ISBN13 978-605-316-155-4
13x19,5 cm, 120 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Sandık Lekesi, 2000
Doyma Noktası, 2002
Esir Sözler Kuyusu, 2004
Yere Düşen Dualar, 2006
Yüzünde Bir Yer, 2009
Karaduygun, 2012
Sultan ve Şair, 2013
Barbarın Kahkahası, 2015
Gaflet, 2019
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Esra Yalazan, "Merhametin dili ve 'Aramızdaki Ağaç'", ahvalnews.com, 9 Mart 2019

Bazen sevdiğim kitapları onları sevme ihtimali olan okura anlatmak için okurken, zihnimde bir yarık oluşuyor. O vakit okumanın rutin ağırlığından sıyrılıp biraz soluklanabilmek için yazının mahrem dünyasına sokuluyorum.

Epeydir uzak kaldığım mavi defterim, bu dünyanın ağrısıyla, hoyratlığıyla, acımasızlığıyla baş edebilmem için merhametli bir kız kardeş gibi eşlik ediyor bu aralar.

Lekesizliğiyle kışkırtan boş sayfalara dalgın bakarken, ruhumu düğümleyen duygu karmaşasının yazdıkça çözüleceğini biliyorum. Kelimelerin cezbedici tuzaklarına, hayatı yazının tecrübesiyle, sezgisiyle kavrama gücüne inanıyorum çünkü.

Okuduğum hikayedeki bir an, bende iz bırakmış başka bir anla buluşup yazının diline dönüştüğünde, olup biteni daha iyi görüyorum. Avını yakalamak için ağaca tırmanan kedinin gayretini, gizlenmek için aşağılayıcı cümleler kuran bir erkeğin sesini, suçluluk duygusu biriktirmiş ihtiyarların hırçın cümlelerini, birbirlerine ihtiyatla yaklaşırken bile ruhlarına merhametle dokunan kadınların iç sesini yazarken daha iyi hissediyorum.

O sabah da öyle oldu. Erken baharın ilk müjdecilerinden olan neşeli mimozaları koklamak için dışarı çıkmadan evvel defterimi ve Sema Kaygusuz’un kitabını çantama attım. Heyecanlı kuşlar misali etraflarındaki her şeyle “cilveleşen” kadınların olduğu bir kafeye oturdum.

Onların cıvıldaşmalarını dinlerken “merhametin” farklı anlamlarını düşündüm. Merhametin acımakla karıştırılan yüzünden uzaklaştıkça hayatı incelten yüzüne yaklaştım. Eğitimci ve filozof Andre Compte- Sponville, “Merhamet, başkasının ıstırabından zevk alan acımasızlığın ve bunu dert etmeyen bencilliğin tersidir” der.

Ben merhametin bir erdemden ziyade ‘duygu’ olduğunu düşünen Rousseau’ya ve merhametin eşitler arasında ıstırap çekenle aynı düzlemde paylaşıldığında hakikatine kavuşacağı düşüncesine yakın duruyorum.

Yirmi bir yazından oluşan Aramızdaki Ağaç’ı okurken, esas itibarıyla “şeyler” arasında incelikli bağlar kuran bu ‘dişil’ yaklaşımın kitaba hakim olduğunu düşündüm.

“Periler” başlıklı yazı da diğerleri gibi yazarın hayatından yazıya süzülen bir hikayeyle başlıyordu; “Perilerin kol gezdiği bir evi vardı babaannemin.” Okurken, bu ilk cümleyle birlikte başlangıcı ve sonu olmayan bir zamandan bugüne doğru döngüsel hareketlerle halka hakla genişleyen bir yolculuğa çıktığımı anladım. Kaygusuz, doğal bir akışla, yaşadığı coğrafyanın tekinsiz uçurumlarından kendi geçmişine, oradan modern dünyanın hızla değişen evrensel kodlarına ve bugünkü Türkiye toplumunun dile gelmesi zor, çaresiz hallerine bakıyordu:

“Geceler boyu anlattığı masallarda, kendi imanının aynısını göğsüme eklemeye çalışıyordu. Bir insana bakınca açlığını görmenin ince bilgisi vardı onda. İncirin karşısında incir, karanlığın içinde karanlık, suyun önünde su olma bilgisi. O bilgiyi merhametinden alıyordu...Babaannemden ve ‘Git bir kusur işle, yeter ki sana yakışsın’ diyen annemden sonra, hayatıma giren bütün kadınların, açık yaralarla gezinen, aldığı yaraları kedi gibi yalayıp durmaktansa başka bir insanın acısını duymak için iyileştirmeye yeltenmeyen çok özel insanlar olduğunu fark ettim.”

Yazmanın, yaşamanın, ötekinin acısıyla hemhal olmanın sır olmayan “sırrı” bu incelikte saklı. Yazarın kendi deyişiyle kendi dillerini yarattıkları için neye gülüp neye ağladıklarını tam anlayamadığınız, uzaktan bakıldığında korkutucu olan kadınların “ruhsal yeteneği” olan merhametini resmederken kişisel ve toplumsal tarihte iz bırakan hadiselere dokunmasının bir karşılığı var.

Üst üste yığıldıkça hayatın köklerini örten, düşünceleri bulandıran acı bulutlarının arasından içi boşaltılmamış umudun kıvılcımlarını da göstermek istiyor sanırım:

“Kadınlar birbirlerini sevdikçe ister istemez uzağa fırlatılırlar. Egemen kalabalığın yüzeyselliği karşısında afallamaları bundandır. Tartışması bitmiş tartışmaların içine çekildiklerinde domuzuna susmaları da. Ama söz konusu merhamet olduğunda, bir kadının herkesten başka bir cümle kurduğunu, bu cümleyi kurarken dini, imanı, insan haklarını, özgürlük bildirgelerini, sözcük sözcük ölçülerek yazılmış manifestoları bir nefeste nasıl da aştığını görmüşsünüzdür. Yalın, kendiliğinden gelen bir bilmekle merhameti alır, yoğurur, tekrar içimize iteler. Toplum ondan ilenme, çığlık çığlığa yas beklerken.

‘Yaşı kaç olursa olsun, 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim’ diyen Rakel Dink, üstünde hiç durmadığımız merhametin tarihine yeni bir harf düşmüştür aslında.”

Romanlarını da severek okuduğum Sema Kaygusuz’un türleri ustalıkla buluşturduğu denemelerinin, şahsi kanaatlerini aşan sağlam bir çatısı ve akışı var. Değindiği halleri, kavramları, hadiseleri derinleştirmek adına tarihin, mitolojinin, edebiyatın, felsefenin, sosyolojinin alanına gerektiği kadar sokularak anlatısını evrensel kılıyor.

Merkezden, bulunduğu yerden, ‘an’dan, kimliksizliğe, sınırsızlığa, ortak kültürel ve insani değerlerin dünyasına açılan, yeryüzündeki bütün şeylerin aynı özden geldiğine inanan eşitlikçi yaklaşımı, bu yazıların birer ‘tanık’ olarak yaşama, geleceğe kalma arzusunu da duyuruyor.

‘Buradan Bakmak’ başlıklı yazı, yazarların dinsel, siyasi, kültürel aidiyetlerden bağımsız bireysel duruşunu, kültür simsarlarını, hazır kimliklere teslim olan sanatçıları, “çok kültürlülüğün” çarpıtılan anlamını, Türkiye topraklarının kadim geçmişini, tarih boyunca yaşamış farklı inançları ve Almanya’da kendisiyle romanı üzerine yapılan bir söyleşinin hikayesini aktarıyor. O yazıda üslubu da tanımlıyordu:

“Beslendiği sayısız kaynak vardır. Annenin, babanın dilinden tutun, ataların bıraktığı sözlü mirasa, kültürel algılardan dilin güncel tazeliğine, sözcüklerle kurulan müziksel ilişkilerden kitaplarla oluşan edebiyat geleneğine değin bir dolu kaynağın can verdiği biricik bir söyleyiştir üslup. Dolayısıyla yazmak, yazarın benliğini ötekine emanet edişidir...Bir teslimiyettir yazmak. Bu yüzden biraz da belalı bir iştir.”

Ve hayatın özüne yapılan yolculukta, kendini ötekiyle keşfetmek, yeni bir hayat tasavvuru yaratmak, vaktin ruhuna, iklimine göre göç eden kuşlar misali dünyayı dolaşan hikayeleri anlamlandırmak, sessizlikler arasındaki boşlukları sözcüklerle doldurarak acıyı katlanır kılmaktır aynı zamanda. Bu yolculuk da ancak yazarın vurguladığı türden samimi, korkusuz, hesapsız bir “teslimiyetle” mümkün bana göre.

Bu kitapta farklı izlekleri takip eden, meselesini çok katmanlı anlatan yazılar, ülkenin tarihine, yaşayış biçimine, güncel siyasetine, toplumun zaaflarına, muhtelif vesilelerle yazı bütünlüğünü bozmadan dokunuyor.

Dini aidiyetlerin katı bir kimlik saplantısı haline dönüşmesi, inançta ‘gizem duygusunun derinliği’, kadın bedeninde tasvir edilen adalet tanrıçalarıyla bugünkü adaletsizlik arayışındaki köprü, ataerkil devletin sadece beden olarak gördüğü kadınlar, baskı dönemlerinde her şeye rağmen yaşam tutkusunu dirilten halklar, yazarlar, ‘ulusal edebiyat’ sınırlarına sıkıştırılan sığ zihniyetin tahlili, emir-itaat ilişkisinin insandaki yakıcı karşılığı, katliamlarla yüzleşemeyen kuşakların utancı, ataların kalıplaşmış zihinlerine itiraz edemeyenler, mücadelenin tarihini yazmanın önemi, açlığı yaratanların vahşeti, dedikodunun toplumsal ilişkileri yıkan zehri ve ölülerin eşitsizliğiyle farklı patikalara doğru yol alan bir anlatı çeşitliliğinden bahsediyorum.

Sınırlı bir yazıda, bende iz bırakanlardan merhamet meselesini seçmemin bir sebebi var. Yazar, “Merhametin tarihini baştan yazmak gerekir. Yaşantının orta yerinde kimin, nasıl bir üslupla, hangi koşullarda merhamet gösterdiğine bakmalı. Linç kültürünün, şovenizmin, faşizan duyguların ayyuka çıktığı günümüzde merhameti dişil zihniyetten okumak, kaçınılmaz bir ihtiyaçtır” dediğinde, ben hayatı kuşatan bütün gönüllü aldanışları, adaletsizliği, hatırlayışları, unutuşları, eril tahakkümün nobranlığını düşünüyorum.

Aynı yazıda ıstırabın mucizesini hissedebilme dürtüsünden bahsederken, Walt Whitman’ın şiirinden bir mısra aktarmış: “Yaralı birine nasıl hissettiğini sormam, ben kendim yaralı biri olurum." Bu ürpertici hatırlatma, sadece toplumsal ilişkilerdeki tahribata değil, kişisel hayatlarımızın, zamanın, hatıralarımızın incindiği mahrem bir yere de dokunuyor.

Sahih yüzleşmelerin, konuşmaların, hissedişlerin, yazıyla teslim olmanın, sanatla direnmenin, kendi olma dürtüsüne sahip çıkmanın, adalet bilincinin küçümsendiği bir iklimde, coğrafyada yaşamamız mı sebep bilmiyorum ama bu mısranın bendeki karşılığı epey yüklü.

Sevdiğim yazılardan biri “Kibrin Gizli Senfonisi”sinde, kendini beceriksiz olarak tanımlayan bir erkeğin yapay kırgınlığı üzerinden hayatla bir ilişkilenme biçimini anlatıyordu. (Ranciere’in ‘Cahil Hoca’ kitabındaki Jacotot öğretisini de hatırlatarak)

“Özgür’ün becerememek üzerinden mistifiye ettiği tavır öyle ustalıklıdır ki, Aslı sahip olduğu bütün yeteneklerden ve yapabildiği her şeyden övünmekle suçluluk duymak arasında içten içe çatışma yaşıyordur şimdi...Oysa bu topraklarda binlerce çeşitlemesine rastlayacağımız Özgür’deki höyüntü huyun adı tuhaftır ki harfi harfine kibirdir. Kendinden yeni bir doğa, yeni bir ağaç, yeni bir dil, yeni bir şefkat, yeni bir içerleme, yeni bir hayret, yeni bir son yaratamayanların yapış yapış kibri.”

Burada işaret edilen kibir, yazarın da hatırlattığı gibi binlerce türüne rastladığımız, (politik, kültürel, toplumsal vs.) kendinden yeni bir umut, hayal, dil, merak, yeni bir hayat ihtimali, merhamet yaratamayan ve muhatabına da yaratma fırsatı vermek istemeyen, kendisiyle birlikte etrafındakileri de sakat bırakan bir sıkışmışlık hali. Bu çaresizlikten sıyrılıp hayata tutunmaya yeniden inanabilmek için andaki sonsuzluk duygusunu hatırlatan yazıya dönmek istiyorum.

Sema’nın babaannesi o doğduğunda bahçeye bir incir ağacı dikmiş ve altı yaşında incirin ilk meyvesini yediği gün ağacın kardeşi olduğunu söylemiş;

“Onunki ağaçlarla insanları aynı seviyede gören değişik bir bilince denk düşüyordu belki. Belki de şeyler sırf dünyada varoldukları için eşittirler."

Bu kadim yasanın kendisinde bıraktığı izi iki zaman tanrısı Khronos ve Kairos’un bakışıyla anlattıktan sonra, okuduğu edebi metinlerdeki kadim hissedişi vurguluyordu. Yüzeysellikle duygudaşlık arasındaki farkı da hatırlatarak.

Ve sonunda yazıyla dünyayı kucaklayışını ifade ediyordu:

“Okumak sadece bir zevk meselesi değil, aynı zamanda sözcüklere temas ederek dünyaya kavuşma meselesidir.”

Bu kitaptaki yazılara, hikayelere dahil olmak, başkalarının yaralarını kendi yaralarımızla hissedebilmek için Sema Kaygusuz’un da yazdığı gibi belki önce bir parçamızı açığa çıkarmayı ve geçmişi, şimdiyi ve geleceği buluşturan “anın” içinde olmayı denemeliyiz.

İnciri kardeş olarak kabul eden yazarın diriliğini, kötümserliği dışlamayan umudunu, cesaretini, direncini, özgürlük hayalini sözcüklerin ruha ve akla değdiği her yerde, “aramızdaki ağaçla” görüp, iyileşmek için bir adım daha attım. Siz de görün isterim.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova