ISBN13 978-975-342-993-1
13x19,5 cm, 160 s.
Liste fiyatı: 18.00 TL
İndirimli fiyatı: 14.40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Sema Kaygusuz diğer kitapları
Sandık Lekesi, 2000
Doyma Noktası, 2002
Esir Sözler Kuyusu, 2004
Yere Düşen Dualar, 2006
Karaduygun, 2012
Sultan ve Şair, 2013
Barbarın Kahkahası, 2015
Aramızdaki Ağaç, 2019
AYIN ARMAĞAN KİTABIAYIN ARMAĞAN KİTABI
Diğer kampanyalar için
 
Yüzünde Bir Yer
Kapak Fotoğrafı: Lisa Ross
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım (Doğan Kitap): 2009
7. Basım: Haziran 2018

"Gözüm!"

Bir keresinde babaannen böyle diyerek okşamıştı seni, halk dilinden türeyen bu epeski sevgi sözcüğüyle. Kendi görüp göremeyeceği her şeyi bir tek sen göresin diye mi üçüncü gözü kıldı seni? Kendinden verdiği bu göz, bakışın, algının, ışığın ve tanıklığın çok ötesinde gizil bir mirassa eğer, ne zaman fotoğraf makineni bir dürbün gibi ona buna doğrultup yakın-uzak ayarı yapsan, bil ki bir mil batırıp içine akıtıyorsun onu. Devraldığın gözü imha ediyorsun. Çünkü daha bakarken değiştiriyorsun şeyleri. Çerçeveye aldığın nesne her neyse, onu dünyadan koparıp kendi betimine buluyor, hayat sabitlediğin anlardan ibaretmiş gibi, evrenin zamandan münezzeh sıfatını önce insan yüzlerinde göreceğin yerde kendi yapıtında deniyorsun.

Hiç olmazsa bir kerecik "gözüm" diyerek sevsen beni, alnında bir yere koysan billur cismimi, bir sürü çerçeveler bulsak seninle, yağmalamadan muhafaza etsek şeyleri, itham ve iltifat etmeden sonsuzluğunu bulsak saliselerin; alelade ya da özel, kaba ya da zarif bütün nitelikleri düzlesek, baktığımız yerde göremediğimiz bir şey de olduğunu itiraf edip sussak birlikte, bu ağzı sıkılıkla hiç övünmesek, ne güzel olurdu. Yeter ki iste sana feda olsun gözüm.

"İncir Lisanı, Yüzünde Bir Yer için", Sema Kaygusuz

Herkes gibi dilden yapıldım ben de. Tek bir cümleyle baştan aşağı nasıl oluverdiğimi dün gibi hatırlıyorum. Bir gün annem bana, rahminde bir kıvılcım gibi parladığım ânı, dölleşmenin oluştuğu ikinci sevişmeyi hissettiğini ve o sıra babamın kulağına “Bir kız” diye fısıldamış olduğunu söyledi. Onu dinlerken tarifsiz bir şükran duygusuyla, dünyaya aşkla çağrılmış olmanın sevincini hissetmiştim. O günden sonra yeryüzünde rastladığım bütün oluşlara özgün birer anlam bağışlandı. Bu öyle bir cümleydi ki ruhuma ekilen, annemin bana gebeyken ayışığı aşerdiğini, babamın da onun için ayışığı topladığını hayal edecek kadar ileri gidebilmiştim. Ne de olsa hayal etmek, bir yanıyla dünyada yer tutmaktı.

Derken, çocukluğumda başka bir cümle daha duydum. Babaannem “Bizi kestiler” demişti bir kez. Öyle durduk yerde, gürültülü bir iç çekişle... Başka da bir şey anlatmadı, hiçbir ayrıntıya girmedi bununla ilgili. Bu kez henüz yası tamamlanmamış tarihsel bir acı kemiğime değin işlemeye başladı.

Halbuki o zamana değin bir âlemim vardı benim; toplumsal kimliğim, milliyetim, vatanım yoktu. Dünya ile ebeveynler arasında menderesler çizen bir aralıkta, kimselerin sokulamadığı bir zaman dilimindeydim. Her sözcük geçirgen, saydam, lirik birer sesti. Ama “bizi kestiklerini” duyduktan sonra, bütün sözcükler katılaşmaya başladı. Hayalciliğin kışkırttığı cüretin yanına dışlanmışlığa içkin bir eziklik yerleşiyordu. Kabuğu acı iki çekirdekli bir meyveydim sanki. Birinde canlılığı kutsayan sözcükler filizleniyor, öbüründe lanetli bir keder... Onların dilinden yapılmıştım: Annemin üslubuyla biçimlenip babaannemin suskunluğuyla susturulmuştum da dirimsellik ile kötümserlik arasındaki hitabete hapsolmuştum, kendi hitabetine hapis bütün herkes gibi.

Rastladığım ilk katı sözcük imkânsızlıktı. Evde anlatılan hikâyeleri dışarıda anlatmanın imkânsızlığı... Babaannemden Alevilik inancıyla ilgili türlü meseller dinliyor, daha sonra bu “dinlediklerimi” başkalarına anlatmayayım diye sıkı sıkıya tembihleniyordum. Bir tür susma terbiyesiydi bu. Alevi kökenli Dersim sürgünü bir aileden olduğumuzu saklamanın, hele ki babamın subay olmasından dolayı yaşadığımız askeri ortamda, devletin Türk-Sünni asli kimliğinin yegâne kalesi olan hiyerarşik bir camiada gizli saklı yaşamanın ne denli yıpratıcı bir şey olduğunu uzun uzadıya anlatmayacağım. Cumhuriyet devriminin türdeş bireylerden oluşan tek ulus ideolojisinin maya tutmadığı o kadar aşikâr ki, yakınmayı bir kenara bırakıp yeni bir maya çalmak gerekiyor artık. Her yakınma ve yazıklanma, türdeşliğe muhalif olmak üzere kurulan her ötekilik dili, militarizmi günbegün besleyen bir söyleme de evrilebiliyor. En azından kendi adıma, hiçbir milliyetçiye böyle bir söz hakkı vermek istemiyorum. Özgürlük ve adalet söylemini, tek bir kültür, tek bir azınlık, tek bir din ya da tek bir millet zindanından kurtarmanın yolu, iktidara yeltenmeden aynı zamanda ve her durumda herkes olabilmektir. Bu çoğul dil, bence öyle bir özgürleşmedir ki, eviçlerindeki suskunlukları açığa vurmakla kalmayıp o suskunluğu ait olduğu dilin ötesindeki bütün dillere, insanlığa ekleyebilir.

Suskunluğun ne çeşit bir ağrı olduğunu babaannemden biliyorum. Üstelik hiç sustuğunu hatırlamıyorum onun. Sürekli yoksul çocukluğundan, genç yaşta yitirdiği ablasından, rüyalarına giren öbür dünya varlıklarından, cinlerden, perilerden söz ederdi bu kadın. Bir tütün yaprağının nasıl derleneceğinden tutun da ıhlamurun şifa gücüne, ekmeğin nasıl dertle yoğrulduğundan buharlaşan her damla suyun yeryüzüne nasıl geri döneceğine değin derin bir hayat bilgisi aktarırdı. Dünyadaki her şeyi birbiriyle eşleştirirdi. Gökteki yıldızla yerdeki taşı, dağ ile denizi, göl ile çölü eşleştirdiği gibi beni de bir incir ağacıyla eşleştirmişti.

Bahçesindeki incir ağacını kardeşim diye belletmişti bana. Bütün bu çağıltılı aktarımına rağmen bir kez olsun 1937 ve 1938’de Dersim’de tanık olduğu kıyımdan söz etmedi. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en feci katliamlarından birinden sağ çıkmış, ailesinden koparılmış, yurdundan sürülmüş ama bir kez olsun geriye dönüp Dersim’i anmamıştı. Bütün bu dünya bilgisini anlatırken Dersim’i susmuştu babaannem. Peki neden? Bir insan konuşa konuşa neyi susar? Belki korkusu, belki kurban diline gönül indirmeyen vakarı, ama büyük olasılıkla utancıydı babaannemi susturan.

Birkaç ay bile sürmeyen bir katliamda binlerce insanın öldüğü ve sürgün edildiği bir cehennemden sağ kurtulmuş olmanın derin suçluluğuydu. İnsan olma mahcubiyetiydi bu. İnsanın insana ettikleri karşısında duyulan dehşetin aşılamamasıydı. Başka bir açıdan, zalimliğe bir anlam örmeye direnen seçilmiş bir unutuştu onunki. Ama hepsinden öte, “Bizi kestiler” demenin yetmediği, süngülenmiş, yakılmış, mitralyözlerle taranmış, aşağılanmış, gazla zehirlenmiş, uçurumlara itilmiş, samanlıklarda yakılmış bir toplumun ölüleri adına konuşmanın manasızlığıydı onu dilsiz kılan. Gerçek şu ki, asıl tanıklar ölülerdi ve onlar asla dile gelemezlerdi bir daha. Benim için babaannemin miras bıraktığı en ürpertici duygu ise, doğmuş olmanın ötesinde onun kasıklarından sağ çıkmış olmaktır. Benim hiç doğmadığım bir yurdum, hiç öğrenmediğim dillerim, tanımadan yasını tuttuğum akrabalarım var. Ömür boyu yazsam da bu derin boşluğu doldurabileceğimi hiç sanmıyorum.

Doğrusu babaannemi tam anlamıyla hiç tanımadım. Bana bıraktığı azabı uslandıracak ne bir dinim vardı onunki gibi, ne de yeryüzündeki şeyleri birbiriyle eşleştirecek görklü bir imanım. Onun ruhunun derinliklerini bana açan tanrısı Hızır’dı aslında. Dersim Alevi inancının başat tanrısı Hızır olmasaydı, babaannemin suskun korunağını, dualar ve temennilerle sığındığı öfkesizliği tam anlamıyla anlayamayacaktım. Hızır şiirsel adaletin simgesiydi onun için. Her yerde her an ortaya çıkabilecek, ansızın görünüp kaybolan, kılıktan kılığa girebilen, dünyada olmuş ve olacakların nedenini bilen ölümsüz bir varlıktı. Babaannem, gördüğü her yoksul adamı Hızır yerine koyar, onu doyurur, rahat ettirir ve onu yaşamla ölüm arasındaki berzah makamına uğurlardı. Gördüğü her dilenciye yaralı bir tanrı muamelesi yapar, böylece tanrısını yoksul ve aç dilencilerle eşleştirirdi. Kutsal bir varlığa bakar gibi bakardı yabancılara. “Ya Hızır” diye seslendiği can yoldaşından başka kimsesi kalmamıştı çünkü.

Kuran’da Musa peygamber ile Hızır’ın yolculuğunu anlatan Kehf suresinde, Musa handiyse bir tilmiz gibi anlatılır. Yolculuk başlamadan önce Hızır karşılaşacakları her durumda Musa’ya sabırlı olmasını ve soru sormamasını öğütler. Musa için oldukça zorlu bir yolculuktur bu. Çünkü Hızır, kendilerine yardım eden yoksul bir adamın sandalına zarar vermek, masum bir erkek çocuğunu öldürmek gibi beklenmedik işler yaparak Musa’nın dünya üstündeki adalet fikrini yerle bir eden, onun sabrını sınayan bir varlık olarak tasvir edilmiştir. İslam teolojisine göre ne veli, ne peygamber, ne melek, ne de derviş olan, ama aynı zamanda bunların hepsini içeren Hızır, ta Sümer tanrısı Tammuz’dan başlayarak, Büyük İskender’in Hindistan seferinde ölümsüzlük suyunu içen askerine, hatta Chagall’ın tablolarına değin türlü türlü kılıklarda ve adlarda dünyanın her yanında dolaşmış, babaannemin karşısına yaralı ve yoksul bir adam olarak çıkmıştı.

Bu roman, Hızır ile babaannem arasında kalan tedirgin dünyayı tam da onların baktığı eşikten sorgulayan, uzun kuyruklu bir soru işaretidir ve roman dediğimiz bir sanatsa eğer, aynı zamanda bir sırrın ifşa edilemezliğini duyuran iki kapılı bir yuvadır belki. Benim yerim neresi diye savrulan bütün sürgünlerin ülke bellediği işgal edilemez bir toprak... Burada bir yer ayırdım babaannem için. Yine de hiçbir sayfaya sığdıramadım, ondan miras kalan insan olma mahcubiyetini. Hele ki Dersim Katliamı’nın ayrıntılarını, ortaya çıkan iç kıyıcı fotoğrafları ve tarihi belgeleri inceledikçe, bu katliamın nasıl başlayıp nasıl bittiğini romanlaştırmanın, korkunç ölçüde değersizleştirilmiş insanların yüzlerine kazılı dışlanmışlığı, sanki onların kaderiymiş gibi donmuş bir öz olarak betimlemenin şiddetini okura alıştırmayı kabullenemedim.

Başından beri biliyorum, birçokları için fazla ileri giden bir yaklaşımdır bu. Resmi tarih yalanlarıyla eğitilmiş bir toplumun ilk tepkisinin inkâr ve hatta kurbanları kıyasıya suçlama olduğunu düşünürsek, çoğunluğa yanıt niteliğinde bir Dersim romanı yazmak hem daha akıllıca hem de işlevsel olurdu. Ne var ki bir yazar ülkesinin düşünce alışkanlıklarına göre hizalandığında, yitireceği ilk şey onu özgünlüğe çağıran yaratım itkisidir. Dünya edebiyatında soykırımları ve katliamların açtığı onulmaz yaraları anlatan büyük bir külliyata –bence– bir sürgünün kendi kutsal tesellisini de eklemek gerekiyordu. Kıymet verilsin ya da verilmesin, önemli değil.

Vaktiyle Adorno, Auschwitz’den sonra şiir yazılamaz demişti. Herkes niyeyse anımsar bu cümleyi. Ne var ki, toplama kampında hayatta kalmayı başaran Alman dilinin eşsiz şairi Paul Celan’ın varlığını ve onun, bir halk topyekûn yok olsa bile o halkın şiirini sonsuza değin duyuracak olan “Ölüm Fügü”nü anımsamaz. Adorno Paul Celan’dan aldığı yanıttan sonra, bir daha şiir yazılamayacağı fikrini yavaş yavaş geri çekmiş, Paul Celan şiirinin en öte dehşeti derin bir suskunlukla ifade ettiğini teslim etmişti. Paul Celan gibi daha niceleri, bence Dersim’de yaşanan acıyı kendi yazgılarında anlatmışlardı çoktan. İnsanlığa, dolayısıyla yerdeki ve gökteki bütün mahlukata yaşatılan acıları duyuran onca külliyata rağmen Dersim toplumunun yaşadığı acılar hâlâ yakınsanamıyorsa, o halde bazı okurlara kendilerini birer Yahudi, Ermeni, Aborijin, Kızılderili, Bosnalı, Hocalılı Azeri, Afrikalı Tutsi ya da Darfurlu gibi hissetmeyi önermekten başka elimden bir şey gelmiyor.

Son olarak, Yüzünde Bir Yer’i sadece Türkçe değil, ağıt yakan herkesin diline niyetlenerek yazdığımı söylemek isterim. Uygarlıklar boyunca baştan çıkarıp aynı anda mahveden, zehirleyen ve şifa veren, cezbesine kapılanlara ürküntü salan, kralların, firavunların, padişahların sofrasına bir mücevher gibi sunulan kardeşime bakarak, incir ağacından devşirdiğim incir lisanıyla da yazmaya niyetlendim. Onun kıskançlık uyandıran serüveninden ve dirimsel gücünden yazıya pay ayırmak için. Diyeceğim, bu roman boyunca hem katliamdan sağ çıkmış bir babaanneydim, hem torun, hem Hızır, hem de sayısız çekirdeği olan incirdim. Aslında her birimiz birbirini yazdı.

2012

ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Halil Türkden, "Miras kalan suskunluğun poetikası", Agos Kitap/Kirk, 3 Mart 2015

Tüh ve ah... Ağrıyı, pişmanlığı, perişanlığı en iyi anlatan iki ünlem... İlk buluşması bundan beş yıl önce olan Yüzünde Bir Yer, her sözcüğün değerini bilen bir yazarın, Sema Kaygusuz’un kaleminden bir kitap. İşte bu iki ünlem kitabın bölümleri aynı zamanda. Yazar da can havliyle ağızdan çıkan bu ünlem ifadelerinin hakkını verecek bir hikâye anlatıyor romanda. Kendine bir yer bulmaya çalışan utanç duygusu ve suskunluklarımızın romanı Yüzünde Bir Yer; öyle ki Dersim Katliamı sonrasında miras kalan ruh halleri ve duygularla uğraşıyor Kaygusuz.

Bese ve torunu

Romanın odağında Dersim Katliamı’ndan kurtulan babaanne (Bese) ve torunu var. Kaygusuz’un esin kaynağıysa çok yakında, bir Dersim sürgünü olan babaannesi ve miras kalan ağrılara sahip olanlarda görülen tutulma hali. O günleri yaşayan büyükler, atalar ya yitip gidiyor, ya yaşamaya devam ediyor. Yani yolculuk devam ediyor, öyle ya da böyle. Yeni kuşak ise o yaşantının, yolculuğun izleriyle doğuyor. Kaygusuz’un ifadesiyle, “Tatmadığın bir acının göğsüne yuvalanması gibi.” Tuhaf bir duygu yani, içinize sirayet eden o anlamsız utanç hayatla olan uyumunuzu altüst ediyor, bozuyor ve durduruyor. Ve en önemlisi, susturuyor; romanın da ana meselesi olan bu susma ve tutulma hali.

Yüzünde Bir Yer, yazarın bireylerin iç yaşantısıyla, bilinçdışıyla ilgilendiği bir roman; bireyselliği ve yaşanan onca şeyi dışlayan politik ve indirgemeci bir dil değil. Özellikle hesaplaşma derdiyle yazılan bölgeye ilişkin eserlerin çoğunda görülen politik bir yapıt olma çabasını bu romanda görmemek mutluluk vericidir ki Kaygusuz’un poetik dilinin bunda payı büyük.

Yazarın yayımlanan ikinci romanı Yüzünde Bir Yer; birbiriyle benzerlikleri olsa da, romanlarında hikâyelerinden alıştığımız açık ve rahat anlatımdan uzak olduğunu görmek mümkün. Kaygusuz romanında az diyaloglu, uzun betimlemelerin görüldüğü ve anlatıcının tüm akışa hâkim monologlar sunduğu bir yolculuk tercih ediyor. Kıvrak bir edebi dil, metaforların ve aforizmaların yerindeliğinin yanı sıra yazarın Türkçeye hâkim oluşu bu yolculuğu keyifli hale getiriyor.

Kaygusuz’un özellikle bu romanında dil ve anlatım bakımından tüm eserleri arasında özel bir farklılaşma görülüyor. Duygu yüklü, coşkulu fakat okuru yer yer zorlayan bir anlatım tercih edilmiş, öyle ki altı çizilen satırlar kitabın ortasında ve sonlarında sıklaşıyor. Bazen de içine girip yoğunlaşarak yaşadığınız bir hikâyenin gelecek paragrafında kendinizi kapının önünde buluveriyorsunuz; hikâyenin biraz dışında kalıyor ama yazarın işlemek istediği pek çok ek konunun buna neden olduğunu anlayabiliyorsunuz.

Hızır, İlyas, Dersim Katliamı, Munzur ve diğerleri… Romanın başlıca karakterleri, yazara bu titizlik gerektiren yolculukta yol arkadaşları… Öyle bir yolculuk ki, edebiyat işçiliğinden bir an bile uzaklaşılmaması gerekirken, ustalıkla edebi bir ip cambazlığı yapıyor Kaygusuz. Tüm bu edebi işçiliğin ardında insanoğlunun uygarlaşma, modernleşme telaşında bindiği dalları nasıl kırdığını, doğayla nasıl bir kavgaya tutuştuğunu anlatma çabasında.

Yazar roman boyunca bilindik bir hesaplaşmanın peşinde değil; o miras kalan duyguyu, Bese’nin katliam sırasındaki sürgününü, yaşadığı acıyı, bugüne bırakılan ağrıyı, Bese’den toruna kalan dünyayı ifşa etmenin peşinde. Tüm bu yönleriyle yazar, bildiği bir sancıyı tüm cesurluğu ve açıklığıyla anlatıyor ki bu sanatın pek çok dalında sanatçının seçmesi gereken etik bir tutumdur. Dahası bu etik duruşun devamında yazarın edebiyat çizgisinden sapmaması da gerekir.

Dünya tarihinde ulus devletlerin kuruluş sürecinde modernleşme adı altında yerleştirilen yöntemlerle halkın tektipleştirilmesine ilişkin girişimler, toplumu fabrikasyon ürünü haline getiren o vahşi politika geride az bir tortu bırakır. O tortu tek bir soruya, hayatta kalmanın insan ruhunda hangi olukları açtığına ilişkin bir cevaptır. Belki de hayatlarımızda gördüğümüz, görebileceğimiz en derin oluktur bu suskunluk denen şey. Korkudan mıdır, yoksa insanın insana ettiklerinin utancından mı?

Çok vagonlu bir ifşa treni

Babaannesinden miras kalan suskunluğun etkisiyle kendi içine kıvrılmış, oldukça kırılmış bir kadının özbenliğince durmadan uyarılışını okuyacaksınız bu kitapta. Kimi miraslar patlayış ve kopuşlarla sonuçlanır ama Bese’den kalan dünyada çok vagonlu bir ifşa treninin ilk yolculuğuna çıkılıyor. İfşaat sabır ve inat isteyen bir süreçtir elbette ama devralınan acı utanç ve acıyla dolu olduğundan yorgun bir bilinçaltına sahip, yaşam hevesi tükenmiş bir kadın karşımızda.

Bu kadın ki gelmiş geçmiş tüm zamanların ağrılarına selam ediyor ve insana dair acıların bütün açıklığı ve şiirselliğiyle istiflendiği bir tablo resmediyor. Yüzünde Bir Yer acının, zulmün, umudun ve coşkuyla haykırılacak güzel bir dünya bırakamamanın tarihi; insanla büyüyen tüm duyguların tarihidir. Sema Kaygusuz, bilgelik taslamadan, politikadan uzak, poetikası güçlü bir dünya tasvir ediyor.

Devamını görmek için bkz.

Sevcan Tiftik, "Queeresk ekoloji anlatısı: Yüzünde Bir Yer", K24, 27 Aralık 2018

Sömürünün böylesi derinleştiği bir çağda hayvanla insan arasındaki ortak zihin üstüne düşünmek, küçük burjuvanın yararsız felsefe üretme özentisinden başka bir şey değildi. (Yüzünde Bir Yer s. 60)

Sema Kaygusuz’un Yüzünde Bir Yer romanı pagan inançlardan, peygamberlerin hatta daha tanrıların olmadığı “insanın yediği kadar avlandığı” çağlardan bu zamanlara uzanıyor. Anlatıcının “düşünmemizi istemediği” (s. 29) bambaşka uzamlar arasında deviniyor bu metin. Bir incirin coğrafyasına, anlatıcının bize göz olduğunu düşündürdüğü, bedende buruna yakın bir yerin tanıklığıyla.

Kaygusuz’un metinlerinde canlı, cansız her bir varlıkla heteronormatif ve insan merkezindeki ekoloji reddediliyor ve bu sabit anlayışı yıkmak üzere yazar, anlatıcı; motif ve metaforlar aracılığıyla efsane, mit, masal ve bellek örüntülerinden faydalanıyor. Özellikle Yere Düşen Dualar ve Yüzünde Bir Yer’de. Bu metinlerde mitlerin, masalların, geleneklerin ters yüz edilerek yeniden üretimi, kurgu ve içerikteki müphemlikler, bir türün diğerine üstün gelmeyişi, okurunun Yere Düşen Dualar’dan aşina olduğu izlekler. Kaygusuz’un bu metinlerinde her bir varlık salt ikiliklerle kurulmadığından ve bu ikiliklerle karşıtlıkların belirlediği normların reddedilmesinden ötürü, metinlerdeki eko-feminizme içkin ekoloji anlayışı queer ve insan sonrasıyla bütünleşmiş hâldedir. Ayrıca Yüzünde Bir Yer’de ekoloji, sınırlandırılmış mevcut özellikler ve ilişkilerle sunulmuyor. Dahası romandaki ekolojik bakış basmakalıp yargıların ötesinde. Bu metinde alışıldık doğa mitleri, kuşaktan kuşağa aktarılan sözlü kültür anlatıları ve kavramlar, eko-feminist perspektifle yazılmış.

Dünyada taksonominin ve heteronormların dengesini bozan pek çok “tuhaflığın” olması queer çalışmaları için pek şaşırtıcı değil. Ancak bitkilerin, hayvanların, her bir oluşun, keskin sınırları olmadan seyretmesi; cinsiyet, cinsellik, queer, hayvan ve insansonrası çalışmalarının etkisiyle ekoloji içerisinde daha dikkat çekici hâlde. Bu konudaki çalışmalarıyla tanınan feminist çevrebilimci Catriona Sandilans; botanik ve çevrebilim çalışmalarını, eko-feminizm, ayrılıkçı feminizm, lezbiyen feminizm, queer politikalar perspektifinde sürdürüyor ve bu bağlamda edebiyat metinlerini de inceliyor. Kendisi Queer Ecologies: Sex, Nature, Politics and Desire’ın (Queer Ekolojiler: Cinsellik, Doğa, Politikalar ve Arzu’nun) editörlerinden biri. Sandilands, varolmanın antroposentrik (merkezine insan alan çevre yaklaşımı), heteronormatif yönlerinin ve figürlerinin her bileşen tarafından kesintiye uğratıldığını vurgulayan önemli isimlerden biri. Onun çalışmalarını farklı kılan, Sandilands’ın bu kesintilerin ve “tuhaflık”ların sadece insan ve hayvanlarda değil, bitkilerde de olduğuna dikkat çekmesi. Ona göre bitkiler sadece pek çok kuram, teori ve çalışma içerisinde görmezden geliniyor ve insanın yanı sıra hayvan çalışmalarında da göz ardı ediliyor. Oysa bu “tuhaflığın”(/queerliğin) bitkilerde de pekâlâ görüldüğünün altını çiziyor.

Bu bağlamda Sema Kaygusuz’un Yüzünde Bir Yer romanına queer ekoloji perspektifinden bakıldığında metin, okura pek çok imkân tanıyor. Ben de bu imkânlardan faydalanarak yazarın Yüzünde Bir Yer’i, incir lisanı[1] olarak tarif etmesinden destekle, incelememi inciri odak alarak yapacağım.

Radikal gazetesinden Burcu Aktaş’ın Sema Kaygusuz’la yaptığı röportajda Kaygusuz, her yazardan doğayla ilgili beklenti içerisinde olunması gerektiğini ifade eder. Ayrıca şunları söylemektedir: “Biz doğaya aitiz. Benim biraz eko-feminist bir bakış açım vardır. Taşı, toprağı, kendi azabını çeken hayvanlar âlemini görmezden geldikçe kendi şehirlerimize sığamayan, birbirini mahveden varlıklar haline geliyoruz. Bizim uygarlıkla olan ilişkimiz yanlış. Kumsaldaki taşların bile hakkını savunarak başlamalıyız canlılığı kutsamaya.” (Aktaş, 2009) Nitekim Kaygusuz’un metninde bir yandan queer ekoloji potansiyelleri sergilenirken öte yandan metin, eko-feminist ritüellerin icra edildiği kurmaca platformu.

"Eko-feminizmin imkânlarından queer’e"

Kadın ve doğanın tahakküm altına alınmasıyla ilintili politik, sosyal, kültürel bir hareket ve kuram olan eko-feminizm; doğa tahribinin fazlasıyla arttığı ve feminist hareketin iyice güçlendiği dönemde ortaya çıkar. Hem kadın hem de doğanın baskı altına alınmasındaki benzerliklere yoğunlaşan bu akım, çevre eylemlerinin hız kazandığı 1970’lerde feminist hareketle birlikte yol almaya başlar ve ekolojiyle feminizmin tam birleşimi 1990’ları bulur. Irene Diamond ve Gloria Feman Orenstein derledikleri Reweaving the World: The Emergence of Ecofeminism (Dünyayı Yeniden Örmek: Ekofeminizmin Doğuşu) (1990) adlı kitapta eko-feminist hareketin Batının erkek merkezli ve insan merkezli önyargılarını yıkmakla sona ermediğini; erkek/kadın, kültür/doğa, aktif/pasif, akıl/beden ve mantık/duygu gibi ikilemleri eleştirerek bütün hayatların sürdürülebilirliğini sağlayacak biyolojik ve kültürel çeşitliliğe değer verip onu destekleyecek yeni hikâyeler örmeyi amaç edindiğini belirtir. (s. 11) Eko-feminizm, hiyerarşi üzerine kurulu bu ikilemleri alaşağı etmek ve karşıtlıkların ikinci kısmında kalanların, tahakküm altındakilerin değerlerini yükseltmeyi amaç edinir. Yine aynı kitapta Ynestra King, türlerin kurtuluşunun, insan doğa ilişkisinin, insan içermeyen doğanın yeniden anlaşılmasının; doğa-kültür ikileminin yıkılarak feminizmle birlikte toplumda radikal yeni bir yapılanmayla mümkün olacağını belirtir. (s. 111-13) Ve Sema Kaygusuz’un Yüzünde Bir Yer romanının tam burada, bir ayağı eko-feminizme diğer ayağı da queer ekolojiye basmaktadır.

Eko-feminizm ataerkiye, erk diline, gezegenin yaşamaya devam edebilmesi ve kadınların güçlenmesi adına karşı çıktığını savunur. Eko-feminizmle ataerkil dil, din ve kültüre karşı, tanrıça temelli ruhsallıkları yeniden yaratma, yeni ritüeller icat etme veya yeni dilsel stiller keşfetme amaçlanır. (Elizabeth Carlassare, 1999, s. 95) Eko-feminizm içerisindeki tinsellik, aslında dünyadaki tüm yaşamın birbirine bağlı olduğunu vurgulayarak ve bu bağlılık nedeniyle insanların ve hatta diğer canlıların içerisinde bir kutsallık barındırdığını varsayarak yola çıkar. Mellor’a göre kültürel eko-feministler, alternatif tarih yazımı ve erkek tanrı temelli dinin ritüellerinden farklısını yaratmak için çeşitli pratikler gerçekleştirirler. Örneğin mitlerin yeni bir biçimde anlatılması, temsillerin değiştirilmesi, resimler, edebi metinler, kurmaca dışı yazılar, ayinler, cadı meclisleri, pagan ayinleri, doğanın selamlanması, organik üretim birlikleri gibi birçok farklı faaliyet ve yöntemle ifade etmektedirler (Mellor, 1992, s. 72). Bunlar gibi pratikler edebiyatta da ritüellerin kullanımı ve dönüştürülmesi açısından eko-feminist okumaya zemin sağlamaktadır. İşte Kaygusuz’un bu romanında eko-feminist ritüel ve pratiklerin birçok parçası yer almaktadır.

Timothy Morton 2010 yılında yayımlanan “Queer Ecology” makalesinde (s. 273) queer kuramla alınacak yolun tüm ikili karşıtlıkları yıkmada, özellikle doğanın heteroseksüellikle özdeşleştirilmesinin yıkımında ekolojiye, insana ve insan dışı tüm doğaya büyük fayda sağlayacağını belirtir. Queer kuramın normlara ve normun üretim sürecine bakışı, doğallaştırılan birçok anlayışı sorgulaması ve eleştirisi, eko-eleştirinin de temellerinde yatmaktadır. Bu iki kuramın bir araya gelmesiyle oluşacak “patlama” queerin arka planıyla; Queering the Non/Human’da [İnsan Ol(mayan)ı Queerleştirmek] belirtildiği üzere queer eko-eleştiri belirsizliğe, tanımlanamayabilirliğe, absürdlüğe, bilinmezliğe, düşünülmezliğe, imkânsızlığa, anlaşılmazlığa ve temsil edilmeyene vurgusuyla normların oluşturduğu engelleri ortadan kaldırmayı ve alternatif bakış açıları yaratmayı başaracaktır. (aktaran Yılmaz, 2012, s. 213)

Peki ne menem bir şeydir queer ekoloji ve eko-eleştiri? Queer Ecologies (Queer Ekolojiler) giriş kısmında şöyle ifade edilir: Geleneksel, söylemsel, bilimsel, mekânsal, politik ve etik olarak var olan doğa ve cinsiyet arasında süregelen bir ilişkinin söz konusu olduğu ve daha nitelikli, etkili cinsel ve çevresel anlayış kazanmak için bu ilişkinin irdelenmesi queer ekoloji ve eko-eleştirinin alanına girer. (s. 5) Öyleyse queer eko-eleştiri de cinsellikle doğa arasındaki ilişkinin incelenmesi ve cinsellikle doğanın sosyal, kültürel ve politik açılardan norm dışında kalanların tahakküm altında bırakıldığını, normların sürdürülmesindeki etkenleri açığa çıkarır denilebilir. Nitekim queer, cinsel yönelim ve cinselliklere dair kategorileri de bir yandan eleştirir ve bu sınıflandırmaların sürdürülmesini sorunsallaştırır. Bunlar bağlamında bakıldığında Morton’un öne sürdüğü queer ile eko-eleştiri ilişkisindeki ortak nokta, iki tarafın da özcülük karşıtı olmasıdır. (s. 275)

"Queer bir eko-feminizm odağında Yüzünde Bir Yer’e bakış"

Kaygusuz’un metnine bakacak olursam Yüzünde Bir Yer, inciri “gerçek yurdu bilen” ve inciri ev sayan kadınların çevresinde biçimlenen bir roman. Evin anlamının incirle bütünleşik olduğu; Eliha’nın, Bese’nin, Bese’nin torunun büyülü anlatısı. Peki nasıl bir incir? “Çift eşeyli, çift cinsiyetli, arzulu, davetkâr, hermafrodit”, kısaca “yoldan geçenleri kara delik gibi merkezine çekip kendi macerasını yaşatan” (s. 25) bir ağaç, meyve, canlı, ruh, beden, göz, dost, bellek ve pek çoğu. Üstelik incirler tek bir coğrafya veya mekânda da değil; Hazar’ın kıyısında, Babil’de, Salem’de, Dersim’de Karadeniz’de, Samsun’da İstanbul’da, Beşiktaş’ta. Hatta incirden kurulan bir uygarlık mevcut anlatıda. Ayrıca anlatıdaki incirlerden birinin adı vardır: Zevraki. Kayık ve tahta anlamına geliyor Zevraki ve aynı zamanda kitapta yakın zamanda ölmüş Alevi bir saz şairinin adı. Beşiktaş’ta fellik fellik bahçesinde incir ağacı olan ev arayıp sonunda bulup, eve yerleşen başkarakter torun, yani Bese’nin torunu, ona bu adı verdiğinde, anlatıcı tarafından şöyle eleştirilir:

Bahçedeki incire Zevraki dediğinde sözümona müzikal bir adla kuşatıp onu gerçekle düş arasında salınan bir yere kapattın. Onun dişi mi, erkek mi, yoksa çift eşeyli mi olduğundan bihaber, inciri bir şairin adıyla aşılamaya kalktın. Doğal değildi senin bu yaptığın. Uygarlığın başladığı, başlar başlamaz çökmeye yüz tuttuğu çevrimi yeniden kurmaktan başka hiçbir değeri yoktu. Bir şeye ad vermek onu kendine alışmaya zorlamaktır. Yeryüzündeki bütün kinsiz, gurursuz, yalın ve dingin canlıyı evcilleştirmenin ilk adımıydı bu. (s. 17)

Eleştiri başka sayfada bu kez daha detaylı bir şekilde karşımıza çıkar ve tüm bunlar okura; çağırma, etiketleme, performans, hakikat, iktidar, misafir gibi pek çok kavramı düşündürür:

Ve bir çiğit kadarcık sen, sözün insana hasrettiği iktidar gücünü, tuttun incirin üstünde denedin. Ad verme yetkesiyle donatılmış mitsel bir ece gibi, zaten adına köklenmiş ağaca Zevraki deyiverdin. Kimse sana böyle muamele etmemişti oysa. Eline doğduğun babaannen tam kırk gün üstüne yağdırılan bütün adlardan seni korumuş, annenin, babanın, halaların ve dayıların sabırsızca koyuverdiği basmakalıp adlara direnerek senin hakiki harflerini aramıştı yüzünde. Kırkıncı günün gecesi [bu kısmı vurgulu yazılmış] sülün gibi bir kız olarak babaannenin rüyasına girdiğinde gerçek adını sen söylemiştin ona. Babaannen vahiyden uyanırcasına yatağından doğrulup o kızın bebekliğini kucaklamış, kendine koymuş olduğun adı senin kulağına fısıldamıştı. (s. 35)

Romandaki incir ağaçları hem tek hem de çift eşeylidir: Örneğin Eliha’nın hikâyesindeki incir bunlardan biridir çift eşeylidir. (s. 25) Ve Eliha, metinde anlatılmaya koyulduğunda “yeryüzündeki incir ağacı daha 2000 yaşındadır.” (s. 24) İncir ağacının cinsiyetlendirilmesi biyoloji ve ekoloji literatüründe hem tek hem de çift eşeylilik üzerinden yapılır. Bitkilerin terminolojisine bakıldığında çift eşeyliler; “hermafrodit bitkiler” olarak geçtiği gibi “interseks bitkiler” olarak da literatüre kazandırılmıştır. Dolayısıyla bu metindeki çift eşeyli incirler bu okumada önemli noktadadır. (s. 20-25-33)

Üstelik Türk inanış sistemlerinde incir ağacı “yasak”, “zehirli”, “uğursuz” gibi olumsuz imajlara sahipken romanda da incirin bu şekilde konumlandırılmasıyla var olan incir imajı alt üst edilir. Mit ve efsaneleri dönüştürmeyle; kadınlığın, hermafroditliğin, interseksliğin, bedenin doğayla özdeştirildiği bu hemhâllik; dil, kurgu ve karakter yaratımında kullanılmıştır. İncire yüklenen olumsuz anlamlar, onun kışkırtıcılığı ve cazibesiyle heteronormlara göre perçinlense burada ritüel, gündelik hayat ve pratiklerdeki başka türlü incirleri, incirlerin başka anlam evrenlerini görmekteyiz. “Burgaçlanarak yüzeyde ilerleyecek olan köklerini, köklerin arasında yuvalanan yılanların sessiz sürünüşünü tasarlıyor. Yılan ile incir arasında kurulacak bağın çifte anlamları böylece oluşmaya başlıyor. Cezalandıran ve ödüllendiren, zehirleyen ve iyileştiren, baştan çıkaran ve sakinleştiren güçler incirin gölgesine toplanıyor yavaş yavaş” (s. 18) ifadesiyle, kendisine yüklenen kötücüllük ve şifa arasında anlamları gidip gelen bir meyvedir.

İncirin kuşatıldığı başka anlam dünyası ise yine fazlasıyla ötekileştirici, ürkütücü ve uzak durulması gereken mit ve efsaneleri barındırmaktadır. Ve romanda incir şehvet uyandırıcı bir meyve olarak tasvir edilmektedir

Zamanla kahramanlaşıyor tabii. Tam da bir dolu tanrı, tanrıça, yarı insan, yarı hayvan varlık, tek bir yaradanın bünyesinde erimeye yüz tuttuğu bir çağda, teklikte çokluğun, çoklukta tekliğin simgesi olarak toprağı yıldıran bir azgınlıkla yerleşiyor dünyaya. İnsan gözünden bakınca meyve ağacından öte, gören, anlayan, hatta geceleri fısıldayarak konuşan, kutsallığa eğilimli, birçok kollu, yılanlarla ahbap, gizemli bir yaratığa dönüştükçe incir, başka bir âlemden çıkagelmiş mucizevi bir varlık olarak karşılanıyor. (s. 19)

İncir dışında metinde eko-feminist ve queer perspektiften okumaya olanak tanıyan başka kısımlar mevcut elbette. Bunlara kısaca değinmek gerekirse kadınların bitkilerden hazırladıkları ilaçlar, kürtaj yaptırmak için incir dalının kullanımı ve gündelik yaşam pratikleri, efsane ve mitlerin kırılması bu anlatının eko-feminist yanının en belirgin örnekleri. Ayrıca bir avuç toprak ve taşın sırrına vâkıf, yumurtasını çatlatan larvanın dirimsel çabasına hayranlık duyan, taşla insanı mutlak bir bütünlükte betimleyen, ağacın meyve vermeye zorlanmasına karşı çıkan anlatıcı[2]; çiçek tohumlarına ve ağaçlara, toprağın çevrimine hayran Hızır; kiraza iman eden marangoz; türler arası değişim ve dönüşüme uğrayan pek çok beden veya varlık da; hem ekoloji hem queer hem de insan kategorisine işaret edecek insan öncesi ve insan sonrası melez oluşumlarla da ilişkili olduğundan queer okumaya olanak tanır. Nitekim bu romanda, doğadaki her bir zerre ve oluş yeryüzünün parçası olarak görülmekte ve insan merkezcilik reddedilmektedir. Dolayısıyla metinde türler arası hiyerarşi veya hegemonik kimlik yaratımı değil de diğer şeylerle, oluşlarla ilişkilenme ve her birinin yıkımı ve başka şeylere dönüşümü söz konusudur.

Notlar


[1] Yüzünde Bir Yer’in beşinci baskısından itibaren yayımlanan yeni önsözü: İncir Lisanı. http://www.sabitfikir.com/haber/sema-kaygusuzdan-yuzunde-bir-yere-yeni-onsoz-incir-lisani Metne dön.
[2] Yüzünde Bir Yer’de heteronormativitenin dayattığı üreme odaklı cinselliğin eleştirisi sık sık yapılır. Örneğin Zevraki türlü çabalara rağmen bir türlü meyve vermez. Anlatıcı, toruna seslenirken “onu meyveye zorlayan sendin”, “hep boş bir ümitle bekledin Zevraki’nin meyvesini. Onda bir değişim olursa sende de olacakmış gibi” (s. 41) sözleriyle kadının ağaçtan beklentisini ve ağaca dayatmalarını sergiler. Fakat kadının “[e]n küçük bir doğurma isteğine rastla[nmaz] kılcallarında gezinirken” (s. 41). Bir yandan da anlatıcı, Zevraki ve torunu üreme dolayımında birbirine denk tutar: “Senin Zevraki’nin meyve vermiyor olmasına aslında hiç şaşmamalı. Gizil bir uyum var aranızda” (s. 41). Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova