ISBN13 978-605-316-019-9
13x19.5 cm, 368.00 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Türkçe Sorunları Kılavuzu, 2000
Dilimiz, Dillerimiz, 2004
Dil Meseleleri, 2018
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Sunuş, Barış Açısını Tutturmak s. 13-19

Bizim ülkemiz sağır odalar gibi yapılandırılmıştır, yani ses geçirmeyecek şekilde. Duvarlarınız ses geçirmiyorsa, bitişiğinizde her tür işkence yapılır, insanlığın dışına çıkılır ve siz bir şey duymazsınız. Ta ki patlamalar başlayıncaya, kan ve can kayıpları her yere sıçrayıncaya kadar. Çoğu kez hakikate yaklaşmaya bunlar da yeterli olmaz, çünkü hakikat silinmiş, yerine hazır suçlama sözleri konulmuştur.

Kürt sorununda hakikati silen, silmeyi iş edinen, zora dayalı asimilasyon politikasıdır. Kürtler buna “inkâr ve imha politikası” adını verdiler.

Son onyıllar boyunca Kürtlerin bir numaralı talebi anadillerinde eğitim talebiyse, bunun nedeni ezici baskıların ve aşağılanmanın en çok dil üzerinden uygulanmış olmasıdır. Kürtlerin dilleri dilden, kültürleri kültürden, hatta isyanları isyandan sayılmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti büyük harfli Batı karşısındaki eksiklenme duygularını küçük harfli batı olma çabasıyla bastırmaya çalışmıştır.

Biz böyle böyle yüz yılı tamam etmeye yaklaştık. Kürt sorununda iş savaşa vardı ve otuz küsur yıl, kırk bin küsur kaybımızın ardından, bundan iki buçuk yıl önce, çift taraflı ateşkes sağlanıp Çözüm Süreci ilan edildi. Cumartesi Annelerinin, insan hakları örgütlerinin, temel hak ve özgürlükler temelindeki sayısız girişimin mücadeleleri ve hakikate yaklaşma çabaları devam ediyor. Ancak bu çabaların adaletle ilgili yönü, devlet katlarında genel bir karartmaya karşı karşıya kalmaktan kurtulamadı. Hukukun ve hatta yasaların devlet eliyle çiğnenmesi bir kısır döngü halinde: Bir ihlal sorgulanır ya da yargılanırken başka ihlaller işleniyor. İhlal soruşturmalarında zamanaşımı süreleri tepe tepe kullanıldığı gibi, kuşku uyandıran her şiddet olayında yayın yasağı konulması kuşkuları katmerli hale getiriyor. Barış sözcüğü bile yetkili ağızlar için bir tabu.

Oysa barış dar anlamıyla bir çatışmasızlık haline işaret etse de, geniş anlamıyla bir haklar ve özgürlükler, dolayısıyla zihniyet meselesidir. Kalıcı barış dediğimiz budur. Avrupa, ABD ve Japonya bunu ancak iki dünya savaşı arasında, insan denen varlığın ulaşabileceği en aşağı noktalara kadar gittikten sonra anlayabilmişti. Ne kadar anlayabildiyse. Peki ya biz?

Bir sürecin akıbetini anlamak için, ne yöne doğru gittiğine bakılır. Çözüm Süreci’nin kalıcı barışa yöneldiğini söyleyebilir miyiz? Asgari müştereklerden, hak ve özgürlüklerden oluşan bir temelimiz var mı, ya da böyle bir hedefimiz var mı? Kalıcı barış, iç açıcı olmayan yakın tarihimizle yüzleşmemizi ve geleceğimizi kurmak konusunda tüm taraflardan ve yurttaşlardan hatırı sayılır çabalar talep ediyor.

Sürecin ilanına kısa bir süre kala Paris’te Kürdistan Enformasyon Bürosu’na yapılan saldırıda PKK kurucularından feminist aktivist Sakine Cansız’ın Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez adlı arkadaşlarıyla birlikte öldürüldüğünü düşünürsek, görüşmelerin buna rağmen başlayabilmiş ve sürdürülmüş olmasının ateşkese güç verdiğini söyleyebiliriz. Hrant Dink suikasti toplumda geniş bir kesimin Ermeni meselesini hissetmesine nasıl yol açtıysa, Sakine Cansız ve arkadaşlarına yönelik suikast de Kürt sorununda sürecin anlamını elle tutulur bir hale getirdi. Buna bir açıdan kirli savaş, bir başka açıdan kurban kültürü diyebiliriz. Ancak, sağır oda etkisi devam ediyor ve biz insanlar büyük gerçekleri bir anda hissedemiyoruz. Cezaevlerindeki açlık grevlerinin anlamı da hemen kavranamamıştı. Üstelik, Roboski başta olmak üzere, Suruç, Zergele diye devam eden çoğu olayda sorumlular hâlâ karanlıkta.

7 Haziran 2015 seçimlerinde en çok konuşulması gerekirken en az konuşulan konu Çözüm Süreci oldu. Oysa 2015 Newroz açıklamasıyla birlikte HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın deyişiyle “izleme kurulu, müzakerelerin başlaması ve [silahları bırakma kararını verecek olan] kongre” konularının üzerinde tamamen uzlaşılmıştı.[1] Seçimlere fazlasıyla müdahil olan Cumhurbaşkanı’nın meseleyi neredeyse sil baştan eden açıklamaları, bu uzlaşmayı Demirtaş’ın sözleriyle “muğlak hale getir(di)”. İktidar partisinin gitgide daha mutlak bir biçimde “şahsi oynayan” bu “doğal” lideri, sürece kendi damgasını vurma garantisini görmediği anda, gücünü tam ters yönde, çözüm çabalarını sıfırlama yönünde kullandı ve partisine oy kaybettirdi. Seçim sürecinde HDP’ye yönelen şiddetin arkasındaki gücün kimliği sorusu vahim çağrışımlara yol açtı, devlette bir barış iradesinin varlığından, dahası, iktidarın IŞİD ve Kürt hareketi karşısında ikili oynadığından duyulan kuşkuyu son haddine vardırdı. Bu kuşku Abdullah Öcalan’a uygulanmaya başlanan tecrit politikasının yanı sıra, provokatif saldırıların, yayın yasaklarının, yeniden ayyuka çıkan gözaltı ve tutuklama furyalarının artması ölçüsünde büyüdü ve toplumun çeşitli kesimlerinde öfkeleri körükledi. Medya henüz faili belli olmayan her patlamaya PKK etiketini yapıştırmakta ve düşmanlık dilini devreye sokmakta gecikmedi. PKK cenahından gelen “misilleme” gibi açıklamalar, bir yandan bir güç gösterisine duydukları ihtiyaca işaret ederken, bir yandan da yangını körükledi. Harareti fırsat bilen her tür kışkırtıcılık devreye girerek barışın pahasını bir kez daha yükseltti. Savaş bu kez yerel ve “düşük yoğunluklu” olmaktan çıkıp bir iç ve dış savaşa dönüşme tehlikesi arzetmeye başladı. Bu arada geleneksel sol ve CHP içerisinde belirli bir barış bilinci nihayet yükselmeye başladıysa da, yeterince güçlü ve kapsayıcı bir irade henüz kendini gösterebilmiş değil. Bin bir çıkar ve suç öğesinin başrolü oynar hale geldiği ortamlarda barış açısını tutturmak kolay olmuyor.

“Barış açısı”, Kıbrıslı şair Neşe Yaşın’ın kavramı. Türkiye Barış Meclisi’nin bakış açısını anlatmak için en uygun deyimlerden biri. Barış açısı, kendi bakış açımızı diyaloğa ve çözüme uyarlamamız, analizlerimizde ve söylemlerimizde diğer tarafın gerçekliğini hesaba katmamız anlamına geliyor. Türkiye Barış Meclisi esas olarak Kürt sorununda bu kavramı somutlaştırmaya yönelik çalışmalar yapan bir girişimdir. 2007 yılında toplanan “Türkiye Barışını Arıyor” konferansının[2] ardından oluşurken, toplumda Kürt sorununun ve barışın konuşulmasına katkıda bulunmayı, diyalog için platformlar oluşturmayı hedefledi, zaman içinde de inandırıcı ve önemsenen bir odak oldu. Bunun bir nedeni, gerekli emeğin çoğunu 1999 yılında Barış Grupları adıyla art arda dağdan gelen ve teslim olduktan sonra 5-9 yıl arasında hapis yatan eski gerillalara borçlu olmamızdı. Başka bir deyişle soyut değil, gerçek bir barış girişimidir söz konusu olan. İnandırıcılığın bir başka nedeni, siyasi partilerden farklı olarak, iktidar perspektifiyle değil, kalıcı bir barış perspektifiyle, tüm kesimlerle birlikte hareket etmeyi amaçlaması ve bunu belirli ölçülerde başarması oldu. Barış Meclisi’nin çoğu etkinliği Ankara ve İstanbul’da yer aldıysa da, ülkenin Kürdistan’ında, Trakya’sında, Karadeniz, Akdeniz ve Ege’sinde de girişimler ve çalıştaylar, paneller düzenlendi. Bir kitle hareketinden çok, doğuda ve batıda barışın ilgilileri için bir araya gelme vesileleri yarattı. Çalışmalara hemen hemen tüm kesimlerden çağrılılar katıldı. Bir anlamda Akil İnsanlar deneyiminin öncüsü olan küçüklü büyüklü platformlar oluştu.

2015 Newroz’una yaklaşırken, Kobanê, IŞİD ve ülkenin önündeki seçimler gibi yaşamsal olguların da etkisiyle herkeste sürecin bir dönüm noktasında olduğu duygusu belirginleşmişti. Kobanê herhalde devletlerin hesaplarını, ama aynı zamanda sivil toplum kesimleri olarak bizleri derinden etkiledi. Meşru müdafaa kavramını derinlemesine hissettik. IŞİD’i anlatmaya herhalde ne gerek vardır ne de imkân. Ona karşı halk desteğiyle direnen PYD’nin (Demokratik Birlik Partisi) o ölçüde de meşruluk kazanması gerekirdi, ancak “sağır oda” etkisinin tam olarak kırıldığını, bizim toplumumuzda IŞİD ve Rojava gerçekliğinin de, aslında Kürt gerçekliğinin de bütünüyle kavranabildiğini söylemek zor.

Hiçbir barış, bitişiğindeki diğer sorunlardan bağımsız değil. Bizim barışımız özellikle öyle; onu artık IŞİD, Rojava ve mülteci olgularını dikkate almadan düşünmemize olanak yok. Elbette bu durum Kürt sorununu ülke içinde çözme sorumluluğumuzun önceliğini ortadan kaldırmıyor. Ve devletin özellikle haklar ve özgürlükler alanında atmak zorunda olduğu her adım için sonu gelmez tereddütler geçirmesi, hatta gerileme niteliğinde adımlar atması ölçüsünde güven kaybı yaşanıyor, gerginlik artıyor, çözüm zora giriyor.

Türkiye Barış Meclisi 2015 başlarında önümüzdeki sürecin olanak ve zorlukları üzerine bilgi ve görüşleri derleyip toparlama ihtiyacıyla “Çözüme Doğru” başlıklı bir rapor hazırladı ve 21-22 Şubat 2015 tarihlerinde, İstanbul Ticaret Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi Bölümü’nün de katkılarıyla aynı başlık altında bir konferans düzenledi. Yirmiden fazla yazar, gazeteci ve akademisyenin katkılarını içeren bu çalışmanın metinlerinden büyük bir bölümü daha sonraki aylarda güncellenerek elinizdeki kitabı oluşturdu. Daha sonraki aylarda yaşanan gelişmeler ne yazık ki hepimizde gidişatın “çözüm” yönünde olduğu konusunda kuşkular uyandırdı. Dolayısıyla, kitabın adını başlangıçta “Çözüme Doğru” olarak düşünmüşken, şu aşamada olan biteni özetleyerek kamuoyunu bilgilendirecek ve barışı savunma kararlılığımızı belirtecek şekilde “Barış Açısını Savunmak: Çözüm Süreci’nde Ne Oldu?” olarak değiştirmek gereğini duyduk.

Rapor bölümü, ilgili alanlarda çalışmaları olan beş yazar ve akademisyen tarafından hazırlandı ve sürecin kronolojisi de eklenerek tamamlandı. Konferans metinleri ise, sürecin farklı boyutları konusunda çeşitli perspektiflerden yapılan inceleme ve yorumları bir arada sunuyor. Bu çalışma sırasında bir kez daha ortaya çıktı ki, Kürt sorunu ve barış / çözüm süreci, ne kadar içeriden yaşamış olursa olsun hiç kimsenin bütünüyle (ve bütün güncelliğiyle) bilemeyeceği, hatta sorulması gereken bütün soruları fark edemeyeceği kadar derinlikli ve uzun erimlidir. Okurların göreceği üzere elinizdeki çalışma, az çok bildiğimizi, izlediğimizi sandığımız olayların esasına ve inceliklerine, ayrıca dünyadaki benzer çatışma deneyimlerinden yansıyan bilgilerle çıkarılan derslere, dolayısıyla sürecin zorluk ve kolaylıklarına dair pek çok ipucu barındırıyor. Öte yandan, sunumlar yalnızca çözüm sürecine değil, Türkiye’nin genel demokratikleşme sorunlarına da ışık tutacak nitelikte. Bu nedenle, tüm ayrımcılık mağdurlarının ve barış ilgililerinin gerek rapordan gerekse sunumlardan pek çok noktada yararlanacakları söylenebilir. Çalışmanın düşünce dağarcığımıza ve dilimize “insani güvenlik, şiddetsizliğe geçiş, geçiş dönemi adaleti, hakikat hakkı, cezasızlığın önlenmesi” gibi yaşamsal önemde kavramlar katması, barış çalışmalarının demokrasi kültürümüz açısından vazgeçilmez yönünü de gösteriyor.

Dikkatli okurun gözünden kaçmayacaktır, bu önsözde “çözüm süreci” sözünü başlangıçta büyük harfle yazarken daha sonra küçük harfe geçtim. Bunun nedeni, terimin bizim tarihimiz bağlamında öncelikle 21 Mart 2013’te başlayan özgül bir sürecin adı, yani bir özel ad olmasıdır. Bugün “Çözüm Süreci”ne karşıyız diyen pek çok politikacı gerçekte genel olarak bir çözüm sürecine değil, Recep Tayyip Erdoğan’ın 7 Haziran seçimleri arefesinde berhava etmiş göründüğü tarihsel sürece karşıdır. Başka bir deyişle, çoğu kişinin kastettiği, Recep Tayyip Erdoğan güdümünde başlayan ve yine onun geri almasıyla şu aşamada hukuki adıyla kadük olmuş görünen süreçtir.

Terimin küçük harflerle yazılmış hali ise, toplum olarak kısa erimde başımıza her ne gelirse gelsin, hangi yeni çatışma hatta savaş uğraklarından geçersek geçelim, uğruna mücadeleden ve yeniden yürürlüğe koyma çabamızdan vazgeçemeyeceğimiz bir aşamanın, bir barış anlayışının adıdır. Kürt sorununda şu ya da bu biçimi almış bir “barış / çözüm süreci”, toplumumuz için her durumda vazgeçilmez ve er geç ulaşılması gereken bir temel aşama, bir temel taşıdır.

Bu bapta savaşa hizmet edenlere tarih hiç iyi bir gözle bakmayacak ve “kıyıcı” sıfatını uygun görecektir.

Barış Meclisi olarak, bu çalışmayı gerçekleştiren biliminsanlarına, araştırmacılara, siyaset yorumcularına, aktivistlere, ayrıca metinlerin kitaplaştırılmasını üstlenen Metis Yayınları’na pek çok teşekkür ediyoruz.

Bu sunuşu, hocamız Turgut Tarhanlı’nın bu kitapta bulacağınız “Çözümün Hukuki Çerçevesi Üzerine” başlıklı yazısında geniş bir biçimde analiz edilerek temellendirilen, anahtar niteliğindeki bir bilgiyle bitirmek istiyorum:

“Mutlak olsun ya da olmasın, bugünün hukuku bakımından esas olan, haklara saygı ve koruma yükümlülüğüdür. Bu nedenle, ‘özgürlük-güvenlik dengesi’ gibi genel ve kuşatıcı bir denklem, ölçü, esas, ilke, parametre, vb. söz konusu dahi olamaz.”

Necmiye Alpay

Türkiye Barış Meclisi Sekretarya Üyesi

Notlar


[1] Bkz. Kronoloji, 26 Mart 2015 tarihli bölüm. Demirtaş’ın bu sözlerini doğrulayan nitelikte açıklamalar, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’dan da geldi. Bkz. Kronoloji, 14 Haziran 2015 tarihli bölüm.Metne dön.
[2] Bu konferans Vecdi Erbay tarafından yayıma hazırlanarak kitaplaştırılmıştı: Türkiye Barışını Arıyor, İstanbul: Aram Yayınları, 2007.Metne dön.

NOT: Türkiye Barış Meclisi, mensuplarının ve destekleyenlerinin gönüllü çabaları ve katkılarıyla çalışıyor. Bu kitapta yer alan çalışmalar da aynı şekilde gönüllü birer emek ürünü olan rapor ve konferans bildirilerinden oluşan kolektif bir üründür ve kitabın telif geliri Barış Vakfı’nın kuruluş çalışmalarına ayırılacaktır.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2018. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova