ISBN13 978-605-316-175-2
13x19,5 cm, 104 s.
Liste fiyatı: 17.50 TL
İndirimli fiyatı: 14.00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Ursula K. Le Guin diğer kitapları
Yerdeniz, 6 Kitap Takım,
Mülksüzler, 1990
Yerdeniz Büyücüsü, 1994
Rocannon'un Dünyası, 1995
Dünyaya Orman Denir, 1996
Balıkçıl Gözü, 1997
En Uzak Sahil, 1999
Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, 1999
Atuan Mezarları, 1999
Tehanu, 2000
Yerdeniz Öyküleri, 2001
Bağışlanmanın Dört Yolu, 2001
Öteki Rüzgâr, 2004
Uçuştan Uçuşa, 2004
Dünyanın Doğum Günü, 2005
Marifetler, 2006
İçdeniz Balıkçısı, 2007
Sesler, 2008
Güçler, 2009
Lavinia, 2009
Rüyanın Öte Yakası, 2011
Aya Tırmanmak, 2012
Yerdeniz (6 Kitap Tek Cilt), 2012
Malafrena, 2013
Zihinde Bir Dalga, 2017
Lao Tzu: Tao Te Ching, 2018
AYIN ARMAĞANIAYIN ARMAĞANI
Ajanda 2020 / Yâ Kebikeç!
1. Basım
Liste Fiyatı: 9.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Şimdilik Her Şey Yolunda
Son Şiirler 2014 - 2018
Özgün adı: So Far So Good
Final Poems 2014-2018
Çeviri: Gökçenur Ç.
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen, Bülent Somay
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2019

Ursula K. Le Guin'in yayıncısına gönderdiği bu son şiirlerde, bitmekte olan bir hayata veda ya da hüzün duygusundan ziyade güzel yaşanmış bir ömrün sonunda olmanın bilgeliği sunuluyor okura. Değerli edebiyatçı, ömrü boyunca hep yaptığı gibi dünyaya, hayata ve ölüme merakla bakmayı, insanın ve doğanın türlü hallerine sevgi ve hayretle yaklaşmayı sürdürüyor.

Mevsimlerin bilgesiyim artık. Değişmeden biliyorum

değişeceğini ışığın, izliyorum gün dönümünü, gün tün eşitliğini,

huzur buluyorum bu büyük düzende. Kocadım.

Yine de neşeleniyorum ansızın nehirden

yükseldiğinde sessizce sis, sabah ışıltısı

karıştığında hiç yaratılmamış şeylerin arasına.

İÇİNDEKİLER
Gözlemler

Küçük Nine
Ölünün Ardından
McCoy Deresi: Sığırlar
Merlin
Azizler ve Ölüler
McCoy Deresi: Rüzgâr
Altı Dörtlük

Büyülü Sözler

Dön Toprağa
İkinci Tepede
Ninni
Yağmura
Gezginler

Tefekkür

Bir Zamanlar Oregon’da Bir Kavanoz
Güzel Sanatlar
Bir Güz Okuması
"Her Zaman Seni İzleyen Bir Şey Var"
Dışgörü
İkincil Hisler
Bilimcilerden Alıntılarla
Bana Öyle Geliyor ki

Ağıtlar

Bir Zamanlar
Berkeley, Aralık 1941
Theodora
Kesmişler
Uçurum
Heggaia’ya
Yarasalar
Orpheus’un Ölümünün Ardından
Temmuz
Ardına Bakmak

Gece Yolculuğu

Uykusuz
  Adaya Kapanmış
  Gece Sesleri
  Noctis Oceanus
Düşüş
  Eşlikçi
  Uyuklamak
  Uzaklara
Uyku
Rüya Görmek
  İzler
  İnsanlar
Uyanmak
  Denizden Esen

Bunca Uzak

Bunca Uzak
I. Planlama
II. Gemi
III. Azık
IV. Bilinmeyen Kıta
V. Bağışlanma
VI. Dingin Deniz
VII. Rotayı Tutturmak
VIII. Timor
IX. İmalar
X. Tekne Kendi Kendine
XI. Gece
XII. Batıya Yolculuk

Seksenden Doksana

Üç Dörtlük
Yaşlanmak Hakkında Bir Kuram
İhtiyar Yazarın Ağıtı
Hadi Gidelim!
Yapraklar
Son Ziyaret
Yolun Daraldığı Yerde
Çölü Geçmek
Labirentin İçinde Yürümek
Arzu ve Korku
Kavga
"El Çırpıp Gür Bir Sesle Şarkı Söyle Ey Ruh" Demişti Yeats
Atalar
Batı Sahilinde

Teşekkür
OKUMA PARÇASI

Tefekkür, s. 34 - 38

"Her Zaman Seni İzleyen Bir Şey Var"

Kaplamanın çatlağında saklanan örümceğin

kafasındaki sekiz parlak kara amber damlası.

Kırmızı balığın gözü kendi duru dünyasından

bizim derinlik ve yok oluştan ibaret dünyamıza bakan.

Loş bir salonda üç parçalı bir ayna

çoğaldıkça küçülen kendi karanlığında.

Bir teleskop şehrin öbür ucunda ya da Eldebaran yıldızında.

İnandığın o kıskanç tanrı. Komşularının iflah olmaz hırsı.

Güneş, ta kendisi, dönmeye başladığında

yalnızca bir kez göz göze geldiğin.

Odandaki yaşlı hayalet

hiç görmediğin

o ürkek misafirin.

Yolunu kaybettiğin ormanlar,

nereye gittiğini senden iyi bilen.

Bana Öyle Geliyor ki

Zaman başlamadan önceki sonsuz boşlukta

benlik yoktur ve ruh kaynaşmıştır

sisle, taşla, ışıkla. Zamanla,

ruh razı eder puslu benliği var olmaya.

Yavaş zaman benliği taş gibi sertleştirirken

ruhu giderek hafifleştirir, öyle ki ruh sonunda

kendini tutmayı bırakır

özgürce sonsuzluğa döner ve ışığa

zamandan sonraki o uzun ışığa karışır gider.

Dışgörü

Görünmezdir bir yarım

kendime,

içimdeki

her şeye bir örtüdür tenim.

Gözlerim yıldızları görür de

göremez zihnimi.

Düşündükçe daha da

yabancılaşırım kendime.

İçgörü içimin yarı körü:

sınırlanmış dış görünüşlerle.

Nerededir benin özü?

Neler var içimde

görülmemiş, söylenmemiş?

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, "Ursula K. Le Guin’in şiirli vedası", 29 Kasım 2019

Ursula K. Le Guin ismi bir okuru olarak kafamda pek çok çağrışımı bir arada sunar. Ondan bahsetmek yakın bir dosttan söz etmek gibi gelir. İlk tanıştığım andan itibaren kitaplığımın başköşesindeki yeri hiç değişmedi. Bu nedenle bazı yazarlardan söz ederken nesnel olamazsınız, size her anlamda dokunmuş, sizi siz yapmış olacak kadar yaşamınızda yer etmiş bir insanı nasıl soğuk ve nesnel bir dil ile ele alabilirsiniz ki? Bu nedenle özellikle kaybettiğimiz günden bu yana Le Guin, ismini her andığımda geçmişe bakmama, ondan bana kalanı zihnimde geri giderek belleğimi yoklamama sebep oluyor ve duygusallaşıyorum. Taocu fikirlere merak salmamda, anarşizme bakışımda, cinsiyet kimliğimi sorgulayışımda, rüyalara bile müdahale eden bilimsel bilgiyi eleştirel bir gözle değerlendirmemde hep onun izi var dersem sanırım abartmış olmam. Mesela Mülksüzler'den ütopyanın tasarlanmış mükemmele ulaştıracak bir hayal olmadığını, yanı başımızda durabileceğini, ona ulaşınca sabit bir “iyiliğe” ulaşmış olmayacağımızı, yaşamın oluşu içerisine yerleştiğinde ütopyanın da Le Guin’in deyimiyle “ikircikli” olabileceğini öğrendim. Kropotkin’in “karşılıklı yardımlaşma” fikrinin pratiğini de o metinde okudum. Taocu fikirlerle yoğrulmuş Rüyanın Öte Yakası adlı metninden dünyaya insan müdahalesinin, bilim adı altında rüyalarımıza kadar ulaşabilecek insan elinin ne denli tehlikeli olabileceğini başka kitaplardan edindiğim bilgilerle kafamda somut bir anlama oturttum. Karanlığın Sol Eli sayesinde cinsiyet rollerinin nasıl aşındırılabileceğini dahası cinsiyetin belirsiz bir kimlik de olabileceğini keşfettim. Lao Tzu Tao Te Ching kitabından Lao Tzu’nun yönetici bir erkek sesi olarak kafamızdaki yerinin, Le Guin sayesinde dişil bir yana evrildiğini görünce onun kafamdaki yeri çok daha büyük anlam kazandı. Sadece bu metinler değil onun daha pek çok metni kişisel belleğimde, kendimi oluşturmamda, dünyaya bakışımda çok önemli bir yere sahip ancak şimdi burada hepsine yer vermek istesem de imkânsız olduğunun farkındayım.

