Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Engin Geçtan:
"Uyuklayan Türkiye yerine çılgın Türkiye’yi tercih ederim"
Miraç Zeynep Özkartal, Milliyet Pazar, 21 Şubat 2010
Zamane adlı kitabında Türkiye’yi analiz eden psikiyatr Engin Geçtan: “Benim lise yıllarımda uyuklayan bir Türkiye vardı. Sesi çıkmayan, fark edilmeyen bir ülke. Benim kuşağım o uyuklayan Türkiye’yi tercih ediyor, bugün kötüye gittiğini düşünüyor. Ben bugünkü çılgın Türkiye’yi kabulleniyorum. O yüzden benim kuşağımdakilerle anlaşamıyoruz”
Kafayı yemiş”ten “obesif kompulsif”e uzanan teşhisler peşindeyiz bir süredir. Herkesin içinde bir psikiyatr var ve bazen eşine dostuna bazen de ülkeye teşhis koyuyor: “Yok yok, Türkiye’ye toplumsal terapi gerekli”.
“Yarım doktor candan eder” sözünü şiar edinirsek, bu işi uzmanına bırakmakta fayda var. Durumu bir süre uzaktan izleyen psikiyatr Engin Geçtan, kendi mütevazı anlatımıyla “yararım dokunabilir” düşüncesiyle profesyonel gözle gördüklerini yazıya dökmüş.
Zamane, Türkiye’de yaşananlara psikiyatri perspektifinden bakan bir kitap. Hani bazen olayların nedenlerini arıyoruz, anlamlandırmakta güçlük çekiyoruz, artık klişeleşmiş tabirle kavram kargaşasından şikâyet ediyoruz; işte bu durumları daha anlaşılır kılıyor Geçtan’ın kitabı. Hali pür melalimizi anlatıyor kısaca.
“Ortaklaşa mutabık olamadığımız bir tarihi paylaşmadıkça kargaşadan kurtulamayacağımızı” da söylüyor; “Avrupa Avrupa duy sesimizi” sloganlarının imparatorluk kaybetmiş olmanın bir türlü sona ermeyen yası olabileceğini de...
Ama umutlu bir ses Geçtan’ınki, yazdıklarında sitem ya da şikayet yok. “Hayatın tadı kestirilemezlikte” diyor, “Türkiye de bize bunu sağlıyor”.

Kitapta diyorsunuz ki “Benim çocukluğumda psikolojik sorun diye bir şey yoktu”.

Evet, yoktu.

Nasıl olmaz?

Böyle bir kavram yoktu o zamanlar. Psikolojik sorun var idiyse de, kabul edilebilirliği vardı. Bugün obsesif denilen insanlara, o zaman “O titizdir” denip geçilirdi. O da bunu çözmeye çalışmazdı.

Bugün hepimiz depresyondayız. O zamanlar kimse depresyonda da değil miydi?

Pek örnek bulamıyorum. O zamanlar da insanlar kızgınlıklarını, öfkelerini bastırıyorlardı. Ama zihinlerinde hem yeterince yer hem de zaman vardı bunu kaldıracak. O kızgınlıkları taşımak mümkündü.

Şimdi bu sorunlar hem hayatımızda hem de dilimizde: Depresyon, paranoya, narsisizm... Teşhis koyuyoruz, teşhis koyduklarımızı da anlıyoruz.

Hayır, teşhis koyunca bir insanı anlamanız mümkün olamaz. Anlamak diye bir şey yok, sürekli anlamaya çalışmak var. Ben falancayı anladım dediğimizde, “Sus artık, seni dinleyemem” demek o.
       Aynı teşhisler Türkiye için de geçerli: Türkiye çıldırdı, toplumsal paranoya, toplumsal terapi...
       Bana bir şey ifade etmiyor. Bunu böyle dile getirmekle neyi anlayacağız ki? Ülkede çok fazla şey oluyor ve belleğimiz bunları taşıyamaz hale geliyor. Bu toplumun belleği yok deniyor, nasıl olsun? Günlük gailesiyle uğraşırken insanlar bir de ülkenin yükünü ne kadar çekebilirler?

Çocukluğunuzla ilgili “Büyükler kaygılı değildi” diye de yazıyorsunuz.

Evet, kaygı üretilmiyordu. Şunu da söyleyeyim. Kaygı üretmek, insanın kendine karşı sorumluluklarından kaçınma anlamına da gelir. Kaygı üreten bir insanın çevresine, toplumuna ne katkısı olabilir ki? Bir başka kitabımda da bundan söz ettiğimi hatırlıyorum; üretilmiş trajedi ve gerçek trajedi birbirinden farklıdır. Üretilmiş trajedi, insanın kendisiyle yüzleşmekten kaçınma yollarından biri. Üretilmiş trajedi bende hiçbir duygu uyandırmaz. Ama birçok insan kaptırabiliyor buna. Özellikle ben mağdurum mesajıyla ortaya çıkıldığı zaman... Buna karşılık gerçek bir trajedi olduğunda, mesleğimin getirdiği avantajlarla fark edebiliyorum.

Ben ayırt edemem. Siz nasıl bir filtre kullanıyorsunuz?

Bu odada, yani klinik çalışmalarım sırasında çok kolay ayırt edebilirim. Dışarıda atlayabilirim. Buradaki dinlemeyle dışarıdaki performansları dinleme aynı şey değil.

Kitapta da görülüyor ki, zamanın göreceliliğiyle epeyce meşgulsünüz.

Asyalı bir dil konuşuyoruz. Avrupalıların dilleri zaman ağırlıklı, bizimki değil. Öyle bir dili konuşup onlar gibi yaşamak bize neye mal oluyor, araştırılmaya değer bence.

Ölçülebilir zaman, insan icadı. Ve şimdi de bize hükmediyor o zaman.

İzin veriyoruz çünkü. Yetişerek gideceğim yerlere gitmiyorum, çünkü yetişmeyi yaşıyorum o zaman. Yıllar önce bir top modelin röportajını okumuştum, beni çok etkileyen bir laf vardı. “Mesleğinizi seviyor musunuz?” diye soruyorlar, “Evet seviyorum, çünkü zaman satın alıyorum” diyor. Halbuki sizin dünyanız “Vakit nakittir” üzerine kurulu.

Üstelik henüz olmamış zamanın, yeni geleceğin peşindeyiz.

Geleceği denetim altına almak adına şimdiki zamanı yok etmek diyorum ben buna.

Sık sık duyuyoruz bunu, “günün farkına varmak”... Bizi bundan alıkoyan ne?

Şartlanmalarımız. Bir de evrenden kopmuş tek mahlukuz gezegende. Doğada her şey birbiriyle iletişim halinde. Biz o iletişim ağının içinde değiliz, kibirden ötürü. Bunun cevabı da depremlerle, tsunamilerle geliyor.

Türkiye’ye bakarken ne görüyorsunuz?

Kaygılanmıyorum. Kaygılanmadığım için bana kızanlar da oluyor.

Niye kaygılanmıyorsunuz?

Bir kere felaketsever değilim. “Şimdi de bu oluyor” diyorum sadece, “Demek sıra buna geldi”.

Kaygılanmıyorum demenizin nedeni bu mu?

Ben 1932’de doğdum. Çocukluğumda ülke nispeten yeni kurulmuştu. O tazelik, o itici güç devam ediyordu. Ama daha sonraki yıllara, lise yıllarıma bakarsam, uyuklayan bir Türkiye vardı. Bir kenarda kendi kendine duran, sesi çıkmayan, fark edilmeyen bir ülke.

Uyuklayan Türkiye mi, bugünkü Türkiye mi? Benim kuşağımla o yüzden anlaşamıyoruz zaten, onlar uyuklayan Türkiye’yi tercih ediyor, bugün kötüye gittiğini düşünüyor.

Çılgın Türkiye’yi ben kabulleniyorum. Hayatın tadı kestirilemezlikte, Türkiye de bunu sağlıyor.

Uyuklayan Türkiye ile bugünkü Türkiye arasındaki kırılma noktası nerede?

Karayolları yapıldı, Marshall Planı filan derken, işgücüne ihtiyaç azaldığı zaman göç başladı. O göçün getirdiği bir dinamizm oldu. Bugün de devam ediyor. Bizim ülkemizde sürekli olarak hareketlilik var. Ama o kadar çok ki, kendine ve çevreye dönük yıkıcılığa kadar gidebiliyor böyle bir dinamizm.

Dinamizmin doğasında mı var bu yıkıcılık, buradaki versiyonu mu böyle?

Bu sorunun cevabını kesin olarak veremem ama, bu oranda bir dinamizm olduğu zaman yıkıcılık kaçınılmaz. Ama bu yıkıcılıkta, özerkliği öğrenememiş bireyler olmamızın payı çok büyük.

Ne demek özerkliği öğrenememiş birey olmak?

Özerkliği öğrenememiş insan, ki genel olarak toplumumuz bir miktar böyle, sınırının nerede bittiğini, başkasının sınırının nerede başladığını göremez. Bir de özerk olmak, özgür seçim yapmayı öğrenmiş olmak demektir. Bunu öğrenememiş olan insan neyi seçeceğini bilememenin öfkesini yaşar.

Nasıl öğrenilir özerklik?

Bir önceki kuşağın özerk olmasıyla öğrenilir. Kuşaktan kuşağa nakledilir.

Bu ülke özerk birey yetiştiremedi mi?

Kurumların özerkliğinden bahsediliyor her ne demekse o. Ama asla bireylerin özerkliğinden söz edilmiyor.

Bilinmezlikler de korkutuyor bizi.

İnsanların genel eğilimi... Bilinmeyen korkutur. Onun için kısır döngülere tutunmayı tercih ediyoruz.

Kim kıracak bu döngüyü? Biri çıkıp “Kırıyorum sizin döngünüzü” diyebilir mi?

Bu soru, özerkliği bilmeyen birisinin sorusu.

Eyvah!

Doğduğumuz andan itibaren sistemin müdahalesiyle karşı karşıyayız. Seçeneklerimiz, seçim hakkımız zaten sınırlı. Mesela çocuğun özerk olması... Git çocuğum dene, ben arkandayım. Beceremezsen de, becerirsen de gel paylaş. Bu, pek yaşanamıyor bizim toplumda. Geleneksel yapıda zaten özerklik önemli ölçüde engelleniyor. Kent merkezinde ise sınırını öğretemiyorlar insanlara. Çocuk merkezli ailelerin sayısı giderek çoğalıyor. Paçayı çocuklara kaptırıyorlar.

Kitabın kapağını siz mi seçtiniz?

Hayır, editör ve grafiker Emine Bora seçti. Bana bir tek bu fotoğrafı yolladı, “Nasıl buluyorsunuz?” diye sordu, ben de üstüne atladım.

Aradığınız fotoğraf neydi?

Halimiz. Bu fotoğraf onu yansıtıyor. Kitabı buradaki arkadaşlara verdim, fotoğrafla uğraşmaktan bir süre kitabın içine bakamadılar.

Kitabın adı neden “Zamane”? Yeni kuşak için çok tanıdık bir sözcük değil.

Kitabın ilk adı “Biz”di, sonra zamane geldi aklıma... Bir başka isim seçeneği daha vardı, onu içeride kullandım: “Diyarı hengame”. Ama onu gençler yadırgar diye düşündüler.

Kullanmak istediğiniz bir sözcüğün genç kuşak için anlamı olmamasının, geçmişle bu kopukluğun nasıl bir karşılığı var toplumda?

Daralan bir dil sığlaştırıyor bizi. Ben alıştım gerçi. Belli kelimeler içinde dolanıp durarak yazıyorum. Halbuki bende var karşılıkları. Aslında dilim zengin ama onu kullanamıyorum.

Buna üzülmüyor musunuz?

“Şimdi de böyle” diyorum. Zamanında kullandım, şimdi artık yok. Bu genç bir toplum. Artık bu ülke onlara ait. Onlar şekillendirecekler.
Okuyabileceğiniz diğer Engin Geçtan söyleşileri
▪ "Bana sorarsanız Türkiye harika bir çılgın"
Filiz Aygündüz, Milliyet, 24 Şubat 2008
▪ "Esas hayat alanımızı daraltırsak… Kaybederiz! - Engin Geçtan"
Ayşe Arman, Hürriyet Gazetesi, 20 Mart 2016
▪ "Onun da Sorunu ‘Zaman’la"
Kürşad Oğuz, Aktüel, Sayı 318, 1997
▪ "Kaosun Kıyısındaki Çılgın Dansa Katılmanın Keyfi"
Mustafa Arslantunalı, Orhan Koçak, Virgül, Sayı 27, Şubat 2000
▪ "Sistem Benim İçin Deliyi İdare Etmek"
Filiz Aygündüz, Milliyet Kültür & Sanat Eki, 20 Haziran 2002
▪ "Engin Geçtan'la 'Hayat' Üzerine Bir Röportaj"
Ayşe Arman, Hürriyet Pazar, 30 Mart 2003
▪ "Tren nereye giderse..."
Ümran Kartal, Radikal Kitap Eki, 6 Şubat 2004
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.