ISBN13 978-975-342-787-6
13x19,5 cm, 176 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Etik, 2004
Sonsuz Düşünce, 2006
Komünizm Fikri, 2012
Dün Bugün Jacques Lacan, 2013
Platon’un Devleti, 2015
Fransız Felsefesinin Macerası, 2015
Alman Felsefesi Üstüne Diyalog, 2017
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Ali Galip Yener, “Felsefe-şiir ilişkisi bağlamında Alain Badiou’nun Başka Bir Estetik’i üzerine notlar”, Akatalpa Edebiyat Dergisi, Ocak 2011

Alain Badiou (1937) Türkçede kimi önemli incelemeleri yayımlanmış saygın bir düşünür ve yazar. Birçok roman, oyun ve deneme de kaleme almış olan Badiou, Türkçede Etik adlı yapıtı (Metis, 2004) ve Sonsuz Düşünce (Metis, 2006) başlıklı bir derlemesi ile tanınıyor. “Sanatlar İçin Küçük Bir Kılavuz” alt başlıklı Türkçeye çevrilen son kitabının tanıtımını sunacağım bu yazıda ağırlıklı olarak düşünürün felsefe-estetik-şiir ilişkisi üzerine notlarını ele alacağım. Badiou, başka bir estetik derken: “Estetik olmayan (inesthétique) ile kastı[nın], sanatın kendi başına hakikatler ürettiğini öne süren, ama sanatı herhangi bir biçimde felsefenin nesnesi yapmaya kalkışmayan bir ilişki, felsefenin sanatla kurduğu özel bir ilişki” olduğunu yazar.(1) Yazara göre, estetiğin spekülasyonuna karşılık, estetik olmayan terimi, kimi sanat yapıtlarının bağımsız var oluşunun ürettiği tam anlamıyla “felsefe-içi etkiler”in izini sürmeyi amaçlar.

Badiou’nun Başka Bir Estetik’i 10 bölümlük bir kitap. İlk bölüm, sanat ve felsefe ilişkisini ayrıntılı bir biçimde tartışıyor. İkinci bölüm -ki okuduğunuz yazıda özellikle ilk iki bölümü değerlendireceğim- bir şiirin ne olduğu ve felsefenin şiir hakkında ne düşündüğü meselesine eğiliyor. Diğer bölümlerde ise Mallarmé, Pessoa, Nietzsche, Lebîd Bin Rebia, Beckett gibi adlar üzerinden şiir (edebiyat), tiyatro, sinema ve dans türlerini ilk bölümde geliştirdiği kavramsal şema bağlamında irdeliyor.

Felsefe literatürü açısından ve 20. yüzyıl sonu Fransız felsefesine etkin adlar üzerinden baktığımızda Badiou’nun özellikle G. Deleuze ve F. Guattari adlı felsefecilerden etkilendiği saptanabilir. Bu iki düşünür, birlikte kaleme aldıkları Felsefe Nedir’de “düşünce sonsuzluğu sever” önermesinde bulunurlar. Badiou, Sonsuz Düşünce adlı çalışmasında bu önermeden yola çıkar ve iki felsefecinin yaklaşımını teorik olarak şöyle dillendirir: “Söylem olarak felsefe (...) bir bilgi kurgusu ile bir sanat kurgusunun üst üste konuşunu düzenler.”(2) Yine Badiou, Deleuze ve Guattari’nin geofelsefe öğretisinin temel çıkarımları ile iki düşünürün, felsefenin praxis’i üçüncü kez başlatabileceği bir coğrafyada henüz konumlanmadığı şeklindeki vurgularına katıldığını belirtmiştir.(3)

Badiou’nun Sonsuz Düşünce ’de felsefe-şiir ilişkisine dair bir bölüme yer verdiğini anımsatalım ve şimdi Başka Bir Estetik’e dönelim. Yazarın sanat-felsefe ilişkisine dair teorik tespitlerini aktaralım. Sanat-felsefe ilişkisini en baştan hastalık belirtileri göstermiş bir ilişki olarak tarif eder düşünür. Bu yaklaşım gerek Başka Bir Estetik’te gerekse Sonsuz Düşünce’de benzer ifadelerle yer alır. “Dünyanın verili durumu karşısındaki kabulleniş, felsefenin, Badiou’nun Rimbaud’dan esinlenip ‘mantıklı isyan’ olarak belirlediği özden kopuşu anlamına gelir. (...) Felsefenin ölümle bir ilgisi yoktur, tam tersine, şiire açıklık getirerek şairi ölüm döşeğinden kurtarmak gibi işlevlere sahiptir. Ne var ki, Badiou’ya göre felsefenin kendisini kurtarabilmesi şiirle olan uzaklığını ve onunla olan ilişkisini yeniden düzenlemesine bağlıdır.”(4)

Felsefe şiirle olan ilişkisini nasıl kurar? Genel anlamda felsefe-estetik ilişkisi üzerine ne söylenebilir? Bu konuda elimizde kullanışlı kavramsal şemalar var mıdır? Badiou’nun saptamalarından hareketle bu soruların yanıtlarına bir göz atalım. Badiou, “sanatla felsefenin birbirine düğümlenmesinde” şimdiye kadar üç şemanın kullanılmış olduğunu ileri sürer. Bunlar, sanatın hakikate kadir olmadığı ya da her türlü hakikatin sanatın dışında olduğunu ileri süren didaktik şema; yalnız sanatın hakikate kadir olduğunu ve sanatın (şiirin) hakiki olanın gerçek bedenini oluşturduğunu ileri süren romantik şema ve sanatı histeriden arındırdığını söyleyen klasik şema ’dır. Aristoteles’in kurduğu haliyle klasik düzeneğin iki savının olduğunu yazar Badiou: “a) Sanat hakikate kadir değildir (didaktik şemanın savunduğu gibi), özü mimetiktir, ait olduğu düzen görünüşün tersidir. b) Bu durum (Platon’un sandığının aksine) vahim bir durum değildir. Vahim değildir, çünkü sanatın ereği hakikat değildir kesinlikle. Aristoteles sanatı bilginin değil, bambaşka bir şeyin düzenine dahil ede[r]. (...) Bu başka şey, tutkuların, görünüşe yapılan bir aktarımla bertaraf edilmesidir. Sanatın kesinlikle bilişsel ya da ifşa edici değil, sağaltıcı bir işlevi vardır.” (s. 14)

Badiou’ya göre, didaktizm, romantizm ve klasisizm, sanatla felsefe arasında, üçüncü öğesi öznelerin, özellikle de gençlerin eğitimi olan düğümün mümkün şemalarını oluşturur. Sanata ilişkin düşünüşleri açısından Marksizm didaktik, psikanaliz klasik, Heideggerci yorumbilgisi ise romantik olarak değerlendirilebilir. Badiou, her şemanın önemli uygulayımcılarını net bir belirler ve eleştirir. Örneğin Brecht’in “Stalin çeşnili bir Platonculukla” sanatı hiçbir hakikati üretmeyen ve gözetim altında bir korkaklık tedavisi olarak ele aldığını ve yapıtlarındaki yabancılaştırma kavramının esasen tiyatronun eğitsel amaçlarının felsefece gözetim altında tutulmasına dair bir protokol olduğunu ileri sürer. Heideggerci yorumbilgisindeki tutumun ise düşünür-şair figürünü öne çıkarırken, romantik şemaya karakterini veren şeye yani şiirle felsefe arasında dolaşımda olan hakikatin aynı hakikat olmasına dayandığını belirtir. Burada varlığın geri çekilmişliği şiir ile şiir yorumunun birleşmesi üzerinden düşünceye ulaşır. (s. 16–17)

Avangard tutumları bir ara şema (didaktik-romantik şema bileşimi) olarak yorumlayan Badiou’ya göre bu ara şema arayışı umutsuz ve istikrarsızdır. Kitabın ana tezi ise felsefe-sanat ilişkisinde dördüncü bir şema (düğümlenme tarzı) önerisine dayanır. Mevcut şemaları reddeder, kendi şemasını geliştirirken adeta okurla birlikte düşünür, karmaşık ifadelerin eşliğinde ilerler. Sanatı hakikatlerin içkin üretimi olarak düşündüğümüzde, sanat adlı şeyin ilgili biriminin ne olduğunu sorar. Bu temel soruya karşılığı, içkin ve tekil bir hakikat olarak sanata ait olan düşünmenin ilgili biriminin, sonuçta yapıt ya da yazar değil, bir olaysal kopuşun başlattığı sanatsal konfigürasyon olduğu şeklindedir. Sanatsal konfigürasyonun (yapılandırmanın) potansiyel olarak sonsuz bir yapıtlar kompleksinden oluşmuş bir sekans (dizi) olduğunu yazar. (s. 23–24)

Badiou’ya göre, sekans, söz konusu sanata içkinliğiyle bu sanatın (örneğin şiirin) bir hakikatini üretir ve bir sanat-hakikat üretimi sağlar. Örnek olarak roman türü, Cervantes’ten Joyce’a kadar düzyazı konfigürasyonunun adlarından biridir. Burada önemli olan bir konfigürasyonun kendisini oluşturan yapıtlarda kendi kendini düşünmesidir. Hakikatler üreten sanat yapıtlarında hakikatleri kanı’dan (kanaatten) ayırt etmek nasıl mümkündür? Bu soruyu yanıtlamaya çalışan Badiou, kitabın ilk bölümünden sonraki kısmında sanatlarla ilgili felsefi kimlik tespitine geçer. Sıra ile şiir, tiyatro, sinema ve dansı ele alır. Burada sadece şiir-felsefe ilişkisine değinmekle yetineceğim.

Şiir-felsefe ilişkisi deyince anımsatmadan geçmeyeyim. Türk şiirinde verili koşullarda güncel polemikleri besleyen önemli bir yapıtı analım. Şair Yücel Kayıran, Felsefi Şiir başlıklı kapsamlı ve ilgiye değer çalışmasında (YKY, 2007) felsefi şiiri, epistemik (bilgisel) anlamda değil, ontik, insanın varlıktaki durumuna odaklanan bir şiir olarak görür. Ontik şiir arayışında “sıfır noktası”nı tanımlarken, Kayıran bu noktada şairin “sadece başka şairlerin biçemlerinden değil, aynı zamanda devletin ideolojik aygıtları yoluyla yüklenilen ideolojik verilerden de kendi[sini] sıfırlama[sı] gerek”[tiğini] söyler.(5)

Şimdi Badiou’nun “şiir sanatı düşünme ediminde neyin karşısına koyar kendini” şeklindeki soruyu yanıtlayış ve felsefe-şiir ilişkisini yorumlayış biçimine bakalım. Bunun Kayıran’ın felsefi şiiri ontik esaslı olarak ele almasından farklı olduğunu göreceğiz. Düşünür, Platon’un bu noktada çok net olduğunu belirtir. Platon’a göre şiirin yasakladığı şey, gidimli (discursive) düşünmedir. Bu, kat eden, bağlantı kuran ve çıkarım yapan düşünmedir. Oysa şiir, Badiou’ya göre: “olumlama ve hazzetmedir; kat etmez, eşikte durur. Şiir kurala bağlanmış aşma değil; adaktır, yasasız önerme ve sunudur.” (s. 29) Şiir, matematikselliğin kavranabilir gücünün düşünme üzerinde sahip olduğu yargılama yetkisine karşıdır; çünkü şiir imgenin, yani deneyimin dolaysız tekilliğinin kölesidir. Matematikten farklı olarak şiir, düşünülemez bir düşünmedir. O halde felsefe için şiir sanatı düşünme olmayan, “düşünülebilir bile olmayan bir düşünme”dir.

Modern şiiri mimesis’in karşıtı olarak gören yazar, felsefenin, şiir ile “matheme” çiftini “haz alınabilir imge” ile “saf fikir” arasındaki basit karşıtlık üzerinden kavrayamayacağını öne sürer. (Burada alıntılanan “matheme”, Lacan’ın uydurduğu bir kelimedir ve birim anlamını veren –eme soneki ile üretilmiştir.) Felsefe, bu iki düşünme tarzının dildeki ayrışmasını, her iki düşüncenin (şiir ve matheme’in) kendi adlandırılamayan’ını bulduğu noktadan geçirmelidir. Şiirin adlandırılamayanı ise sonsuz güç olarak dildir. Bu muğlak, karmaşık ifadelerle Badiou nasıl bir sonuca ulaşır derseniz eğer, cevap şöyle: Matematiğin hakikati içinden çıkarıp var ettiği duyumsanamaz çokluğun amblemi boş kümedir. Şiirin hakikati içinden çıkarıp var ettiği çokluğun amblemi ise yazarın Mallarmé’nin şiirinden adlandırdığı haliyle olumlayıcı ve evrensel Yeryüzü’dür. (s. 30–34)

Badiou, “Kır Tanrısının Felsefesi” adlı son bölümde, Mallarmé’yi okurken şairin mutlak (nihai) hakikate ulaşamayacağını ileri sürer. Mallarmé ile Beckett’in yapıtlarını karşılaştırırken Mallarmé’den yana davranır. Ölüm ile uykuyu birlikte yasaklayan Beckett yerine, bir Kitap’ın mümkün olduğunu gösteren, sonra dinlenip uyuyabilen, yani adlandırılamayan’a ve yaptığı işin sınırlılığına saygılı Mallarmé’yi yeğler. (s. 141) Şiirin hakikati açığa çıkarma gücünün bir giz etrafında döndüğünü, bu anlamda, “harflerdeki/edebiyattaki” gizemin sahici bir koşul olduğunu yazar. Şiirde kurulan “gizem etiği”ni olumlar. (s. 35) Bu ifadeler, Badiou’nun işlevsizleştiğini öne sürdüğü kavramsal şemalardan pek kopamadığını, gizemci boyutun öne çıkarılması sayesinde romantik şemadan pek uzaklaşamadığını gösterir gibidir. Sonuçta düşünür, felsefenin, şiirin ne’liğine yaklaşırken şiiri yargılamaktan ve ona politik bir ders vermekten kaçınması gereğini yazar, yani didaktik şemayı yadsımakla yetinir. Modern şiirin gizemine saygı duyarken, adlandırılamayanı zorlamamak ve böylece Platonculaştırmaya başvurmaktan kaçınmak gerektiğini felsefe-şiir ilişkisine dair son notlar olarak ekler. Öyle görünüyor ki, söz bir yerde tükenmiş ve başka bir estetik’i, “estetik olmayan bir estetik”i geliştirmek için mevcut üç kavramsal şemanın aşılması işlemi başka çalışmalara bırakılmıştır.

Notlar


(1) Alain Badiou, Başka Bir Estetik, Çev. A. U. Kılıç, Metis Yay. 2010, s. 9 (Yazıda sayfa numaraları belirtilen alıntılar bu kitaptandır.) Yukarı
(2) Badiou, Sonsuz Düşünce, Çev. T. Birkan- I. Ergüden, Metis Yay. 2006, s. 117 Yukarı
(3) Badiou’nun Sonsuz Düşünce adlı yapıtı hakkında iyi bir okuma için ayrıca bkz: Ata Devrim, “Felsefenin Sonsuz Dönüşü”, Virgül, Mart 2007 Yukarı
(4) Devrim, agy. Yukarı
(5) Y. Kayıran ile O. Tüleylioğlu’nun Söyleşisinden, Cumhuriyet Kitap Eki 790, 7 Nisan 2005, s. 35 Yukarı

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova