ISBN13 978-975-342-371-7
13x19,5 cm, 310 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
İdeolojinin Yüce Nesnesi, 2002
Yamuk Bakmak, 2004
Ahir Zamanlarda Yaşarken, 2011
Komünizm Fikri, 2012
Komünizm: Yeni Bir Başlangıç, 2015
Kendini Tutamayan Boşluk, 2019
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Bülent Somay, Sunuş, s. 7-11

Zizek'in İdeolojinin Yüce Nesnesi'nde anlattığı bir anekdot var: Zorunlu askerlik hizmeti yapmakta olan bir adam, askerlikten kurtulmak için deli numarası yapmaya karar vermiş. Seçtiği delilik türü de takıntı nevrozu. Adamcağız önüne çıkan bütün kâğıtları alıp bir göz attıktan sonra, "Bu değil!" diye haykırarak bir yana fırlatır dururmuş. Sonunda bu hali üstlerinin de dikkatini çekmiş ve adamı tutup askeri hekimin karşısına çıkarmışlar. Adam kendisine sorulan hiçbir soruya cevap vermediği gibi, hekimin masasındaki, raflarındaki kâğıtları da karıştırıp, "Bu değil!" demeye devam ediyormuş. Bir süre adamla iletişim kurmaya çabalayan hekim sonunda pes edip adamın tezkeresini yazmış. Adam tezkere eline tutuşturulunca durup bir göz atmış ve "İşte bu!" demiş. Bu öyküden (Türkiye'de bu yöntemin asla sökmeyeceğine dair bir tespit dışında) nasıl bir ders çıkarıyoruz?

Zizek bu anekdotun, arzunun hem nedeni, hem de sonucunun bir ve aynı şey olduğu durumlara iyi bir örnek teşkil ettiğini söylüyor. Arzunun nesnesi (tezkere, kurtuluş), ona neden olan özlem, ancak arzunun takıntılı ifadesinin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Bu anekdotu, dünyanın sağ-sol kutuplaşmasının mantıksal düzeninin altüst olduğu 1980'lerin başından beri Sol'un yaşamakta olduğu takıntılı arayışın bir metaforu olarak görmemiz mümkün. Kimileri "Sosyalist", kimileri "Reel sosyalist", kimileri "Yozlaşmış işçi devleti", kimileri ise düpedüz "Devlet kapitalisti" dese de, dünyanın ideolojik tahterevallisinin bir ucu bugünkü gibi boş durmuyordu 1990'lardan önce. Sol'un isterse özdeşleşebileceği, isterse isyan edebileceği, kendine model alabileceği ya da yanlışlarından ders çıkarabileceği bir Büyük Öteki vardı yelpazenin "sol" ucunda; bir baba imagosu, Babanın-Adı. Sol içindeki konumlanışlar, Sovyetler Birliğine endeksliydi; karşı ya da taraftar olmak farketmiyordu, ona göre duruyordu herkes. 1980'den sonra bu nirengi noktasını yitirmeye başladı Sol. Kuşkusuz Sovyetler Birliği'ne endeksli duruşların eleştirisi yapılmıyor değildi; özellikle 1968 bu eleştirinin merkezindeydi; Troçkizm ya da anarşist/liberter Marksist eğilimler bu tür bir endekslemeden huzursuz olduklarını ifade etmekten geri durmuyorlardı. Ancak hem Sovyetlerin, hem de "Sovyetlere göre konumlanış"ın en amansız eleştirmenleri, 1990'la birlikte kesinleşen nirengi noktası kaybına hazırlıksız yakalandılar ve kendilerini tanımlanamaz, konumlanamaz, bozbulanık bir boşluğun içinde buldular.

1990'la birlikte üzerinde oturduğumuz kanepenin yüzeyindeki desen değişiverdi; Lacan'ın kapitone noktaları(*), gösterenleri gösterilenlere rapteden raptiyeler yerlerinden fırladılar; kanepe eski düzenli, baklava desenli yapısından sıyrılıp, içi pamuk dolu şekilsiz bir çuvala dönüştü. Elimizde raptiyelerle yeni kapitone noktaları yaratmaya çalıştıysak da boşunaydı bu; daha ikinci raptiyeyi takmaya çalışırken ilki yerinden fırlayıveriyordu. Gösterenleri gösterilenlere bağlayan, anlamı oluşturan köşe taşları yerlerinden fırlamıştı. Artık anlam yoktu; bir zamanların "mutlak hakikat" imanını bir yana bıraktım, geçici ve tarihsel anlamlar bile elimizden sıyrılıp kaçar hale gelmişti. İşte bu noktada Sol, eline geçen her yarım ve eksik açıklama/anlamlandırma çabasını, "Bu değil!" diye bir yana fırlatmaya başladı. "Bu değil!" takıntıya dönüştü: Artık elimize geçirdiğimiz kâğıtlara bakmıyorduk bile: Althusser? Bu değil! Poulantzas? Bu değil! Frankfurt okulu? Bu değil! Adorno? Bu değil! Benjamin? Bu değil! Anarşizme dönüş? Bu değil! Leninizme dönüş? Bu değil! Sol liberalizm? Bu değil! Çevrecilik? Bu değil! Feminizm? Bu değil! Heidegger? Bu değil! Yorumsamacılık? Bu değil! New Age mistisizmi? Bu değil! Listeyi ilanihaiye uzatmamız mümkün. Kuşkusuz sorun yalnızca Sol'un takıntı nevrozu(numarası)nda değildi; aranan şeyin, arzu nesnesinin tam ve bütünlenmiş bir nesne olmasının beklenmesinde ve böyle bir nesnenin de asla mevcut olmamasındaydı sorun. Günahlarını almayalım, bu arayıştaki bazı uğraklar bize "Ben o değilim!" mesajını vermeye çalışmadılar da değil: Örneğin Althusser ve Poulantzas, biri cinnete, diğeri intihara yönelerek bunu açıkça belirttiler. (Ki tam da bu nedenle aranan nesneye en çok onların yaklaşmış oldukları, Gerçek'e gözucuyla bakmayı başarabildikleri ve arkasına dönüp Sodom'a bakan Lut'un karısı gibi, bunu kaldıramadıkları söylenebilir.)

Peki Sol'un bir noktada durup da, "İşte bu!" diyebileceği bir an, bir uğrak hiç olmayacak mı? Wallerstein'ın son derece akla yakın kehanetine inanacak olursak, önümüzdeki onyıllar "bildiğimiz dünyanın sonu"na tanık olacak; yalnızca bir dünya sistemi olarak kapitalizmin değil, bugüne kadar alıştığımız/bildiğimiz anlamlandırma biçimlerinin de sonuna. Gene Wallerstein'a göre, bu "son"un önceden belirlenmiş yeni bir başlangıçla özdeş olduğunu sanmak, cahil iyimserliğinden başka bir şey değil. Tam tersine "bizim" bu son boyunca ne yaptığımız, yeni başlangıcın ne yönde ve nasıl gerçekleşeceğini belirleyecek unsurlardan biri olacak. Öyleyse Sol'un artık takıntı nevrozu numarası yapmaktan vazgeçmesinin, (tarihsel ve geçici, eksik ve kendi içinde çelişkilerle dolu olduğunu bildiği) bir kâğıdı yakalayıp, "İşte bu!" diyebilmesinin vakti de hızla yaklaşıyor demektir – ki bunu diyebildiği anda da aradığını bulmuş olacaktır zaten. (Bunun tersi ise geçerli değil: "İşte bu!" demek için aradığını bulmayı beklerse, asla bulamayacaktır; "aradığı" diye bir şey olmayacaktır çünkü, "aranan" ancak "bulma" ediminde mevcudiyet kazanır.)

Slavoj Zizek'in bu "İşte bu!"nun en önde gelen adaylarından biri olduğunu söyleyebiliriz.

Zizek 1949'da Lyublyana'da doğdu. Çocukluğunu ve gençliğini Tito Yugoslavyası'nda geçirdi. Yugoslavya'nın Doğu Avrupa ülkelerinden ve SSCB'den farkı, Zizek'in entektüel gelişimine de damgasını vurmuştur önemli ölçüde: "Resmi" ideoloji Yugoslavya özelinde Doğu Bloku ülkelerinde olduğundan çok daha geniş kapsamlı bir Marksizm alanını içeriyordu, dolayısıyla içinde hareket edilebilecek oldukça geniş bir entelektüel alan vardı; Slovenya ise bir "Balkan" ülkesi olan Yugoslavya'nın en "Avrupalı" bölgesiydi ve Batı Avrupa'nın yeni düşünce akımları yankılarını en kolay Slovenya'da bulabiliyorlardı, tüm "Reel Sosyalist" dünya içinde. Bu yüzden 1960'lar ve '70'lerde Fransa'da ortaya çıkan yeni Marksistler (Althusser, Poulantzas, Balibar) ve Marksizmin içinde sayılamayacak, ancak Marksist projeyi derinden etkileyen düşünürler (Lacan, Barthes, Foucault, Derrida) Lyublyana'lı entelektüel çevrelerde hemen yankı buldu. Alenka Zupancic, Mladen Dolar, Renata Salecl ve Zizek, Lyublyana'da epeyce "ortodoks" Lacancı bir okul oluşturdular. Ancak psikanalitik tedavi yöntemlerinden ziyade, psikanalitik teori ve kültürel çözümlemeleri merkez alan bir okuldu bu; bu yüzden de bir yandan felsefe ile, diğer yandan da kültür araştırmaları ile sıkı bağları vardı. Lyublyana okulu Yugoslavya'nın dağılması ve Slovenya'nın bağımsız bir ülke olarak ortaya çıkması süreçlerinde, resmi ideoloji karşısındaki sol-liberal kanadı destekledi (hatta Zizek beş kişilik Cumhurbaşkanlığı Konseyine aday bile oldu). Ancak hiçbir zaman liberal ideolojinin görünürdeki hoşgörülü, kabullenici genişliği içinde kendilerine bir yer edinme çabasına girmediler, kendi bağımsız, Marksist, altüst edici konumlarını sürdürdüler. Slovenya'nın bağımsız bir ülke olarak ortaya çıkışından sonra ise Lyublyana okulu, çalışmalarını ve ürünlerini uluslararası alanda (özellikle de Anglosakson kültür dünyası içinde) yaygınlaştırma olanağı buldu. Çalışmaları esas olarak Lacancı psikanaliz, felsefe ve popüler kültür konularında yoğunlaşmıştı. Bu üçlü yapı (Lacancı psikanaliz, Alman idealist felsefesi ve popüler kültür –özellikle sinema– araştırmaları) Lyublyana okulunun olduğu kadar Zizek'in kişisel düşünce gelişiminin de sacayağını oluşturur. Lacan-Hegel-Hitchcock üçlüsü, Zizek'in alamet-i farikası olmuştur bir bakıma.

Bu üç ismin bir araya gelmesi bile, Zizek'in arayışının ne kadar geniş bir alana yayıldığını gösterir. Kuşkusuz Zizek'in bu isimleri kendi düşüncesinde bir araya getirişinde, büyük ölçüde Lacan'dan öğrendiği bir entelektüel stratejinin, "...ile okuma" stratejisinin payı çok önemlidir. Lacan bize "Kant'ı Sade ile" okumayı önermişti. Zizek ise "Hegel'i Lacan ile", "Lacan'ı Hitchcock ile" okumayı önerir. Bu öneriler basit "yeniden okuma" önerileri değildir; daha ziyade okunacak olanın içine yeni bir odak, yeni bir çekirdek yerleştirmeyi, iç dengelerini ve sentaksını altüst etmeyi, değiştirmeyi önermektedir Zizek. Bu stratejinin Marx'ın "Hegel'i Feuerbach ile" (Hegel sisteminin içine materyalist bir çekirdek yerleştirir), "Proudhon'u Adam Smith ile" (Proudhon'un ütopyacı yanılsamalarını politik iktisat ile altüst eder), "Adam Smith'i Hegel" ile (politik iktisat kategorilerini diyalektik bir düşünce ile yeniden koyutlar) okuması ile büyük ölçüde benzerlik taşıdığı gözden kaçırılmamalıdır. Ancak Marx'ta önemli ölçüde sistematik ve bir bakıma da teleolojik olan bu çaba, Zizek'te (tam da içinde yaşadığı takıntılı arayış çağının bir gereği olarak) durmak bilmeyen çok yönlü bir harekete, birbirinden çok farklı düşünce alanlarının bir birine, bir diğerine yönelen bir dizi sipahi akınına dönüşür. Zizek vardığı (ve altüst ettiği) hiçbir alanda fazla kalmaz, orada "yerleşik düzene" geçmez; biraz nefeslendikten sonra bir sonraki akını için hızla uzaklaşır. Vardığı her yeri, eline geçen her kâğıdı "Bu değil!" diye bir yana fırlatan çağımız sol aydınının en aşırıya vardırılmış örneği gibidir bu açıdan.

İşte tam da bu yüzden, günümüzde Sol'un "İşte bu!" diyebileceği nadir düşünürlerden biridir Zizek. Tam da bu arayışın en mükemmel örneği olduğu, bu arayışı en aşırı biçimiyle temsil ettiği için, arayış alanının genişliği ve çeşitliliğini, Descartes'dan Balibar'a, Hegel'den Schelling'e, klasik tragedyadan çağdaş popüler sinemaya ve bilimkurguya kadar uzanan bir aşırılıklar dizisi biçiminde kurduğu için, o arayışın "en nihayet bulunmuş" arzu nesnesinin, arama edimi tarafından kurulan arzu nedeninin bugünden cisimleşmiş sureti gibidir. Kuşkusuz, "en nihayet bulunmuş arzu nesnesi", tanımı gereği "boş" bir konumdur, "boş" kalmasıyla mevcudiyet kazanır. Zizek'in bu konumu işgal edebilmesi ise tam da aşırılığının bir sonucudur. Tabii ki bu "boş" konumu doldurmayı sürdürebilmesi de çok temel bir şarta bağlıdır: Takıntılı arayışını sürdürmesi. Zizek "İşte bu!" deyip arayışını nihayete erdirdiğinde (ya da eğer erdirirse), onun bulduğu "İşte bu!" ulusötesi Sol'un aramakta olduğu şeyin ta kendisi olmayacaktır; tersine Zizek'in kendisi, tam da bu "bulma" edimiyle "İşte bu!" olma niteliğini yitirecektir.

O yüzden bugün için yapabileceğimiz tek şey, Zizek'in "aradığını asla bulamamasını" ummak; çünkü o aradıkça, biz bulmaya devam edeceğiz.

(*) "Babanın-Adı", "kapitone noktası" ve diğer bazı kilit önemdeki Lacan kavramları için kitabın sonuna eklediğimiz sözlüğe bakılmalıdır. Yukarı

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova