Georgi Gospodinov:
"Yazmak hayata ve ölüme eşit derecede yakındır: İçinde her iki durumdan da bir şeyler vardır."
Ana Lucic: Doğal Roman Bulgaristan’da ne zaman çıktı? Kitabın aldığı tepkilerden memnun oldun mu? Sence eleştirmenler romanı anladı mı?

Georgi Gospodinov: Doğal Roman 1999’un sonunda yayımlandı, çağdaş Bulgar romanlarını kapsayan ulusal bir yarışmayı kazandıktan sonra. Bu türde yazma konusunda ilk girişimimdi ve kendimi başarısızlığa uğramaya hazırlamıştım çünkü roman Bulgar edebi geleneğine dahil olan eserlerden çok farklıydı. Ama aldığı tepkiler konusunda şikâyet edemem. Okurların ve eleştirmenlerin beğenileri şans eseri birbiriyle örtüştü. Kitabın baskısı kısa sürede tükendi ve ikinci basım yapıldı. İnanılmaz sayıda eleştiri yazısı, akademik yorum, hatta lisans ve yüksek lisans tezleri yazıldı, sadece Bulgaristan’da değil aynı zamanda Polonya, Rusya ve Almanya’daki üniversitelerde. Doğal Roman birçok üniversitenin Slav dilleri bölümünde okutulmaya başladı. Neticede, ister inan ister inanma, roman hakkındaki yazıların miktarı romanı ezip geçti. Kitap Fransa’da çıktığında Fransız medyası onun için “hikâye makinesi” tabirini kullandı, benim en sevdiğim tanım da bu.

AL: Doğal Roman başka şeylerin yanı sıra yazma sürecinden bahsediyor. Romanın anlatıcısı kafasındaki sineğin çıkıp gitmesi gerektiğini söylüyor. Yazma sürecini böyle mi görüyorsun?

GG: Evet, Doğal Roman gerçekten de yazma sürecinden bahsediyor. Daha net söyleyecek olursak, gerçeklikle kurmacanın, hayali olanla gerçeğin bazen nasıl çok tehlikeli bir şekilde birbirine karıştığından ve hangisinin üstün geleceğini hiçbir zaman bilemeyeceğimizden bahsediyor. Bu kitaba göre, yazmak hayata ve ölüme eşit derecede yakındır: İçinde her iki durumdan da bir şeyler vardır. Yazar yazarken ne tam olarak hayattadır ne de tam olarak ölüdür, ikisinin arasında tuhaf bir durumdadır: diğer kelimelerin arasına sızmış bir kelime. Bahsettiğin cümle şu: “Kafatasımın içindeki sineğin bir çıkış yoluna ihtiyacı var.” Bu doğrudan ölüme işaret ediyor.

AL: Hangi yazarlara hayranlık duyduğundan ve hangilerinin seni etkilediğinden biraz bahseder misin? Romanının bana hatırlattığı yazarlardan biri Paul Auster. Kendisi okuduğun bir yazar mı? Eğer öyleyse, Auster’ın yazma tarzının hangi yönü seni özellikle etkiledi?

GG: Liste çok uzun. Bence bir yazar kendini sadece edebi metinlerle sınırlamamalı; birçok şeye merak duyabilmeli. Her şey faydalı olabilir. Bu anlamda arıcılık ve bahçecilik üzerine birçok rehber ve elkitabını, biyoloji kitaplarını, hatta bana iyi romanlarla aynı keyfi veren bazı yemek kitaplarını sayabilirim. Ama soruna geri dönersek, Melville’in Moby Dick’ini seviyorum – balina gibi büyük bir kitap, bütün olarak yutulup sindirilmesi lazım. Ölçek olarak Doğal Roman Melville’in balinasının yanında sinek gibi kalır. (Sineğin kitaptaki başlıca imgelerden biri olması tesadüf değil.) Birçok tür –bilimsel metinler, doğa tarihleri, Kitabı Mukaddes– ilgimi çekiyor ve yazdıklarımı etkiliyor. Favori yazarlarım arasında Salinger da var; kısa öykülerinde altüst edici, dile getirilmeyen bir sır vardır hep. Tabii Paul Auster da listemde. Romanımı yazarken, Auster da bir gün bir şekilde onu okuyabilse ne güzel olurdu diye düşündüm. Şimdi Amerikan basımının yayımlanmasının ardından böyle bir şey daha olanaklı görünüyor.

AL: Kitabına Doğal Roman adını verdin. Hangi anlamda “doğal”?

GG: Antik Yunan doğa felsefesinin işaret ettiği anlamda “doğal”, ki bunun dünyadaki her şeyin asli bir öğesi ve örüntüsü olduğunu düşünüyorum. Romanın kahramanı da bireysel hayatının ve hatalarının kozmosunda aynı örüntüyü arıyor. “Doğal” kelimesi ayrıca Michel Foucault’nun on yedinci yüzyıl doğa tarihi analizinde bu terime yüklediği anlamı çağrıştırıyor. Ama aynı zamanda gündelik yaşam anlamında da “doğal” – poz ve gösterişten azade gerçeklik.
Eleştirmenlerden bazıları “doğal” teriminin çiftanlamlı ve ironik kullanıldığını söylüyor, edebiyatın doğal olmasının imkânsızlığını –bu metnin ikincil karakterini, postmodern stratejilerini– göstermek için. Bu muhtemelen doğru. “Doğal roman” tamlamasında bir paradoks, bir çelişki var, neredeyse bir oksimoron. Romanın hiçbir yeri doğal ya da kendiliğinden yaratılmış değil. Ama diğer yandan aynı imkânsız doğallık hayali kitabın içinde var. Büyük klasik romanların başlangıçlarını (adeta simya aracılığıyla) birbirine katan anlatıcı, kendi kendine yaratılan, bir yazarın aracılığı olmadan kendi kendine yazılan bir roman elde etmek istiyor.

AL: Yazdıkların uluslararası bir hareketi temsil ediyormuş gibi hissediyor musun? Kendini diğer Bulgar yazarlardan biriyle ilişkilendiriyor musun?

GG: Muhtemelen. En azından görelileştirme, kurguyla olguyu harmanlama, gerçeklikle hayal arasındaki sınırı muğlaklaştırma konularında. Ayrıca hem kişisel hayatı hem de anlatıyı fragmanlar halinde sunma tekniği açısından da. Bu romanın kahramanı karanlık bir kıyametin ardından yaşamaya devam edebilmek için hayatta bir anlam, bir neden ve motivasyon bulma sorunuyla yüzleşiyor. Ve bence bu, global yalnızlık dünyasında sürdürülen hayatın giderek önem kazanan meselelerinden biri.
Romanın Bulgaristan’daki edebiyat geleneğinden çok farklı olduğunu, aralarında pek bir yakınlık olmadığını söylemiştim. Ama bu beni rahatsız etmiyor çünkü bana göre Bulgar edebiyatıyla diğer edebiyatlar arasındaki ayrım giderek azalıyor. Edebiyat daha az ulusal ve daha kişisel bir şey haline geliyor.

Okurla Doğrudan Konuşan Bir Roman

Maria Dimitrova: Gerek Doğal Roman gerekse Hüznün Fiziği bağlam ve kapsamla zamansal ve coğrafi olarak çok özgül bir ilişki içindeymiş gibi görünüyor, antikçağdan başlayarak bir asır önceki aile geçmişine kadar uzanıyor. Aynı zamanda her ikisi de, anlatıcının çocukluğundaki nesneler aracılığıyla son derece somut bir biçimde konumlandırılmış; o dönemde büyümüş birçok Bulgar çocuğun –ben dahil– tanıyacağı (hatta romanda bahsedilen basımına kadar tanıyacağı) şu Yunan mitolojisi kitabı mesela. Benzer şekilde Doğal Roman da bir hayatı özgül görünür, yerel çevresi içinde konumlandırıyor ve ardından onu klasik edebi eserlerin başlangıçlarıyla yan yana koyuyor, böylece neredeyse bu hikâyenin tek başına anlatılamayacağını, ona meşruiyet ya da ağırlık vermesi için böyle bir konumlandırmaya ihtiyacı olduğunu ima ediyor.

GG: Romanın yapısının bu konumlandırma aracılığıyla, antikçağ felsefesi, atomcular, Demokritos, Empedokles aracılığıyla, bu felsefenin bir ilkesi olan atomlara ayırma fikrinden ortaya çıktığı konusunda haklısın. Nesneler ve somutluk fikri benim için gerçekten de çok önemli çünkü çocuğun bakış açısına sadık kalan bir fikir bu. Bu bakış açısı her iki romanda da rol oynuyor, çoğunlukla da kendi çocukluğumdan geliyor; bir çocuk dünyaya bir metre civarında bir yükseklikten baktığında her şeyi yakından görür. Benim küçük bir köyde geçirdiğim çocukluğuma dair bütün anılarım, büyükannemin okuduğu İncil’e (kitap bir suçmuşçasına resmi gazeteyle kaplanmıştı), tavandaki sineklere, çıplak ampule gelip dayanıyor. Bütün bunlar çocuğun bilincinde bir şekilde varlığını sürdürüyor. Benim hikâye anlatma anlayışım bununla daima yakından bağlantılı oldu; bu da muhtemelen kitaplarımın özgüllüğünün bir parçası. Somut ve gündelik olanı, sözgelimi sinekleri itici bulmaksızın anlatmak, onlara sanki onlar bile daha yüce ya da kutsal bir şeyler içeriyormuşçasına yaklaşmak…

MD: Birçok yazar kendilerine adeta kendi özgün tarzlarında yazma izni veren bir dönüm noktasından ya da etkiden bahseder; o noktaya kadar bu tarz ya yoktur ya da yasaktır. Senin için de böyle bir şey oldu mu? Özellikle Doğal Roman’ı düşünüyorum; Bulgar edebi geleneğinden ve o zamanlarda Bulgaristan’da yazılanlardan belirgin biçimde ayrılıyordu ne de olsa.

GG: Gerçekten de, Doğal Roman yayımlandığında birinin bu şekilde yazıp yazamayacağına dair birbiriyle çelişen tartışma ve eleştirilerin hedefi oldu. Yaptığım şeyde bir çeşit cüret vardı sanırım, ama o zaman öyle hissetmemiştim. O zamanlar sadece şiir yazıyordum ve “Ne olursa olsun, ben şu an tesadüfen nesir yazan bir şairim,” diye düşünüyordum. Neticede bir nesir yazarı değildim ve asla onların arasına katılmayacaktım. Türün yabancısı olduğum için her şeyi yapabileceğimi hissediyordum. Diğer önemli etken de dönemin doksanlı yıllar olmasıydı; o zamanlar gerçekten de her şey mümkünmüş gibi bir his vardı, dilde ve diğer her şeyde. Dolayısıyla ben de romanmış gibi davranan, geleneksel roman taklidi yapan bir roman yazamazdım, özellikle de böyle bir geleneğin artık mümkün ya da yeterli olmadığını bile bile. Okurla doğrudan konuşmak istiyordum. Şiir türünden geldiğim için de her cümlenin önemli olmasını istiyordum. Bu her zaman yazdıklarımın bir öğesi olarak kaldı – daha çok şiirle bağdaştırılan, cümle düzeyinde odaklanma.

Bana izin veren bir etken gibi hissettiğim diğer şey de, romanı yazmaya başladığım 1998 yılında otuz yaşında ve yeni boşanmış olmamdı. Romanda anlatıcının telefonsuz bir odada aylarca yaşamasının benim için kişisel, otobiyografik bir karşılığı vardı. İşte böyle herkesten kaçtığım tuhaf bir dönemde defterlerimi çıkardım –on beş kadar vardı– ve sayfalara rasgele dağılmış notları yansıtan bir roman yazmak istedim.

Bir diğer önemli etki de Lars Gustafsson’un Arıcının Ölümü adlı kitabıydı. Romanda kanser teşhisi koyulan bir okul öğretmeni anlatılıyordu; adam yalnız yaşıyor ve çiçekler, arıcılık, herbaryumlar vs. hakkında notlar alıyordu. O zamanlar botaniğe yoğun bir ilgi duyuyor ve Milli Kütüphane’de bu konuda kitaplar okuyarak epey vakit geçiriyordum. Nihayetinde yirminci yüzyılın başlarında botanik söyleminin edebiyatı nasıl etkilediğiyle ilgili bir makale yazdım.

MD: Romana uluslararası çapta verilen tepkiyi nasıl buldun?

GG: Tepkinin her yerde çok farklı olması hoşuma gitti. Fransa’da eleştirmenler tarzımın Fransız edebi geleneğine uygun olduğunu, bu tarzı ilk olarak Fransız yazarların kullandığını yazıp örnekler verdiler. İngiltere’de genel kanı romanın postmodernist teknikler yüzünden değil onlara rağmen güçlü olduğu, okuru çeken şeyin hikâyenin kendisi olduğu yönündeydi. Village Voice da postmodernizmin modasının artık geçtiğini yazdı. Şimdilik en son çeviri İzlanda’da çıktı; orada oldukça mutlu, neşeli ve ironik bir roman olarak yorumlandı. Hüznün Fiziği’nde olmayan ironik bir mesafe var Doğal Roman’da. Hüznün Fiziği genelde daha duygusal bir roman olarak algılandı.

MD: Yazmaya ne zaman başladın?

GG: Yedi-sekiz yaşlarındayken annemin ya da dedemin eski bir defterini alıp şiir yazmaya başladım. Çoğu oldukça kasvetliydi, pek çocuk şiiri gibi değildi. Biraz karamsar bir çocuktum, çok mutlu bir çocukluk geçirdim ama hep kasvetli şeyler düşünürdüm, yaşlanmak ve ölmekle ilgili.

MD: Sence bunun o dönemde birçok çocuğun anneanne ve dedeleri tarafından büyütülmeleri ve zamanlarının büyük bir kısmında yaşlılıkla karşı karşıya kalmalarıyla bir ilgisi var mı?

GG: Kesinlikle. Sekiz yaşındayken babaannemin ayda bir kere gardırobunu açıp “Öldüğümde beni şununla gömün” dediğini çok net hatırlıyorum, ölüm hemen oracıktaki gardırobun içindeymiş gibi yaşardım. Babaannem değişik şeyler denemeye devam ederdi; yeni bir başörtüsü alıp aynaya bakar, ölümle yüzleşecek kadar iyi görünüp görünmediğini kontrol ederdi. Zamanının birçok insanı gibi, fantastik halk hikâyeleri anlatır, birini işaret edip “Doğduğunda kanatları varmış” veya “Bir ejderhayla birlikte olmuş” derdi, bir nevi köylü Marquez gibi – tabii onu hiç duymamıştı bile.   


Söyleşi linkleri:

http://www.dalkeyarchive.com/a-conversation-with-georgi-gospodinov-by-ana-lucic/

http://www.musicandliterature.org/features/2017/8/17/conversation-with-georgi-gospodinov

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2018. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova