilere katlanamayıp ilk onları öldürüyor. Son olarak da Gece şu son cümleyle yazıdan çekiliyor: “Bunları yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu?”

Üretmenin akıl hastalığını engellediği, gerçekliğin dışına taşmayı kontrollü hale getirdiği fikrinin edebiyatla deliliği sık sık yan yana getirdiğini biliyoruz. Şiddetin sınırlarına dayandırdığı akıl, sınır aşımlarına özerk bir alanda devam edebildiği, bunu üretime çevirebildiği anlarla kontrollü hudutlara geri çekilir, diye düşünürüz. Oysa Gece’yi sonlandıran cümle bu ihtimali de sorguya çekiyor ki Kılavuz tam da Gece’nin bıraktığı yerden devam edebilsin. Gece’nin kapanırken sorduğu sorunun ötesinde bir başka soruyu daha barındırdığını düşünüyorum. Yazmanın, edebiyatın aklı delilikten koruyup korumadığından ötede, bu korunmanın neyin pahasına gerçekleştiğini merak ediyor aslında metin. Kılavuz işte o sorunun peşinden gidiyor. İçine şiddetin sızması pahasına, gölgeyi mecra edinen bir yazının adım adım kuruluşu.

Sabuklamaların tekinsiz doğası

Kılavuz’da hayal ve gerçeklik arasındaki gidiş gelişler Gece’deki gibi tekinsiz bir atmosfer yaratıyor. Gerçekliğin devamlı elden kaçması, düşün hükmü altına girmesi belirsizliği sürekli kılıyor. Fakat bu tekinsizliğin asıl müsebbibi, anlatıcının zihninde belirsizliğin karanlık ihtimallere de açılması. Kılavuz’da yazının düş ile, düşünce ile kurulumunun bir tarafında yaratıcılık varsa, diğer tarafında yıkıcı bir güç olarak paranoya var. Anlatıcının kendini tehlikelerden sakınmaya yönelik kaygısıyla birlikte olası bir felaketin gölgesinden kurtulmak mümkün olmuyor. Birilerinin planlı kötülük yapma ihtimali havada asılı kalıyor. Ölümle sonuçlanabilecek kaza fikri düşlerden gerçeğe sirayet edercesine hep hatırda tutuluyor.

Düş ve gerçekliğin bu şekilde iç içe geçirilmesi ve anlatıcının kontrolün başkasında olmasına yönelik yaşadığı korku, kendi denetiminde olmayan gerçeklikle baş etmekte zorlanan öznenin zihninde yaratacağı alternatif hikâyeye yol açıyor. Kontrol kaybının ortaya çıkardığı “sabuklamalar” hikâyenin kurucu öğesi haline geliyor. Bu sabuklamalar sayesinde hikâye mümkün oluyor. Bir başka deyişle, deliliğin yazısı kendi kurgusallığına hükmedememe, kurguyu kontrol altında tutamama şeklinde beliriyor. [9]

Gece dışsallaştırmaya direnen bir metin. İyinin tamamen saf, kötününse iflah olmazlığını sabitleyen bir dünya değil Gece'nin kurduğu. Yazı, ne gündüzün ne de gecenin emrinde çalışıyor, gölgede bir alanda hayatta kalmayı deniyor.

Kontrol kaybına yönelik kaygı, aynı zamanda yazının sahibinin kim olduğuna, yazarın metnine hükmedip hükmedemediğine dair bir kaygıyı da beraberinde getiriyor. Anlatıcı düşünce süreçlerini şeffaf tutuyor, yazıyı nasıl düşündüğünü sunuyor okura. Yazının kontrolünün kimde olduğunun sağlamasını yapmaya çalışıyor. Oyun, olayların gidişatı, yani Kılavuz’un olay örgüsünün kimin elinde olduğu, dilin, sözün hâkiminin kim olduğu sorusu hep tekrar ediyor. Metindeki tüm karakterler aynı zamanda yazar olunca sonsuz bir kurgu oyunu belirsizliği abartıp okuru kurgunun kendisi üzerine düşünmeye mecbur bırakıyor. “Ne okuyorum?” sorusunu sormadan tek bir sayfa geçmiyor. Gerçekliğin sürekli askıda kalışı, paranoyanın belirleyiciliği olay örgüsünü de, karakterleri de birer kavrama çeviriyor.

Aklı delilikten korumanın neyin pahasına gerçekleştiğini sormuştuk. Karasu külliyatına baktığımızda şunu söyleyebiliriz: Yazı ancak şiddetin ve paranoyanın içine sızmasına izin verdiği ölçüde sağaltıcı işlevini yerine getirmeye devam edebiliyor. Eğer öyleyse, soruyu bir de tersinden sormak gerekir. Nelson’ın değindiği önemli bir nokta: Şiddeti anlama çabasının, şiddet üzerine tefekküre dalmanın kendisi bizi kendi kötülüğümüzden asla kaçamayacağımız sonucuna taşır mı? Kendi kötülüğümüzün devreye girmesini engelleyemeyeceğimiz inancını pekiştiren bir pratiğe dönüşür mü? Örneğin şiddeti ele alan yazar kendi ilham kaynaklarını sorgulamaya başlarsa nereye varacaktır? Kurumsallaşmış şiddeti anlatmaya niyet etmiş bir romanın meselesine uygun güzellikteki biçim arayışındaki çelişkiyle ne yapabiliriz? Yıkıma bakarken oradan güzellik devşirmek yazarı da suç ortağı yapar mı? Benjamin’e göre bu öyle bir yabancılaşmadır ki, insanlık kendi yıkımını birinci sınıf bir estetik haz alarak izleyebilir. Öyleyse, yazar mensubu olduğu toplumdaki adaletin çöküşüne uygun düşecek biçimi ararken ne yapabilir?

Karanlık oda

Bu soruların incelikle ele alındığı “Orpheus Çıkmazı” adlı denemesinde Nurdan Gürbilek, Güney Afrikalı yazar J.M. Coetzee’nin metinlerinde bir yazarın şiddet karşısında yazı ile ne yapabileceğini özellikle Petersburg’lu Usta romanı üzerinden ele alır. [10] Bu roman yayınlandıktan sonra, Coetzee’nin Apartheid yerine Dostoyevski’nin oğlunun ölümüyle baş etme sürecini konu alan bir roman yazmış olması yadırganmıştır. Çünkü Coetzee parçası olduğu toplumun en sıcak siyasi olaylarının doğurduğu şiddet yerine önemli bir yazarın kişisel kayıp hikâyesini anlatmayı tercih etmiştir. Oysa Gürbilek’in vurguladığı üzere Coetzee de yakın zamanda oğlunu kaybetmiştir ve aynı Dostoyevski’nin yaptığı gibi yas deneyimini bir yaratım sürecinden geçerek yaşamıştır.

Karasu külliyatına baktığımızda şunu söyleyebiliriz: Yazı ancak şiddetin ve paranoyanın içine sızmasına izin verdiği ölçüde sağaltıcı işlevini yerine getirmeye devam edebiliyor.

Bu kısa özeti Gürbilek’in dikkat çektiği önemli bir noktayı tekrar edebilmek için yaptım. Şunu merak ediyor bu denemede Gürbilek: Ya Coetzee, genellikle söylenenin tersine, kendi kişisel acısını anlatabilmek için yazıda toplumsal alandaki şiddete ve acıya yöneliyorsa? Coetzee’nin metinleri toplumsal olanı özel alanda anlattıkları tespiti ile anılagelmişlerdi. Gürbilek ise, ya Coetzee aslında kendi kişisel duygulanım alanında gerçekleşenleri anlatabilmek için büyük tarihsel olayları ele alıyorsa diye soruyor. [11]

Toplumsal alandaki şiddetle özel alandakinin birbirinin yerine geçebileceği, birinin hakikatini ötekinin temsil düzeyinde taşıyabileceği fikri aslında Bilge Karasu okurları için de çok tanıdık. Sadece Gece’ye değil, Karasu’nun hemen her metnine gizlice sızar kurumsal şiddet. Troya’da bir sahil kasabasında yaşayan genç erkeklerin erotik yakınlaşmaları, büyüme hikâyeleri anlatılırken Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesiyle ev içlerinde neşenin sönüşü ya da Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nda ikona-kırıcılık döneminde inanç sorgulama sürecine girip bir çeşit sürgün yaşayan keşişle en yakın dostunun hikâyesinin yanına Mussolini faşizminden kaçan İtalyan bir çiftin ve Demokrat Parti’nin baskıcı rejimi ve sonrasında yaşanan askeri müdahalenin anlatısının yerleştirilmesi gibi. Karasu’nun metinlerinde de aşk ve dostluk ilişkilerinin merkezde olduğu anlatıların arka planında kurumsal olarak örgütlenmiş şiddetin gölgesi her zaman hissedilir ve şiddet karşısında yazının ne yapabileceği ya da yapamayacağı hep akılda tutularak metin kurulur.

Yazı şiddeti görmezden gelemediğinde, hatta ilhamını oradan aldığında bu durumla nasıl yüzleşir? Gürbilek, Coetzee’nin “Karanlık Odaya Doğru” adlı denemesinde korkunç gerçekliğin bir temsilini üretmeye niyet eden yazar için devlet karanlık bir oda yaratmıştır sözüne dikkat çekiyor. [12] Gürbilek’e göre yazar bu odayı hayal gücünün kaynağı haline getirdiği ölçüde romancıdır. Coetzee de bu durumu yazısının bir sorunu haline getirdiği için önemli bir yazardır, çünkü yaratıcılığın kaynağını şiddette bulmasında utanç verici bir taraf olduğunu görmezden gelemez. Gürbilek’in tarifiyle:

“Devletin yarattığı bu alçakça esrardan beslenmekte, karanlık mahzende olanları korkuyla karışık bir merakla, karanlık bir lirizmle, bir gerilim hikâyesi yazıyormuş gibi anlatmakta insanı utandıran bir şey var.” [13]

Gece’ye baktığımızda devletin Türkiyeli yazar için de bir karanlık oda kurmuş olduğu aşikâr. Belki de en çok kadın ve heteroseksüel dünyanın içine sığamayan yazarlar için. O karanlık odaya bakmak, Bilge Karasu’yu bugün okumak belki çeşitli sebeplerden bizi hırpalayacak. Ancak Demet Dinler’in yukarıda bahsi geçen yazısında mahirce gösterdiği gibi güncel bulmacalara eklenebilecek daha da çetrefil soruların farkına varmak adına iyi bir başlangıç olabilir bu.

Notlar


[1] The Art of Cruelty, W. W. Norton, 2012. Metne dön.
[2] Mustafa Arslantunalı, “Söyleşi: Bitmemiş Bir Konuşmadan,” Bilge Karasu Aramızda içinde, Metis, 1997. Metne dön.
[3] A.g.e., s. 21. Metne dön.
[4] Sibel Irzık, “Textualized Memories of Politics: Turkish Coup d’état Novels,” ed. Naomi Segal ve Daniela Koleva, From Literature to Cultural Literacy içinde, London: Palgrave, 2014, s. 55. Metne dön.
[5] Jale Özata Dirlikyapan, “Bilge Karasu’nun Gece’sine Metin ve Okur Odaklı Bir Yaklaşım”, Bilkent Üniversitesi, Türk Dili Edebiyatı Bölümü, Haziran 2003, yüksek lisans tezi. Metne dön.
[6] Irzık, a.g.e. Metne dön.
[7] Demet Dinler, Express, sayı 147, Aralık 2016, s. 51-57. Metne dön.
[8] Gece örneğinde olduğu gibi Bilge Karasu yazınının hemen tümünde işaret edilen kaynak hetero-normativitedir. Aslında Karasu metinlerinden bahsederken gözardı edilmemesi gereken önemli bir bileşendir normatif şiddet. Ancak bunu başka bir yazının merkezine almak üzere şimdilik dipnot olarak bahsedelim. Metne dön.
[9] Shoshana Felman, Writing and Madness, Stanford University Press, 2003, s. 49. Metne dön.
[10] Nurdan Gürbilek, “Orpheus Çıkmazı”, Sessizin Payı içinde, Metis Yayınları, Mart 2015, s. 114. Metne dön.
[11] A.g.e., 134. Metne dön.
[12] A.g.e., 114. Metne dön.
[13] A.g.e., 114. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova