ISBN13 978-975-342-866-8
13x19,5 cm, 288 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
İmgenin Halleri, 1995
Bahisleri Yükseltmek, 2011
Turgut Uyar ve başka şeyler, 2016
Tehlikeli Dönüşler, 2017
Polemikler, 2019
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Semih Gümüş, “Şiir ve eleştiri”, Radikal Kitap Eki, 8 Haziran 2012

Biz aslında Yahya Kemal ile Nâzım Hikmet’i karşılaştırmamakla yaptık yanlışı. Karşılaştırdığımızı da sandık. Yahya Kemal Türk şiirini iki kültür arasında kalmaktan kurtarırken, durduğu yerde de yarın hangi yoldan gidileceğini apaçık görüyordu Nâzım Hikmet’in büyük ustayla ilişkisi boşuna değildi. Sonunda Nâzım da Türk şiirini yalnızca o yeni yol içinde yaşamaya başladı ve modernliğin ne olduğunu gördükten sonra, açıkçası, yapılmayanı yaparak Türk şiirini uçurmayı denedi. Ayakları hep yere sağlam basan şairlerin ister istemez muhafazakârlaşacağını da biliyordu.

Orhan Koçak’ın Kopuk Zincir’inin ilk yazısının başında benzer düşünceler atarken kullandığı söz: “Karşılaştırılacak iki şair elbette Yahya Kemal ile Nâzım Hikmet’tir.” Yahya Kemal’in belleğini dolduran geçmişi silmesi nasıl olanaksızsa ve bu yüzden yüzü ileri dönük olmasına karşın bir ayağı nasıl hep geçmişteyse, “Nâzım Hikmet’in bellek zayıflığı, ona eski kültür karşısında bir özerklik sağlıyor, sadece yeniyi görmesini...” diyor Orhan Koçak. Önemli bir saptama. Yalnızca bizden önceki kuşaklar için değil, bizden sonrakiler için de geçerli olması gerektiğini hatırlayanlar az olsa da. Yazmak için ille de geçmiş kuşakların hikmetleriyle donanmak gerekmediğini, özellikle düzyazının son genç kuşağının geçmişten bağımsız oluşumunu da anlatıyor. İçine doğduğunuz edebiyat dünyasının parçasıysanız, ayrıca ona bağlanmak için kaygı duymaya gerek kalmaz.

Duygu ile düşünce

Orhan Koçak, elbette duyguyu değil, aklı şiirin kurucusu olarak görüyor. Kopuk Zincir’deki bütün yazıların kurucusu da onun eleştirel aklıdır. Duygu, yazınsal üretimin hep karışık bir düzlemi olageldi. Edebiyat, insanın yaşadıklarından aldıklarıyla da yaratılıyorsa, acı, hüzün ya da sevinç, duygunun içinden geçerek oluşmuyor mu? Pek öyle değil. O duygu eğer yazarın, şairin duygusuysa, balçıktır bence orası. Gerçek hayat yazılana karıştıkça bozulur, çirkinleşir her şey. Yaratıcı yazının kendi içinde yarattığı duyguysa, romancının değil de roman kişisinin duygusu, onun üstesinden gelmek amaçtır elbette. Şiir söz konusu olduğunda da bu duygu bu netlikte çıkmaz mı ortaya? Kararsız bırakabilir bu soru. İlk anda. Orhan Koçak, Melih Cevdet Anday şiirini bir akıl şiiri olarak görüyor ki, akıl ile şiiri yan yana getiren en doğru örneklerdendir Melih Cevdet Anday. Orhan Koçak bunu tersinden belirtiyor: “Anday’da Kolları Bağlı Odysseus’dan beri süregelen bir eğilimi gösteriyor hepsi: duygudan kaçma, en çok da keder, kaygı, öfke gibi olumsuz duygulardan.” Duygular Anday’da duyuma, görünüye dönüştürülmüş, dondurulmuş, taşlaşmış gibidir, diye de sürdürüyor. Belki Cahit Külebi şiiri, bunların tersine okunabilir. Külebi’de duygu aklın üstüne çıkan, şairin duyarlığını okuruna geçiren bir yoğunlukla belirir. Anday’da duyguyu örten akıl, Orhan Veli’de de vardır, Ece Ayhan’da da, bambaşka iki aklın ürünü olarak.

Melih Cevdet Anday’ın denemeciliği, onun aklı her şeyin üstünde tutan düşünme biçiminin en sadık tanığıdır. Eleştiri onda da Ataç geleneğinde sürdü. Şiiri çözümleyen derinlikte değil. Sözgelimi Turgut Uyar ile Cemal Süreya’nın şiir çözümlemeleri yanında, pek çok şairinki değiniler olarak kalmıştır. En azından, oku tam yüreğe saplayan buluşlarıyla öne çıkar ikisi.

Orhan Koçak, “Türkiye’de şiir eleştirisini hep şairlerin yaptığından yakınılır,” diyor. Şairlerin yansız bir gözlemcinin varlığına duydukları gereksinim yüzünden midir bu yakınma? Şairlerin öznelliğinin öteki bütün yaratıcılara göre daha baskın olduğunu söyleyebilir miyiz? Derin yaratıcılık, öznelliği her zaman kamçılar. Yansız olacağı düşünülen değerlendirme, bu yüzden yeni bir bakış açısı getirebilir. Öteki türlerin tersine yani. Çünkü romancıların roman eleştirisine yakın olduğu söylenemez bile. Tersine, roman üstüne yalnızca eleştiri yazarları yazdığı ve onların sayısı da az olduğu için, romancıların öteki romanlar üstüne yazmamalarıdır orada hayıflanılan. Tanpınar, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Enis Batur ya da daha genç kuşaktan birçok şair çok iyi şiir eleştirileri yazmışken, birkaç romancının dışında kalan romancılar roman eleştirisine pek gönül indirmemiştir. Gerçekten ilginç bir karşıtlık, şiir ile romanı anlamak için de iyi bir ipucu. Otoriter bir eleştirmen gereksinimiyse, edebiyat dünyamızın ulusal kimlik eğrisinin ucunda her zaman asılıdır.

Şiir eleştirisinin zorluğu

Şiir eleştirisinin roman ya da öykü, yani düzyazı eleştirisinden çok daha zor olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu yüzden mi nitelikli şiir eleştirisi üretimi, roman üstüne yazılanlardan hep daha az oluyor? (Popüler ilgilerin çoğalttıklarının dışında.) Dil, düzyazının yazınsal dili içinde de sert yakın okumalar gerektirir, ama şiir dilinin iç biçim özelliklerinin çözümlenmesi, daha karanlık bir odanın duvarlarındaki izlere dokunmaya benzer. Ya da ses, sözgelimi, eleştirinin olağanüstü duyarlığını gerektirir.

Orhan Koçak, sesten söz ederken, “şiirin çevrilmesi en zor, belki imkânsız yönüdür –ama sadece başka bir dile tercümesi değil, yazıldığı dil içinde de ‘çevrilmesi’ (özetlenmesi) imkânsız olan yönü,” diyor. Belki bunu şöyle de çevirebiliriz: Şiir eleştirisi, şiirin çevrilmesi gibidir; olanaksız değil elbette, ama eleştirinin en zor alanı.

Bu yüzden de şiir eleştirilerinde çoğun, şiirin anlamının bütün derin yapılarına adım adım girilirken, biçiminin yüzey yapısıyla yetinildiği görülüyor. Çetin iş bu. Dilin içinde yaratıcı yazarın ve şairin kullanımına sunulmuş söz sanatları da var, her yaratıcının ulaştığı özgünlüğü dışa vuran ritim, ses gibi katkısız soyutlukta öğeler de ve bunların yaratıcısının onlara verdiği değerlere uygun biçimde çözümlenmesi elbette zordur. Kopuk Zincir’deki eleştirilerin, derin anlam katlarına girip çıkan çözümleme yetkinliği yanında, şiirin biçimine ilişkin daha az söz aldığı da belirgin bir özellik. “Necatigil’de Arzu ve Teknik” yazısını bunun özellikle dışında tutabiliriz. Orhan Koçak, Behçet Necatigil şiirinin biçime ilişkin özelliklerini ve kendini yenileme düzeylerini ustalıkla çözümlüyor ki, bu yaklaşımın şiir eleştirisinde bir ölçüt olarak alınabileceğini düşünüyorum.

Behçet Necatigil şiirinde anlamın bırakılan boşlukların doldurulmasıyla tamamlanmasına olanak veren bir biçim aldığını biliyoruz. Necatigil’ce eksiltme, yalınlığın ve yoğunlaşmanın son kertesindedir ve Necatigil’e özgüdür. “Anlatmak zor / Gerilerde bir yerde / Çok oluyor.” Yazınsal dilin düzyazıda bıraktığı susku noktalarının başka bir biçimidir bu. Orhan Koçak, Hilmi Yavuz’un Necatigil şiirinin öykü anlatmadığı için bildirişim işlevini askıya aldığı sözünü aktarıyor. Bilinen bir dil gerçeği. Dil, kurmaca ve şiir, gerçeği yadsıdıkça hikâyeden, dolayısıyla bildirişim işlevinden –ve işlevden– uzaklaşıp edebiyatın doğasında, kendisi için ortaya çıkar.

Eleştirinin şiirin iç biçim özelliklerine de anlamla aynı değeri vermesi, şiir içindir, hayat için değil. Bu eksiklik belki kimi şairlerin olması gerektiği gibi anlaşılamamasına da neden olmuştur. Her zaman Oktay Rifat’ın anlaşılmadığını düşünürüm ya da ancak küçük bir azınlıkça değerinin verilebildiğini. Orhan Koçak’ın Oktay Rifat’ı anlaması önemli. Oktay Rifat’ı Türk şiirinde bir yere bağlamak için biraz zorlama gerekir. Bir kentli şair, ama doğayı en iyi yazanlardan. Duyguyu düşünce içinde verir, ama liriktir de. Bir düşünce şiiriydi de onun yazdığı. Modernleşmeye katkısı çok kendine özgü oldu. Yapısal bakımdan benzersiz bir kararlılığı var, ama sürekli değişebilecek bir esnekliğe de sahip. Yerel gibi görünen, ama dünya şiirinin yanı başında duran. Oktay Rifat’ı anlamak için ne kadar çok çalışırsak, o kadar önemli olur yaptığımız.

Öte yanda, Fazıl Hüsnü Dağlarca var. Ki yerinin saptanması en zor şairlerden. Çok belli bir şiir yazmışken. Ustalık ve üstatlığı anlatır Dağlarca. Cumhuriyet şairi kimliğinin en nitelikli karşılığıdır. Öte yandan, bir büyük şiir yazıyorken de çok ilgi görmedi aslında. Hiçbir yerle birlikte anılamayınca, yeterince anılmamış mı oldu? Bu yüzden Orhan Koçak’ın Dağlarca çözümlemesi önemli.

Kopuk Zincir’in dahası da var. ‘Bahisleri Yükseltmek’ten sonra iyi bir tamamlayıcı oldu Kopuk Zincir. Orhan Koçak’ın verimi böylece ortaya çıktı. Eksiltili yazma serüveninin sonunda gelen iki önemli kitap. Dahasını da bekleyerek, yazarını zorunlu tutar okur.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova