ISBN13 978-975-342-866-8
13x19,5 cm, 288 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
İmgenin Halleri, 1995
Bahisleri Yükseltmek, 2011
Turgut Uyar ve başka şeyler, 2016
Tehlikeli Dönüşler, 2017
Polemikler, 2019
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Issız Koylar: Anday'da Bir Motifin Oluşumu, s. 39-42.

Akan Zaman, Duran Zaman'da Halikarnas Balıkçısı'nı andığı bir yerde şöyle diyor Melih Cevdet: "Gerçekte Cevat Şakir bir doğa sevdalısı idi. Denizi, ıssız koyları, balıkçıları, ağaçları, çiçekleri, tohumları seviyordu. Sürgün olduğu yerde, onu kötü insanların dedikodusundan bu doğa sevgisi kurtarmıştır sanıyorum." Kendi başına okunduğunda epeyce sıradan bir pasaj bu; kitapta sık sık beliren o sessiz, minimal tuhaflığın izini taşımıyor. Sunduğu Cevat Şakir figürünün fazla kalıplaşmış olduğu bile söylenebilir: sadece doğanın kendisine değil, onu işlerken uygarlığın kirinden pasından uzak kalan insanlara da çocuksu bir coşkuyla bağlanmış bir kent kaçkını. Ama Anday'ın Teknenin Ölümü'ndeki bazı şiirleriyle birlikte okunduğunda, bu Cevat Şakir betimindeki bir öğe kendi alışılmış bağlamından sıyrılarak öne çıkacaktır: ıssız koylar.

Issız doğa, ıssız deniz görünümleri Balıkçı'da da vardır elbet; örneğin Deniz Gurbetçileri'nin açılış pasajları Melih Cevdet'in duyu dünyasının da bazı ipuçlarını verir gibidir:

Şafağın müjdecisi sabah rüzgârı serin serin yelpazeleniyordu. Geceyi de karanlığı da uzağa üfürüyordu. Ama yıldızlar üfürüldükçe tutuşuyorlar mıydı ne, bayağı çatırdıyorlardı. Gün doğumuna daha epey vardı. Sabah yıldızı doğuda, şafağın koynunda çınlayan bir gülüştü [...] Deniz cam gibi durgundu, ama ara sıra gelen ufacık kırışıklar, sabah yıldızını ağaran evlerin ayakuçlarına getiriyordu. Bembeyaz Bodrum masum uykusunda uyuyordu, şehirde çıt yoktu [...] Kent havayla ışıktan yapılmıştı ve bir üfleyişle uçup, yok olup gidecekti sanki, evlerinde, ağaçlarında ve dağtaşında ta önceleyin bir hafiflik vardı.

Bu pasajda da bir ıssızlık duygusu vardır, ama biraz sonra başlayacak bir doluluğun, bir faaliyetin habercisi ve kutsayıcısı olan mutlu bir ıssızlıktır bu: "Uyuyan kentin taa uçlarından gelen bir horoz ötüşü, uzaklıklarca arınarak bir keman sesi gibi süzüldü. Kentin kaldırım taşlı sokaklarında kalınlı inceli insan sesleriyle kabaralı adımlar duyuldu. Süngerci kaptanı Ateşoğlu Mehmet Reis ve dalgıç arkadaşları takım taklavatlarıyla yüklü olarak limana yürüyorlardı." Issız doğa, kendisinden çok da farklı olmayan insan eylemlerinin hazırlanmakta olan sahnesidir Balıkçı'da. Oysa Anday'ın ıssız koyu, ıssız kalmış koydur, kimsesiz koy. Bir kutluluk, bir uğur, az önce doldurduğu, ışıttığı sahneyi boş bırakarak çekilip gitmiştir; sahne, gidenin yokluğuyla aydınlanıyor, çınlıyordur sanki. Bu imge Teknenin Ölümü'nün "Güneş Saatı" bölümünde ortaya çıkar ve hiçbir zaman tam varamadan bir "yalvaçsız kalmış koy" düşüncesine doğru yönelir, sonra da Tanıdık Dünya'da ve Güneşte'de görününceye kadar başka imgelerin, başka duyuş ve düşüncelerin arasına karışarak silinip gider. Bu hareketi izleyelim şimdi.

İlk örnek "Unutmak Kuşlardır" şiirinin sonundan: "Ve sabah, kuşları uyandıran evliya, / Döner tanrısına." Onu izleyen "Ateş Yakarken"de de şu dizeleri buluruz: "Deniz bırakır şaraplık yakutlar / Kızıl koylara sabah erken, / Bir taşın dönüp bana yol sorması / Boşaltırken vadileri gün, / Gökyüzü sonsuzluğun taşına çıkmıştır, / Elmas gibi sağır." Bir sonraki şiirden ("Ben Başka Dünyadan"): "Bu yaz ne de çok geyik geldi, / Yağmurda şebboy kokluyorlar. / Yalvacı birdir ateşin ve suyun, / Boş koyların yalnız denizi / Batan güneşin renginde taş arar." İki şiir sonra, "Kayık" parçasında, şu dizeler belirir: "Çoktan ölmüş bir kadın bu çağ, / Eskimiş kıyıya vuran denizde / Çiçeksiz bir sevda kayığı, / Süslü bir at ıssız bir yere / Varmış geçip görkemli zamanlardan / Ve çan kulelerinin göğündeki kuşlar / Rüzgârsız durmuşlar." Bir şiir atlayarak "Baş Dönmesi"nin son kıtasına geliyoruz: "Ben rüzgâr içinde yaşadım, / Gün oldu baş dönmesi yalnız, yalnız / Uzak taşlardı yalvaçların. / Ne ses, ne orman, tek başıma, ıssız / Bir yağmur avutur benliği." Şimdi de Tanıdık Dünya'nın "Değiştirmeler" bölümünden iki örnek: "Uyanma saatinin tırtılıydı, / Mevsimler yalvaçsız kalırmış, / Tapınaklar gibi lodosa karşı" (3. parça); "Konuğumuz kalmadı, güne doğru / Buğulu ırmak sularının / Mora boyanması gibi bir şey bu" (4. parça).

Bu dizelerin kendi bütünlüklerinden koparılarak bir araya getirilmesi çok meşru bir yaklaşım gibi görünmeyebilir. Ama Anday'ın tekniğinin bazı özellikleri böyle bir yaklaşıma cevaz veriyor. Başka bir yerde, bu şiirde temel bir ritmin sarkaç hareketini andırdığını göstermeye çalışmıştım: Tekrarlar önemlidir burada, tekrarlar ve çeşitlemeler. "Değiştirme" tekniği, bu başlık altında toplanmamış başka şiirlerde de görülür. Birimler (dizeler, cümleler, kıtalar) arasındaki nedensellik bağı (diegesis) gevşetilmiş, bazen de büsbütün kaldırılmıştır. Şiir sonlarının özel bir ağırlık taşımayışlarından da anlayabiliriz bunu. Birçok şairde şiir sonları imtiyazlı birimlerdir, tıpkı akşamın çoğu zaman imtiyazlı şiirsel vakit oluşu gibi: şiirin daha önce ("gün" içinde) biriken bütün imkânı orada bir imkânsızlık sınırına vararak külçeleşir, daha da belirginleşerek bir tür trajik zorunluluk kazanır. Oysa Anday'da son dizeler de çoğu zaman ilk dizeler kadar hafif, tözsüz, rastlansal ya da yabancıdır. Şiir başta kavrayamadığını sonda da kavrayamaz.(1)

Issız koy motifi de böyle. Yukarda verdiğim ilk örnekte koy öğesi görünmüyor henüz, sadece "sabahın evliyasının" geldiği yere geri döndüğü, ortalığı boş bıraktığı bildirilmiş. Ama ikinci örnekte, bırakıp gitme düşüncesinin ("boşaltırken vadileri gün") yanına ıssız koy öğesi geliyor – aralarında belirgin bir anlatısal bağ kurulmaksızın. Üçüncü örnekte yalvaç ve ıssız koy bir arada. Altıncıda, ıssızlık ile yalvaçsız kalmış doğa ("mevsim") öğeleri arasında belki daha sıkı bir bağ var ama, ilk dize ("uyanma saatinin tırtılıydı") ile son iki dize arasındaki ilişki yine bir rastlansallık veya tözsüzlük izlenimi bırakıyor. Yedinci ve son örnek, kimsesiz kalma öğesini ("konuğumuz kalmadı") bir koyla değil, ama yine suyun toprağa bir girinti olarak sokulduğu bir başka doğa görünümüyle, "erken baharın buğulu ırmağıyla" yan yana getiriyor. Motif, şiirden şiire sanki kendi odak noktasını, eksik merkezini arıyordur. Bu eksik odağı şöyle soyutlayabiliriz: yalvaçsız kalmış koy. İçerdiği kutupsallığı açmaya çalışalım. Koy, bir kavuşma ve iç içelik görünümüdür; azgın deniz orada uysallaşmış, karaya, insanların dünyasına usulca sokulmuştur. Ne var ki bu kavuşma, ona asıl anlamını, ruhunu verecek olan şeyin ("yalvaç", haberci) gidişiyle boşaltılıyor, inkâr ediliyordur. – Bu öğelerin çoğunu içermeyen ama aynı dizi içinde yer alan dördüncü ve beşinci örneklerin işlevi de bu noktada ortaya çıkıyor. Dördüncüde, terk eden figür ("çoktan ölmüş bir kadın") ile iki yeni kimsesizlik ve yoksunluk imgesi arasında metaforik bir ilişki kurulmaktadır: "eskimiş" bir kıyıya vuran "çiçeksiz bir sevda kayığı" ve "görkemli" zamanları arkada bırakıp "ıssız bir yere" varan "süslü at"... Kutuplaşma burada da belirgin: Sevda kayığı çiçeksizdir ve sanki içinde kimse yokmuş ya da herhangi birinin bilinçli yönetimi altında değilmiş gibi kıyıya vurmaktadır. Atın süsleriyle de, görkemi arkada bırakıp geldiği ıssız yer arasında bir karşıtlık vardır. Beşinci örnek ilk bakışta dizinin en dışında duranıdır. Ne koy, ne kıyı, ne de açıkça belirtilmiş bir kayıp vardır burada. Ama "avunmaya" ihtiyacı olan ve ne sesle ne de ormanla avunabilen, sadece bazı günler "uzak taşların yalvaçlığından" yardım alan bir öznenin varlığı, bu parçayı da aynı motife bağlar. – Ne söyleyebiliriz bu konuda, bir dizi halinde belirip de kendi eksik odağının çevresinde dönüşler yapan, henüz daha katı, daha kalıcı bir simgeye ya da ambleme dönüşememiş bu imgeyi nasıl yorumlayabiliriz?
(...)

Notlar


(1) Bunu, görünüşte ters bir örnekle de gösterebiliriz. Güneşte kitabına adını veren şiir, vurgulu bir sonla biter: "Ve ocaktan çorbanın kokusu geldi demin/Burun deliğine kedinin ve köpeğin./Rafta kitaplar, mavi bir şişe ve gül/Donmuş kalmışlar tek başlarına./Duvarda bir resim, resimde kalabalık/Köy alanı, çocuklar, çember ve zaman,/Brueghel nasıl da toplamış bunca/Ortaklığı ve uyumu bir araya,/Çünkü saatler dardır, sığdırılmaz,/Güneşte her şey çözülür gider bir yana." Vurgu ve getirdiği nihailik duygusu, "nasıl da toplamış bunca [!]" cümlesinden kaynaklanıyordur; şiir, dağılıp gidecek öğeleri, tıpkı Brueghel'in resmi gibi, zorlukla da olsa bir çerçevenin içinde bir anlığına toplayabilmiştir. Şiirsel hareket bir nihai denge noktasına varıyor gibidir. Oysa bu hareket aslında hiç de nihai değildir, çünkü şiir zaten şu sözlerle başlamıştır: "Çünkü saatler dardır. Her şeyi almaz/Güneşte çözülür ve kayarlar bir yana." Brueghel'in sanatına, bütün sanata ve kendi sanatına karşı, şunu öne sürmemezlik edemiyor gibidir: Varış yoktur, sadece bu başlangıç ve bitiş dizelerinde olduğu gibi, kesintisiz hareketin/tahribatın varyasyonları vardır. Yukarı

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova