ISBN13 978-605-316-123-3
13x19,5 cm, 152 s.
Liste fiyatı: 19.00 TL
İndirimli fiyatı: 15.20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Ursula K. Le Guin diğer kitapları
Yerdeniz, 6 Cilt Takım,
Mülksüzler, 1990
Yerdeniz Büyücüsü, 1994
Rocannon'un Dünyası, 1995
Dünyaya Orman Denir, 1996
Balıkçıl Gözü, 1997
Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, 1999
En Uzak Sahil, 1999
Atuan Mezarları, 1999
Tehanu, 2000
Yerdeniz Öyküleri, 2001
Bağışlanmanın Dört Yolu, 2001
Öteki Rüzgâr, 2004
Uçuştan Uçuşa, 2004
Dünyanın Doğum Günü, 2005
Marifetler, 2006
İçdeniz Balıkçısı, 2007
Sesler, 2008
Güçler, 2009
Lavinia, 2009
Rüyanın Öte Yakası, 2011
Aya Tırmanmak, 2012
Yerdeniz, 2012
Malafrena, 2013
Zihinde Bir Dalga, 2017
AYIN ARMAĞAN KİTABIAYIN ARMAĞAN KİTABI
Ne Kitapsız Ne Kedisiz
11. Basım
Liste Fiyatı: 15.00 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Lao Tzu: Tao Te Ching
Yol’a ve Yol’un Gücüne Dair
Özgün adı: Lao Tzu: Tao Te Ching
A Book about the Way and the Power of the Way
Çeviri: Bülent Somay, Ezgi Keskinsoy
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2018
3. Basım: Kasım 2018

"Tao Te Ching'i yöneticiler için elkitabı olarak gören akademik çeviriler, Taocu 'bilge'nin biricikliğini, erkekliğini, otoritesini vurgulayan terimler kullanır. Bense, günümüzün bilge olmayan, güç sahibi olmayan, muhtemelen erkek de olmayan ve kapalı bir çevrenin anlayabileceği sırlar peşinde koşmak yerine doğruca ruha hitap eden sese kulak kabartacak okuruna, ulaşabileceği bir Yol Kitabı sunmak istedim. Bu kitabın neden iki bin beş yüz yıldır sevildiğini görmesini istedim bu okurun.

"Tao Te Ching büyük dini metinler arasında en sevilesi olanıdır; eğlencelidir, keskindir, iyicildir, mütevazıdır, durdurulamaz bir taşkınlığı, tükenmez bir yenileyiciliği vardır. Tüm derin kaynaklar arasında suyu en berrak olanıdır."

– Ursula K. Le Guin

İÇİNDEKİLER
Önsöz, Bülent Somay
Giriş, Ursula K. LeGuin

Birinci Kitap
1. Tao
2. Ruhun Gıdası
3. Susmak
4. Kaynaksız
5. Faydalı Boşluk
6. Tamam Olan
7. Soluk Pırıltı
8. Doğası Gereği Kolay
9. Sessiz Olmak
10. Teknikler
11. Olmamanın Yararları
12. İstememek
13. Utanmadan
14. Sırrı Kutlamak
15. Güç İnsanları
16. Köke Dönmek

İkinci Kitap
38. Güç Üzerine Konuşmak
39. Bütünlük
40. Asla
41. Ara Sıra
42. Yol’un Çocukları
43. Su ve Taş
44. Şan ve Şöhret
45. Gerçek Güç
46. Daha Az İstemek
47. Uzağa Bakmak
48. Bildiğini Unutmak
49. Güven ve Güç
50. Hayat Aşkı
51. Doğa, Yetiştirme
52. Başa Dönmek
53. İçgörü
54. Bazı Kurallar
55. Sırrın İşareti
56. Gücün Sırrı
57. Basit Olmak
58. Değişimle Yaşamak
59. Yolda Devam Etmek
60. Yerinde Kalmak
61. Alttan Almak
62. Yolun Armağanı
63. Başlangıçları Düşün
64. Küçük Şeyleri Unutmadan
65. Tek Güç
66. Meselenin İçyüzü
67. Üç Hazine
68. Göğün Kılavuzluğunda
69. Sırrı Kullanarak
70. Saklı Olmak
71. Hasta Zihin
72. Doğru Korku
73. Cesaret Etmek
74. Katliamın Efendisi
75. Açgözlülük
76. Sertlik
77. Yay
78. Paradokslar
79. Sözünde Durmak
80. Özgürlük
81. Dosdoğru Söylemek

Notlar
Elinizdeki Yorum Hakkında
Kaynaklar
Bazı Kelime Seçimleri Üzerine Notlar
Tao Te Ching’in İki Metni
Bölümler Üzerine Notlar
OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 21-30

Tao Te Ching muhtemelen iki bin beş yüz yıl önce, Konfüçyüs ile aynı zamanlarda yaşamış olabilecek, adı galiba Lao Tzu olan biri tarafından yazıldı. Çince olduğu, çok eski olduğu ve dünyanın her yerindeki insanlara daha dün yazılmış kadar yakın olduğu dışında, hakkındaki hiçbir bilgi kesin değil.

İlk gördüğüm Tao Te Ching, sarı bez ciltli, mavi-kırmızı Çince çizimler ve karakterlerle süslü 1898 Paul Carus baskısıydı. Benim için saygıdeğer ve gizemli bir nesneydi; hemen inceledim ve içinin dışından daha büyüleyici olduğunu keşfettim. Kitap babamındı; sık sık okurdu. Bir keresinde okurken notlar aldığını fark ettim ve ne yaptığını sordum. Cenaze töreninde okunmasını istediği bölümleri işaretlediğini söyledi. O bölümleri gerçekten de okuduk cenazesinde.

Kitap hâlâ bende; doksan sekiz yaşında ve cildi dağılmasın diye kırmızı bantlarla daha da süslenmiş halde. İçinde benim cenazemde okunmasını istediğim bölümler de işaretli artık. Lao Tzu’yu bu özel baskıda keşfetmiş olduğum için neden çok şanslı olduğumu Notlarda (s. 119 vd.) açıklıyorum. Burada onu çok genç yaşta keşfettiğim ve tüm hayatımı kitabıyla geçirdiğim için çok şanslı olduğumu söylemekle yetineceğim.

Notlarda kendi versiyonumun diğer veçhelerini, bunlara nasıl vardığımı da tartışıyorum. Burada kısaca nedenini de söyleyeyim:

Tao Te Ching kısmen şiir, kısmen de düzyazı. Ancak şiiri bugün tanımladığımız biçimiyle, yani kafiye ve vezinle değil de dilin yapılandırılmış bir yoğunluğu olarak tanımladığımızda, tümü şiir. Ben bu şiiri, onun veciz, garip güzelliğini yakalamaya çalıştım. Çevirilerinin çoğu anlamı ağlarına düşürmüş, ama düzyazı olarak; güzelliğiyse kaçırmışlar. Oysa şiirde güzellik süs değildir, anlamdır. Hakikattir. Bunu yetkili ağızlardan öğrendik.*

Tao Te Ching’i yöneticiler için el kitabı olarak gören akademik çeviriler, Taocu “bilge”nin biricikliğini, erkekliğini, otoritesini vurgulayan terimler kullanır. Çoğu popüler versiyonda bu dil yaygınlaştırılır ve iyice bozulur. Bense, günümüzün bilge olmayan, güç sahibi olmayan, muhtemelen erkek de olmayan ve kapalı bir çevrenin anlayabileceği sırlar peşinde koşmak yerine doğruca ruha hitap eden sese kulak kabartacak okuruna, ulaşabileceği bir Yol Kitabı sunmak istedim. Bu okurun, iki bin beş yüz yıldır bu kitabın neden sevildiğini görmesini istedim.

Tao Te Ching büyük dini metinler arasında en sevilesi olanıdır; eğlencelidir, keskindir, iyicildir, mütevazıdır, durdurulamaz bir taşkınlığı, tükenmez bir yenileyiciliği vardır. Tüm derin kaynaklar arasında suyu en berrak olanıdır. Aynı zamanda benim için en derin kaynaktır.

Ursula K. LeGuin

Bazı bölümlerin altındaki yorumlar, benim metne gösterdiğim tepkiler. Hepsi bana özgü ve hiç akademik değiller. Faydasız bulursanız atlayabilirsiniz. Kitabın sonundaki Notlarda ise, bazı bölümlerin, kaynaklarımın ve kılavuzlarımın yardımıyla vardığım daha ayrıntılı değerlendirmeleri ile kendi versiyonuma nasıl ulaştığım konusundaki görüşlerim var.

* Burada sözü edilen “yetkili ağız” muhtemelen John Keats, referans verilen ise Ode on a Grecian Urn’deki (Bir Yunan Vazosu Üzerine Kaside) şu dizeler:

Truth is beauty, beauty truth – that is all

Ye know on earth and all ye need to know
(Hakikat güzelliktir, güzellik de hakikat – işte

Budur bilip bileceğin bu âlemde, bilmen gereken de.) –ç.n.

Birinci Kitap

1

Tao

Gidebileceğin yol

gerçek yol değil.

Söyleyebileceğin isim

gerçek isim değil.

Gökyüzü ve yer

isimsizde başlar:

İsim, anasıdır

on bin şeyin.

O yüzden istekten arınmış ruh

gizli olanı görür,

hep isteyen ruh ise

yalnızca istediğini.

İki şey, tek kaynak,

ama adları farklı,

kimliği ise saklı.

Sırların sırrı!

Gizli olana açılan kapı.

Bence bu bölümün tatminkâr bir çevirisi kesinlikle imkânsız. Bütün kitabı içeriyor. Borges’in öyküsündeki “Alef” gibi görüyorum bu bölümü: Eğer doğru bakarsanız, her şeyi içeriyor.

2

Ruhun Gıdası

Dünya yüzünde

güzelliğin güzel olduğunu bilen herkes

çirkinliği yaratır.

İyiliğin iyi olduğunu

bilen herkes

kötülüğü yaratır.

Çünkü olmak ve olmamak

birlikte doğar;

zor ve kolay

birbirini tamamlar;

uzun ve kısa

birbirini biçimlendirir;

yüksek ve alçak

birbirine bağlıdır;

nota ve ses

müzik olur birlikte;

önce ve sonra

birbirini izler.

O yüzdendir ki bilge ruh

yapmadan yapar,

konuşmadan öğretir.

Bu dünyaya ait şeyler

vardırlar, varolurlar;

reddedemezsiniz onları.

Dünyaya getirmek ama sahiplenmemek;

eylemek ama karşılık beklememek

işini yapıp sonra kolayca bırakmak:

Çünkü bırakmaktır

kalmasını sağlayan.

Bu bölümde okuduğum şeylerden biri, değerlerin ve inançların yalnızca kültürel olarak kurulmakla kalmayıp, yin ve yang’ın etkileşiminin, dünyanın canlı dengesini kuran büyük dönüşümlerin de parçası olduğu. İnançlarımızın gerçekliğin tümünü kapsayan değişmez hakikatler olduğuna inanmak, acıklı bir kibirdir. Bu inancı bırakmaksa güvenliğe kavuşmaktır.

3

Susmak

Övülmeye layık olanı övmemek

rekabetten alıkoyar insanları.

Hazineye kıymet biçmemek

hırsızlıktan alıkoyar.

Çekici olana bakmamak

zihni sakin tutar.

O yüzden insanları yöneten

bilge akıl

zihinlerini boşaltıp

karınlarını doldurur,

isteklerini zayıflatıp

kemiklerini güçlendirir,

insanların bilmemelerini,

istememelerini sağlar,

bilenlerin ise

hiçbir şey yapmamalarını.

Yapmamayı yaptığınızda

her şey yerli yerindedir.

Lao Tzu tekrar tekrar wei wu wei diyor: Yapmamayı yap. Yapmamayı yapmak. Eylemeden eylemek. Eylemsizlik yoluyla eylem. Hiçbir şey yapmıyorsunuz ama gene de yapılıyor...

Mantıklı yoruma açık değil, hatta İngilizceye çevrildiğinde bir sentaksa bile kavuşmuyor; ama düşünceyi radikal olarak dönüştüren, zihinleri değiştiren bir kavram. Kitabın tümü bu kavramın hem açıklanması hem de gösterilmesi.*

* Türkçeye çevrildiğinde Türkçe sentaksa meydan okumuyor, ama aceleyle yanlış anlamaya çok müsait. Wei wu wei belki de en iyi ifadelerinden birini Şark dövüş sanatlarında (wuşu, kungfu, taiçi, karate, aikido, judo) bulur: Yapmamayı ne kadar iyi yaparsanız, hasmınızın “yapma” gayreti de o kadar tersine döner, kendine zarar verir. –ç.n.

4

Kaynaksız

Yol boş,

kullanılmış ama tükenmemiş.

Derin mi derin;

on bin şeyin atası.

Körelen bıçak,

çözülen bağ,

kararan ışık,

yolun tozudur yol.

Sessiz,

sessiz ve belki ebedi.

Kimin çocuğu bu?

Tanrıların selefi.

Lao Tzu’nun söylediği her şey elden kaçıp gider. Sözlerin sonsuz kandırıcılıktaki basitliği içinde elle tutulur bir şey yakalamak arzusu, baştan çıkarır insanı. En iyi akademik çevirmenlerinden bazıları bile, metindeki olumlu etik ya da politik değerlere odaklanır; sanki bunlar o metindeki en önemli şeylermiş gibi. Kuşkusuz Taoculuk denilen din de, tanrılarla, azizlerle, mucizelerle, dualarla, kurallarla, zenginliği, iktidarı ve uzun bir ömrü filan ele geçirmek için önerilen yöntemlerle dolu – Lao Tzu’nun bizi Yol’dan uzaklaştırdığını söylediği şeylerle yani.

Dilin yukarıdaki gibi bölümlerde gördüğümüz o uçsuz bucaksız tevazuu, insanların asırlardır bu kitapta bulduğu şeyi ortaya koyuyor: Parçası olduğumuz gizeme dair saf bir kavrayış

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, "Le Guin’in 'bilge ruhu' ve 'Tao Te Ching'", Gazete Duvar, 29 Mart 2018

Ursula K. Le Guin’in Taoculukla ilgilendiğini metinlerinden biliyoruz. 1998 tarihli bir söyleşisinde, “Lao Tzu’nun Taoculuğu nasıl yaşamak gerektiği ile ilgili. Oldukça uygulanabilir şeyler. Bütünüyle anarşist, kesinlikle hiçbir şeye saygısı yok. Seksen iki kısa şiirden oluşuyor tüm hayatınız boyunca kafanızda evirip çevireceğiniz, sizi geliştirmeyi asla bırakmayacak türden şeyler” diyordu. Kendisinin Rüyanın Öte Yakası adlı metnini de bu öğreti ile ilişkilendirerek oluşturduğunu hatırlamak gerek.

Le Guin’in Tao Te Ching’i

Geçtiğimiz günlerde yayımlanan, “Ursula K. Le Guin Yorumuyla Lao Tzu: Tao Te Ching adlı metin, yazarın bu öğretiyle, sadece anarşizan boyutu veya kitaplarında kullanacağı bir nesne olabileceği düşüncesiyle haşır neşir olmadığını gösteriyor. Çünkü kitap, Le Guin çevirisi ve yorumlarından oluşuyor ve sanırım bu versiyon Bülent Somay’ın yerinde ifadesiyle, “aslının ruhuna, diline ve estetiğine doğrudan Çinceden yapılmış birçok çeviriden daha yakın.” Daha önceki Türkçe çevirilere temas edenler için, bu metni okuyunca ne söylenmeye çalışıldığı daha da anlaşılacaktır.

Kanon dışı anarşizan perspektif

Taocu öğreti kanon dışı bir anarşizan perspektif çizer, genellikle olduğu gibi batı merkezli değerlendirmeler bu metnin anarşizan yanını görmezden gelirler. Süreyyya Evren Anarşizmin Geçmişi ve Tarihleri adlı kitabında, daha çok isimler ve batı ekseninde bir anarşist tarih yazımı olduğunu söyler. Bu anarşizm tarihinin sıkıntısı, çoğunlukla isimlere indirgenmiş bir yazım olmasının yanında, kullanılan isimlerin neredeyse hepsinin Avrupa kökenli olmasıyla da dikkat çeker. Bu durum anarşizmin, batı merkezli bir düşünce biçimi şeklinde algılanmasına neden olur. Örneğin; Fransa anarşizmi çalışıyorsanız evet bir anarşizm çalışmış olursunuz ama Çin, Meksika gibi ülkelerin anarşizmlerini çalışırsanız bu anarşizm çalıştığınız anlamına gelmez. Elbette bu metni direkt olarak anarşizme bağlamak anakronik bir yanılgıya düşmemize de sebep olabilir, Tao Te Ching daha çok yaşam tarzı önerisidir ancak metnin genel öğretisi hiç de anarşizan perspektiften uzak olmadığının göstergesidir.

Le Guin yorumu

Şimdi elimizde Le Guin yorumuyla böyle bir metnin olması bu nedenlerle de heyecan verici. Çünkü en başta alıntıladığımız söyleşide Le Guin’in bahsettiği gibi; “hayatınız boyunca kafanızda evirip çevireceğiniz, sizi geliştirmeyi asla bırakmayacak türden şeyler” yer alır bu metinde. Bize daha fazlasını istememeyi, güçlü olmadan gücü elde etmeyi, yapmadan yapabilmeyi, bilge bir ruha nasıl sahip olunabileceğini, göğün, yerin, doğanın farkında olup onun bir parçası olduğunu unutmamayı, olmamanın yararını, bedeni ciddiye almayı, bebeğin nasıl bir başlangıç olduğunu hatırlatır. Bu nedenle Le Guin’in yaşama bakışını da düşünürsek onun bu metni bu kadar önemsemesine şaşırmamalıyız.

Le Guin eli değince

Elbette bu metne Le Guin’in elinin değmesinin epey artı yönü var. Yazarın şu cümleleri ne demek istediğimizi netleştirecektir; Tao Te Ching’i yöneticiler için el kitabı olarak gören akademik çeviriler, Taocu “bilge”nin biricikliğini, erkekliğini, otoritesini vurgulayan terimler kullanır. Çoğu popüler versiyonda bu dil yaygınlaştırılır ve iyice bozulur. Bense, günümüzün bilge olmayan, muhtemelen erkek de olmayan ve kapalı bir çevrenin anlayabileceği sırlar peşinde koşmak yerine doğruca ruha hitap eden sese kulak kabartacak okuruna, ulaşabileceği bir yol kitabı vermek istedim.” Tao Te Ching üzerine yaptığınız küçük araştırmalarda bile karşınıza yönetmekle, yöneticilikle ilgili bilgece sözler çıkar. Oysa bu öğretide, yönetme sanatına dair şiirlerde ilk anlamının dışında bir felsefe yatar. Yansıtılan yönetmenin “iyi” yanıdır oysa Lao Tzu’nun öğretisinde yönetme fikrine oldukça eleştirel bir bakış da hissedilir. Kendisini bilgelik anlamında hiyerarşik bir yere konumlamayan birisinin yolundan gitmek, insanın ruhani yanını es geçmeyen dişil bir sese kulak vermek, Le Guin’in yaptığı buydu ve bunu okurla paylaşmak istedi ki yorumlarındaki heyecanı, ona yüklediği anlam epey hissediliyor. Bazen komik buluyor, bazen keyifli, bazen anarşizan, bazen “tam da bugünler için söylemiş” diyor kısacası kitap bize, yazarın bu metne dair duygusunu da fısıldıyor. Metinden birkaç örnek ile devam edelim.

Dünya İnsanın Oyuncağı Değil

Dünyayı orasını burasını kurcalayarak

fethedeceğini sananların,

sonu hayırlı değildir.

Çünkü dünya kutsal bir nesnedir,

oynamamalıdır onunla.

Onu kurcalamak zarar vermektir,

ele geçirmek kaybetmektir.

Göklerin altında birileri önden gider, başkaları izler,

kimi sıcak eser, kimi soğuk,

kimi güçlüdür, kimi zayıf,

kimi başarılı olur, kimi başarısız.

O yüzden uzak durur bilge ruh,

aşırıdan, abartıdan, ölçüsüzlükten.

“Yapmamak” adlı bu metin Le Guin tarafından şöyle yorumlanıyor, “Lao Tzu için ‘her şeyde itidal’ güvenilir, pratik bir tavsiyeden ibaret değildir. Dünyanın kutsallığı hissini kaybetmek, ölümcül bir kayıptır. Dünyamızı aşırı hırs ve türlü icatlarla yaralamak, kendi kutsallığımızı tehlikeye atmaktır.” Dünyayla oynamak, ona müdahale etmek anlamını taşır. Havasına, suyuna, içerisinde barındırdığı türlere, aşırı hırsla daha fazlasını talep ederek yaklaşmak veya onu sadece insan türüne yararıyla bir deney nesnesi olarak değerlendirmek çok şey kaybettirir. Sanıyorum ki burada bahsedilmeye çalışılan da bu. Hem Le Guin yorumuna hem de metnin geneline baktığımızda kesin olmamakla birlikte böyle bir sonuç çıkarılabilir. Tao Te Ching'i elbette bütünüyle yorumlamak gerekiyor. Aradan yaptığımız alıntılar bizi sadece bir yönüyle karşı karşıya bırakıyor. Örneğin; bu metinden sonraki

“Savaşmamak” metnini de bu açıdan değerlendirebiliriz;

Bir Taocu hükümdara

fetih için silah kullanmayı önermez;

o taktik geri teper.

Ordunun geçtiği yerlerde

dikenlerle ayrık otları biter.

Savaşın ardından

gelir kötü hasatlar.

İyi önder amacına ulaşmakla yetinir,

kibirlenmez zaferiyle.

Böbürlenmeden, zorbalık etmeden,

büyüklenmeden ulaşır amacına,

başarır elinde olmadan,

şiddetsiz başarır.

Şeyler önce serpilir sonra yok olurlar.

Yol öyle değildir.

Yol olmayanın tez zamanda sonu gelir.

Le Guin’in yorumu şöyle, “Lao Tzu’nun pasifizminin bu ilk dolaysız ifadesi, bir önceki şiirinden kaynaklanır (“Yapmamak”tan bahsediyor). Lao Tzu öğretisi yapmadan, eylemeden bir şeylere ulaşmanın mümkün olduğuna inanır. “Wu wei” kavramı bu öğretide önemli yer tutar ve “yapmamak, eylememek” anlamlarına gelir. Bu öğretinin insanları pasifize ettiği gerekçesiyle Bookchin gibi isimler tarafından eleştirildiğini de hatırlayalım. Ancak buradaki pasifizmin daha çok doğaya ve onun düzenine müdahale etmemek anlamını taşıdığı da karşılaştığımız bir yorumdur ki kişisel kanaatim de bu yönde. Yukarıda alıntıladığımız iki şiirde de vurguya baktığımızda bunu görüyoruz. “Ordunun geçtiği yerlerde, dikenlerle ayrık otları biter. Savaşın ardından gelir kötü hasatlar.” Savaşlar da bir şekilde dünyanın gidişatına müdahale etmeyi içerir. Sadece insan değildir zarar gören, doğa, toprak, hayvan her şey zarar görür. Alıntıladığımız dizelerde söylenen de bunu ifade ediyor. “Ordunun geçtiği yer” çoraklaşır ve savaş sonrası elimizde dikenler ve ayrık otları kalır.

Tao Te Ching’in güncelliği

Tao Te Ching'in hâlâ bu kadar etkileyici olmasının bir nedeni de güncelliği sanıyorum. Dünya her dönem benzer dertlerle cebelleşmiş sanki öyle bir his doğuruyor Lao Tzu öğretisi. Le Guin’in de kitapta, “kaç yüzyıl önce yazılmıştı bu kitap? Bu bölüm şimdiki zamanda yazılsaymış da olurmuş” gibi yorumlarına rastlıyoruz.

Saraylar ihtişamla dolu

tarlalar ayrık otlarıyla

ambarlar hiçbir şeyle.

Takıp takıştıran süslü insanlar,

silah taşıyan,

çok içip, çok yiyenler,

çok şeyleri, çok paraları olanlar:

Utanmaz hırsızlardır.

Şüphesiz yol değildir onların yolu.

“İçgörü” adlı metnin bir kısmından yaptığım alıntı ne kadar uzağımızda gerçekten. Le Guin’in kısaca yorumladığı gibi: “Kapitalizm de böyle işte!” Bir yanda açlıktan ölüm tehlikesi ile yaşayanlar, diğer yanda her yıl fazla ürününü imha eden şirketler: “Şüphesiz yol değildir onların yolu.”

Ursula K. Le Guin Yorumuyla Lao Tzu: Tao Te Ching bize yaşama, dünyaya, insana, doğaya daha farklı bakabileceğimiz bir hayat öneriyor. Sadece bireysel varlığımıza değil, politik bakışımıza dair de hâlâ çok şey söyleyen bir öğreti. Kitabın bu versiyonunu daha özel kılan ise Le Guin’in ışığını taşıması ve onun pırıltısını hissettirmesi. Çünkü o bilge bir ruh Lao Tzu şiirindeki şu dizelerdeki gibi;

“Bilge ruhlar istifçi değildir;

ne verirlerse başkasına o kadar artar ellerindeki,

ne kadar verirlerse o kadar zengin olurlar.”

Kaynak: Evren, S., (2013), Anarşizmler: Anarşizmin Geçmişi ve Tarihleri, (Çev. Barış Yıldırım, Elmas Deniz), İstanbul: İletişim. Söyleşi için: Notos, 66. Sayı, s.53.

Devamını görmek için bkz.

Bilgehan Uçak, "Yol’un gücüne dair", Agos Kitap/Kirk, 10 Nisan 2018

Eğer Bülent Somay’la tanışmamış olsaydım, ben bir tek sayfa Ursula Le Guin okumazdım sanıyorum.

Öte yandan, Ursula Le Guin okumamın pek bir önemi olmadığını da biliyorum; yani ben okumamış olsam Ursula ne kaybeder Ursulalığından?

Kuşkusuz çok kıymetli bir yazar ama “benim yazarlarımdan” biri olmadı hiç.

Gerçi o meşhur ‘Yerdeniz’ beşlemesini falan da okumadım.

Ama bu kitabı çıkar çıkmaz aldım.

Dahası, çıkmadan okumaya başladım.

Çevireni Bülent Somay -ve Ezgi Keskinsoy- çünkü.

Çeviren dedim ama bu kitap için bu da netameli bir mesele.

Bülent Somay, Önsöz’de, bu çevirinin zorluğuna, hatta yer yer imkânsızlığına değiniyor.

“Bu ‘çeviri’ için söylenmesi gereken ilk şey, kuşkusuz, gerçek anlamda bir çeviri olmadığıdır; hem de katmerli olarak: Çince aslından Çince bilmeyen biri tarafından İngilizceye çevrilmiş, sonra da İngilizce çevirisinden Çince bilmeyen iki kişi tarafından Türkçeye.”

Şimdi biraz dedikodu yapalım istiyorum.

Geçen sene, Bülent Somay, eşi Ezgi Hanım’la birlikte Paris’te bir çeviri konferansına gitmişti.

Ve bu konferans yüzünden bizim canım ‘Postkolonyal Teoriye Giriş’ derslerinden biri iptal olmuştu.

Dönüşte anlattı, konferans baştan sona çok kötü geçmiş.

Oh olsun, demiştik. Derse gelmemenin sonu budur! İsabet!

Ama çeviri meselesine dair, yani çevirinin ne olduğu, daha önemlisi de ne olmadığına dair birçok şeyler öğrendik.

O yüzden, eğer bir kitabın çevirmenleri arasında Bülent Somay varsa, ‘yapılabilecek’ en iyi çevirinin yapılmış olduğunu düşünürüm ben.

Sadece şu giriş bölümünü okuyanlar bile ne demek istediğimi anlayacaklardır.

‘Beijing ağzı’, ‘Tayvan ağzı’, Çince kelimelerin manası, onun Batı dillerindeki yazımı...

Bunların hepsi ayrı birer mesele Bülent Somay için!

Önsöz’deki 1 numaralı dipnotu buraya alıntılamak istiyorum.

“Batılıların Çince isimleri nasıl dönüştürerek sahiplendiklerinin en iyi ör- neği kuşkusuz Konfüçyüs’tür. Gerçek adı Kong Fuzi (Kong Usta) olan Konfüçyüs, Batılılar tarafından önce Latin alfabesine çevrilmiş, sonra da Latin sontakısı olan ‘-ius’ alarak Romalı bir filozofa benzetilmiştir (Confucius). Tıpkı zamanında İbn Sina’nın da Latinleştirilerek ‘Avicenna’ya dönüştürülmesi gibi. Ancak ne yazık ki Kong Fuzi Türkçeye Batılı kaynaklardan geçtiği için, biz de ‘Konfüçyüs’ diyerek aynı Şarkiyatçı tahrifata ortak oluyoruz, üstelik bunu Şark’tan yaptığımız için iki katına çıkarıp, kendi üzerine kapanan, kendi kendini esir alan bir Şarkiyatçılığa düşüyoruz.”

Burada Edward Said’in kült kitabı Şarkiyatçılık’ın Türkçedeki en iyi çevirisini yapan ekibin içinde Bülent Somay’ın olduğunu hatırlatmamız önemli.

Kitaba girmeden, yazar ile çevirmen arasındaki ilişkiye değinmek, biraz daha oyalanmak istiyorum.

Metis Yayınları’nın seçki dizisinde, Bülent Somay editörlüğünde yayımlanan bir kitabı var Ursula’nın: Kadınlar, Ejderhalar, Rüyalar.

Oradaki hikâyelerden birinde, gölgesini kaybeden birini anlatır.

İşte o hikâye bizim dersin okuma parçalarından da biriydi.

O ders, Bülent Somay parıl parıl, gözlerinde Ursula’dan bahsedecek olmanın sevinci.

Dolayısıyla, tam manasıyla profesyonel bir çeviri değil bu.

Daha çok, çeviri meselesine çok akıl yormuş bir akademisyenin hayran olduğu bir yazarı ülkesinde biraz daha tanıtma arayışı.

Yazıların altında Ezgi Keskinsoy’un akademik olmadığını özellikle vurguladığı notları var.

O, “atlayabilirsiniz” diyor ama bence atlamayın, metin o notlarla ferahlayıp açılıyor.

Bu kitap, aynı zamanda, Türkiye’nin en iyi akademisyenlerinden birinin yurtdışı günlerinden buraya bir selam, bir armağan.

Devamını görmek için bkz.

Asuman Kafaoğlu Büke, "Ursula Le Guin’den Tao", Cumhuriyet Kitap Eki, 5 Nisan 2018

Ursula Le Guin, Lao Tzu: Tao Te Ching'te, Lao Tzu’nun şiirlerine bambaşka bir tat katıyor. Aslında ilk bakışta Le Guin’in antik metne katkısı az gibi görünüyor, her şiirin altında sadece birkaç cümleden oluşan dipnot yerleştirmiş. Ancak okudukça bu dipnotların aslında ana metne saygı duruşu gibi yazıldığını düşünmeye başlıyorsunuz.

İki ay önce kaybettiğimiz bilimkurgu yazarı Ursula K. Le Guin, Tao Te Ching kitabıyla tanışmasını şöyle anlatıyor: “İlk gördüğüm Tao Te Ching, sarı bez ciltli, mavi-kırmızı Çince çizimler ve karakterlerle süslü 1898 baskısıydı. Benim için saygıdeğer ve gizemli bir nesneydi; hemen inceledim ve içinin dışından daha büyüleyici olduğunu keşfettim. Kitap babamındı; sık sık okurdu. Bir keresinde okurken notlar aldığını fark ettim ve ne yaptığını sordum. Cenaze töreninde okunmasını istediği bölümleri işaretlediğini söyledi. O bölümleri gerçekten de okuduk cenazesinde (…) İçinde benim cenazemde okunmasını istediğim bölümler de işaretli artık.”

Taoizm, Le Guin’in yapıtlarına kaynak olmuştur her zaman. İki bin beş yüz yıl önce yaşamış bilge Lao Tzu’yu yeniden yorumlaması bu yüzden eşsiz bir değere sahip. Şimdi bu kitabı Le Guin’in ardından okurken bunu onun vasiyeti gibi görebiliriz. Bu düşünceler antik metne ayrı bir güzellik katar. Ayrıca hem Le Guin’in yapıtlarını daha iyi anlamamızı sağlar hem de yazarın derinliğini kavramamızı.

Yaklaşık bir yıl önce Tao Te Ching’in (Çeviren: Sonya Özbey, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016) özgün metni üzerine bu köşede yazdığımdan, şiirler zihnimde tazeyken Le Guin’in yorumunu okumak iyi olur diye düşündüm. Özbey’in çevirisi mükemmeldi ama Le Guin’in yorumu ve çevirisi (Lao Tzu: Tao Te Ching, Metis Yayınları, Çeviren: Ezgi Keskinsoy, Bülent Somay, 152 s.) bambaşka bir tat katıyor şiirlere.

Yorum mu, Katkı mı?

Aslında ilk bakışta Le Guin’in antik metne katkısı az gibi görünüyor, her şiirin altında sadece birkaç cümleden oluşan dipnot yerleştirmiş. Ancak okudukça bu dipnotların aslında ana metne saygı duruşu gibi yazıldığını düşünmeye başlıyorsunuz. Metne müdahale etmeyip onu bozmadan, Lao Tzu’nun okurda yarattığı duyguya odaklanan açıklamalar bunlar. Neden bu metni bu denli değerli bulduğunu anlamamızı sağlıyor ve tabii dolayısıyla şiirlerin anlamını çoğaltıyor. Örneğin on birinci şiirin dipnotunda şöyle diyor: “Lao Tzu’nun en sevdiğim yanlarından biri son derece komik olması.” Binlerce yıldır felsefi ve dini bir metin olarak okunmuş şiirlerde ince alayı, espriyi, içtenliği görmesi ve bunu bize de göstermesi, şiirleri daha güzel kılıyor.

Bu açıklamalardan daha da önemli olan kuşkusuz Le Guin’in kendine has yorumuyla şiirleri çevirmesi. Bunları İngilizce ve Türkçe çevirileriyle karşılaştırarak okuyunca Le Guin’in katkısı daha iyi anlaşılıyor. Can Yücel’in Shakespeare çevirilerini getiriyor akla, bir dilden diğerine aktarmak değil, bir kültürden ve zamandan, başka bir kültüre ve zamana aktarıp bugüne taşımak. Le Guin de bugüne taşıyor antik çağın metnini.

Tao Te Ching seksen bir kısa şiirden oluşur. Bu kısacık metinde mutluluk, yaşamın kaynağı ve anlamı gibi çok derin konular ele alır Lao Tzu. Le Guin gibi bu şiirlerden etkilenen başka yazarlar ve sanatçılar da vardı: Franz Kafka bu metni gerçekliğin en berrak görüntüsü, Leo Tolstoy da hayatın anlamı olarak tanımladı.

Konfüçyüs ve Lao Tzu

Lao Tzu’nun hayatı hakkında fazla bilgi yok elimizde ama yönetime yakın görevlerde bulunduğu tahmin edilir. Zhou hanedanında (İÖ 6.-4. yüzyıl arası) saray yazmanı, arşivci ve tarihçi olduğu sanılır. Bir efsaneye göre siyasetten ve toplumsal yozlaşmadan bıkıp kendini yollara vurmuş, uzaklara yerleşmek üzere evini terk etmiştir. Bu yolculuk sırasında kendisini durduran bir görevli, onun filozof olduğunu kanıtlaması için felsefesini yazmasını ister ve o da bir oturuşta Tao Te Ching kitabını yazar.

Taoizm, binlerce yıl Çin’in en temel öğretilerinden biriydi. Konfüçyüs; toplumsal yaşam, gelenekler ve sosyal sınıflarla ilgilenirken Lao Tzu doğayla bütünleşme ve hayatın doğal akışına odaklandı. Biri insana görevlerini, toplumsal sorumluluklarını hatırlatırken diğeri insanın mistik inançlarını besledi. Biri, diğer insanlarla birlikte yaşam kurmanın yollarını gösterirken diğeri, insana kendisiyle kalmanın değerini öğretti. İki öğreti birbirini tamamlar. İnsan toplumdaki ve doğadaki yerini anlamak için her iki öğretiye gereksinim duyar.

Erkeksi Dil

Geçen günlerde Ursula Le Guin’in bir başka kitabı daha yayımlandı Sözcüklerdir Bütün Derdim-Hayat ve Kitaplar Üzerine Yazılar (Çeviren: Damla Göl, hep kitap, 2018). Seksen sekiz yıllık yazarlık hayatı boyunca kaleme aldığı denemelerin bir derlemesi olan kitapta, bir makaleyi okurken Konfüçyüs ile Lao Tzu’nun farklılığı konusunu düşündürdü. “Kadınların Bildikleri” (s. 117) başlıklı denemede Le Guin, kadın-erkek dünyalarını betimliyor ve kendine soruyor: “Gerçekten de ne öğreniriz kadınlardan?” Yanıt olarak kadınlar en temel becerileri, en yalın kuralları, hayatta kalmayı, erkekler ise hiyerarşiyi sürdürmeyi, statükoyu muhafaza etmeyi, toplumsal ve ahlaki değerleri korumayı öğretir. Kadınlar bireysel hikâyeleri aktarır, erkeklerse kamusal tarihi. Yüzlerce yıl boyunca hepsi erkeklerden oluşan rahipler, liderler, şefler ve profesörler, daha geniş kabilemizin ve halkımızın üyeleri olarak nasıl davranmamız gerektiğine ve kim olduğumuza dair anlatıları öğretir.

Le Guin’in bu denemesini okuyunca Tao Te Ching yorumunu yeni bir ışıkta görmeye başladığımı söyleyebilirim. Aslında Le Guin’in Lao Tzu’nun şiirlerini çevirirken başardığı en önemli şey, dinî metinlerin dilindeki (ya da o metinlere yüklenen) erkeksi tonu yok etmek olmuş. Karşılaştırmalı bir okuma bunu netlikle gösteriyor. Örneğin, on birinci şiir, özgün metinden şöyle çevrilmiş:

“Kilden yapılmış toprak bir kabı düşün

Kabın boşluğudur onu faydalı kılan

İşte bu şekilde

Varlık çıkar içindir

Yokluk ve boşluksa fayda için.”

Le Guin’in çevirisi ise şöyle:

“İçi boşaltılmış kilden

Olur çömlek

Çömleğin yararı

Olmadığı yerdedir

Yani olanın yararı

Olmayanın kullanılmasındadır.”

Le Guin, “düşün” emir kipini kullanmayarak şiirdeki didaktik yapıyı yumuşatıyor, daha doğal ve içten bir hâle sokuyor. Lao Tzu’ya da bu yakışıyor. Bu şiirler zaten çok güzeldi, şimdi daha yakın ve daha anlaşılır oldu. Kitaba Bülent Somay’ın yazdığı önsöz de çok güzel bilgilerle dolu. Mutlaka okunması gereken bir klasik. Ben yine de özgün metin ile karşılaştırmalı okumaktan yanayım. Le Guin’in neyi nasıl değiştirdiğini görmek ayrı bir zevk katıyor şiirlere.

Devamını görmek için bkz.

Halim Şafak, "Yapmamayı yaptığınızda her şey yerli yerindedir", bireylikler, sayı: 80

Bülent Somay’ın demesiyle “ Çince aslından Çince bilmeyen biri tarafından İngilizceye çevrilmiş, sonra da İngilizce çevirisinden Çince bilmeyen iki kişi tarafından Türkçeye çevrilmiş ve altlarına Ursula K. Le Guin’in notlar düştüğü Lao Tzu’nun Tao Te Ching’i Tao felsefesi üstüne şiir olarak kabul edilebilecek dinsel gibi görünse de düşünce ağırlıklı iki ayrı kitaptan ve başlıklandırılmış 81 parçadan oluşan ve uyak ve vezinin dışında yazılmış bir kitap. (çeviri: Bülent Somay, Ezgi Keskinsoy, Metis, Mart 2018) Metinler ve ürettiği arkaik ruhsallık bir geçmiş değerlendirmesine neden olsa da hatta bu sayede o yıllara ait çıkarımlar yapmamız ve tartışmalar yürütmemiz mümkünse de söz konusu geçmişle bugün arasında ve ikisinin aleyhine çıkarımlar yapmamıza da kendini açık tutuyor. Bunu belirtirken metinlerin ortaya çıkardığı düşünceleri yadsımaya çalışmıyoruz. Şaşırdığımız ve anlamakta zorluk çektiğimiz nasıl oluyor da insanın geçen zamana rağmen aynı noktada duruyor ve aynı şeyleri tartışıyor olduğudur. Metin ya da şiir hangisini kabul ederlerse etsinler bunları okuyanlar bu sözlerin bugünde söylenip söylenmediği konusunda kuşkuya muhtemelen düşeceklerdir ve sözleri değerli kılan da budur.

Zeynep Sayın’ın Ölüm Terbiyesi’nde geçmiş zamandan oluşturduğu ve ortaya koyduğu karşı tarih dünyanın pek değişmediği/ değişmeyeceği konusunda öne sürdüklerini hatırlarsak buna da şaşırmayabiliriz. (Metis, Ocak 2018) Hatta bu bağ Bülent Somay’ın kitap için “Neden Daodejing/ Tao Te Ching, Neden şimdi?” sorusuna okurun vermesi mümkün yanıtı bulmasını da kolaylaştırabilir. Tam burada kitabın öncelediği Yol ve Zeynep Sayın’ın geçmiş zamandan alarak önerdiği yolun yakınlıklarının iki yanlı bir bugün tartışmasına neden olması beklenmelidir. Lao Tzu için Yol merhamet, itidal, tevazu Kalenderiler için kendilerini dünyada yabancı ve yolcu saymaları itaati ve mülkiyeti reddetmeleri bugün karşısında hala öneri ve gelecek projesi olarak anlanmaya ve kabul edilmeye fazlasıyla eğilimlidir. Her ikisinin Zygmunt Bauman’ın yaptığı türden bir cemaat tartışmasına katkıda bulunduğu da iddia edilebilir.

Geçmişi ayakta tutan bugünle kurduğu ilişkidir. Bu yüzden geçmiş her zaman bugüne yönelme eğilimi içinde olmuş bugünü kendi zamanı olarak seçmiştir. Kaldı ki insanın da bugünü anlamak için geçmişi değerlendirmeye ve geleceği hayal etmeye ihtiyacı vardır. Ahmet Oktay’ın geçmiş geleceğin deposudur demesi de tam da bununla ilgilidir. Geçmişle gelecek aynı soydandır öngörüsü de buna çıkar.

Özgür Taburoğlu’nun düşünce yapıtı olarak kabul ettiği ve yavaşlık felsefesinden kalkındığını söylediği şiirsel metinlerin önerisi fazlasıyla açıktır: ‘oturmak’ ve ‘katılmamak’tır. (Tao’nun Fiilleri, Birikimgüncel, 11 Şubat 2018) Bunun bugünde ve geçmişte dünyaya karşı daha çok marjinal kalan bir tavrı ve hayatı ürettiği bugüne kadar gelmesine katkıda bulunduğu söylenebilir. Kaldı ki geçmişin kötücül ve sorunlu dünyasının bugünde de hiç hız kaybetmeden sürdüğü ve dünyayı belirlediği düşünülürse dünyaya karşı Tao’nun hiçbir şeye katılmama önerisini ve dünya eleştirisini/karşılığını aynı dünya karşısında bir itaatsizlik biçimi olarak anlayabiliriz. Çünkü “Yapmamayı yaptığınızda/her şey yerli yerindedir.”

Tarihte olduğu gibi insan her zaman zalimdir, zalimliğin temsilcisi ve eyleyicisidir. Hatta bu yüzden 5. Şiirden yola çıkarak (Faydalı Boşluk) Ursula K. Le Guin “Zalimlik bir insan özelliğidir. Gök ve yer –yani ‘Doğa’ ve onun Yolu- merhametli, insancıl değildir, çünkü insan değillerdir. Merhametli değillerdir; zalim de değillerdir. Bunlar insana has özellikler”dir. Ayrımını da yapar. Belki de dünyanın hali ve insanın ordaki rolü karşısında durmak ve bir şey yapmamak hala düşünülmesi ve yapılması gereken ve karşılık bulması mümkün bir seçenektir. Bu bildik anlamda kabullenmek ve onaylamak da değildir.

Lao Tzu’nun Tao Te Ching’deki düşünce ağırlıklı şiirleriyle dünyaya bıraktığı ve düşünmeye zorladığı şey o durmak ve yapmamaktır. Belki bu sayede dünyaya az zarar verebilir ve daha az zalimlik yapabiliriz kendimizi oturup kaldığımız yerde düşünmeye ve yapmamaya başka bir anlamda ve başka bir şey yapmaya verebiliriz.

Lao Tzu’nun yaşadığı zamana dönük verdiği örneklere, anlattıklarına, eleştiri konusu ettiklerine ve bunlardan çıkardığı düşüncelere bakılırsa insan sayesinde dünyanın bu anlamda pek değişmediği ve insanlığın zalimliğinden vazgeçmesi bir yana daha ilerisine gittiği düşünülürse durmak ve bir şey yapmamak yani yapmamayı yapmak insanın aynı dünyaya karşı esaslı bir eylemi ve insanlığı olabilir. “Küçüle küçüle/yapmamaya varırsın/Hiçbir şey yapmazsın ama hiçbir şey de/yapılmamış kalmaz.”

Devamını görmek için bkz.

Ayhan Geçgin, "Bilmediğim dil: Le Guin'in Tao Te Ching'i", K24, 19 Temmuz 2018

1.

Aşağı yukarı milattan önce altıncı ile üçüncü yüzyıllar arasında hem Antik Yunan’da hem Antik Çin’de büyük düşüncelerin doğuşuna tanık oluyoruz. Bu olgu gerçekten şaşırtıcıdır. Dünyanın iki ucunda, geriye dönüp baktığımızda, her bakımdan çok farklı iki uygarlıkta nasıl oluyor da aynı tarihsel zamanlarda böylesi bir düşünce devrimi meydana gelmiş? Jacques Gernet, bir makalesinde, benzerlikleri sıralıyor: hem Çin’de hem Yunan’da aristokratik savaşçı toplulukları çözülür, aynı zamanda askerî teknikler hızlı biçimde değişir (Yunan’da soylu hippeis, at sırtındaki savaşçıdan yurttaşlar hoplitine, piyadelere; Çin’de ise soyluların savaş arabalarından köylü piyadelerine geçiş); bu dönüşümlere bağlı olarak dinin toplumdaki işleviyle yeri değişir, düşünceler deyim yerindeyse dünyevî bir özellik kazanmaya başlar. Ancak koşullardaki benzerliklere rağmen ortaya çıkan sonuçlar bambaşkadır. Bilindiği gibi, siyasî bakımdan Yunan’da özgür kent devletleri ortaya çıkar ve Yunanlılar, özgün bir siyasî biçimi, demokrasiyi icat eder. Çin’de ise tarihte yaygın biçimde gördüğümüz merkezî bir devlet biçimi gelişir. Tarihçilere göre, milattan önce beşinci yüzyıldan itibaren merkezileşme süreci hız kazanmış, M.Ö. 221’de ilk Çin İmparatorluğu kurulmuştur.

Fark, düşüncede de devasadır. Bir örnekle yetinirsek, Çinli düşünürlere göre eylem, ancak insanın ya da doğa güçlerinin eğilimlerine uygunluk içinde yapılırsa etkili olabilir. Gernet, özellikle milattan önce dördüncü ve üçüncü yüzyılda Çin düşüncesinin ana temalarından birinin bu olduğunu söylüyor. Vernant ise bize André G. Haudricourt’un hoş bir kıyaslamasını aktarıyor: Yunanlılar gibi çobanlardan ve denizcilerden oluşan bir halkın kavrayış tarzıyla Çinliler gibi “bahçıvan” halkların kavrayışı arasındaki fark. Çobanıl Yunanlılar için insan ilişkilerinin örneği temelde çobanın sürüyle ilişkisine benzer: güç uygulama, zorlama, müdahale etme, yönetme, kısaca doğrudan eylem vardır. Oysa bahçeci insanlar, insan ilişkileri için, “dolaylı ve olumsuz” bir eylemi örnek alırlar. Güç uygulamak ya da müdahale etmek yerine herhangi bir varlığın “doğal” ya da “kendiliğinden” gelişimini engelleyecek şeyleri ortadan kaldırmak yeterlidir. Tıpkı bahçıvanın bitkinin kendiliğinden serpilmesini sağlamaktan, gelişimine zarar verecek koşulları ortadan kaldırmaya çalışmaktan başka bir şey yapmaması gibi. Te Ching’de bu anlayış, paradoksal bir ifadede, wei wu wei ifadesinde dile getirilir. Ursula K. Le Guin bunu “do without doing,” ya da “do not-doing,” Türkçe çevirmenler de “yapmadan yapmak,” “yapmamayı yapmak” biçiminde çevirmiş.

2.

Kuşkusuz Le Guin gibi bir yazarın, dünyanın en eski, klasik metinlerinden birini çevirmesi başlı başına ilginç, merak uyandırıcı. Ama Le Guin, Çince bilmediğini söylediğinde durum çok daha ilginç bir hâle geliyor. Yine de burada özel türden bir bilmemenin söz konusu olduğunu belirtelim. Zira çevirinin gerisinde metinle bir hayat boyu ilgilenme, yeniden yeniden okuyup düşünme, belli başlı diğer çeviriler üzerine titiz bir çalışma, bir de Çin dili uzmanlarıyla tartışmalar var. Biz burada Le Guin’in çevirisinin bir incelemesini yapmayacağız, zaten yapamayız. Benzer biçimde Türkçe çevirisini de ele almayacağız. Burada odaklandığımız nokta çeviriler değil, çeviri hareketinin kendisi. Le Guin’in çalışmasını ilginç kılan şu soruyu soracağız: Bilmediğimiz bir dilden çeviri yapmak ne demektir? Bu sorunun anlamını kavramak içinse önce öteki türlü, alışılageldiği biçimde sormak gerekecek: Bir dilden çeviri yapmak ne demektir? Soru elbette çok geniş bir alanı kapsayan zor bir sorudur; burada bazı genel, olası yanıtları düşünmeye çalışacağız.

Bir yanıt şöyle verilebilir. Asıl metnin anlamını, çevirdiğim dilde vermeye çalışırım. Ama bu yanıt bizi Platoncu model-kopya anlayışından daha ileriye götürmez. Tıpkı kopyanın sadakatini modele benzerliği ile ölçtüğüm gibi, çeviriyi de asıl metne sadakatiyle ölçerim. Burada her durumda çeviri, tıpkı kopya gibi ikincil bir öneme sahip olur. Ayrıca birçok soru doğar. En başta, peki ama asıl anlam ne? Bu asıl anlamı nasıl biliyorum? (Anımsanacağı gibi Platon, modelin bilgisine nasıl sahibim sorusuna doğuştan sahip olduğumuz gibi bir yanıt veriyordu, dolayısıyla bilmek, anımsamak oluyordu.) Tao Te Ching’in aslı nedir? Birçok eski metin gibi bu metin de önce sözlü olarak aktarılmış, aktarılırken herhalde değişmiş, daha sonra -çeşitli versiyonlar hâlinde- yazıya geçirilmiş. Yine birçok klasik metin gibi farklı yorumların, farklı düşünce okullarının elinde değişik anlamlara kavuşmuş. Dahası, bir asıl anlam olduğunu varsaysak bile, bu asıl anlama ulaştığımızı nasıl söyleyeceğiz? Zira asıl metnin diliyle, çevirdiğimiz dilin uygunluğunu ölçecek üçüncü, tarafsız bir dilimiz yok. Öyleyse ilk yanıtımız bizi ya hep eksik, ikincil bir çeviriye, soluk bir kopyaya mahkûm ediyor ya da çevirinin aslında olanaksız olduğunu söylemeye zorluyor.

3.

Bir başka yanıt, en az Platon’un yanıtı kadar esaslı bir yanıt, Nietzscheci bir yanıt olabilir. Burada, model ya da asıl düşüncesini tamamen iptal ederim. Geriye ne kalır? Yalnızca kopyalar ya da görünüşler kalır, maskenin altında başka bir maske, onun altında bir başka maske, sonra bir başka maske daha. Başka bir deyişle, var olan tek gerçek edim, çeviri ya da yorumlamadır. Aslında her metin bir çeviri metindir, anlamı, sanki kat kat, birçok metin üst üste gelmiş gibi tüm o yorumlama ve çeviri faaliyetinin toplamından oluşur. Ama hiçbir çeviri ya da yorum, tarafsız, nesnel değildir; her metin, farklı güçlerin, farklı bakış açılarının, değerlerle anlayışların egemenlik kurmaya, birbirlerine üstün gelmeye çalıştığı bir savaş alanı gibidir. Bir metnin anlamını, üzerinde çarpışan bu güçlerin, üstünlüklerinin ve yenilgilerinin tarihi kurar. Bu anlamsa her zaman kısmî, parçalı ve tamamlanmamıştır, farklı bir bakış açısı doğduğunda yeniden değişir.

Burada “çevirmek,” belki de “döndürmek, değiştirmek” gibi sözcüğün düz anlamına yaklaşır. Bu açıdan Türkçe çevirmek ya da çeviri sözcüğünün başarılı bir öneri olduğunu söyleyebiliriz. İngilizcedeki translation ya da Almanca übersetzen sözcüklerinin kökeninde “öteki tarafa taşımak, götürmek” gibi anlamlar var. (Arapçadan gelen tercüme sözcüğü ise kökeni açısından başka bir yönü işaret ediyor gibi.) Oysa çeviri yaparken taşımıyoruz, bir anlamı oradan alıp buraya getirmiyoruz. Aksine çeviriyor, döndürüyor, değiştiriyoruz. Antik Çin’de çevirmen, bir yazarın aktardığına göre, imparatorluğun hangi sınır bölgesinde görevliyse ona göre değişik sözcüklerle adlandırılırmış: “Batı bölgesinde görevli olanlara ji denir (emanet edilmiş, aktarıcı); Güneydekilere, xiang (tasvirci); Batıda Didi (Di kabilelerini bilenler) ve Kuzeydekilere de yí (çevirici, değiştirici).”

Öyleyse bu yaklaşımda, her çeviri, yeni bir bakış açısının ortaya çıkması anlamına gelecektir. Ya da tersinden söylemek daha doğru olacak: Ancak yeni bir bakış açısı yaratılmışsa elimizde yeni bir çeviri, bir yorum var demektir. Bu durumda bir çevirinin değerlendirilmesi şöyle olacaktır. Ya elimizde yeni bir şey vardır ya da bir klişe. Ya bir yaratım ya da bir basmakalıp.

4.

Önceki iki yaklaşımla yer yer kesişen başka bir yanıt. Diyelim çevirinin gerçekten olanaksız olduğunu, insanlar nasıl Babil Kulesi yıkıldıktan sonra birbirilerini anlamamaya başladıysa biz de bir başka dili tam anlayamayacağımızı, olsa olsa kendimize göre anlayacağımızı kabul ettik. Yine de geriye şöyle bir olgu kalıyor, konuşulan diller farklı farklı olsa da sonuçta bu, insan dili değil midir? Yalnızca insana özgü bir araçtan söz ettiğimize, başka hiçbir varlık böyle bir araç kullanmadığına göre yine de bir ortaklık yok mudur? Dahası, insan dili zaten başlı başına bir çeviri aracı değil midir? “Şeyleri,” sözcüklere çevirmek de böylece aynı zamanda bir bakıma o şeyleri, nesneleri yaratmaktadır. Böylece bir dünyamız, bir gökle yerimiz, sağımız solumuz, yönlerimiz, o dünya içinde varlıklarımız olur. Dilin, bir ucu şeylere, duyumlara ya da duyusal çokluğa doğru uzanırken, diğer ucu düşüncelere uzar. Bir dili başka bir dilden ayıran da dilin bu uzanma, ele alma, kavrama biçimidir. “Farklı diller,” diyor Hjelmslev, bu duyusal çokluğa, “dil bakımından gerçekliğin bu biçimlenmemiş bölgelerine kendi farklı ağlarını atarlar.” (Hjelmslev’in örneğiyle, İngilizce “green” ile Galce “glas” ortak bir “içeriğe ya da anlama” sahipmiş gibi görünebilir, oysa İngilizler ve Galler renk spektrumunu farklı biçimde kurar. Galce dilinin “green” için, başka bir tonuna karşılık gelen başka bir göstergesi, “gwyrdd,” vardır; Galcenin “green” dediği ise İngilizcede yeşil, mavi ya da gri olabilir. İngiliz dilinin “yeşil” denilen bölgeye attığı ağ ile Gal dilinin “aynı” bölgeye attığı ağ farklıdır.)

Ama her dil “ağlarını” farklı biçimde atsa da sonuçta dilin kendisi, tüm insanlara ortak bir şey değil midir? Dil kendi başına, bu açıdan, Akşit Göktürk’ün deyişiyle “dillerin dili” değil midir? Ve “dillerin dili” temel örneğini çeviride bulmaz mı?

Burada aklımıza Walter Benjamin geliyor. Dil olarak dile, kendi başına dile, Benjamin “saf dil” diyordu. Saf dil, hiçbir şey ifade etmez, söylemez; ifadesiz, yaratıcı Söz’dür ama her dilin kastettiği, söylemeye niyetlendiği de odur. Saf dil, bir dilin çevrilebilmesini sağlayan olanaktır, dillerin çevrilebilirliğidir. Bir bakıma, onun Babil Kulesi’nden düşüşten önceki dil olduğunu söyleyebiliriz ama asıl, bir tarih sonrasını, insanlığın gerçek dilini konuşmaya başlayacağı zamanları, henüz başlamamış gerçek insanlığın henüz gerçekleşmemiş ortak dilini işaret eder. Bu açıdan her dil ütopik bir çekirdek taşır. Burada Benjamin ilginç biçimde Leibniz’i hatırlatır. Nasıl her monad kendi bakış açısından tek ve aynı dünyayı ifade eder, her dil de tek, bir ve aynı şeyi kasteder.

İşte, çevirmenin asıl işi, her dildeki bu saf dili duyurma çabasıdır. Bu açıdan çeviri ne bir anlamın aktarımıdır, ne iletişimdir, ne de bir bilginin iletilmesidir. Nasıl bir şair, bir yazar okuyucuyu düşünerek yazmaz, çevirmen de okuyucuyu düşünerek çevirmez. Çevirmen bir yandan, metni başka bir dile çeviren kişi olarak, sanatçıdan daha aşağı bir yerde bulunur. Ancak, saf dil açısından baktığımızda, sanatçıdan çok daha yüksek bir yere yerleşir.

5.

Bu bir, tek ve aynı şey nedir? Bir adı var mıdır? Tao Te Ching, önce söz vardı diyen kutsal kitapların aksine, önce adsızlığın geldiğini söylüyor.

The way you can go

isn’t the real way.

The name you can say

isn’t the real name.

Heaven and earth

begin in the unnnamed:

name’s the mother

of the ten thousand things. (Shambhala, s. 3)

(Gidebileceğin yol

gerçek yol değil.

Söyleyebileceğin isim

gerçek isim değil.

Gökyüzü ve yer

isimsizde başlar:

İsim, anasıdır,

on bin şeyin.) (Metis, s. 25)

Bu ilk iki kıtasıydı. Ursula K. Le Guin, yorumunda bu bölümün doyurucu bir çevirisinin olanaksız olduğunu, aslında bütün kitabı içerdiğini söylüyor. Yine de biz konumuz bağlamında yorumlamaya çalışalım. Adlarla varlıklar, yani gökyüzü ve yer arasındaki on bin şey doğmuştur ama Tao’nun adı yoktur. Tao bu açıdan adlı varlıklar gibi bir varlık değildir, ona vardır ya da yoktur demek eşit ölçüde yanlıştır; bununla birlikte, her varlığın yolu, var olma tarzıdır. Elbette onu Tao diye adlandırmak da aynı biçimde yanlıştır. Öyleyse bu bir, tek ve aynı şeyin bir adı yoktur ama her adın ifade ettiği de odur. Her ad, dil olarak, onu söylemek ister ama zorunlu olarak yanlış ya da eksik söyler. Yine de onu söylemenin tek yolu budur, yanlış ya da eksik söylemektir.

Böylece ilk sorduğumuz sorunun, “bilmediğimiz bir dilde çeviri yapmak ne demektir,” sorusunun yanıtına yaklaşmış oluyoruz. Çevirinin asıl edimi, öyle görünüyor ki, zaten bilmediğimiz bir dili çevirmektir, bütün dillerin kastettiği, bir dilde değil ama çevirinin bir dilden diğerine gidip gelme hareketinde varlığını hissettiren o asıl yabancı dilden çevirmektir. Çevirmenin henüz bir sözcüğe, bir cümleye karşılık bulamadığı, her iki sözcüğün de, hem çevrilecek sözcüğün hem bulunacak karşılığın, bir an içine düştüğü, adların henüz ortaya çıkmadığı o belirsizlik, bulanıklık bölgesinde kımıldanan bir dil. Öyleyse bilmediğimiz dil, dillerin dili, adsız bir dil, adlandırmayan bir dil olacaktır. Tao Te Ching ya da geçmişin öteki büyük yapıtları asla geçmişte değildir ya da geçmişle gelecek hiç de düşündüğümüz kadar birbirlerine uzak değildir ve burada anımsamak, Platon’dakinden farklı olarak, geleceği anımsamaktır. İşte, bize göre Ursula K. Le Guin’in Tao’nun Çincesinde, çevirilerinde duyup bize duyurmaya, Türkçe çevirmenlerin de Le Guin’de duyup Türkçede duyurmaya çalıştığı, ancak çevirilerin bu geliş gidiş hareketlerinde yakalanabilen, her dilden daha yabancı o dildir. Çeviriyi sanat, sanat yapıtını da bu açıdan henüz konuşulmaya başlanmamış bir dilin çevirisi kılan o saf dildir.

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2018. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova