 | | ISBN13 978-605-316-467-8 | | 13x19,5 cm, 312 s. |
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et | | Giriş, s. 15-18 Siyasi davaları konu alan bu kitapta, hukuku aşina olduğumuz şekilde salt bir araç olarak değerlendirmektense işleyişlerini, biçimini, yöntemini, hayatını, hayatımıza temas ve müdahalelerini kavramak için hukukun performatif yapısına odaklanmayı öneriyorum. “Performatif” sözüyle tam olarak ne kastettiğimi daha detaylı olarak açıklayacağım ama fazla ilerlemeden not düşeyim: Bugün iyice yaygınlaşmış olan “gösteri niyetine”, “salt göstermelik” ya da “-mış gibi yapan” anlamında değil, dil felsefesi kaynaklı kavramsal kullanımını esas alıyorum. İlk olarak bir durumu söyleyerek oldurmayı ya da dile getirerek oluşturmayı kavramsallaştırmak için ortaya atılan bu terim, sonradan dil felsefesinin ötesindeki çeşitli düşünsel alanlarda da gelişerek, temsil ya da icra etmek suretiyle var kılmak, eyleme dökerek gerçek kılmak gibi anlamlar kazanmıştır. Bu kitapta odağı hukukun araçsallığından performatifliğine kaydırdığımızda hem siyasi davalarda siyasal-olanı daha iyi okuyabileceğimizi, hem de hukuk ile siyasi şiddetin iç içe geçişlerine ve birbirini besleyen zamansallıklarına dair daha etraflı bir kavrayışa ulaşacağımızı ileri sürüyorum, bunu muhtelif örneklerle tartışıyorum. Ayrıca performatiflik üzerine çeşitli kuramları yeniden değerlendirerek hukuk felsefesine taşıyorum ve siyasi davaların hukukun performatif işleyişlerini özellikle iyi sergilediklerini göstermeye çalışıyorum. Hukuk ile siyasetin ilişkisini araçsallığın ötesinde kavramalıyız diyen bu kitabın Türkçede yayımlanmasının zamanlaması biraz tuhaf oldu denebilir. Siyasi davaların zaten hep bir mesele olduğu ülkemizde bugün bu tür yargılamaların artık sadece “olağan” kesimleri değil, kamusal alanın neredeyse tamamını yönetmek için sopa gibi sallandığı ve kullanıldığı bir dönemdeyiz. Siyasi iradenin hukuku araç kılacağım derken aracın işlerliğini sağlayan en temel mekanizmaları bile tarumar etmeyi göze aldığına, kurmak istediği oyun için oyunun kurallarını bozmak yetmiyorsa tahtasını kırmayı seçtiğine tanık olduk. [1] Dahası, tüm bunları yaparken, bu kitabın sunduğu performatiflik çerçevesini alay konusu kılabilecek bir şekilde, sanki sırf söylemekle oluyormuş gibi “Türkiye bir hukuk devletidir” diye sayıklayan bir iktidarla karşı karşıyayız. Ama kapağındaki ampul mevcut iktidar partisinin ampulü olmadığı gibi, kitabın kendisi de mevcut bağlamın örneklerine saplanan ya da terimlerine bağlı kalan bir kitap değil. Daha ziyade, siyasal-olan ile hukuk arasındaki ilişkiyi kuramsal ve tarihsel katmanlarıyla birlikte eleştirel bir şekilde ele almayı hedefliyor. Böylece mevcut bağlamı başka bir şekilde düşünmeye ve tartışmaya açmayı da mümkün kılacağını umuyorum. Kapaktaki ampuller sanatçı Lawrence Abu Hamdan’ın 2021 tarihli “Tanık-Makine Kompleksi” adlı yerleştirmesinden. Abu Hamdan bu işinde İkinci Dünya Savaşı sonrası Nürnberg’de kurulan Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’nde simultane çeviriyi kolaylaştırmak için tasarlanan, yanıp sönen ışıklar aracılığıyla çevirmenlerin o sırada kürsüde konuşmakta olan kişiye “yavaşla” (sarı) ya da “dur” (kırmızı) sinyali vermesini sağlayan mekanizmayı yeniden canlandırıyor. Böylece bir davada kurulan sözün davanın daha sonraki yaşamında görünmez ve bilinmez hale gelen koşullarına, o sözü mümkün kılan, kısıtlayan, düzenleyen altyapılara dikkat çekiyor. Ben de bu kitapta farklı bir yaklaşımla olsa da benzer bir şey yapmaya çalışıyorum. Nürnberg duruşmaları benim için de önemli bir referans, çünkü Nazi Almanyası’nın en üst düzey askeri ve sivil yetkililerinin yargılandığı Nürnberg Büyük Savaş Suçluları Davası, [2] göreceğimiz gibi “siyasi dava” tanımının şekillenmesinde önemli bir uğrak oluşturuyor. Bugün “siyasi davalar” deyince ilk akla gelen, siyasi menfaat için hukukun araçsallaştırıldığı “gayri-liberal” yargılamalar olacaktır; yani iktidarın siyasi hasımlarını bastırmak, oyalamak, taciz etmek, güçsüzleştirmek ya da devre dışı bırakmak için ceza davalarına başvurduğu süreçler. Benim gözettiğim daha geniş anlam ise devlet kaynaklı veya destekli siyasi şiddetin ardından geçmişle yüzleşmeyi ve toplumsal uzlaşmayı sağlamak için yargılamalara başvurmak gibi daha “liberal” örnekleri de kapsıyor. Bu tür liberal siyasi adalet biçimleri, bugün Nürnberg davasını şu ya da bu şekilde emsal kabul eden uluslararası ceza hukuku, insan hakları ve geçiş dönemi adaleti gibi alanlardaki söylem, kurum ve aktörler tarafından geniş çapta takdir görüyor ve “siyasi dava” olarak yaftalanmıyor. Oysa gerek Nürnberg davası üzerine, gerek Holokost sonrası diğer yargılamalar üzerine o dönemin eleştirel literatüründe bu gibi görünürde daha liberal olan yargılamalardan da “siyasi davalar” olarak bahsediliyordu. Yani bu tür yargılamalar, kınanan siyasi emellerle yürütülen yargılamalarla belli bir süreklilik içinde değerlendiriliyordu. Ayrıca bir davayı “siyasi” olarak betimlemek, onun ille de bir “göstermelik dava” ya da “galibin adaleti” olarak peşinen reddedilmesi anlamına gelmiyordu. Bilakis bu tanım, bir yandan siyasi adaletin her durumda taşıdığı şiddet potansiyeline yönelik farkındalığı muhafaza ederken, bir yandan da davalardaki siyasal-olanı, araçsallaştırma ve menfaatin ötesinde düşünmenin gerekliliğini ifade ediyordu. Ben de bu daha geniş anlamı yeniden devreye sokarak, davaların siyasi amaçlar uğruna gerek liberal gerek liberal olmayan saiklerle kullanılması arasındaki devamlılığı vurgulamak istiyorum. Bu devamlılığın ayırdında olmanın, görünürde liberal amaçlara hizmet ettiğinde hukukun şiddetini bir tür konformizmle inkâr etmek yerine, bu tür davalarda hukuk, siyaset ve şiddetin iç içe geçmişliğini belli bir netlikle değerlendirmemize olanak verdiğini düşünüyorum. Ayrıca yargılamalar için “siyasi” sıfatını içinde örtük bir “iyi siyaset”/“kötü siyaset” ayrımı barındıran bir şekilde kullanmaktansa, siyasi davalarda siyasal-olanın daha etraflı kavranışına zemin açacak şekilde devreye sokmayı öneriyorum. İlk dalga eleştirel hukuk literatüründe karşımıza çıkan bir önerme mahkemelere intikal eden her davanın, özellikle de her ceza davasının “siyasi dava” olarak tanımlanabileceğiydi: Her dava siyasi davadır çünkü her yasal sistem kendi siyasal ortamının iktidar dinamiklerini ve değerlerini yansıtır. Bir bakıma doğru olsa da söylenecek başka söz, sorulacak başka soru bırakmayan bir tanım bu. Örneğin hukukun üstünlüğünün az çok geçerli olduğu bir sistemde hukukun “olağan akışına aykırı” görünmeyen, ilk bakışta olağan aktörleri ve olağan suçları ilgilendiriyormuş gibi görünen bazı davaların nasıl mahkeme salonunun dışına taşarak siyasallaşabildiğini sorgulamayı engelliyor. Ya da mesela normalde belki hukukun öğütücü sistemi içinden hiçbir arızaya sebep olmadan geçip sonuçlanabilecek bir yargılama sürecinin savunma stratejisine bağlı olarak veya kamuoyundaki yansımaları sonucu veya mahkeme salonu dışındaki örgütlü seferberlik sayesinde, bazen de tamamen öngörülemeyen şekillerde nasıl siyasallaşabildiğini irdelemenin önünü alıyor. Başka bir deyişle, her dava siyasidir diyen geniş tanım, tıpkı “siyasi dava”yı hukukun gayri-liberal bir şekilde siyasete alet edildiği süreçlerle kısıtlı tutan dar tanım gibi analizi ilerletmeyi engelliyor. Dar tanımda “siyasi” sıfatının kendisi eleştirinin başladığı ve bittiği yer, yani eleştiriyi kendi içinde tüketen bir yafta işlevi görerek konuyu kapatırken, eleştirel hukuk literatüründeki geniş tanım konuyu daha açmadan kapatıyor. Bu kitapta hukuk ile siyasal-olanın davalardaki örtüşmesini irdelemek için geliştirdiğim performatif çerçevenin bir amacı da “siyasi dava” dediğimiz şeyi eleştirel düşünceye alan açan bir şekilde yeniden değerlendirebilmek. Notlar [1] Bunun en net örneklerinden biri, Gezi Park davasında yargılanarak 18 yıl hapis cezasına çarptırılan Can Atalay’ın 2023’te Hatay milletvekili seçilmesinin ardından Anayasa Mahkemesi’nin verdiği tahliye kararını Yargıtay’ın bozmasıydı. Oysa Anayasa Mahkemesi’nin kararları Yargıtay dahil bütün kurumları bağlayıcı niteliktedir. Bkz. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Madde 153: “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.” Metne dön. [2] Nürnberg’de kurulan uluslararası ceza mahkemesinde 1945-46 yılları arasında görülen meşhur Büyük Savaş Suçluları Davası’nın ardından 1949 yılına kadar on iki dava daha görüldü. Kitabın devamında “Nürnberg davası” kısaltmasını kullanırken ilk davayı, yani “Büyük Savaş Suçluları Davası’nı kastediyorum.
Metne dön. |