Geçtiğimiz günlerde Le Guin’in Şimdilik Her Şey Yolunda: Son Şiirler 2014-2018 adlı kitabı Gökçenur Ç. çevirisi ile Metis Yayınları tarafından basıldı. Metin, Le Guin’in yayıncısına gönderdiği son dosyası olması bakımından okuruna bir veda metni olarak yorumlanabilir ancak Le Guin’in hayatına dokunan kişiler için hiçbir zaman bir vedası olmayacağını, hep yanı başında var olacağını, elini her uzattığında onun dostluğunu hissedeceğini de kendi deneyimimden biliyorum. Caroline Le Guin bu metin hakkında şöyle yazmış kitabın sonunda: “Annem, Şimdilik Her Şey Yolunda'nın gözden geçirilmiş dosyasını redaksiyon için yayınevine 15 Ocak 2018’de gönderdi; 22 Ocak’ta vefat etti. Bu onun yayına hazırladığı son şiir kitabı”. Bunun üzerine düşününce bu metnin bir bakıma yazarın son döneminde hissettiklerine ve dert ettiği şeylere tanıklık etmemize de vesile olabileceğini düşündüm. Ki bu şiirleri okurken onun en çok doğaya, toprağa, mevsimlere, yaşlılığa, hastalığa, uzaklığa, yakın çevresine gözünü çevirdiğini, daha çok dünya varlıklarının oluşlarını gözlediğini hissettim.

Ölüm bir sona variş mi?

Mesela Le Guin’in hayvan oluşa, onları gözleminden yola çıkarak oluşturduğu bir şiire bakalım öncelikle adı: “Ölünün Ardından”

“Kedimin öldürdüğü fare

faraşla götürüp çöpe attığım

gri bir süprüntü

Derim ruhuna:

Koş şimdi

kimseden kaçmadan

dans et o büyük evin duvarları arasında

Ve derim vücuduna:

Dünyanın büyük

karnında

o sonsuz varoluşta

şimdi uyu rahatça”

Kedi ve fare arasındaki ilişki hepimizin malumu, birinin varlığı diğerinin yokluğunu getiriyor çoğu zaman. Ancak şiirden anladığımız, Le Guin ölümü kesin bir yokluk olarak görmüyor, “dünyanın büyük karnında, o sonsuz varoluşta” başka bir varlık olarak devam etme, başka bir oluşa geçme olarak değerlendiriyor. Ve farenin ruhuna adeta dualı sözcükler fısıldayarak onun yeni yaşamına uğurluyor. Ölüm insanın başucunda duran, ona sonlu bir varlık olduğunu hatırlatan bu nedenle de insanın üzerine düşünmeyi bırakamadığı bir durum. Bu nedenle de yas törenleri ve ritüeller bir bakıma insanın kendisini ölümün bir son olmadığına inandırmasıyla, gideni ve geri dönmeyecek olanı biraz daha dünyada tutma fikriyle de ilişkisiz değil. Ruh inancı veya öte dünya inancının da benzer bir misyonu olduğundan söz edebiliriz hâttâ. Ancak ölümü Le Guin’in şiirinde olduğu gibi yaşamın oluşu içerisinde bir yere yerleştirirsek, ölümün ardında “sonsuz bir varoluş” fikri görürsek sanırım ölümle yüzleşmemiz daha kolay olur ki bana kalırsa kedi-fare metaforuyla oluşturulmuş bu şiirin böyle bir anlamı da var. Çünkü ölüm bir sona “varış” değildir, Jean-Luc Nancy’nin ifadesiyle: “Ölmek varmak değildir, başka insanların da kendi sıraları geldiğinde gitmelerine neden olan harekete katılmaktır, senin, benim ve başkalarının, sayelerinde ne ise olmuş olduğumuz ve onlardan önce bıraktığımız başka şeyleri açmaktır” (2012: 52). Bir yere varmak yolun sonuna gelmeyi belirtir ancak ölümün bir yere ulaşmak olarak değerlendirilmemesi, bir harekete katılmak olarak ele alınması onun bir son olarak algılanmasının önüne geçer. İşte, Le Guin’in bu şiirinde bana kalırsa ölüme bakış bu açıdan ele alınıyor.

Toprak dediğin hayattı

Toprak dünyada yaşamın en önemli kaynaklarından sadece insan için değil doğanın tüm varlıkları için. Öyle ki dini ve mitolojik metinlerde insanın topraktan gelip toprağa döneceği fikrinin yaygın olması, onun başlangıcın ve sonun belirleyicisi olmasının da bu bağlamda söylediği bir şeyler var. Ancak günümüzde iklim krizi ile birlikte toprağın yokluğu da insanın ve dünyanın diğer canlılarının önemli sorunlarından. Hâttâ Bruno Latour gibi düşünürler bugüne kadar olan tüm politik ve felsefi kavrayışlarımızı etkileyecek bir durumun içerisinde olduğumuza dikkat çekiyorlar, ayağımızı basacak bir zeminden yani topraktan yoksunken diğer tartışmaların pek de önemli olmadığından dem vuruyorlar (2019). İşte böyle bir ortamda Le Guin’in son yıllarında toprak üzerine düşündüğüne tanık oluyoruz bu bağlamda “Dön Toprağa” şiirine bakabiliriz:

“Ey ruh anlat bedenin

yaklaşan serüvenlerini

bir arada tutan maddenin hareketlerini.

Yüksel tütsü dumanlarıyla.

Dökül toprağa yağmurlarla.

İn köklerin en derinlerine.

Bin dallara tırmanan suya bir at gibi,

çık en tepeye, yaprakların uçlarına.

Dön sonra toprağa sonbahar yaprakları gibi

uzanıp kış boyunca beklemek için çürümeyi.

Yine yüksel ilkyazın taze pınarlarıyla.

Oradan oraya sürüklen güneşin altında

kutsal polenlerle birlikte sen de dökül bereketle.

Toprak dediğin

Hayattı eskiden, canlıydı, kutsaldır.”

Bu şiirde doğadaki hareketin dönüş noktası olarak toprağı işaret ediyor Le Guin. Yağmur, sonbahar yaprakları, polenler hepsi doğadaki oluşlarının gereğini yerine getirdikten sonra toprağa dönüyorlar, onun tarafından kucaklanıyorlar tıpkı insanın dünyadaki oluşunu tamamladıktan sonra toprağın kucağına dönmesi gibi. Bana kalırsa Le Guin’in toprağın kutsallığına yaptığı atfın böyle bir anlamı var. Toprak bizim kökümüz, ağaçlar gibi tutunmamız gereken, Neolitik Dönemden bugüne daha fazlasını isteyerek tükettiğimiz, “temizleme” adı altında tüm zenginliğini yaktığımız ve bugün ayağımızı basacak kadarına bile hasret kalma noktasında olduğumuz, kokusunu unutma noktasına geldiğimiz… Oysa Le Guin’in dediği gibi “Toprak dediğin, hayattı eskiden, canlıydı, kutsaldır.”

Dişil doğa

Le Guin’in yazısında doğaya genellikle dişil anlamlar yüklediğine tanık oluruz. O adeta kadını ve doğayı ortaklaştırır. Şimdilik Her Şey Yolunda kitabının şiirlerinde de benzer durumu görüyoruz bu anlamda “Yağmura” şiirine bakabiliriz:

“Yağmur ana, çoğaltıcı, sonsuz,

boş topraklara yağıyor, tarlalara, ormanlara,

evlerin çatılarına, alçak damlı ağıllara, yüksek burçlara,

ey! Yer altında toplanan, her şeyi yıkayan,

şehirlerden geniş, kız kardeşlerden şefkatli,

kırlardan engin, rahatlatıcı, hatırlatıcı büyük su:

dön bize, sonu gelmez yağışınla

öğret sıkıntılı ruhlarımıza düşmeyi,

öğret yoldaşlığı, kökleri anlamayı,

suya batmayı, şifa dağıtmayı, denizi tatlandırmayı.”

Yağmur da kadınlar gibi “şifacı” olarak değerlendiriliyor Le Guin tarafından, çünkü tarih içinde kadınların şifacılık faaliyetlerinin “cadılık” olarak değerlendirilip, katledildiklerini ve şifacılık belleğinin yok edildiğini biliyoruz. Hâlâ halk tıbbında kadınların bu anlamda önemli yeri olduğunu da eklemeliyiz. Bunları düşününce bu şiirde yağmura ve kadına ortak bir anlam yüklendiğini söyleyebiliriz ki Le Guin’in pek çok metninde ve bu kitaptaki şiirlerinde benzer temayı görebiliriz. Yağmur da topraktan bahsederken söylediğimiz gibi kutsal, dünyanın tüm canlıları için hayat.

Okurunun ‘uzayli kocakarisi’

Le Guin’e dair söylenebilecek şeylerden biri de onun “çok” bir insan olması. Fikirlerini devamlı geliştirdiği, bir yere saplanıp kalmadığı ve onun anarşizminin, feminizminin, doğaya, insana bakışının devamlı hareket hâlinde olduğu, pek çok farklı fikirle kaynaştığı bu nedenle de kendine ait çoklu bir düşünce dünyası oluşturduğu ve bu nedenle de metinlerinde başka bir dünyayı mümkün kıldığı. “İhtiyar Yazarın Ağıtı” adlı şiirini okurken onun da bunun farkında olduğunu düşündüm çünkü şiirde kendini çoğullaştırıyordu, bahsettiği tek bir kadın değildi, zaman içinde değişen, dönüşen, oluşunun akışı içinde farklı farklı kadınlardı, şiir şöyle:

“Eskiden olduğum kadınları özlüyorum,

âşık olanı, maceracı olanı,

birlikte kutba gittiğim kadınları.

Neler benimdi, neler onların?

O zamanlar varsıldık hepimiz. Şimdi

yoksulluğun korkaklığı tek paylaştığımız,

özlüyorum bana eşlik eden cesareti.

Keşke o kadınlar dönüp kurtarsalar beni

içinde kapalı kaldığım kendimden olma odadan,

yaşlandıkça çöken yorgunluktan ve hastalıklardan,

bildikleri yollara çıkarsalar beni

tepelerin üstünden geçen, geçen göğün altından.”

Geçmişe dönük bir özlem hissediliyor bu şiirde aynı zamanda, oysa onun olduğu tüm kadınlar dünyanın başka yerlerinde başka insanlara dokunarak o kadar çoğaldılar ki, bunu kendisine söylemek isterdim, “kendi içinde kapalı kalmadığını”, tam tersine olabildiğince özgür olduğunu, sadece kendisini değil dünyada pek çok insana özgürlüğünden pay verdiğini anlatabilmek çok güzel olurdu, bunu bilerek gitmiş olmasını umuyorum çünkü o benim ve birçok okurunun “Uzaylı Kocakarı” metninde bahsettiklerinin vücut bulmuş hâli. Ne diyordu: “Bırakalım da kadınlar yaşlı ölsün, şeref payeleri beyaz saçları, madalyaları insan kalpleri olsun.”

Ursula K. Le Guin’in her metni okuru için miras, Şimdilik Her Şey Yolunda: Son Şiirler 2014-2018 kitabı belki son mirası ama hiç tanışmadan, dünyanın farklı farklı bölgelerinde onunla ilişki kurabilmiş okurları için Le Guin hiçbir zaman sonlarla anılmayacak, bir yerde bir şekilde yeniden başlatacak duyguyu, düşünceyi, yaşama dair olanı çünkü o evimizin en afili köşesinde bize düşler kurdurmaya devam edecek bir bilge.

Kaynaklar

Nancy, J.,L., (2012), Gitmek/Yola Çıkış, (Çev. Murat Erşen), İstanbul: Monokl.

Latour, B., (2019), Rota ‘Politikada Yönümüzü Nasıl Bulacağız? (Çev. Orçun Türkay), İstanbul: Kolektif.

Kadınların şifacılık belleğinin yok edilmesi hakkında bknz., Federici, S., (2019), Cadılar, Cadı Avı ve Kadınlar, (Çev. Bilge Tanrısever), İstanbul: Otonom.

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova