Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Murat Uyurkulak:
"Ak sakallı bir dede ‘topla bu öyküleri’ dedi"
Erdem Öztop, Cumhuriyet Kitap Eki, 26 Mayıs 2011
Murat Uyurkulak, yaklaşık beş senedir okurlarını merak içinde bırakmıştı. Bu merakı Bazuka adlı öykü kitabıyla giderdi. Yeni kitabında aşka, yalnızlığa ve şiddete dair öyküler yer alıyor. Okuyunca kahramanların o naif hallerinden çıkıp gelen sivri dilleriyle yer yer irkiliyor, yer yer de hafif meşrep bir sohbete koyuluyorsunuz onlarla. Yükte hafif pahada ağır öyküler kotaran Uyurkulak’la söyleştik.

Tol ve Har’dan sonra senden yeni bir roman bekliyorduk. Har’ın ardından beş sene geçti, karşımıza öykülerinle çıktın. Halbuki bir roman yazmaya koyulduğunu biliyorum…

Bunlar benim çeşitli zamanlarda yazdığım hikâyeler. Rüyamda gördüm, ak sakallı bir dede, Tolstoy’a da benziyordu biraz, “topla bunları” dedi, hakikaten. Sabah kalktım, bir araya getirdim, üzerinde biraz çalıştım, sonra yayınevine götürüp bıraktım. Zarfın içinde, önceden hiçbir şey demeden, kapıdan bırakıp kaçtım. Basmayı kabul etmeselerdi koyacaktım kenara. Ama editörlerim okudu, beğendi, “tamam” dedi. Sanırım yeni yazdığım kitabın stresini bir nebze azaltma niyeti var. Zira kendi kendini kuyruğundan yiyen yılana dönüştü biraz, yazıp siliyorum, mehteran gibi iki adım ileri bir adım geri, uçtuğum yerden inmekte zorlanıyorum. Hikâyeleri bir çeşit dünyaya inme, doğallaşma, belki bazı okuyuculardan biraz fırça yiyip titreyip kendine gelme imkânı gibi gördüm belki. Kusursuzluk diye bir şey olmadığını, fani ve başarısız bir yazar olduğumu hatırlamak istedim.

Şimdi şöyle bir hisse de kapıldım gerçi: Tol ve Har’ı sanki çok yakın bir geçmişte okumuşum, hâlâ olanca yeniliği ve tazeliğiyle belleğimde! Bundaki etki sence ne? Bence hem sık haberleşmemiz ama ondan da öte yazdığın bu iki eserin de her daim güncel meselelere odaklanması ve haliyle her sohbetimizde zülfü yâre dokunuyor olmamızda sanırım, ne dersin?

Öyle görüyorsan, öyle hissediyorsan ne mutlu bana. Ama bence sen beni şahsen tanıdığın, sevdiğin için iltimas geçiyorsun. Daha az haberleşelim, daha nadir görüşelim, sonra bu konuyu tekrar konuşalım.

Yeni öykülere gelelim… Bunları türlü yerlerde okusak da içinde yeniler de var sanırım… Naziresi bol hikâyelerin bir araya gelme vesilesine değinir misin biraz da?

Yukarıda biraz anlatmaya çalıştım. Şunu ekleyeyim: Bu hikâyelerin nazire olan ikisi bir yazarın değil, esasen bir okurun hikâyeleri. Bir okurun sevdiği kitapların yazarlarına bir nevi teşekkürü. Diğerlerini ise çeşitli yabancı yayınlar için sipariş üzerine yazdım. O yüzden aslında kitabın ismini “Outlet” koymuştum, ihraç fazlası manasında ama editörlerim “Outlet’lik bir halleri yok, bunlar gayet iyi” deyince ismi değiştirdik. Son hikaye (“Gülsüm”) ise yeni yazdığım kitaptan bir bölüm. Haşhaşi dergisini çıkaran Osman Çakmakçı yazı istemişti, yazamadım, mahcup oldum, onu gönderdim.

İlk öykü “Tutkular Kitaplığı”na dair iki sorum olacak. İlki, yanıtını az çok tahmin ediyorum ama okurlarımız için senin anlatmanı istiyorum: Reha Mağden’in sendeki yeri nedir? Bu ilk öykü ona ve Mağden’in Yazgıların Tableti kitabına nazire…  Sanki kendini diğerleri gibi medyatik yapmadığından, kendi isteğiyle göz önünde çok bulunmak istemediğinden mi nedir, basın camiası sanki unuttu Reha abimizi? Devir popülerlik devri mi ne?

Reha Mağden orijinal biriydi, müptelalık yaratırdı, var olduğu yeri ısıtırdı, değiştirirdi. Şarkıda dediği gibi geç buldum çabuk kaybettim. Çok daha önce tanımayı isterdim, 2004’te Birgün gazetesinde denk gelebildik. Benim tanıdığım Reha abi parayla pulla, iktidar veya popülerlikle alakası olmayan, derviş gibi bir adamdı. Öfkeli de bir dervişti, kafası bozulduğunda, ki muhalifti ve kafası da sık sık bozulurdu, sıkı saydırırdı. Hikâyeleri de çok sıkıdır, okumayan çok şey kaybeder. Çok özlüyorum onu.

İkincisi de polisiye türe merakın?.. Öykünün kurgusu bu yönde çünkü? Diğer metinlerinden farklı, ilk kez deniyorsun sanırım? İyi de kotarıyorsun hani…

Polisiye, korku, gerilim… Çok severim. Üstadlarımdan biri Stephen King’tir dediğimde garip garip bakanlar oluyor. Ama çoğu sözgelimi bayıla bayıla seyrettikleri Esaretin Bedeli filminin King’in hikâyesinden uyarlandığını bilmez. Büyük yazardır. Velhasıl iyi bir polisiyenin, başarılı bir korku romanının tadına doyum olmaz. Safi polisiye tarzını ilk kez denediğim söylenebilir ama Tol ve Har’a biraz yakından baktığında polisiye ve korkunun izlerini bulabilirsin sanırım. Can dostum Gülriz Ergöz de okudu sözünü ettiğin hikâyeyi, “polisiye yazmalısın” diye tutturdu. Olabilir, bilmem, yazarım belki.

Bir de bazı öyküleri ortak kaleme almışsın. Örneğin çok beğendiğim “Derviş.” Yazar Ersan Üldes’le birlikte yazmışsın. Bu sanırım edebiyatımızda eskiden sık yapılan ama şimdilerde rastlamadığımız bir durum? Birliktelik nasıl meydana geldi üç asırdan uyuyan dervişin günümüze gözlerini açış hikâyesi?

Ersan’la Şişli’de sokakta tanıştık. Birbirimizi önceden biliyorduk, bir baktık ki evler yakınmış. Sonra muhabbet ilerledi. Ersan müthiş bir yazar, hayranıyım. Fransa’dan böyle bir hikâye önerisi gelince gittim yanına, bunu peşpeşe tarzı birlikte yazalım dedim, sağ olsun kabul etti. Bir paragraf o yazdı, bir paragraf ben yazdım. Eğlenceli bir mesaiydi. Galiba netice de fena olmadı.

Ağabeyciğim allasen, üç asır önce “yaradan kendini kâinata paylaştırırken, şeytan bir fırsatını bulup yaradanla beraber kedilerin ve kadınların içine duhûl oluvermişti. O yüzden kadınlarla kedilere itimat edilmezdi.” Hadi günümüzde kedilere nankör diyoruz, ezelde de diyormuşuz da peki, ya hanımefendileri kedilerle eş tutmak, kem gözlere gelmeyelim, şişmeyelim?
Elbette ben öyle düşünmüyorum. Derviş üç asır önce ne öğrenmişse onu tekrarlıyor. Kadınlara bakışta üç asırdır değişen pek bir şey de yok gibi.

Tahir’in hikâyesiyle yalnızlık ve şiddet hakim olmaya başlar sıra sıra öykülere. Ekmek fırınının temiz yüzlü efendi çocuğu Tahir bir yanda kadınlığını örtmek için çaba sarf ederken, öte yandan hikayedeki tabirle, Doğu ile Batı arasında ılımlı bir köprü misali sergilediği gayretlerini elbette ki aşk sona erdirir. Burada fiili durumdan ziyade düşünsel bağlamda bir baskıdan söz edebiliriz sanırım, ya da çok mu iyimserim?

Kapitalizm varsa sefalet de illa ki olacaktır. Mesela çok paran varsa, onu korumak için tüzel veya özel şiddet uygulamaya hazır koruman da olacaktır. Velhasıl faşizm, rekabet, kâr hırsı, ayrımcılık ve erkeklik varsa, onun birilerine uyguladığı şiddet de mutlaka olacaktır. Baskı varsa o zalimin zihninde kalmaz, er geç fiiliyata dökülür. Çünkü baskı olan her yerde öyle veya böyle direniş de vardır.

Ben istersen gene Tahir’in hikâyesinde söz çalayım: “Türkiye’de kasıklarında kuş ötenler, ancak zengin iseler kabul görürler. Yoksulların kasıkları kuşlara yasaktır, yoksul kasıklar ancak kasvetle kekeleyebilirler.”


Bu dünyada insanları çocukluktan bir alıyorlar, okul, kışla, fabrika, ev silsilesiyle bir güzel aptallaştırıp suyunu çıkarıyorlar. Milyarlarca insan, en başta da kadınlar, mezardan farksız evlerde çile doldururken, bir gün yüzü görmeden, bir kâm ve haz almadan yaşayıp ölürken, bir avuç zengin puşt hayatın ve dünyanın sahibi gibi davranıyor, tabiatın canına okuyor, yağmalıyor, kırıyor döküyor parçalıyor, üstelik bir de bize utanmadan nasıl yaşamamız gerektiğini vaaz ediyorlar. Murathan Mungan “bu ülkede her şey olabilirsiniz ama rezil olamazsınız” mealinde bir şey demişti. Yanlış değilse de tashihe muhtaç. Bu ülkede zenginseniz rezil olmazsınız, bir şekilde yırtarsınız. Yoksullar ise rezil olur, hem de her gün.

Pembe’nin hikâyesini  de okuyunca, şöyle not aldım bir kenara, toplumun cinsiyet sancılarına, bildikleri iki cinsiyetten başkasına olanak sağlamayan, tabulara hafif meşrep dokundurmalar gibi gelse de bu ve devamındaki öyküler, aslında kallavi eleştirileri tokat gibi yüzümüze atıyorsun!..  Pembe kurabiyeye, pembe pastaya dahi dayanamayan bir erkeksi toplum olabilir mi? Sahi biz erkek cinsimize leke sürüyoruz diye suçlanmayalım şimdi, sözlerimi geri mi alsam?
Bu ülkede bir roman erkekler pembe kitap okuyamıyor diye başka renk kapakla tekrar basıldı. Hikâye bu akıl almaz meseleyle alâkalı.


Kırmızı öyküsü için de iki laf edeyim, eleştirelim ülkemizi diyeceğim, ama Hamza Dede’ne (sahi senin öz deden değil mi?) saygımızdan susalım mı? Sen bilirsin…  Gerçi hep türlü bahanelerle sustuk ya… Açmaya korkar olduk ağzımızı…
Hamza annemin dedesi ve hikâyenin gerçek hayata dayalı yanları var.  Bu konulara, sözgelimi Ermeni ve Kürt meselesindeki yüz kızartıcı inkâra, haksızlıklara, zulme burada girmeyelim. Bir vakit daha uzun konuşuruz istersen.

Yerimiz doldu dolacak… Sık sorduğum soruyu yeniden sorayım, sen de beni kovala: Öykü kitabı yayınlayıp kaçamazsın, yeni roman ne zaman bitiyor?

Birkaç sene içinde bitirebilirim belki. Belki hiç bitmez, bilmiyorum, illa yazmak veya yazdığımı bitirmek ya da yayınlamak mecburiyetinde hissetmiyorum kendimi.
Okuyabileceğiniz diğer Murat Uyurkulak söyleşileri
▪ "Çeviride edebi ustalık"
Murat Uyurkulak, Milliyet Sanat, Aralık 2004
▪ "İyi edebiyat kuyruklu yıldız gibi"
Merve Apaydın, beğenmeyen okumasın, 19 Ocak 2015
▪ "Deliler, şairler ve devrim"
Nazan Özcan, Milliyet, 27 Ekim 2002
▪ "Tol: İlk intikam alındı..."
Berat Günçıkan, Cumhuriyet Dergi, 5 Ocak 2003
▪ "Öfkenin dışa vurumu 'Tol'"
Hikmet Erden, Müjde Arslan, Yeniden Özgür Gündem, 22 Mart 2003
▪ "İktidara ikna olamamak"
İrfan Aktan, Postexpress, Sayı 32, Aralık 2003
▪ "Etrafınıza bir bakın, sizce de kıyamet kopmuyor mu?"
Özlem Altunok, Cumhuriyet Dergi, 29 Ocak 2006
▪ "Bir kıyamet romanı..."
Orhan Güneşdoğmuş, Gündem, 19 Şubat 2006
▪ "Har'ı Seven Yalımına Katlanır"
Hamza Aktan, Bianet, 25 Şubat 2006
▪ "İlk romanım erkekti, ikincisi kadın ve eşcinsel"
Berrin Karakaş, Tempo, Mart 2006
▪ "Har’ın siyasi boyutu yok, çünkü baştan aşağı siyasi"
Erdem Öztop, Hürriyet Gösteri, Şubat-Mart, 2006
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.