Süleyman Akın, "Küçürek bir sızı, derin bir iz: Yağmur Kuşları", librekultur.com, 15 Nisan 2026
“Az dediğin küçük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece 2 harf.
Ama aralarında koca bir alfabe var.
O alfabeyle yazılmış on binlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var.” [1]
Deniz Faruk Zeren’in Yağmur Kuşları bir tasarruf kitabı değil; aksine anlamın, hacmi küçüldükçe kütlesinin arttığı bir yoğunlaşma laboratuvarı. Zeren, uzun sayfalarla hikâyeler anlatmak yerine bizi sözcüklerin o tekinsiz konukluğuna, çay molalarının aceleciliğine ve sayfa boşluklarındaki uğultuya emanet ediyor. Bu küçürek sızı, okur “bitti” dediği an zihinde asıl gürültüsünü koparmaya başlıyor.
“Havanın bile ağırlığı var” [2] diyor şair ve soruyor, “sözün neden olmasın?” Ne kadar olur bir sözün ağırlığı? İnsan derdini kaç kelimeyle anlatabilir? Sınırı, belli başlı bir yordamı var mıdır bunun? Söz gelimi, bir işçi vardiyasının ağırlığına denk düşen sözcük ne kadar yer kaplar kâğıtta?
Bazen bir cümle yetmez; uzar, dolanır, çoğalır ama yine de eksik kalır. Bazen de tek bir söz, bütün bir günü, bir ömrü, bir yorgunluğu sırtlanır.
Deniz Faruk Zeren, Yağmur Kuşları’nda [3] bu sorulara da yanıt verirken bir yandan da deneysel bir çalışma sunuyor. Bu çalışmanın tamamına ister küçürek öyküler diyelim ister minimal öykü… (Son dönemde bu konuda yürütülen kuramsal tartışmalar bu yazının sınırlarını aşmaktadır.) Zeren’in deneyselliği, sadece kelimelerin eksiltilmesiyle sınırlı kalmıyor; aynı zamanda okuru öykünün kurucu ortağı haline getiriyor. Zeren, bir cümleyi bitirdiğinde aslında hikâyeyi tamamlamış olmuyor; aksine, o cümleyi bir kıvılcım gibi okurun zihnine fırlatıp geri çekiliyor.
Zeren’in öykülerine bakınca kelimeyi adeta bir lüks gibi gördüğünü hissediyoruz. Onu harcarken elini korkak alıştırmıyor ama her harfi birer çivi gibi zihnimize çakıyor. Örneğin kitabın açılışındaki “Vardi ya” öyküsü; her pazar sabahının o tek lüksü olan sahanda yumurtanın buğusuna koca bir “vardiya” döngüsünü sığdırıveriyor. Sayfalarca sürecek bir işçi sınıfı güzellemesinden çok daha sahici, daha ete kemiğe bürünmüş bir yorgunluk bu. Zeren’in deneyselliği burada sadece hacmi küçültmüyor, anlamın yoğunluğunu artırıyor.
Üstelik bu öyküler yalnızca toplumsal sancılarla da sınırlı kalmıyor; diyalektiğin incelikli yansımasından geçip Bedreddin’in Karaburun’una konuk oluyoruz. Bir bakıyoruz Siverek’te bir yer sofrasına diz kırmışız; burnumuzda gûlik [4] kokusu, kulağımızda o sessiz gürültü… Zeren, bizi coğrafyanın ve tarihin içinden geçirirken, sözün ağırlığını bazen bir kokuda, bazen de bir toz bulutunda hissettiriyor.
Kitabın tamamında ortak temalar yakalanmak mümkün. Cezaevi, sofralar, yolculuklar… Zeren bu mekânları, bireyin iç dünyasını yansıtan soyut dekorlar olmaktan ziyade, o mekânın asıl sahibi olan kolektif ruhla birlikte inşa ediyor. İşçi molalarına konuk ediyor bizi örneğin; fabrikalara, organize sanayi bölgelerine veyahut bir tersaneye. Sadece iki cümle: “Çaylarına, kahvelerine soğuk su eklettiriyorlar bir miktar. Molalar çok kısa” [5]. Sayfalarca sürecek bir sömürü anlatısını iki cümle ile özetlemek değil mi bu? O soğutulmuş çayın içimindeki acelecilikte, işçinin kendine ayırabildiği o birkaç saniyenin bile çalınmış olmasında saklı değil mi burada sözün ağırlığı? Yazar, sömürüyü büyük sloganlarla değil, gündelik hayatın en ‘önemsiz’ görünen anlarıyla böylece görünür kılar. En başta alıntıladığımız kısım ile bağlamayı denersek, az sözün içine sığdırılan bu koca alfabe, edebiyatın sadece anlatma değil, aynı zamanda en dar alanda en büyük çığlığı atma sanatı olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
TRT’nin eski dizilerinden Yeditepe İstanbul’da daktilo başında ‘Yazmanın eziyeti öğretecek bana’ diyordu Yusuf. Zeren ise bu eziyeti kelimeleri çoğaltarak değil, onları kurban ederek sırtlanıyor. Yazmanın eziyeti, onun kaleminde bir ‘azaltma’ disiplinine, gürültüden arınma çabasına evriliyor.
Sonuç olarak, Yağmur Kuşları bir tasarruf kitabı değil; aksine anlamın, hacmi küçüldükçe kütlesinin arttığı bir yoğunlaşma laboratuvarı. Zeren, uzun sayfalarla hikâyeler anlatmak yerine bizi sözcüklerin o tekinsiz konukluğuna, çay molalarının aceleciliğine ve sayfa boşluklarındaki uğultuya emanet ediyor. Bu küçürek sızı, okur “bitti” dediği an zihinde asıl gürültüsünü koparmaya başlıyor.
Notlar
[1] Hakan Günday, Az, Doğan Kitap, 2019, s. 349. Metne dön.
[2] Haydar Ergülen, Üzgün Kediler Gazeli, Kırmızı Kedi, 2012, s. 100. Metne dön.
[3]Deniz Faruk Zeren, Yağmur Kuşları, Metis, 2026, 75 sayfa. Metne dön.
[4] (Kürtçe) Çiriş otu. Metne dön.
[5] A.g.e, Mola, s. 42. Metne dön.