ISBN13 978-975-342-456-1
13x19,5 cm, 224 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Ağlayan Dağ Susan Nehir, 2007
Kış Uykusu, 2009
Başka Aşklar, 2011
Ara Tonlar, 2015
Güzel Ölümün Öyküsü, 2019
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Şenay Eroğlu Aksoy, "Dilsizliği Edebiyatla Aşmak", mevzuedebiyat.com, 6 Nisan 2018

Kuş Diline Öykünen genç bir devrimci olan Gülay’ın içerden çıktıktan sonraki yaşamına odaklanır.

“Büyük acıların giysisi gösterişsizdir, hatta bayağıdır; keder öyle iyi gizler ki kendini, tanımak mümkün olmaz” der romanın bir bölümünde yazar. Büyük acılar insanlık tarihi boyunca gösterişsiz giysileriyle edebiyatın konusu olmuş, onların içindeki gizli kederse yazarların gözüyle kurmacaya taşınmıştır. Ayşegül Devecioğlu da o acılardan birini 12 Eylül 1980’i anlatır Kuş Diline Öykünen’de. Roman derinlerimizde yankılanacak bir acıyı haber verir gibi, şiirsel, keder yüklü bir bölümle açılır. Bir işkencehanede olduğunu düşündüğümüz anlatıcı kırık kemiklerinden, yaralarından, günlerdir üzerinde yattığı soğuk betondan daha fazla içine işleyen, onu kendine dönüştüren karanlığı işaret etmektedir okura. Bir kuşağın hayatını sinsice karartıp eksilten, onları cezalandırdıktan sonra öylece hayatın içine bırakan bir karanlıktır bu. Gülay da o karanlığın savurduklarından biridir. İçeriden çıktıktan sonra bir aile dostlarının yardımıyla -kendine acımasıyla- iş bulabilmiş, bir büroda sekreterlik yapmaktadır. Hapse girmeden önce alımlı, girdiği her toplulukta karşı cinsin ilgisini çeken ve bu ilginin farkında olan bir kadınken, hapisten çıktıktan sonra, bir nehirde yüzen ağırlıksız dal parçası gibi kendini akıntıya bırakıvermiştir adeta. Beklentisiz ve yorgundur. Giydiği el örgüsü kazakların iplerinin rengini bile annesi seçmekte, Gülay neredeyse bütün kışı iki üç çeşit kıyafetle geçirmektedir. Kendine karşı özensiz, bakımsızdır, içten içe hiçbir yakınlığı, ilgiyi hak etmediğine inanır. İşyerindeki arkadaşlarının bakımsızlığıyla ilgili laf dokundurmalarına, cinsel içerikli şakalarına maruz kalır sık sık. Yaşamını sürdürmeye çalışırken sessiz, yalnız ve güvensizdir. Ayşegül Devecioğlu, romanı iki ayrı bakış açısıyla aktarmayı tercih eder, birinde Gülay’ın içeriden çıktıktan sonraki hayatı genişçe yer alırken, diğerinde genç devrimci bir erkeğin içeride kaldığı dönem ve devrimci hareket içinde yaşadıkları anlatılır. Devecioğlu’nun kalemiyle topluma ve yaşama yönelen eleştirel bakış devrimcilere; onların, hayatlarını dönüştürmek istedikleri insanlara, kendi aralarındaki ilişkilere de yönelir. Gülay’ın içeriden çıktıktan sonraki yaşamına, insanlarla ve toplumla ilişkisine bakarken hapsedilmenin görünür-görünmez biçimleri olduğunu düşünür okur. Sistemin genç devrimcileri cezalandırma arzusu yalnızca bedenlerini hapsetmekle kalmayıp gündelik yaşamın içine sızan sinsice yöntemlerle, toplum eliyle de yapılmaktadır. Kendini özgürce ifade edemeden yaşanan bir ömür bambaşka tutsaklığın görünmez, sinsice işleyiş biçimi değilse nedir?

Gülay’ın hayatı kendisi gibi devrimci olan Yavuz’la tanışmasıyla değişir. Aynı yaraları taşıyor olmaları, kaçınılmaz olarak onları birbirine yakınlaştırır. İkisi de kendilerini birbirlerinde onarmak düşünde olmalarına rağmen bu defa da kadınlık ve erkeklik durumu ağır bir yük gibi biner omuzlarına. Gülay ilişkide edilgen, verici, vazgeçmiş bir imgeye dönüşür. Cinselliğin de hayatlarına girmesiyle Gülay bir yandan tutukluluk günlerinde yaşadığı ağır işkencenin izleriyle baş etmeye çalışırken -tecavüze uğramıştır- bir yandan da yaşamındaki tek yakınlık kurduğu kişiyi, Yavuz’u kaybetmemek için uğraşmaktadır. Dünyayı değiştirmek için yola çıkmış bir kadın, yaralı ruhuna sığınmakta, bedenini ve unutmaya çalıştığı kadınlığı bu defa bir başkasının acısını dindirmek için sessizce feda etmektedir.

Devecioğlu ötekinin sesine duyarlı bir yazardır. Ötekini anlatmak, görünür kılmak, sözcükler aracılığıyla onun sesini edebiyata taşımak, onun özelinde geçmişe, geleceğe ve tüm topluma bakmak ister. Peki, bu kültürde yaşanan kadınlık durumu da bir tür ötekileştirme midir? Hapse atılan, işkence gören, ıslah edilmek istenen öteki, kadın olduğunda yaşananlar değişir mi? Gülay’ın hikâyesi bu soruya verilen “Evet” yanıtını içinde barındırır. Böylesi durumlarda kadın olmak ötekiliğinizi daha kesif, daha derin yaşamanıza neden olmaktadır. Gülay’ın hikâyesinin derinine bakıldıkça bu acıtan ayrıntıyı daha da net görür okur. Kadınlık durumu toplum tarafından öyle keskin sınırlarla çizilmekte, işletilmekte ve içselleştirilmektedir ki dünyayı eşitlik ve adaletten yana değiştirme düşüyle yaşamlarını ortaya koyan devrimci erkekler arasında bile bu bakışın hüküm sürdüğü görülür. Gülay’ın hikâyesini okumak kadının çoğu durumda nesneleştirildiği bir kültürde en ilerici grupların içindeki eksikleri alçak gönüllü bir dille hatırlatmaktır biraz da.

Kuş Diline Öykünen; tutsaklığın, işkencenin, firari olmanın 12 Eylül’de pervasızca yaşanan devlet şiddetinin geçmişimizde kalan yanlarını bir kez daha anımsatır. Toplumun muhalif kesimlerinin üstünden bir dozer gibi geçen karanlığın izleri tarihe hakkınca iade edilemeden öylece durmaktadır hayatlarımızda. Romanda, uzunca bir süre kahraman tarafından adı söylenemeyen çocuğun kaderi gibi geçmişimizdeki acıların adlarını koyamadan onları peşimizden sürüklemeye devam etmekteyiz. Belki bir gün, romanın sonunda, Gülay’ın parkta oynayan çocuğa adıyla seslendiği gibi, hayatlarımızı hukuksuzca darmadağın edenlerin açtığı yaraları adlandırır, bu dönemi yargılayıp insanlık tarihine iade edebiliriz kim bilir? Toplumları derinden sarsan tarihsel dönemler, üzerlerinden yıllar geçse, izleri silinse de o topraklarda yaşayanların kolektif belleklerinde durmaya devam eder. Her kuşak kendinden öncekilerden devralır bu mirası ve o acıyla yüzleşilmedikçe eksilten bir yara zonklayıp durur derinlerde. Notos’un Haziran- Temmuz 2015 sayısında Devecioğlu’yla yapılan söyleşide o dönemi yaşayan biri olarak duygularını şöyle ifade etmektedir; “Sanki bizler epey yaralı ve epey dilsiz tanıklar olarak ortada olmasak böyle bir dönem hiç yaşanmamış olacaktı. Dilsiz derken hayatı anlamlandırdığımız kavramların birden bire anlamını yitirmesinden söz ediyorum. Bu büyük unutma, travmatik unutma benim hep asıl meselem oldu. Romana başladığımda bir arpa boyu bile yol almamış olduğumu görüp paniğe kapıldım, sonra edebiyat çok zahmetli bir yoldan kapıları açtı ve bana da şifa verdi. Bir şeyleri edebiyatla anlatmak demek, başka hiçbir şeye benzemeyen, bu anlamda eşsiz diyebileceğim bir yoldan anımsamak ve zihinde yeniden yapılandırmak demek.”

Kuş Diline Öykünen Yavuz’un yaşamının trajik sonuyla Gülay’ın, engel olamadığı onlarca acı karşısında Devecioğlu’nun söz ettiği gibi “epey yaralı bir tanık” olduğunu bir kez daha hatırlatacaktır okura. Bu kuşağın dilsizliğiyse Devecioğlu gibi kendi tarihini en insani yönleriyle edebiyata taşıyan yazarlar eliyle aşılacaktır elbet.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova