ISBN13 978-605-316-155-4
13x19,5 cm, 120 s.
Liste fiyatı: 17.00 TL
İndirimli fiyatı: 13.60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Sema Kaygusuz diğer kitapları
Sandık Lekesi, 2000
Doyma Noktası, 2002
Esir Sözler Kuyusu, 2004
Yere Düşen Dualar, 2006
Yüzünde Bir Yer, 2009
Karaduygun, 2012
Sultan ve Şair, 2013
Barbarın Kahkahası, 2015
Gaflet, 2019
AYIN ARMAĞAN KİTABIAYIN ARMAĞAN KİTABI
Yüz Gün
1. Basım
Liste Fiyatı: 21.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Aramızdaki Ağaç
Yazılar
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Derleyen: Yeşim Vesper
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2019
2. Basım: Nisan 2019

Sema Kaygusuz’un düzyazılarını bir araya getirdiği Aramızdaki Ağaç 21 yazıdan oluşuyor.

"Şimdi diyorum ki dost, aramıza koyacağımız udu henüz hak etmedik biz. Meragi’nin bestelediği Şirazi güftelerinden bihaber kan koklayan vahşi hayvanlar gibi kör olası cahilliğimizle ömürsüz güzelliği arıyoruz yüreğimizde. Ne kültürsüzlükle ne de savaşla açıklanabilecek bir nasipsizlik bizimkisi. İnsanı anbean çürüten meraksızlık. Diyorum ki, gel yürekten bir meydan okumayla aramıza ud-i mükemmel’i koyalım. Parçalamak için ama. Telleri sökerek deneyelim önce, ud-i ekmel olalım. Baktık olmuyor, anlayamadık, bir tel daha söküp kâmil olalım. O da olmadı hamlığı göze alıp telsiz bir tekne yapalım seninle, yahu bundan saz olur mu diye birbirimize soralım. O da olmadı öd ağacının kaba kütüğüyle baş başa, bomboş, apaçık, yapyalnız olalım.

Dost. Mümkünse bir ağaç bulunsun aramızda. Kendi ödümüzdeki arzudan başlayalım."

İÇİNDEKİLER
Dilenci ve Allah
Periler
Üç Kelebek
Anneyi Gör, Öyle Büyü
Hunganga
Müstehcen Kadınlar, Bölücü Erkekler
Buradan Bakmak
Ulusal Edebiyat
Gözün Kayıp Oyuğu
Dünyalılar
Kuşların Öğüdü
Karganın Gömdüğü Habil
Ezeli Bir Yabancı, Alevi
Ejderhanın Cinneti
Hınç Rejiminde Direniş
Açlığı Yaratmak
Dilin Kahreden Şenliği ya da Şiir
Kibrin Gizli Seremonisi
Neurergus Strauchii Munzurensis
Canlının Arkasında
Öd
OKUMA PARÇASI

Periler, s. 19-23

Perilerin kol gezdiği bir evi vardı babaannemin. Ben o evi dünyada hiç olmayan bir yer sanırdım da, yedi yaşında bakan gözlerimle, odalardan odalara geçerken tenime değen perilerin kara gözlerine bakardım. O evdeki zaman, sadece nabızdı. Zembereksiz, çevrimsiz, yelkovansızdı. Birçoğuna göre ürkütücü bir kadındı babaannem. Gün ışırken beyazlar içinde yatağından kalkar, bütün pencereleri açıp meleklere fısıldar, onları evin içine davet ederdi. Günışığının değdiği taşları öperken dünyayla kurduğu ilişkiyi sakınmasızca yaşardı yani.

Kendi doğaüstü dünyasını yalnızca çocuklara inandıracağını bildiği için olsa gerek, bir tek bana gösterirdi perilerini. Hızır’ın ahşap döşemeyi gıcırdatan ayak seslerini dinletir, Albastı’nın iç gıcıklayan kahkahasından korkmamam için cesaret verirdi. Hiçbir ses duymazdım oysa. Duyduğumu sanır, duyuyormuş gibi yapardım. Kuşkularımı ustaca saklayarak çocukça bir zekâyla onu rahatlatır, bana teslim olmasını sağlardım. Böylece babaannemi daha çok dinleyebilir, her dediğini duyardım. Geceler boyu anlattığı masallarla, kendi imanının aynısını göğsüme ekmeye çalışırdı. Bir insana bakınca açlığını görmenin ince bilgisi vardı onda. İncirin karşısında incir, karanlığın içinde karanlık, suyun önünde su olmanın bilgisi. O bilgiyi merhametinden alıyordu. İmanıyla uydurukçuluğu birleşince olağanüstü bir dünya çıkardı ortaya. Evin mutfak penceresi evrene değil de babaannemin kozmosuna açılırdı o zaman. Mısır bahçelerinde gezinen hayvanların çıkardığı hışırtı, hep başka bir yerden gelen mahlukların çıkardığı gürültü olarak duyulurdu. Hayatın başlı başına bir tasarım; yaşanan her ânın bir izlenim olduğunu ondan öğrendim. Bunu öğrendim öğreneli hayat dönüşmeye başladı.

Babaannemden ve “Git bir kusur işle, yeter ki sana yakışsın,” diyen annemden sonra, hayatıma giren bütün kadınların, açık yaralarla gezinen, aldığı yaraları kedi gibi yalayıp durmaktansa başka bir insanın acısını duymak için iyileştirmeye yeltenmeyen çok özel insanlar olduğunu fark ettim şimdi. Danilo Kis’in Ud ve Yara İzleri kitabındaki “Borç” adlı öyküde, ölmek üzere olan bir adamın son anlarında hatırladığı insanları sayması gibi ben de kadınlarımı sayıyorum içimden. Öyküdeki hasta adam, borçlu hissettiği her insan için iki krona ayırır. Ne var ki krona gibi bir para birimi olmadığı gibi, borçları da oldukça soyut, ele avuca sığmaz duyguların dökümüdür aslında. Andığı insanları ölüler diyarına götürecek olan Kharon’un kayığı için ayırmaktadır bu parayı. Benim kadınlarım ise doğdu doğalı cinnete ve cehenneme demir atmış, kimisi kendine yaraşır bir şekilde kendi ölümünü ölmüş, kimisi huzursuzluğun defterine yazmış ya da hayatıyla yazdırmış kadınlardır. Babaanneme duyduğum hayranlığın ışığında el yordamıyla bulmuşum onları. Sözgelimi bir dağım var benim, Sebahat. Dostluğun jandarmasız bir ülke olduğunu ondan öğrendim. Tomris’ten kinaye ile ironinin ince ayrımını, Ümran’dan acının değerini, Zeynep’ten görgünün edinilen değil içe doğan bir şey olduğunu, Yeşim’den sağduyuyu, Birhan’dan hakikatin süzülmüş olarak içimize doğduğunu, Sevengül’den insanın dönüşebilme gücünü öğrendim. Üstelik biz şairliğimizi, yazarlığımızı, oyunculuğumuzu, bilimciliğimizi, şirketlerimizi bir yana koyup soyadlarımız olmadan buluşmuştuk. Birbirimizin acısını çeke çeke merhamet duygumuzla bağlandık birbirimize.

Bir kadın topluluğu uzaktan bakınca pek korkutucudur, biliyorum. Sinir bozucu kahkahalar atarak aşılmaz bir duvar örerler çevrelerine. Kendi özel dillerini yarattıkları için neye gülüp neye ağladıklarını kolay kolay anlayamazsınız. Mizah, hüzün, alay, öfke, argo, dans, aşk, onur, onların arasında gizli bir sözleşmeyle yeniden tanımlanmış ve ne yazık ki bunlar hayata karşı onları daha yabani ve çok daha yabancı kılmıştır. Kadınlar birbirlerini sevdikçe ister istemez uzağa fırlatılırlar. Egemen kalabalığın yüzeyselliği karşısında afallamaları bundandır. Tartışması bitmiş tartışmaların içine çekildiklerinde domuzuna susmaları da. Ama söz konusu merhamet olduğunda, bir kadının herkesten başka bir cümle kurduğunu, bu cümleyi kurarken dini, imanı, insan haklarını, özgürlük bildirgelerini, sözcük sözcük ölçülerek yazılmış manifestoları bir nefeste nasıl da aştığını görmüşsünüzdür. Yalın, kendiliğinden gelen bir bilmekle merhameti alır, yoğurur, tekrar içimize iteler. Toplum ondan ilenme, çığlık çığlığa yas beklerken, “Yaşı kaç olursa olsun, 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim,” diyen Rakel Dink, üstünde hiç durmadığımız merhametin tarihine yeni bir harf düşmüştür aslında.

İnsan ruhunun dünya okulundan devşirmesi gereken yegâne duygulardan biri olan merhamet, ruhsal bir yetenektir. Merhamet dini olarak tanımlanan Hıristiyanlığı kıyasıya eleştirmiş olan Nietzsche, merhametin insanı güçten düşüren bir etki yarattığını söylerken, Hıristiyan kültürünün içgüdüleri evcilleştirmeye çabalayan rejimine saldırmış, Hıristiyan ahlakını ölü bir ahlak olarak ele almıştı. Ona göre köle ruhlu insanlara ikiyüzlü bir ahlak benimseten bütün tek tanrılı dinler ortadan kaldırılmalıdır ki insan parıldayan içsel özleminin ışığında gerçek varlığını bulabilsin. Ne ki, kilise merhameti başka dinlerden ayıklayarak kendi mülkiyetine aldığı için olsa gerek, Nietzsche kendi hançeresinde temize çekmeye yeltenmek yerine onu papalığa iade ederek, merhameti salt Hıristiyanca merhamet olarak alımlamıştır. Bu arada Vatikan’la Nietzsche arasında polemik hâlâ sürüyor. Papa 16. Benediktus, “Tanrı Sevgidir” başlıklı ilk bildirisinde, kilise faaliyetlerinin merkezine merhamet ve sevgi temasını koyarken, Alman filozof Friedrich Nietzsche’nin “eros” (yaşama içgüdüsü) kavramının Hıristiyanlık tarafından zehirlendiği görüşüne katılmadığını belirtmeyi ihmal etmedi. Ancak, nasıl ki Nietzsche bir papalık genelgesinde geçen iki cümleyle saf dışı edilemeyecekse, merhamet de Nietzsche’ye yaslanarak körü körüne yadsınamaz. Çünkü merhamet toprağa aittir. Güdüsel, saf ve yabanidir. Başkasının ıstırabını deneyimlemeye gerek duymaksızın o ıstırabı hissedebilme mucizesidir. Walt Whitman’ın “Kendimin Şarkısı” şiirindeki gibi, “Yaralı birine nasıl hissettiğini sormam, ben kendim yaralı biri olurum.” [1]

Aşkın, zorbalığın, kıskançlığın, korkunun, kaygının tarihi varsa merhametin de vardır. İlkin bir görüye sonra değere dönüşen bu tür duyguların her çağa göre gösterdiği değişkenlik, kültür tarihi yazımının başat temalarından biridir şimdi. Örneğin, yüz yıl önce duyduğumuz ezan sesiyle şimdiki arasındaki fark, ancak politik değişimle açıklanabilir. Sesin uhrevilikten egzotikliğe doğru dönüşümü, sesin değil kulağın ideolojisini gösterir. İşte bu yüzden merhametin tarihini başka yerden yazmak gerekir belki. Yaşantının orta yerinde kimin, nasıl bir üslupla, hangi koşullarda merhamet gösterdiğine bakmalı. Linç kültürünün, şovenizmin, faşizan duyguların ayyuka çıktığı günümüzde merhameti dişil zihniyetten okumak, kaçınılmaz bir ihtiyaçtır bana göre. Söz konusu dişil erdem olduğunda içi bulananlar için daha çekici gelebilecek başka bir önerim var. Dileyenler bütün dişil erdemleri perilere bırakabilir. Beklesinler hayatı.

Notlar


[1] Walt Whitman: The Complete Poems, Penguin Klasikleri seçkisi, 2004, Song of Myself, 843. dize: “I do not ask the wounded person how he feels, I myself become the wounded person”. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, "Taşın, doğanın, dişilin sesi...", Gazete Duvar, 7 Mart 2019

Farklı konuları bir arada ve birbirine dokunan bağlamlarla işleyen metinler, bizi başka temalarla karşılaştırırken aynı zamanda çoklu duyguları aynı anda hissetmemize sebep oluyor. Bunun getirdiği düşünme pratiği, bir yandan farklı görünen ama kendi içerisinde bütünleşen parçaların birbirine eklenmesini sağlarken, diğer yandan hissettirdikleriyle okura başka pencereler açıyor. Çünkü bir anlamda metinlerarası bir diyalogun içinde oluyorsunuz artık. Aynı kitabın içerisindeki her okuma deneyimi bizi türlü düşüncelerle buluşturuyor ve tüm metinlerin bir yerde diğeriyle ilişkilenen ayrıntıları olduğunu fark ediyorsunuz. Çünkü metnin düğüm noktası bu ayrıntılarda gizli oluyor, orası dönüp dolaşıp çıktığımız yer, duygularımızın ve düşüncelerimizin, metnin üzerimizde bıraktığı etkinin toplandığı yer. Bu nedenle derleme metinlerde o düğüm noktasını bulduğumuzda aslında tüm metnin sorunsalını da yakalamış oluyoruz. İşte ondan sonra çözme kısmına geçiyor zihnimiz, sorunu bulduğumuzda, metnin olanaklarıyla düşünme, imkânlı olana yaklaşma da sanırım burada başlıyor.

Sema Kaygusuz’un Metis Yayınları tarafından basılan, Aramızdaki Ağaç adlı metnini okurken yukarıda bahsettiklerimi düşündüm. Yazarın farklı yerlerde yazdığı yazılardan derlenen bir metin Aramızdaki Ağaç ancak bahsetmeye çalıştığım gibi farklı temaları olsa da ortak bir düğümde buluşan yazılardan oluşuyor. Sözün gelip dayandığı bir yer var. Yazarın kaygısını duyduğu, sancısını çektiği, öfkesini yönelttiği meseleler veya umuda kapı açtığı, nefeslendiği, elini uzatarak tutmaya çalıştığı, içine dert olanı paylaştığı durumlar. Kaygusuz dişil bir dil ile sesleniyor okura, bu dile doğa ekleniyor sonrasında tüm dile gelmeler, cümleye dönüşmeler dişilin ve doğanın sesinin birbirine karıştığı anlatılar oluşturuyor. Kadim metinlerin gizemi, çoğul duyuşların ahengi, taşın bile dile geldiği ama insanın sustuğu yüzleşilememiş geçmiş, yaşananlar, tanıklıklar, bellek, babaanne hikâyelerinin kıssası, kadınlar, arzular, kargalar ve çocuklar… Kaygusuz’un yazılarında yerini alıyor.

Kendimizi tanıyamayacağımız yaşanmışlıklar

Metinde şimdimize ve yakın tarihimize odaklanan yazılara da rastlıyoruz. Bu nedenle okurun bu metinlerde kendini tanıması da muhtemel görünüyor. Tanımaktan kastım yakın tarihe dayanan anlatılarda okur, metin içinde bir uzam belirleyip, oraya yerleşip kendisine bakabilir. Yazarın okuru götürdüğü o anlarda silik bir hatıraya dönüşüyormuş gibi olan canlanır, kelimelerle boyut kazanır ve yazarın verdiği biçimle somut bir hâle gelir. Kaygusuz’un yakın tarih odaklı metinlerinde de böyle olabileceğini düşünüyorum, en azından kendi deneyimimde öyle olduğunu söyleyebilirim. Çünkü bahsedilenler, enformasyon hızı nedeniyle geçip gitmiş gibi görünse de içimizde bir yerde yaşamaya devam ediyor, böyle karşılaşma anlarında, bize bıraktığı duygunun varlığını sürdürdüğünü fark ediyoruz.

İnançların çoğulluğu ve kişiselliği

Kaygusuz “Dilenci ve Allah” adlı metninde dinlerin, kutsal metinlerin nasıl bellekten belleğe aktarıldığını gösteren bir anlatıyla sesleniyor okura. Ve aslında inançların nasıl kişisel anlamları olabildiğini de gösteriyor. Kendince bir inanca sahip olan herkesin zihninde bir imge olarak beliren tanrının çoğulluğunu, geçmişten bugüne inançların, başka başka anlamlara geldiğini fark ediyoruz bu metinde. Ve bu inançların devletlerin, kendisine tanrı misyonu biçmiş yöneticilerin, silah tüccarlarının elinde nasıl bir anlam yıkımıyla karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Ayrıca dinin sabit bir kimliğe dönüştüğünde veya dönüştürüldüğünde, bireyi nasıl biçimleyip, sonrasında karşısına geçip ona kendi anlamını yüklediğini de. Şöyle diyor yazar: “Hâlbuki herkes kendi tanrısına, bir tek kendilerini koruyan tanrıya atıfta bulunuyor. Dolayısıyla herkes kendi tanrısının gözüyle bakıyor ötekine. Ya da ötekine bakamıyor bile.” Bunun üzerine düşününce, inançların tekil anlamlarından sıyrılıp bir göze dönüştüğünde, bu hele ki resmi bir göz ise nasıl “başka”yı göremeyecek kadar körleşebildiğini hatırlıyoruz. Oysa bu yazının başında eve gelen dilenciye Allah misyonu yükleyen bir babaanneden bahsediliyordu, yatay bir tanrı insan ilişkisi vardı. Birbirine ihtiyaç duyduğunda omzunu diğerinden sakınmayan bir ilişkiydi bu. Tanrı kurumlaşınca oluyor belki de olan, birileri onu kendi nesnesi haline getirip onu bir güç unsuruna dönüştürünce kitleye onun gücünden korku salınca. Oysa tanrının gözünün herkesi, en çok da egemenin diğer tarafına düşeni görmesi gerekmez mi?

Kaygusuz şöyle özetliyor durumu: “Taş, ağaç, gök, kuş, deniz, yeryüzündeki bütün varlıkların canlılığını kutsayan, uğruna kan dökülen hiçbir şeyi kutsal bulmayan biri olarak, inanç konusunda bildiğim biricik deneyim, insana tükenmez bir yaşam duygusu veren gizem duygusunun ölçülemez derinliğidir. Bu derinlik başka dinlerden olanları bir kütle olarak görmek yerine, her bireyin kendiliğindenliğine merak duymakla açılır.” Her bireyin tanrısı, inancı kendinedir, ritüel pratikleri, tanrıyla ilişkisi o kendiliğindenlikte saklıdır. İnsanları bu nedenle bir inanca sabitlemektense, tanrıyı kendi tekeline alıp senin gözünü onun gözü yapmaktansa, bir de bu açıdan baksak ne güzel olurdu değil mi?

Avrupa’da Türkiyeli yazar konumu

Kaygusuz’un dert ettiği meselelerden birinin de yurtdışında Türkiyeli bir yazar olarak bulunduğu zamanlarda, kendisine biçilen misyon ve yüklenen anlam olduğunu görüyoruz. Bu biraz “şarkiyatçılık”la da ilişkileniyor elbette. Bunun anlamı; yazarı bir kimlikle özdeşleştirip, ondan yaşadığı yere kendi gördüğü yerden bakmasını istemek ve böylece onun tekil varlığını görmezden gelip, onu bütünleştirici bir yaklaşımla ele almak, yani ondan kendi duymak istediklerini söylemesini beklemek. Oysa yazarın kendine dair bir oluşu var ve bu sanırım sadece Kaygusuz için değil, başka ülkelerde Türkiyeli veya batılı olmayan konumda bulunan yazar için de sorun teşkil ediyor. Yazarın Avrupa’da yaptığı okuma günlerine dair söyledikleri konuyu daha anlaşılır kılıyor: “Daha sonra Avrupa’da yaptığım okuma günlerinde, daha birçok gazeteciyle yaptığım söyleşide fark ettim ki, kadın çocuk, azınlık sorunlarının ve insan hakları ihlallerinin sürdüğü bir ülkede genç bir kadın olarak yazı yazıyor olmamın hayretiyle de karşılanıyordum. Ben Türkiyeli’ydim ve okurlar benden Türkiye’yi dinlemek istiyordu. Kürt meselesi, Ermenilerin yaşadığı büyük felaket, askeri himaye sistemi, Atatürk’ün aşırı sembolleştirmesi ve ılımlı İslam hareketi gibi bildik meseleler üstüne yazar ve konuşursam çok daha merak uyandırıcı bir “yabancı” yazar hâline gelecektim…” Elbette Kaygusuz’un bunlar hakkında söyleyecekleri olabilir ancak burada sorun Batı’nın karşısındaki insana bir kimlik giydirip, onu oraya sabitlemesi. Bu Said’in “hâkim bir emperyal kültür tarafından üretilen temsil” (akt. Mollaer, 2019: 144) dediği durumun da karşılığı bana kalırsa. Karşısındakini kendi gözünün biçimine sokarak, onun varlığını dışlamak anlamını taşıyor aynı zamanda. Kaygusuz bu durumdan, sabit bir verili kimliğe göre beklenen hareketten bahsediyor kitapta, farklı bağlamlarla ama bir şekilde birbiriyle ilişkilenen yerde duran bir sorun olarak tartışıyor meseleyi. Türkiyeli veya Avrupalı olmayan bir yazarın kendisini kendisi gibi temsil etme hakkına dikkat çekiyor böylece.

İnsan yanlı tavır

Aramızdaki Ağaç kitabında öne çıkan konulardan biri de türcülük ve insan yanlı bakış. Başta da bahsettiğimiz gibi yazarın aslında tüm metinlerinde bir şekilde doğacı bir yan ile karşılaşıyoruz. Kaygusuz, insan yanlı bakışın kendi dışında kalan türlere yüklediği anlamları ve bunların nasıl insanca bir iktidar ilişkisiyle ortaya çıktığını sorguluyor. Ve bu durumun, hayvan varlığını kendi oluşundan çıkarıp, insani bakışla ona nasıl anlamlar yüklemeye sebep olduğunu vurguluyor. Örneğin; “Dünyalılar” adlı metninde karga ile ilgili şöyle söylüyor, “Parlak birer cisim sandıkları için ölmüş insanların fosforlu gözlerini almaya kalkıştıklarından olsa gerek, besle kargayı oysun gözünü, atasözüyle insan âleminin karanlık bir yanına itilmiş, uğursuz varlıklar olarak resmedilir çoğu kez.” Oysa yazarın da bahsettiği gibi karga alet kullanan ve parlayan nesnelere ilgi duyan bir varlık yani onun oluşunun gereği gözün parlaklığına kapılmak, insan tarafından bir damga konusu edilen durum onun kendiliği ile ilgili. Bu bana Ariel Suhamy’nin “Spinoza ve Yaratıklar” kitabında Spinoza’dan yaptığı alıntıyı çağrıştırdı, ona göre: “Burada doğanın diğer bireyleri ile insan, akıl bahşedilmiş olan insan ile gerçeğin bilgisinden yoksun olan ya da delilik, hezeyan ile akıl arasında bir ayrım gözetmiyoruz. Her şey doğasının yasalarından kaynaklanan egemen bir hak uyarınca davranması gerektiği gibi davranır ve başka türlü davranmaz” (a.g.e. 39). Buradaki kilit nokta, doğa yasalarının tanıdığı hak, Spinoza buna “doğal haklar” diyor bunun anlamı doğanın her bireye verdiği hak, her varlığın kendi oluşu içerisinde davranma hakkı. Örneğin, bir insanın yapabildiği, gücünün yettiği şey onun hakkıdır tıpkı bir hayvanın yapabildiğinin, kendine has davranmasının onun hakkı olduğu gibi. Bu doğadaki varlıkların, insan kurgusunun dışında kendi olma biçimlerine işaret eden bir durumdur. Kaygusuz’un kargaya yüklenen insan bakışına yaptığı atıfla, “besle kargayı oysun gözünü” tabirindeki durum aslında onu oluşunun dışında değerlendirmek ve onu kendi bakışının “karanlık” tarafına çekmektir ki Kaygusuz kargaya yüklenen pek çok başka olumsuz ifadeden de bahsediyor. Kısacası, yine yazarın ifadesiyle: “Hayvanlığından edilen her hayvan, insani bir algının bütünleyicisi, gizemli bir yabancıdır çoğu kez.”

Yüzleşilememiş olandan kalan

Kaygusuz’un kitabında yüzleşilememiş olduğu için içimizde taşıdığımız, bir miras gibi aktardığımız katliamlar, acılar, zulümler de yer ediyor. Resmi tarihin kronolojik karanlığına bırakılmış, sayıya dönüştürülmüş, “ben” olanı kaybettirmiş kara sayfalar. Yıkımı sadece ortadan kaldırma olmayan, bellek müdahalesi olan yok edişler. Taş diye basıp geçtiğimizin altından fışkıran çığlık. Gezi Parkı merdivenlerindeki ve çevre mahallelerdeki kaldırım taşlarının akıbeti mesela, yerle bir edilen Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi ve mezarlıktan kalan taşlardan bahsediyor yazar. Ve şöyle düşünüyor insan, bu coğrafyanın karanlığının ve yüzünün gülmeyişinin bir nedeni olabilir mi tüm bu özür bile çok görülmüş geçmiş. Yeşerenin altındaki toprağın yüklendiği acıdır belki de her şeyimizi kurutan. İşin daha üzücü yanı her gün daha çok nefret üreten bir resmi söylemle yaşıyorken, mezar hakkı bile tartışma konusuyken, “ölüm ahlâkı”ndan yoksun bir güruhla yaşıyorken ne söylenebilir. Bu nedenle Kaygusuz’un belleğe ve yüzleşmeye atıf yapan metinlerinin her cümlesinin gösterdiği çok şey var bence. Çünkü yazar taşın sesini getiriyor bize, mezarların, anıtların öylesine olmadığını, ölümün, acının bir film karesinde nesne gibi işlenemeyeceğini, sanat yapıtının hakikatteki rolünü anlatıyor.

Bir de “başka” olarak kurulandan kolayca talep edilenin yukarıdan tavrını hatırlatıyor Kaygusuz. Mesela, “Ezeli Bir Yabancı Alevi” adlı metninde, Tuncer Kurtiz’in Alevi mezarlığına gömülme talebinin kabul görmeyişine gelen eleştirilerde, nasıl bir halkın inancının sadece simgesel anlamlara hapsedildiğini gösteriyor. Onca acıya, katliama maruz kalmış bir topluluktan nasıl kolayca bağışlayıcılık, iyilik talep edilebildiğini ve bir halkın indirgendiği karikatürize anlamları. Acının dile getirilmeyişinin altındaki o korkulu bekleyişi ve çoğunluğun buna yüklediği iyimser politik tavrı. Kısacası, Kaygusuz’un metni bu toprakların gül bahçesi vaat etmeyen yanları üzerine de düşündürüyor okuru. Eşitsiz ilişki biçimlerinin hayatın ayrıntısında nasıl gizlenmiş olduğunu gösteriyor. Tüm bu bahsedilenlerin yukarıdan bir hümanizm ile kavranamayacak şeyler olduğunu hatırlıyoruz böylece veya yazıklanmanın da çözüm getirmeyeceğini.

Sema Kaygusuz’un Aramızdaki Ağaç kitabının odağında; doğaya, kadına, “başka” olarak kurulmuş olana reva görülen hayatın ortak nedenleri var. Eşitsiz ilişkilenme biçimlerinin, yukarının bakışının, kurumların gözetiminde benzer şeyler yaşaması bu ve aynı zamanda metnin düğüm noktası… Düğümün çözümü ise dişil bir zihniyetin merhametinde yatıyor, yazarın da dikkat çektiği gibi, Rakel Dink’in “bir bebekten katil yaratan karanlığın sorgulanması”nı vurguladığı konuşmasındaki merhamet bu, sadece insanın değil doğanın da sesi olan dişil bir bakış. Ayrıca ‘arzu’ diyor yazar, bu da çıkış olabilir. Kitabın son cümlesinin de söylediği bir şey var bize: “Dost. Mümkünse bir ağaç bulunsun aramızda. Kendi ödümüzdeki arzudan başlayalım.”

Devamını görmek için bkz.

Esra Yalazan, "Merhametin dili ve 'Aramızdaki Ağaç'", ahvalnews.com, 9 Mart 2019

Bazen sevdiğim kitapları onları sevme ihtimali olan okura anlatmak için okurken, zihnimde bir yarık oluşuyor. O vakit okumanın rutin ağırlığından sıyrılıp biraz soluklanabilmek için yazının mahrem dünyasına sokuluyorum.

Epeydir uzak kaldığım mavi defterim, bu dünyanın ağrısıyla, hoyratlığıyla, acımasızlığıyla baş edebilmem için merhametli bir kız kardeş gibi eşlik ediyor bu aralar.

Lekesizliğiyle kışkırtan boş sayfalara dalgın bakarken, ruhumu düğümleyen duygu karmaşasının yazdıkça çözüleceğini biliyorum. Kelimelerin cezbedici tuzaklarına, hayatı yazının tecrübesiyle, sezgisiyle kavrama gücüne inanıyorum çünkü.

Okuduğum hikayedeki bir an, bende iz bırakmış başka bir anla buluşup yazının diline dönüştüğünde, olup biteni daha iyi görüyorum. Avını yakalamak için ağaca tırmanan kedinin gayretini, gizlenmek için aşağılayıcı cümleler kuran bir erkeğin sesini, suçluluk duygusu biriktirmiş ihtiyarların hırçın cümlelerini, birbirlerine ihtiyatla yaklaşırken bile ruhlarına merhametle dokunan kadınların iç sesini yazarken daha iyi hissediyorum.

O sabah da öyle oldu. Erken baharın ilk müjdecilerinden olan neşeli mimozaları koklamak için dışarı çıkmadan evvel defterimi ve Sema Kaygusuz’un kitabını çantama attım. Heyecanlı kuşlar misali etraflarındaki her şeyle “cilveleşen” kadınların olduğu bir kafeye oturdum.

Onların cıvıldaşmalarını dinlerken “merhametin” farklı anlamlarını düşündüm. Merhametin acımakla karıştırılan yüzünden uzaklaştıkça hayatı incelten yüzüne yaklaştım. Eğitimci ve filozof Andre Compte- Sponville, “Merhamet, başkasının ıstırabından zevk alan acımasızlığın ve bunu dert etmeyen bencilliğin tersidir” der.

Ben merhametin bir erdemden ziyade ‘duygu’ olduğunu düşünen Rousseau’ya ve merhametin eşitler arasında ıstırap çekenle aynı düzlemde paylaşıldığında hakikatine kavuşacağı düşüncesine yakın duruyorum.

Yirmi bir yazından oluşan Aramızdaki Ağaç’ı okurken, esas itibarıyla “şeyler” arasında incelikli bağlar kuran bu ‘dişil’ yaklaşımın kitaba hakim olduğunu düşündüm.

“Periler” başlıklı yazı da diğerleri gibi yazarın hayatından yazıya süzülen bir hikayeyle başlıyordu; “Perilerin kol gezdiği bir evi vardı babaannemin.” Okurken, bu ilk cümleyle birlikte başlangıcı ve sonu olmayan bir zamandan bugüne doğru döngüsel hareketlerle halka hakla genişleyen bir yolculuğa çıktığımı anladım. Kaygusuz, doğal bir akışla, yaşadığı coğrafyanın tekinsiz uçurumlarından kendi geçmişine, oradan modern dünyanın hızla değişen evrensel kodlarına ve bugünkü Türkiye toplumunun dile gelmesi zor, çaresiz hallerine bakıyordu:

“Geceler boyu anlattığı masallarda, kendi imanının aynısını göğsüme eklemeye çalışıyordu. Bir insana bakınca açlığını görmenin ince bilgisi vardı onda. İncirin karşısında incir, karanlığın içinde karanlık, suyun önünde su olma bilgisi. O bilgiyi merhametinden alıyordu...Babaannemden ve ‘Git bir kusur işle, yeter ki sana yakışsın’ diyen annemden sonra, hayatıma giren bütün kadınların, açık yaralarla gezinen, aldığı yaraları kedi gibi yalayıp durmaktansa başka bir insanın acısını duymak için iyileştirmeye yeltenmeyen çok özel insanlar olduğunu fark ettim.”

Yazmanın, yaşamanın, ötekinin acısıyla hemhal olmanın sır olmayan “sırrı” bu incelikte saklı. Yazarın kendi deyişiyle kendi dillerini yarattıkları için neye gülüp neye ağladıklarını tam anlayamadığınız, uzaktan bakıldığında korkutucu olan kadınların “ruhsal yeteneği” olan merhametini resmederken kişisel ve toplumsal tarihte iz bırakan hadiselere dokunmasının bir karşılığı var.

Üst üste yığıldıkça hayatın köklerini örten, düşünceleri bulandıran acı bulutlarının arasından içi boşaltılmamış umudun kıvılcımlarını da göstermek istiyor sanırım:

“Kadınlar birbirlerini sevdikçe ister istemez uzağa fırlatılırlar. Egemen kalabalığın yüzeyselliği karşısında afallamaları bundandır. Tartışması bitmiş tartışmaların içine çekildiklerinde domuzuna susmaları da. Ama söz konusu merhamet olduğunda, bir kadının herkesten başka bir cümle kurduğunu, bu cümleyi kurarken dini, imanı, insan haklarını, özgürlük bildirgelerini, sözcük sözcük ölçülerek yazılmış manifestoları bir nefeste nasıl da aştığını görmüşsünüzdür. Yalın, kendiliğinden gelen bir bilmekle merhameti alır, yoğurur, tekrar içimize iteler. Toplum ondan ilenme, çığlık çığlığa yas beklerken.

‘Yaşı kaç olursa olsun, 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim’ diyen Rakel Dink, üstünde hiç durmadığımız merhametin tarihine yeni bir harf düşmüştür aslında.”

Romanlarını da severek okuduğum Sema Kaygusuz’un türleri ustalıkla buluşturduğu denemelerinin, şahsi kanaatlerini aşan sağlam bir çatısı ve akışı var. Değindiği halleri, kavramları, hadiseleri derinleştirmek adına tarihin, mitolojinin, edebiyatın, felsefenin, sosyolojinin alanına gerektiği kadar sokularak anlatısını evrensel kılıyor.

Merkezden, bulunduğu yerden, ‘an’dan, kimliksizliğe, sınırsızlığa, ortak kültürel ve insani değerlerin dünyasına açılan, yeryüzündeki bütün şeylerin aynı özden geldiğine inanan eşitlikçi yaklaşımı, bu yazıların birer ‘tanık’ olarak yaşama, geleceğe kalma arzusunu da duyuruyor.

‘Buradan Bakmak’ başlıklı yazı, yazarların dinsel, siyasi, kültürel aidiyetlerden bağımsız bireysel duruşunu, kültür simsarlarını, hazır kimliklere teslim olan sanatçıları, “çok kültürlülüğün” çarpıtılan anlamını, Türkiye topraklarının kadim geçmişini, tarih boyunca yaşamış farklı inançları ve Almanya’da kendisiyle romanı üzerine yapılan bir söyleşinin hikayesini aktarıyor. O yazıda üslubu da tanımlıyordu:

“Beslendiği sayısız kaynak vardır. Annenin, babanın dilinden tutun, ataların bıraktığı sözlü mirasa, kültürel algılardan dilin güncel tazeliğine, sözcüklerle kurulan müziksel ilişkilerden kitaplarla oluşan edebiyat geleneğine değin bir dolu kaynağın can verdiği biricik bir söyleyiştir üslup. Dolayısıyla yazmak, yazarın benliğini ötekine emanet edişidir...Bir teslimiyettir yazmak. Bu yüzden biraz da belalı bir iştir.”

Ve hayatın özüne yapılan yolculukta, kendini ötekiyle keşfetmek, yeni bir hayat tasavvuru yaratmak, vaktin ruhuna, iklimine göre göç eden kuşlar misali dünyayı dolaşan hikayeleri anlamlandırmak, sessizlikler arasındaki boşlukları sözcüklerle doldurarak acıyı katlanır kılmaktır aynı zamanda. Bu yolculuk da ancak yazarın vurguladığı türden samimi, korkusuz, hesapsız bir “teslimiyetle” mümkün bana göre.

Bu kitapta farklı izlekleri takip eden, meselesini çok katmanlı anlatan yazılar, ülkenin tarihine, yaşayış biçimine, güncel siyasetine, toplumun zaaflarına, muhtelif vesilelerle yazı bütünlüğünü bozmadan dokunuyor.

Dini aidiyetlerin katı bir kimlik saplantısı haline dönüşmesi, inançta ‘gizem duygusunun derinliği’, kadın bedeninde tasvir edilen adalet tanrıçalarıyla bugünkü adaletsizlik arayışındaki köprü, ataerkil devletin sadece beden olarak gördüğü kadınlar, baskı dönemlerinde her şeye rağmen yaşam tutkusunu dirilten halklar, yazarlar, ‘ulusal edebiyat’ sınırlarına sıkıştırılan sığ zihniyetin tahlili, emir-itaat ilişkisinin insandaki yakıcı karşılığı, katliamlarla yüzleşemeyen kuşakların utancı, ataların kalıplaşmış zihinlerine itiraz edemeyenler, mücadelenin tarihini yazmanın önemi, açlığı yaratanların vahşeti, dedikodunun toplumsal ilişkileri yıkan zehri ve ölülerin eşitsizliğiyle farklı patikalara doğru yol alan bir anlatı çeşitliliğinden bahsediyorum.

Sınırlı bir yazıda, bende iz bırakanlardan merhamet meselesini seçmemin bir sebebi var. Yazar, “Merhametin tarihini baştan yazmak gerekir. Yaşantının orta yerinde kimin, nasıl bir üslupla, hangi koşullarda merhamet gösterdiğine bakmalı. Linç kültürünün, şovenizmin, faşizan duyguların ayyuka çıktığı günümüzde merhameti dişil zihniyetten okumak, kaçınılmaz bir ihtiyaçtır” dediğinde, ben hayatı kuşatan bütün gönüllü aldanışları, adaletsizliği, hatırlayışları, unutuşları, eril tahakkümün nobranlığını düşünüyorum.

Aynı yazıda ıstırabın mucizesini hissedebilme dürtüsünden bahsederken, Walt Whitman’ın şiirinden bir mısra aktarmış: “Yaralı birine nasıl hissettiğini sormam, ben kendim yaralı biri olurum." Bu ürpertici hatırlatma, sadece toplumsal ilişkilerdeki tahribata değil, kişisel hayatlarımızın, zamanın, hatıralarımızın incindiği mahrem bir yere de dokunuyor.

Sahih yüzleşmelerin, konuşmaların, hissedişlerin, yazıyla teslim olmanın, sanatla direnmenin, kendi olma dürtüsüne sahip çıkmanın, adalet bilincinin küçümsendiği bir iklimde, coğrafyada yaşamamız mı sebep bilmiyorum ama bu mısranın bendeki karşılığı epey yüklü.

Sevdiğim yazılardan biri “Kibrin Gizli Senfonisi”sinde, kendini beceriksiz olarak tanımlayan bir erkeğin yapay kırgınlığı üzerinden hayatla bir ilişkilenme biçimini anlatıyordu. (Ranciere’in ‘Cahil Hoca’ kitabındaki Jacotot öğretisini de hatırlatarak)

“Özgür’ün becerememek üzerinden mistifiye ettiği tavır öyle ustalıklıdır ki, Aslı sahip olduğu bütün yeteneklerden ve yapabildiği her şeyden övünmekle suçluluk duymak arasında içten içe çatışma yaşıyordur şimdi...Oysa bu topraklarda binlerce çeşitlemesine rastlayacağımız Özgür’deki höyüntü huyun adı tuhaftır ki harfi harfine kibirdir. Kendinden yeni bir doğa, yeni bir ağaç, yeni bir dil, yeni bir şefkat, yeni bir içerleme, yeni bir hayret, yeni bir son yaratamayanların yapış yapış kibri.”

Burada işaret edilen kibir, yazarın da hatırlattığı gibi binlerce türüne rastladığımız, (politik, kültürel, toplumsal vs.) kendinden yeni bir umut, hayal, dil, merak, yeni bir hayat ihtimali, merhamet yaratamayan ve muhatabına da yaratma fırsatı vermek istemeyen, kendisiyle birlikte etrafındakileri de sakat bırakan bir sıkışmışlık hali. Bu çaresizlikten sıyrılıp hayata tutunmaya yeniden inanabilmek için andaki sonsuzluk duygusunu hatırlatan yazıya dönmek istiyorum.

Sema’nın babaannesi o doğduğunda bahçeye bir incir ağacı dikmiş ve altı yaşında incirin ilk meyvesini yediği gün ağacın kardeşi olduğunu söylemiş;

“Onunki ağaçlarla insanları aynı seviyede gören değişik bir bilince denk düşüyordu belki. Belki de şeyler sırf dünyada varoldukları için eşittirler."

Bu kadim yasanın kendisinde bıraktığı izi iki zaman tanrısı Khronos ve Kairos’un bakışıyla anlattıktan sonra, okuduğu edebi metinlerdeki kadim hissedişi vurguluyordu. Yüzeysellikle duygudaşlık arasındaki farkı da hatırlatarak.

Ve sonunda yazıyla dünyayı kucaklayışını ifade ediyordu:

“Okumak sadece bir zevk meselesi değil, aynı zamanda sözcüklere temas ederek dünyaya kavuşma meselesidir.”

Bu kitaptaki yazılara, hikayelere dahil olmak, başkalarının yaralarını kendi yaralarımızla hissedebilmek için Sema Kaygusuz’un da yazdığı gibi belki önce bir parçamızı açığa çıkarmayı ve geçmişi, şimdiyi ve geleceği buluşturan “anın” içinde olmayı denemeliyiz.

İnciri kardeş olarak kabul eden yazarın diriliğini, kötümserliği dışlamayan umudunu, cesaretini, direncini, özgürlük hayalini sözcüklerin ruha ve akla değdiği her yerde, “aramızdaki ağaçla” görüp, iyileşmek için bir adım daha attım. Siz de görün isterim.

Devamını görmek için bkz.

Adalet Çavdar, "Dünya benim mahallem", T24, 21 Mart 2019

Duygular, mekânlar, ortak hisler üzerine kurulu metinler, yazarın hayatından bir anı ile başlıyor ve o anının değdiği bütün kapılar metnin içinde bir bir açılıyor. Aklımızın içinde bir labirente sokuyor bizi Sema Kaygusuz, günlük hengameyi yaşarken bir an olsun durup düşünmediğimiz, hissetmediğimiz bazı duyguların, duyuların pencerelerini aralıyor, salonun ortasına perilerini davet ediyor. Sonrası hep beraber çember hâlinde bir sohbet ortamı. Siz dilerseniz buna dertleşmek deyin, dilerseniz paylaşmak ya da sadece kuyruğu birbirine değmeyen kırk tilkiye nedir derdiniz, neden böylesiniz diye sormak.

Sema Kaygusuz’un 21 düzyazısını bir araya getiren Aramızdaki Ağaç, yazarın farklı zaman ve mekânlarda yazdığı yazılardan oluşuyor.

Beni metinlerin içinde en etkileyen şey yazarın inceliğe verdiği önem oldu. Kabalıktan ve gürültüden yorulan insanlar için Kaygusuz’un metinleri bir dinlenme ve dinleme molası verdiriyor. Birbirinden bağımsız görünen metinlerin aslında hepsi bir fanusun içinde bugün birbirimize duyuramadığımız sesleri usul usul çıkarmamızı sağlıyor. Edebiyat, tarih, mitoloji, din, felsefe, sosyoloji, politika pek çok alan metinlerin içinde yerlerini alıyor. Bir meseleye ne çok yukarıdan ne de çok içeriden bakıyor yazar, kendisi ve dünya ile arasında koyduğu mesafeden yaklaşıyor yazdıklarına.

Temel konulardan biri merhamet örneğin; merhametin tarihinin başka yerden yazılması gerektiğinden bahsediyor. Merhamet hem duymaya hem duyulmaya ihtiyacımız olan temel duygulardan biri belki de. Üstüne çok uzun düşünmek gerekir. Merhamet, Kaygusuz’un metinlerinin tam ortasında duruyor ve kendini hatırlatıyor.

Kadınlar ve kadın arkadaşlığı, adalet, devlet, anne, kız çocuğu olmak, nineler, ağaçlar, mahalleler sıra sıra dizilip kendilerini anlatıyor. Metinlerden biri Pınar Selek’e ithaf edilmiş ve Selek’in ağzından annesine bir mektup gibi yazılmış. “Üç Kelebek” adlı bu metnin içinde Kaygusuz, “Dünya benim mahallem anne. İnsanların için için ağladığı ve elbette kahkaha attığı her yer benim yuvam” diyor. Kitap, yazarın bu iki cümlesi gibi sanki onun dünyasını ve mahallesini anlatıyor. Kaygusuz, bize gönlünü açıyor. O gönlün içerisinde cesaret ve öfke de var. Kimseyi görmezden gelmeyerek yazıyor.

Bütün bunların yanı sıra, bazı tanımların içinde nasıl yaşandığından bahsediyor yazar: Türkiyeli, şarap içen, kadın yazar. Bu tanımla cebelleşme hâllerini anlatıyor. Sanat ve yazmak meselesi üzerine düşüncelerini dile getiriyor. Kadınlık meselesini bugünden, mitolojiden ve babaannesiyle anılarından, onun anlattığı hikâyelerden dile getiriyor.

Kaygusuz’un metinlerinin bir diğer ortak noktası ise doğa. İncir ağacını kendine kardeş belleyen kadının, kargalarla yaşadıkları da var kitapta.

Sema Kaygusuz’un metinleri bugüne dair bir dertleşme. En derin diyebileceğim budur. Kitabın son yazısı “Öd” ile dost olmak üzerine konuşuyor. Sitem değil ricada bulunuyor. Şu her şeyiyle kötü günlerin içinden aramızda bir ufak bir mesafe ve biraz incelikle, yalnız kalmanın altından da kalkılır lakin herkesin yalnız olduğunu düşündüğü bu günlerde, devam etmek için bir öneri sunuyor.

Devamını görmek için bkz.

Uğur Aktaş, "Sema ile Aramızdaki Ağaç, şiir", K24, 28 Mart 2019

Aramızdaki ilk düğümü Sema attı. “âlem, öldüğümde” isimli şiirimi alıp Yere Düşen Dualar kitabının ortasına koydu; aynı şiir benim kitabımda Sema’ya hediyedir. Kitaplarımızda birbirimizin adı var, birbirimizde hakkımız var. Sonradan o şiirin olduğu kitabım yayımlandığında, “seninle aramızda büyük bir orman var” diye imzaladığımı hatırlıyorum. Sanırım Sema o şiirde en çok “yeryüzü tanımaz denizi/ sadece ıslak bazı çukurları” dizelerini sevdi, en azından ben öyle olsun umuyorum.

Sema’nın son kitabı Aramızdaki Ağaç’ı okuduğumda, bu tahminim biraz daha güçlendi. Yazılarında Hölderlin’in “insan pek çok şey yaşadı/ ve birçok göksel şeyi adlandırdı” dizelerini tekrarlaması da buna kanıt; alıntıladığım dizelerimdeki kastım her ne kadar tersi olsa da. Kısa yoldan İlhan Berk gibi diyelim; “adlandırmak ölümdür.” Bana kalırsa, insan dille beraber büyük bir istifleme işine girer, kültür, örf, fikir, deneyim… Artık adlandırdığı ne varsa biriktirmeye başlar; daha da önemlisi dillendirdiği, adlandırdığı şeyi duraksatır ve artık hiçbir şey ilk hâli gibi ya da ilk seyrinde değildir. Hölderlin’den yolla diğer tarafa meyletse de Sema da hissediyor bunu: “Sözcüklerden başka hiçbir halt olmadığımızı düşündüğüm zamanlar oluyor. Halt derken kelimenin tam anlamıyla insanın kendini türlü yanılgılarla, kanılarla, inançlarla katıp karıştırarak var ettiğini sandığı benlik bulamacından söz ediyorum, konuşa konuşa zihinsel bulamaç olduğumuz halimizden.”

Dilden sonra hiçbir şey olduğu gibi değildir insan için, yazık! Örneğin, cam: “Soda ve potas katılmış silisli kumun ateşte eritilmesiyle yapılan sert, saydam ve çabuk kırılır cisim.” İnsan bunu deneyle, fenle bilir, tanımlar; kum ile cam arasında kopmaz bir bağ, kumun yeni bir imkânı vardır artık; kumun hâli, imgesi, kendiliği camda duraksar. Şiir biraz da şeyleri sıfatlarından temizleme işidir bana kalırsa; üstüne söylenmiş şeylerden ayırma. Şiir için bu böyledir belki ama sanırım edebiyat için tersi daha kullanışlıdır; diyelim demirdeki cinayet imkânı.

Benim şiirle aradığım “ilk el”lik; “göksel şeyler”in, adlandırılmadan öncesi ya da tam dile geldiği andır. Kaba bir yabansılık değil elbette bahsettiğim. Şeylerin göze ilk göründüğü, olan bitenin ilk imgesi, yeni, çapaklı; kimilerinin hamlık dediği. İnsan anlığının şeyler karşısındaki ilk müdâhilliği, maruzluğu. Kuş var, uçmak var, gözün bunu gördüğü var elbette; ama insan ötekine “kuş uçuyor” cümlesini ilk kurduğunda, Hölderlin’in aynı şiirin devamında dediği gibi “bir diyalog olduğumuz”da, bunun akıldaki, kalpteki, tasavvurdaki, hâldeki etkisi bahsetmeye çalıştığım. Bir karşılama işi. Şiir “kuş uçuyor” dendiği anda parlayıp o anda bitiyor bana kalırsa, bu hâl tanımlanmaya, anlatılmaya, dolayısıyla bir diyalog olmaya başladığında ise edebiyat oluyor sanırım. Elbette böyle bir iki cümleyle anlatılabilecek bir ayrım, bir eşik değil bu, çokça düşünülmeli, yazılmalı ancak bana kalırsa dünya tam da orada değişiyor ve insan doğasından tam da orada ayrılmaya, uzaklaşmaya başlıyor. “Bilmek lanetlenmektir,” evet ama “bilmek lanetlemektir” de aynı zamanda. Hölderlin bunu insan lehine ileriye götürerek “ve birbirimizi duyabildiğimizden beri” diye devam ediyor. Oysa bu, bizim dilin imkânıyla doğaya atfımızdır, çünkü “yeryüzü tanımaz denizi.” Sema’nın kitabında bahsettiği sıkıntıyı ben buradan okuyorum. Dille beraber, kuşun uçmasının her yerlerde imkânlı olması, diyelim bu düşüncelerin metroda, yer altında okunması kuşun, uçmanın doğallığına halel getiriyor. “Ben de birçokları gibi teskin edilemez bir gurbetlik duygusu, sürgünlük kederi, doğadan koparılmış olmanın iç sıkıntısı, sıradüzenli zamana ayak uyduramamaya içkin parçalanmışlık duygusuyla uyumsuzluk çekerim.”

Sema’nın apaçık ya da imâyla her fırsatta dem vurduğu, “insanlığın ortağı olduğu kadim hissediş,” “bütün aidiyetleri aşan ortak bir ruhsallık” dediği şeyin bu “dilsiz alan,” bu eşik olduğunu düşünüyorum. Sema’nın “doğal edebiyat” derken özlemini çektiği, tüm bir insanlık kültürünün, şeyler, olan bitenlerle ilgili her renkten, türden, dilden anlayışın, yorumun önemsiz kaldığı bu alan sanırım. Ama ne ki, bununla ilgili konuşunca o alan bir “benlik bulamacına,” o herkes için olan “yekpare bilinç”te kırılmalara neden oluyor.

Şimdi bunları düşünürken, Sema’nın yazdıklarını, romanlarını, anlatılarını okurkenki fikirlerimden cümleler geliyor aklıma. Onun büyük bir dağa yaslandığı, kendini, ötekini hiçbir yere koymadan herkes için olan o kadim cevhere, yukarıda bahsetmeye çalıştığım eşiğe olanca doğallığıyla yaklaşıp karıştığı fikri bende çok güçlü. Bildiği her şeyi yanında götürüyor, doğala, “kendi”ye en yakın bir varlıkla yaklaşıyor şeylere, özgünlüğü de elbet buradan geliyor. “Kendi olmak,” yukarıda bahsetmeye çalıştığım nedenlerle ve bu insan bilinciyle, Sema’nın dediği gibi “benlik bulamacı” ve “yekpare bir bilincin kırıkları” ile hiç kimse için mümkün değil ne yazık ki, çoktan bir diyalog olduk çünkü! Ama Sema’da her şeye karışmaya meyilli bir açıklık, bir kardeşlik, duygudaşlık, bir birlik duygusu var. “Bir yangının kül ettiğini bildiğim bütün bir mahlukatım. Hiçbir şeyi, fenalık ya da güzellik hiç fark etmez, dışarıdan seyredemeyecek kadar açım bu dünyaya. Bu öyle bir açlık ki, ancak çalıştığım, yazdığım, araştırdığım zaman kendimi doygun hissediyorum. Ben yangını seyredemem anne! Seyredip de ormanı kaplayan duman gibi gerçeği boğamam. Yangına şöylesi sokulup geri dönemem de.” Böyle diyor yokluğa doğru bir meyille, ancak ben çoğun o bulanıklığı gideren, o dumanı eliyle dağıtıp açıklığa kavuşturan, onaran bir hâl görmüşümdür Sema’da; ancak kadında görülebilecek bir merhametle.

İşte, bu açıklık ve “kadim hissediş”e olan iştahı, açlığı, Sema’nın aynı zamanda büyük bir şiirin çeperine, eşiğine sürünmesini sağlıyor; şiiri bunca sevmesinin, şiirden bunca ummasının nedeni bu olsa gerek. Şiirsel sıfatı, düzyazıya olduğu kadar, şiire de hakaret gibi gelir bana. Sema’nın hâli, dili, yazmadan öncesinde de şiirlidir ve biliyoruz ki ona açık olan, gören, isteyen için şiir, iki ayrı ağacın yaprağının savrulurken birbirine değmesi, çocuğun annesinden su istemesi ve diğer başka her yerdedir. Demem o ki Sema, doğumunda babaannesinin diktiği incire kardeş olması gibi, şiire de kardeştir. Altı yaşındayken babaannesinden şiirin en büyük sırlarından birini almış, bundan asla iflah olmamış, aksine buna kanıp bunu büyütmüş bir âal: “Babaannem yeryüzündeki bütün şeylerin aynı özden olduğuna dair kadim bir yasa koymuştu önüme.”

Evet Sema, öyledir; “kaldırırız taşı/ çukuru boşalır bir yerde.”

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova