ISBN13 978-605-316-072-4
13x19,5 cm, 272 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Doğal Roman, 2018
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Gamze Doğan, "Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek: Georgi Gospodinov Romanlarındaki Arayışın İzini Sürmek", sosyalbilimler.org, 11 Haziran 2018

Dünyanın büyüsü bizim için bozulmuşsa bir roman yazmak için ilhamı nerede arardık? Dünyaya olan ilgimizi nasıl tekrar canlandırabilirdik? Dünya bizim için en son ne zaman ilginç olmuştu? Ve de en önemli sorulardan biri; tüm bu düşünceler dünyanın iki kutuptan oluştuğu, yoksulluk ve hüznün bir toplumun topraklarını boydan boya kat ettiği zamanlarda aklımızdan geçiyorsa bu roman nasıl olurdu?

1968 doğumlu Bulgar yazar Georgi Gospodinov’un Metis Yayınları etiketiyle Türkçeye de çevrilen iki romanı Doğal Roman ve Hüznün Fiziği, yukarıdaki düşüncelerin pek çok başka “koridor”a açıldığı bir “labirent”te yolculuğa çıkarıyor bizleri. Bu yolculukta terk edilmişliğin hüznü içerisindeki baş karakter, yani yazar, zamanda ve mekanda inşa edilmiş bir labirentte; bir yandan kendi geçmişine, hayatına dair bir anlatı oluştururken öte yandan başka birçok kişinin, bir ailenin, toplumun hikayesini bizlere sunar. Bu sunum kesinlikle doğrusal bir çizgide gerçekleşmez: Bir labirentin doğrusal olması mümkün müdür zaten? Anlatı sürekli yan koridorlara sapar, bir başka karakterin hikayesi girer. Zaman geriye, ileriye, daha da geriye zikzaklar çizer. Bazı “mola yerleri”nde Gospodinov okuyuculara “ipin ucunu” verir. Bu sayede okuyucu labirentte yolunu bulabilir. Labirent teması akla Jorge Luis Borges’i getirmektedir. Borges’in sesi romanlar içerisinde sadece labirent aracılığıyla değil; Minotor, başlangıçlardan oluşan kitap, yeni bir dil yaratmak gibi başka temalar aracılığıyla da duyulmaktadır.

Gospodinov, epigrafta da görüleceği üzere bu büyüyü gündelik olanın içerisinde buluyor. Bir sineğin gözünden dünyayı görmek, bir sülük olarak bir insanın bedenine girmek, bir romanda tuvaletten bahsetmek onun için ilginç olan şeylerdir. İki romanın da adı bizlere bu sıradanlığı işaret ediyor gibidir: Hüznün “Fiziği” ve “Doğal” Roman.

Bu çalışmada Gospodinov’un iki romanı ışığında, öncelikle ördüğü labirentin işlevi ve kurgudaki anlamı tartışılacaktır. Romanda geçen Minotor figürünün anlamı ve Bulgar toplumunda yaşanan siyasi süreçlerin romana ne ölçüde etki ettiği tartışılacaktır. Ayrıca Borges’in yazarı nasıl etkilediği ve romanda yankılanan sesi ortaya konulmaya çalışılacaktır.

Başlangıçlar ve Labirentler

“Bu öyküyü gerçekten dinlemek istiyorsanız, muhtemelen ilk öğrenmek isteyeceğiniz şey nerede doğduğum, berbat çocukluğumu nasıl geçirdiğim, ben doğmadan önce annemle babamın neyle uğraştığı ve bütün o “David Copperfield” vari saçmalıklar olacaktır, ama doğrusunu söylemem gerekirse bunlara hiç giresim yok.” (Gospodinov, 2017, s. 19)

Gospodinov, ilk romanı olan Doğal Roman‘da sadece başlangıçlardan oluşan bir roman yazmak istediğini belirtir. Kimi yerlerde bu fikrini değiştirerek sadece fiillerden oluşan bir roman yazmak istediğini söyler. Yeni bir dil ve içerik keşfetme çabasında bir yolculuğa çıkmış gibidir. Yukarıda alıntıladığım pasaj, yazarın sadece başlangıçlardan oluşan bir roman yazma girişiminin ilk denemesidir. Peki neden sadece başlangıçlardan oluşan bir roman yazmak istenir? Sadece başlangıçlardan oluşan bir roman onun için yolları çatallanan bir bahçeye açılıyordur adeta. Başlangıçlardan oluşan roman “atomlardan oluşan, boşlukta savrulan bir roman”dır (Gospodinov, 2017, s. 19). Bir sürü başlangıç noktası ve çatallanan bir sürü yol olsa da çıkış bir tanedir. Dünya sonsuz başlangıçlardan oluşan bir labirent gibidir. Labirent imgesi nasıl bir temsil canlandırır insanda? Labirent fikri, düğümle [knot] oldukça yakından ilişkilidir: Bir tasarımın etrafında kıvrılarak dolanan bir hat. Aralarındaki fark ise düğüm tasarımında bu hattın başlangıcı ve sonu yoktur. Fakat labirentte bir başlangıç noktası ve bir hedef vardır. İkisi de yolculuğu simgeler. Bu, spesifik bir yolculuk, macera ya da genel anlamda bir yolculuk olarak hayatın kendisi olabilir. Carl Gustav Jung, labirenti kişinin içsel kendiliği ile dış dünyanın uzlaşımını simgeleyen bir sembol olarak görmüştür. Jung’tan çok önce ise Antik dünyanın insanları bir bütünlük, tamlık [wholness] amacıyla benliğin yolculuğu olarak anlamışlardır (Mark, 2018). Gospodinov, bir sürü başlangıçtan ve çatallanan yoldan oluşan bir hikaye sunmaktadır bize. Bu hikaye daha önce de söylendiği gibi bir labirent kurgusuyla aktarılmaktadır. Yazar; bireysel, içsel bir parçalanmışlık halindedir ve bütünlük arayışındadır. Her başlangıç farklı yol ve sonuçlara açılacaktır ve yazar kendi hikayesinin başlangıcını, ailesinin ve Bulgar toplumunun kimi önemli dönemeçlerine dönerek ve sonra da başka yollara saparak anlatır. Kendisini, ailesini ve Bulgar halkının hikayelerini içeren bu tarih, “dedesinin, terk edilen çocuğun öykülerini, geçici olanların, kadraj dışında kalanların, daima sessiz kalanların öykülerini, Gerçekleşmemiş Olanların Genel Tarihi`ni içermeli…” (Gospodinov, 2016, s. 137). Hüznün Fiziği‘nin içeriğini Gospodinov’un zamanda yolculuk yaptığı bir labirentin oluşturmasının yanı sıra kitabın biçimi de yan koridorlarıyla, mola yerleriyle mekanda da inşa edilmiş bir labirenttir. Bu sayede yazar, parçalanmış hayatının bütünlüğüne, içsel kendiliğiyle dış dünyayı uzlaştırmaya yönelik bir yolculuğa çıkmaktadır. Başlangıçlar ve labirent Georgi Gospodinon’un Borges’ten miras aldığı iki önemli temadır. Bu iki tema yazarın iki kitabı boyunca kendini göstermektedir. Başlangıcı nasıl belirleyeceğiz? Hikayemiz biz doğduğumuzda mı başlar? Annemiz ya da babamız doğduğunda mı?

Metinlerle ilgili ilgi çeken önemli bir ayrıntı da dilde de referans noktalarına dair bütünlüğün parçalanmış olmasıdır, kelimelerin anlamına, alegorilere, kelimelerin kökenine dair sorgulamalar baş göstermiştir. Çünkü bütünlük arayışı hayatın her alanındadır ve denge hayatın her alanında bozulmuştur. Dilin bundan kaçması imkansızdır; belki de ilk önce orada bozulmuştur:

Peşimizi bırakmayan dengesizlikler kendini her şeyde belli ediyor ama dengesizliklerin en korkunç olanı, nesnelerin isimleriyle nesneler arasındaki dengesizlik. Nesneler isimlerin kılıfından çıkmaya başlıyor, aynen fasulye tanelerinin kuruyan kabuklarından çıkması gibi. Şimdiye kadar isimler nesnelere sımsıkı tutunarak ayrılmaz bir bütün oluşturuyordu, oksijen ve hidrojen atomlarının su moleküllerini oluşturdukları gibi. (Gospodinov, 2017, s. 100)

Bu noktada Derrida’yı anacak olursak; “dil, artık sınırsız kalmaktan dolayı şaşkın, tam sınırlarının silinir göründüğü anda, -kendisini aşıyor görünen sonsuz “imlenen” tarafından sarılıp çerçevelenişinin kesilmesiyle- kendisi hakkında tedirginliğe kapıldığı anda, kendi sonluluğuna geri atılmış duruma düştüğü için” (Derrida, 2010, s. 13). Bu tedirginlik, düzenin bozulması, parçalanmışlık karşısında ise Gospodinov’un bütünlük arayışını yine Derrida’dan yaptığımız bir alıntıyla açıklayabiliriz; “Kitap idesi, imleyenin sonlu veya sonsuz bütünlüğünün bir idesidir; imleyenin bu bütünlüğü ise, ancak ünlenenin kurulmuş bir bütünlüğü ondan önce geliyorsa, onun yazılışına ve imlerine göz kulak oluyorsa ve idealliği içinde ondan bağımsız kalıyorsa, olduğu şey -yani bir bütünlük- olabilir” (Derrida, 2010, s. 30).

Çocukluk ve Terk Edilmişlik

“Sadece ve sadece fiillerden oluşan bir roman düşünüyorum. (…) ‘Doğurmak’ fiili üzerinde duracak olursak hemen ondan önce ‘hamile kalmak’ var, ondan önce de ‘cinsel ilişkiye girmek’, ‘arzulamak’ ve böylece geriye doğru, ta ‘doğurmak’ fiiline kadar yine. Manyak bir kısır döngü.” (Gospodinov, 2017, s. 45).

Göstergenin bu sonsuz yolculuğu, anlamın sonsuz gerilemesi ve kısır döngü bir köksüzlük, terk edilmişlik temasını oluşturacaktır metinlerde. İsimler nesnelerden kopmuş durumdadır, bütün düzen altüst olmuştur, sonsuzca çoğalan anlamlar karşısında denge sağlanamamaktadır. Bu terk edilmişlik duygusu sadece dilsel bir dönüş kapsamında tartışılmamaktadır. Varoluşsal bir köksüzlüktür buradaki;

İnsan herhalde kendi başlangıcını hatırlayamayacak şekilde ayarlanmış. Kendi doğumumla ilgili hatırlarım yok. Hafıza çalışmıyor, beynimizdeki o bölge henüz hazır değil. Başlangıç belirsiz ve şekilsiz (Gospodinov, 2017, s. 112).

Henüz çocukken terk edilmişizdir; hiçbir zaman o kadar sevilmeyiz. Çocukluğun doğallığı medeniyetle kirlenmemiştir; medeniyet çocukları terk etmiştir. Büyümek ise yer yurt edinmektir, mesken tutmaktır. Çocukluğun doğal olana ve kendine yakınlığı, kendiyle özdeşliği arasına toplumsallaşma arttıkça bir fark girer. “Toplum dışında geçen yedi yıl, yedi yıl devletsizlik, yedi yıl anarşi” (Gospodinov, 2017, s. 113). Çocuklukta kaybedilen bu köksüzlüğün verdiği özgürlüğün hazzı bütün bir ömür oradan oraya savrularak aranacaktır. Köksüzlüğün hüznünü, terk edilmişliği Gospodinov’un ikinci romanında çok daha ağır hissederiz. Roman, terk edilmiş çocuklar tarihinin en ünlü figürüyle açılır: Minotor. Minotor’un hikayesi meşhurdur; insan bedeninde boğa başlı bu yaratık, Pasiphae ile Poseidon’un gönderdiği kar beyaz boğanın yasak aşkından doğmuştur. Minotor çocukluğundan itibaren, Daedalus tarafından inşa edilen bir labirente kapatılmış ve Minos’un emriyle kendisine düzenli olarak Atinalı yedi genç kız ve erkek kurban edilmeye başlanmıştır. Bu kurban etme töreninin üçüncüsünde Atinalı Theseus, Minos’un kızı, Minotor’un ablası Ariadne’nin yardımıyla Minotor’u öldürmüştür (Britannica, 2017). Terk edilen çocuklar Minotor`la sınırlı değildir:

Ayak bilekleri delindikten sonra bir sepet içinde sağa bırakılarak terk edilen, önce kral Polibos, sonra Sofokles, ardından da bir sonraki babası Sigmund Freud tarafından evlatlık edinilen Oidipus. Terk edilen Hansel ve Gretel, Çirkin Ördek, Kibritçi Kız, yetişkin İsa. Kibritçi Kız anneannesinin, İsa babasının yanına gitmek ister. (Gospodinov, 2016, s. 46)

Yukarıda sayılan figürlerin yanı sıra yazarın adaşı olan dede Georgi Gospodinov ve bizzat yazarın kendisini de listeye ekleyebiliriz:

Evde onu tek başına bırakmaya başladıklarında altı yaşındaydı. (…) 1970’lerin tipik çocukluğu. O erken, hala isimlendirilmemiş terk edilmişlik duygusuyla gün boyu kendisiyle baş başa bırakılıyordu (Gospodinov, 2016, s. 49).

Dede Gospodinov’un daha hazin bir hikayesi vardır. Savaş zamanı, babaları cephede ve birkaç aydır kendisinden haber alınamıyordur. Kara gün için saklanan paralar bitmiş, ambar boş, çocuklar açlıktan kırılıyordu. Dede Georgi bu şartlar altında annesi tarafından terk edilmeye bırakılmışken, Ariadne’nin aksine, bu hikayede terkedilmiş çocuğu abla kurtaracaktır. Fakat “günah işlendi bir defa, anne tereddüde düştü” (Gospodinov, 2016, s. 27). Anne tereddüde düştüğü, dünya çocukları terk ettiği anda dünyanın büyüsü bozulmuştur. Bilhassa Hüznün Fiziği‘nde gördüğümüz kadarıyla terk edilmişliğin toplumsal, siyasi bir boyutu da var yazar için. 1989 yılı öncesi ve sonrasında, Sovyet gölgesinde ve sonraki yıllarda hem Bulgaristan`ın hem de sosyalizmin kendisinin tek bir olay olmaksızın [non-eventfulness], mutlak sessizlik içinde geçtiği zamanları anlatır bize başka yerlerde Gospodinov (Gospodinov, 2008). Yıllar boyu artarak devam eden sessizliğe hapsedilmişlik, Bulgar halkı için ikinci bir doğa olmuştur adeta. Hüznün Fiziği`nde de geçen, otobiyografik bir hikaye olduğunu anladığımız anekdota göre; her akşam Gospodinov`un babası kendisini mutfağa kilitleyerek Selena marka transistörlü radyosunu dinlermiş (dinlenmesi yasak kanalları dinlemektedir) ve Gospodinov babasının ne yaptığını gayet iyi bilmesine rağmen bilmiyormuş gibi davranırmış. Bu durum, Bulgar halkı arasında oldukça yaygın, herkesin yaptığı bilinen bir sırmış o zamanlar. Komünizm ülkeyi terk ettikten sonra dahi Bulgar halkının kendilerine ve dünyaya bu aldatıcı, simulatif ve hatta şizofrenik bakışı devam etmiştir (Gospodinov, 2008, s. 2). Sosyalizmin mutlak monotonluğunu anlattığı yazısında Gospodinov, bütün koşulların kontrol edildiği böyle bir sistemde, kusursuz bir tarifle tüm bir geleceğin planını gösteren haritadan kaçan her olay esasen sistemde bir takılma, akışta bir kopma, gerek görülen monotonluğu bozulmasıdır. Hakiki, beklenmeyen, spontane her olay sistem için rahatsız edici, yıkıcıdır (Gospodinov, 2008, s. 3). Örneğin, 1968 gibi önemli bir yıla dair Gospodinov`un anne ve babasına ait hikayeler yoktur. 68 yılı Sofya’yı es geçmiştir. Dünya Bulgaristan’ı terk etmiştir. Bulgaristan dünyanın Minotor’udur. Karanlık bir evde, bu hiçbir şey olmayan ülkede yalnız başına geçirdiği çocukluk yıllarında Gospodinov için hayatın eğlencesi karınca savaşları, güneş ışığının değişik açıları, sümüklü böcekler, sülüklerdi. Büyüsü bozulmuş bu dünyayı ilginç kılan ayrıntılar sıradan olanın bizzat kendisiydi. Çünkü başka hiçbir şey yoktu; “Sadece bayağı olan ilgimi çekiyor. Başka hiçbir şey beni o kadar eğlendirmiyor” (Gospodinov, 2017, s. 46).

Son zamanlarda, en hafif ifadeyle tuhaf sayılabilecek ama semptomatik olarak da görülebilecek bir şeyle uğraşıyorum. Sinekleri ve… doğrudan söyleyeceğim, onların öykülerini inceliyorum. Bu uğraşımı kolaylaştıran bir nokta var- gözlemlenen obje her zaman gözümün önünde. (…) Sineğin bakışını anımsatan çok yönlü bir roman. Ve onun gibi, ayrıntılarla, sıradan gözün göremediği küçük şeylerle dolu bir roman. İşte, itiraf ediyorum, sinekler bana bu yüzden lazım (Gospodinov, 2017, s. 88).

Anankazm, Patolojik Empati veya Obsesif Empatik-Somatik Sendrom

Gospodinov, Hüznün Fiziği‘nde zaman yolculuklarını bir tür “başka bedenlere yerleşme atağı” sayesinde yapıyor. En şiddetli aşaması çocuklukta yaşanan bu hastalığın adı “patolojik empati veya obsesif empatik-somatik sendrom”dur. Bu yolculuklar sadece insanların bedenlerine değil: “Bazen aynı anda bir dinozor, balık, yarasa, kuş, ilkel çorbada yüzen bir tek hücreli veya bir memelinin embriyosuyum, bazen bir mağaradayım, bazen bir rahimde, ki ikisi özünde aynı şeydir- (zamana karşı) korunan bir yer” (Gospodinov, 2016, s. 78). Bu hastalığın en şiddetli aşamasını çocuklukta yaşıyor olmak tesadüf olmasa gerek; insanın dünyaya bu kadar teklifsiz baktığı başka bir zaman var mıdır? Büyümek, daha öncede bahsedildiği gibi doğayla, bu teklifsiz bakışla, başka bedenlerle aramıza medeniyetin, toplumun, normların girmesidir. Benzer tema Doğal Roman‘da da söz konusudur;

Anankazm (Yun. Ananke – saplantı) hastanın yaşamı olduğu belirli deneyimlerinden, onların anormal ve saçma olduğunun farkında olsa bile kurtulamaması durumudur. Bu deneyimler fikir, arzu, korku veya dürtü olabilir; hasta genelde aynı şekilde yaşanan bu deneyimlerin sürekli etkisi altında kalır. A. psiko-nevrotik bir sendromdur. Psikanalize göre a.’nın temelinde egoyu zedeleyen bağlantılı bir iç çatışma yatar. Genelde erken çocukluk deneyimlerinin yanlış işlenmesi sonucunda kendine güveni olmayan ve korkuyu ‘büyüye karşı büyü’ yöntemiyle yok etmeye meyilli kişilerde görülür” (Gospodinov, 2017, s. 119).

Çocukluk henüz dille ilişkinin kurulmadığı, nesneyle ismin bağının oluşmadığı, düzen getirilmemiş bir dönemdir. Dünyayla aramızda mesafe yoktur ya da azdır. Yetişkinlikte kaybedilen bu “hastalık”, belki ancak yazmak ile telafi edilebilecektir. Bir başka bedende yaşamanın, bir sülük, sinek, karınca olmak ya da başka bir insanın bedeninde olmak deneyimi, bu hayal gücü bu kurguyu yapabiliyor olmayı gerektirir. Yazarlık ise bu deneyime en yakın şeydir belki de.

Sonuç

Hüznün Fiziği ve Doğal Roman‘da Georgi Gospodinov’un, Bulgar halkının, 70’lerin, 80’lerin ve sonrasının hikayelerine tanıklık ettik. Bu tanıklık bize sıradan olanın, gündelik olanın içerisinden verildi. Yazar parçalanmış bir benlikle bir bütünlük arayışının yolculuğuna çıkmış gibidir. Labirent imgesi, geçmiş yorumlarıyla birlikte düşünüldüğünde bu bütünlük arayışının, içsel kendiliğimizle dış dünyanın uzlaşımının bir temsilidir. Bir hikaye birçok şekilde başlayabilir ve son bulabilir. Birçok yola sapabilir. Bir hikaye bu anlamda Yolları Çatallanan Bahçe’dir (Borges, 1985). Öykümüz biz doğmadan çok önce başlamıştır. Hayatımızın içerisinden başını uzatan ve bütünlüğü arama yolculuğumuzda varlıklarını fark etmek zorunda olduğumuz bir sürü kişi vardır. Hüznün Fiziği‘nin girişindeki “Ben Varız” ve sonundaki “Ben Vardık” cümleleri belki de buna işarettir. Bütünlük arayışı içerisinde parçalanmış bir benlik Doğal Roman’da, yazarın parkta kendisiyle karşılaşmasıyla açığa çıkmaktadır. Bu hikaye bize yine bir parkta kendisiyle karşılaşan bir yazarın konu edildiği Öteki adlı hikayeyi hatırlatmaktadır (Borges, 1988, s. 9-16). Borges’in sesi kitap içerisindeki birçok figürde duyulmaktadır. Labirent ve Minotor bu figürlerin önde gelenleridir. Başlangıçlardan oluşan bir kitap yazma fikri de yine akla Luis Borges`in Kum Kitabı öyküsünü getirmektedir. (Borges, 1988, s. 92-96) Çocukluk ve terk edilmişlik temaları Bulgaristan’a özgü siyasal ve toplumsal süreçlerle birlikte değerlendirilmelidir. Çocukluk, medeniyetin terk ettiği, en özgür, kendimize ve doğaya en yakın olduğumuz dönem olarak terk edilmişlik anlamına gelmektedir. Bunun yanı sıra, Bulgaristan’da sosyalizm dönemine özgü bir çocukluk bir başka anlamda da terk edilmişlik anlamına gelmektedir: Bulgaristan’ın tüm bir Avrupa içerisinde kendine özgü terk edilmişliği ve çalışmak zorunda olan ebeveynleri tarafından evde yalnız bırakılan bir çocuğun terk edilmişliğidir. Peki yazar ne zaman huzur bulmuştur? Bu bütünlüğe nasıl kavuşmuştur? Yine bir çocukla, kendi kızının yüzünü dönmesiyle, ona merhaba demesiyle, hayatında yer alan tüm kişilerle beraber huzura ve bütünlüğe kavuşmuştur. Tüm terk edilen çocukların, Minotor’un, sosyalizmin çocuklarının yazarın hikayesi nihayete kavuşmuştur. Bütünlük arayışında çıkılan bu yolculukta sapılan onca yoldan sonra birliği sağlamaya yönelik bir girişimdir roman. Gospodinov bunu şöyle aktarır;

Dünya birdir ve roman onu birleştirir. Başlangıçlar verilmiştir, kombinasyonlar sayısızdır. Her kahraman, öyküsünün kendisine biçtiği kaderinden kurtulmuştur. Başı kesilen romanların ilk bölümleri boşlukta panspermia gibi dolaşmaya ve doğumlara neden olmaya başlar -ne dersin Anaksagoras? (Gospodinov, 2017, s. 22)

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2018. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova