ISBN13 978-605-316-106-6
13x19.5 cm, 120.00 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Çalgın, 2006
Son Akşam Yemeği, 2014
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Enver Topaloğlu, "Issız bir kitap: 'Efsus'a Yolculuk'", Gazete Duvar, 18 Kasım 2017

Doksanlı yılların şiir ortamında ilk kitabı Hayaline Firar Edemeyenlerin Afsunu’yla (1997) adını duyurduktan sonra Beni Hiç Göremezsin (2004) Çalgın (2006) ve Son Akşam Yemeği (2014) yayımlanan Yücel Kayıran’ın son kitabı Efsus’a Yolculuk oldu. Kayıran, Beni Hiç Göremezsin ile 9. Altın Portakal Şiir Ödülü’nü (2005) aldı. Bazı ödüller, o ödülleri alan şairlerden okurun beklentisini yükseltiyor. Altın Portakal Şiir Ödülü de onlardan biriydi. Birkaç yıl önce bu ödülün düzenlenmesine son verildi. Kitaplarına ve şiirine gösterilen ilgiye bakarak Yücel Kayıran’ın da şiir okurunun beklentisi yüksek bir şair olduğunu söyleyebiliriz. Buna göre şiir okurunun Kayıran’ın son kitabından da beklentisinin yüksek olması olağan görülmeli. Kayıran’ın kitabı hakkında sıcağı sıcağına çıkan tanıtım yazıları; Haydar Ergülen’in, Halim Şafak’ın değinileri de bunu kanıtlar nitelikte.

Elbet kitabı yayımlayan yayınevi de okurda beklentinin yükselmesinde önemli bir rol oynuyor. Öte yandan Yücel Kayıran şiirinin kendine özgü bir okuru olduğunu da söylemek gerek. Kayıran, şiirin felsefeyle ilişkisi konusunda hâkim anlayıştan farklı bir tutum sergiliyor. Şair düşünürler olduğu bilinir. Örneğin Melih Cevdet Anday bunlardan biridir. Ancak modern Türkçe şiirde düşünür şairlerle pek sık karşılaştığımız söylenemez. Yücel Kayıran tercihini düşünür şair olmaktan yana yapmış, poetikasını da bu çerçevede oluşturmuş bir isim. Kaldı ki onun bu tercihinde felsefeci yönünün de etkili olduğu bilinmektedir. Kayıran’ın son kitabı için sanırım bir “düşünür şair yapıtı” diyebiliriz. Şu dizelerde de dile getirildiği gibi:

Oysa duygudan hoşlanmadım hiç

Kaygan bir sıvının beni kendine göre şekillendirmesinden

Kayıran Efsus’a Yolculuk'ta modern Türkçe şiirde uzun süredir rastlamadığımız bir biçim deneyimine de girişiyor. Emirhan Oğuz’un Ateş Hırsızları Söylencesi geliyor hatırıma. Ama Kayıran’ın yapıtının onunla benzerliğinden çok benzemezliği dikkat çekici. Kayıran, yapıtının bu niteliğiyle belki klasik şiirin mirası olarak gösterebileceğimiz bir şiir biçimini, hadi adıyla söyleyelim destan biçimini güncelliyor. Klasik çağ şiirinin şairlerinden, yapıtlarından, Homeros’un destanlarından, (İlyada, Odysseia) Dante’nin İlahi Komedyası'ndan tanıdık gelen, hatta ilham da alan bir tarz bu. Ancak klasik tarzın güncellendiğini, özellikle şair öznenin kendi macerasını, deneyimini aktarmasıyla farklılaştığını da belirtmek gerekir. Klasik destanlarda anlatıcıyla anlatıya konu olan kahraman ayrı kişilerdir. Yücel Kayıran’ın destanındaysa kahramanla anlatıcı aynı kişi… Kitap şu dizelerle başlıyor:

ne zaman yıkıldı doğrularıma inancım

ve yönüm kendi yoluma çevrildi

sona erdi sanki içimdeki başkalaşım

Efsus’a Yolculuk, destanlardaki gibi ve biçimin de gereği olarak deyim yerindeyse bir dize yumağı. Bir tek şiir, 115 sayfalık kitabın 108 sayfasını dolduruyor. Uzun bloklar ve ardışık dizelerle sürüyor şiir, yolculuk… Şairin biçimsel seçimini de işaret ettiğini düşündüğüm kitabın ilk sayfalarında yer alan dizelere göz atalım:

kararlı ve soğuk, kesinlikten bir mesafe

mermere benzetirdim kendimi eskiden

Yücel Kayıran, anlaşıldığı kadarıyla bir arabayla yaşantısının ve hatıralarının önemli bir bölümünü oluşturan şehre doğru yola koyuluyor. Burası baba ocağından çok, ana kucağı olarak tanımlanacak bir yer olarak gösteriliyor şair tarafından. Kayıran yolculuk boyunca düşünüyor. Çocukluğunu düşünüyor. Geçen yılları düşünüyor. Yok aslında zamanı düşünmüyor pek. Daha çok olguları, olayları hatırlıyor. Dedesi, annesi, babası, kardeşleri, babası, annesi, akrabaları, dayıları, amcaları… Çocukluğun semti de olan sosyal ve kültürel çevresi, varlığının oluştuğu ortam ve o ortamda varlığının oluşmasında etkisi olan kişiler bunlar. Çocukluğuna doğru düşünsel bir yolculuğa çıkıyor. Bu yolculuğu kısa sürede, “kavşağı dönüyoruz.. yol artık daha tenha/ne şehirlerarası bir otobüs, ne de bir kamyon var artık ardımızda” diye başlayan ve yolun ıssızlığından da istifade ederek düşünsel bir yolculuğa dönüştürüyor… Yol iki biçimde ilerliyor. Biri fiziki mekânda. Aşağıdaki dizelerde ifade edildiği gibi:

kendi sesini verir her nesneye dünyaya inen gecenin sesi

duyulabilir derede akan suyun sesi..

fakat yoktur söğüt ağacında elifin sesi

söğüt ağacı an’an’emi hatırlatır bana

Şairin yolculuğunun bir de düşünsel boyutunun olduğunu, bunu dile getirdiği şu dizelerden çıkarabiliyoruz:

sanki yeraltından ilerleyerek el yordamıyla bulmuştum kendimi

bulmam gerekir belki de beni yeraltına sürükleyen nedeni

varlığımı tehlikeye attım aşmak için şimdi tersine gittiğim bu yolu

kendi hayatıyla oynamayı göze aldığında kesinleşiyor insanın yolu

Yücel Kayıran’ın Efsus’a Yolculuk'u aynı zamanda bir hayıflanma yolculuğu diyebiliriz. Kitabı oluşturan şiir, uzun bir yazıklanma sözü olarak da okunabiliyor. Ayrıca kitabın adında yer alan “efsus” sözcüğünün “eyvah”, “yazık” anlamlarına da geldiğini belirtelim. Buradan da çıkarıyoruz ki şair sadece hatıraların mekânına, çocukluğun semtine doğru gitmiyor bu yolculukta. Bir hesaplaşmaya da girişiyor. Kitabın verdiği izlenimle söylersem, Yücel Kayıran sanki “eyvah” diyerek başlamış ve “yazık” diyerek bitirmiş kitabını. Buraya dönmek üzere konuyu değiştirip kitabın bir başka yönünü irdelemek istiyorum. Kayıran, düşüncenin ve felsefenin kimi sorunlarını şiir olarak dile getirme çabasını sürdürüyor. Bu kitabında da bir yandan varlık ve ahlak sorunları üstüne düşünüyor. Bir yandan “ben nasıl ben oldu”, “biz nasıl biz olduk” sorularına yanıt arıyor. Çocukluğa doğru çıkılan yolculuğun nedeni de, amacı da anladığımız kadarıyla bu. Şairin bize dizelerle aktardığı yalnızca bir keşif yolculuğu değil. Aynı zamanda bir anlama, aydınlanma yolculuğu da söz konusu. Şair sorularına yeni sorular ekleyerek sürdürüyor anlama, aydınlanma uğraşını. Varlık nasıl, hangi koşullarda benlik kazanıyor sorusuna da yanıt aramasının da nedeni bu. Ancak Kayıran anladığımız kadarıyla varlığın kimliğiyle, dolayısıyla kimlikle öyle pek enine boyuna ilgilenmiyor. Bunu da açıkça dile getiriyor, Şu iki dizeyi okuyalım:

“kim” olduğundan çok “ne” olduğuyla tanımlanmalı

böyle inerek dönerken

“Ben”in ve “biz”in ne olduğuna, nasıl olduğuna, nasıl olacağına yönelik sorular eşliğinde sürüyor yolculuk. “Ben” ve “biz” hangi şartlarda, hangi sosyal, kültürel çevrede, hangi etkilerle ve hangi tepkilerle oluyor. Varlık olarak “ben” hangi etkilenmelerle biçimleniyor… Kayıran kendi yaşantısının dönüm noktalarını, hatırasında iz bırakmış önemli olaylar üzerinden bu soruların yanıtı bulmak üzere irdeliyor yolculuk süresince. Kayıran Sokrates’le düşünüyor, Spinoza’yla düşünüyor, Descartes’le düşünüyor. Varlığı, varlık oluşu enine boyuna düşünüyor:

kurmaca ile doğa

ilki inançla ıralı diğeri bükülmez bir kesinlik

ne ilkindedir insan ne de diğerinde

arkada kalanda mevcut onun kimliği

istemeyle değerlerin çatışmasından

geriye ne kalır ise yani selden

yenik

ya da pişkin yıkarak akıp giden su

böyle oturur insanın yüzüne

artık değişmeyecek olan yüzü

ontik ya da varlıksal

olarak nitelenen sonsuz kimliği

insanın doğadan gelen doğasının

belki de tek gömleği

Kayıran’ın düşünce yelpazesi kitap boyunca sürekli açılıyor. Bazen geçmişte bir anın, hatıranın, bazen güncel bir olayın yansımaları ve etkileriyle birlikte sürdürüyor anımsamayı ve düşünmeyi. Bazen yalnızca sorular oluşturuyor düşünme tepkisi:

yalan söyler mi bir kral, altın işlemeli bir kurna için

yalan söyler mi bir kral, vakıf arazisine kurulacak bir yazlık için

yalan söyler mi bir kral, yeşil renkli bir kravat için

yalan söyler mi bir kral, kızana zurna için

Efsus’a Yolculuk'un şairi güncellikle, siyasal hayatla kurduğu bağa kattığı tarihsel perspektifle şiirinin çağrışım alanını yeni anlamlar kazandırarak genişletiyor. Lenin’in Ekim 1917 Bolşevik Devrimi’nin öncesinde Lenin’in söylediği bilinen “En iyi okuldur yenilgi yılları” sözünün şiir içerisinde yinelenmesini de bununla ilgili diye düşünüyorum. Lenin’in sözünün yinelenmesi başka bir açıdan, Bolşevik Devrimi’nin yüzüncü yılı kutlamalarına bir selam olarak da değerlendirilebilir. Kaldı ki Yücel Kayıran ilk gençlik döneminin silinmeyen izlerinden biri olarak anar devrim talebiyle olan düşünsel, duygusal bağını. Şu iki dizede de bunun dile getirildiğini düşünüyorum:

devrim şarttı her ben kendi yazgısının öznesi olacaktı

devrim şarttı inanmıştım hâlâ da inanırım inanmak hakikatle yaşamaktı

Şairin 12 Eylül sonrasında devlet tarafından kaybedilen çocuklarını arayan “Cumartesi Anneleri”nin acısını dile getirdiği şu dizeler de güncelle olan ilişkisi bakamından dikkate değer:

beş yüz doksan iki hafta, her cumartesi

hayatını kaybedene kadar hükümet konağına gitti teyzem

“oğlumu istiyorum” diye.. “oğlumu istiyorum!”

copladılar.. gözaltına aldılar.. biber gazı sıktılar

Kayıran şiirinde bir varlık olarak kendini, kendi sınırlarına kadar götürme kararlılığını, inadını da sınıyor bir bakıma. Olmanın, varlığını devam ettirmenin imkânlarının sorgulanması başlı başına bir uğraş olan yaşamayı da anlamak açısından gerekli görünüyor. Bununla ilgili olduğunu düşündüğüm dizelere bakalım:

Her benin bir sınanmayla kendisi olduğu yeryüzünde

Bir sınanmanın varolmak için yeterli bir sınav olmadığı yeryüzünde

Kadim bir şiir biçimi olmadığı gibi kadim bir şiir anlayışı da yok. Şiirin günümüze kadar zaman içinde bir hayli değişim geçirerek sürdüğünü görüyoruz. Hatta şiirin değişerek şiir olma niteliğini koruduğunu ve varlığını sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Değişim şiirin en önemli özelliği. Yücel Kayıran’ın yolculuk destanı olarak da okunabilecek ve ön kapağında resim arka kapağında yazı olmayan kitabı okura ıssız gelebilir. Bu tuhaf bir ürpertiye neden olan ıssızlığın aslında şiirde düşüncenin görünme biçiminden kaynaklandığını söylemek mümkün. Yücel Kayıran varlık, erdem, amaç, inanç, hakikat gibi kavramları da birer mekâna dönüştürüyor yolculuğu süresince:

Dile getirdiğim hakikat

Yitirmesin dilini ve sürsün

Bir başkasının dilinde

Bir başkasında devam ettirsin kendini

Şairin bir yüceye, bir dibe inip çıktığı kitap boyunca kendini kendi sınırlarına kadar götürerek nereye varacağını, bu yolculuğun nasıl sonuçlanacağını merak ettirmese son sayfaya kadar sabretmeyebilir okur. Ama ben kendi adıma merakım artarak okudum ve bitmesi için sabırsızlandığımı söyleyemem. Çünkü şair yaşanan toplumsal heyelanın altında kalarak tarihin derinliklerine gömülmesine razı olmadığı parçalarına ulaşmak için kendisini kazarak kendisine giden yolu arıyordu dizeler boyunca -ki bu bana önemli geldi:

rölantide gidiyor artık araba

yıkım kaçınılmaz, viran ve harabe

fakat eksilmedi, içimdeki sızlanma

gurur-sızlanması.. kuşkudan kalma

annemin sesinden babamın hikâyesine doğru büyüdüm

annemin medeniyetinden babamın etinden gelen arzuya

Efsus’a Yolculuk’un “eyvah” diyerek başlayıp “yazık” diyerek bittiğini söylemiş ve buraya döneceğimi belirtmiştim. Şunu söylemek istiyorum. Hayata ve dünyaya devrimci düşüncelerin etkisinde açılmış, çocukluğun son, gençliğin ilk yıllarını yaşayanlarda görülen 12 Eylül darbesinin neden olduğu travmanın izlerini de sürmek mümkün kitap boyunca. Bu travmanın kitabın önemli temalarından biri olan hayıflanmayla kendisini duyumsattığını belirtmek isterim:

onarılmazdır kırılmış gurur yaşıtlarının tanıklığı önünde

inanmıştım, en yakın arkadaşımdı, ama beni ihbar eden..

ağladım.. ele verdiği için değil ama onu kaybettiğim için

Sonunda şairin yolu “bin yıllık değil, bir ömürlük” dediği annesinin evine vardığında bitiyor gibi. Bence bu dizede annenin eviyle varlığın evi olarak tanımlanan dil arasında bir ilişki, hiç değilse bir çağrışım da kuruluyor. Şair nihayet bir tanım buluyor varlığına. “Hatıranın hatırlı anıtından” bir ad. Ama okur için yolculuk, kitap bittiğinde başlıyor. Çünkü şair kendisine “nasıl ben oldum, nasıl biz olduk” sorusunu yöneltirken okuru da kendisine bu soruları sormaya çağırıyor ve “nasıl ben olabiliriz, nasıl biz olabiliriz” soruları üstüne düşünmeyi öneriyor. İçinde bulunduğumuz dünya hali ve yaşama tarzı göz önüne getirilirse bunlar elzem sorular diye düşünüyorum:

eskiden şimdi olduğum yerde olmayı hayal ederdim

dile gelmeliydi bende dile gelmesi gereken

işte geldim gelmek istediğim yere

harika bir duhum yok

bir hikâyem yok benim

ait olamadım mevcut olana

fakat bir adım olacak

bir tanımım benim

hatıranın hatırlı anıtından

Sesinde taşıdığı sözü içinden derleyen ve dizeler aracılığıyla yolculuğuna eşlik ettiğimiz Yücel Kayıran, sonunda varlığın sürekliliğini tohumla anlamlandırıyor. Bunu da tohumun yeryüzüne yerleşmesiyle mümkün olduğunu söyleyerek dile getiriyor:

Tohum

Yeryüzüne yerleşince bitki olur

Vardım belleğin dibindeki yere

Bütünün bütünlüğünü yitirmesi bir kayıp olabilir, ama bu kayıp tekilliğin lehine bir gelişmedir. Çünkü ona varlık kazandırır. Tohum da böyle bir yolculuktur diyebiliriz sanırım.

Efsus’a Yolculuk, her ne kadar “eyvah” diye başlayıp “yazık” diye hayıflanarak sürmüş ve sona ermiş gibi görünse de sonun da sonu olurmuş gibi şair kendini bir tohuma dönüştürerek bitiyor. Geriye tohumun okurun bilincine yerleşip yerleşmemesi sorusu kalıyor.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2018. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova