Nilgün Karataş, "Susturulmuş bir halkın sözle direnişi", bianet, 23 Ağustos 2025
“Bir nesil, bilginin cezalandırıldığı ve cehaletin saadet olduğunu öğrenerek yetişiyor. Bir sonraki nesil cahil olduklarını bile bilmeyecek çünkü bilginin ne olduğunu bilmeyecekler.”
Sesler romanının 62’nci sayfasında Seferbeyi’nin ağzından söylenen bu sözler sadece başka bir dünyada yer alan Ansul şehrinin kaderini mi anlatıyor bize? Size de bugünlerde söylense tam da yerini bulacak gibi geliyor mu?
Uzak diyarlardan kendimize bakmak
Ursula K. Le Guin (1929–2018), elbette bilimkurgu, fantastik ve spekülatif kurgu edebiyatının zirvesindeki isimlerden biri, ancak o aynı zamanda kurgularında bile hakikati arayan bir yazar. İşte bu yüzden Le Guin’in hikâyelerini okurken, başka dünyaları hayal etsek de kendi gerçekliğimizden asla bütünüyle soyutlanamayız.
Onu okurken uzak diyarlara yolculuk ederiz ama her seferinde, kendi dünyamıza dair daha fazla şeyle döneriz.
Sesler, bizi Batı Sahili’nde yer alan Ansul şehrine götürüyor; yazar, sokaklarında rahatça gezinebilelim diye haritasını bile çizmiş okur için. Ama biz, o sokakları zihnimizin içine kazınmış kendi dünyamızda dolaşarak tanıyoruz, çünkü anlatılan her hikâyenin bir karşılığı mutlaka bizde var.
Yıllar geçse de eskimeyen bir anlatı
Bir önceki yazım da Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’i üzerine yazınca pek çok kişi Ursula K. Le Guin’in Sesler (Voices) romanını hatırlattı. Zaten en sevdiğim yazarların başında gelen Le Guin’in bir kitabı üzerinden çağımıza bakmak istiyordum, bunu fırsat bilerek yıllar önce okuduğum Sesler’i yeniden gözden geçirdim. Gördüm ki anlatı hiç eskimemiş.
Sesler’i, Metis Yayınları’ndan Çiğdem ErkalYeşilbademli çevirisiyle 2008 yılında okumuşum. 2025’te bir kez daha okuduğumda fark ettiğim ise şu: Sesler’de anlatılan her şey hâlâ geçerli, hâlâ çok gerçek.
Bu nedenle hemen tavsiyemi yapayım; Sesler bir üçleme kitabı olsa da bağımsız olarak okuyabilirsiniz. ‘Genç yetişkinlere yönelik’ kabul edilse de hangi yaşta olursanız olun mutlaka okumalısınız.
Ursula K. Le Guin, feminist kimliğiyle tanınmakla birlikte, sadece bu kavramla sınırlanamayacak kadar çok yönlü ve derinlikli bir yazar. Feminist kuramın yanı sıra eserlerinde anarşizm ve ekolojik bilinç konularını cesurca ele aldı. Haliyle olaylara bakış açısı ve anlatısının sınırları oldukça geniş.
Yasakların gölgesinde büyümek
Sesler’in savaşla yıkılmış bir şehir olan Ansul’da geçiyor. Burası bir zamanlar felsefenin, öğrenmenin, şiirin yuvasıyken, Aldlar adlı işgalcilerin eline düşmüş. Yeni yönetim, yazılı sözü “şeytani” ilan etmiş. Kitaplar meydanlarda yakılmış, okuma yasaklanmış, kütüphaneler yıkılmış.
Başkarakterimiz ve anlatıcımız Memer, bir Ald askeri tarafından tecavüze uğrayan bir kadının kızı. Memer yasakların gölgesinde büyüyor. Ancak Seferbeyi’nin rehberliğinde şehirdeki sayılı gizli kütüphanelerden birinin içinde olması bir şans.
Ayrıca Ansul’a gelen ünlü şair Orrec Caspro ve partneri Gry Barre, Memer’in kaderini ve şehrin geleceğini değiştirecek olayların fitilini ateşliyor. Bu karakterler bir önceki kitaptan geliyorlar ama ilk kez tanışacak olanlar açısından bu bir engel oluşturmuyor.
Kültürel soykırım ve toplumsal hafıza
Le Guin okurları bilir ki yazar, gerçek dünyadaki güç odaklarını, kültürel çatışmaları ve politik gündemleri kendi kurgusal dünyasına taşır. Bu nedenle Sesler’deki Aldlar’ın, özellikle “kültürel soykırım”, “sözün şeytanlaştırılması”, “kadının bastırılması” gibi olgularla dogmatik iktidarların alegorisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Kitapların yakılması, sadece bilginin yok edilmesi değil, kimliğin, kültürün, geçmişin, hatta geleceğin gaspı olarak okunmalı. Bugünün dünyasında hâlâ yazılı olan ya da olmayan yasakların hüküm sürdüğü, dillerin susturulduğu, kadınların hikâyelerinin yok sayıldığı birçok coğrafyada, Le Guin’in romanı uzak diyarlarda geçen bir hikaye gibi okunamıyor ne yazık ki.
Dinsel söylemlerle yürütülen savaş politikaları
Romanın ana temalarından biri bilgi ve güç meselesi. Le Guin’in sıkça işlediği temalardan biri olan bilgiye erişimin politik doğası Sesler’de merkezi bir yer tutuyor. Hatta roman yayımlandığı dönemde Aldlar’ın şehre atadığı yönetici olan Iddor karakterinin, dönemin ABD Başkanı George W. Bush’un dinsel söylemleriyle yürüttüğü savaş politikalarına bir gönderme olduğuna dair yorumlar yapılmış.
Yazar bunu hiçbir zaman doğrulamamış, ancak Le Guin’in romanlarını yalnızca birer “fantastik macera” değil, aynı zamanda çağının eleştirisi olarak kurguladığını düşünürsek bu pek olası bir durum. Yine de Le Guin karakterlerinin sadece bir dönemdeki belli birini ya da kesimi temsil ettiğini söylemek haksızlık olur.
Şiddet mi, barış mı? İyiliğin kırılgan dengesi
Ansul halkı içindeki ayrışma -kimilerinin direnişten yana kimilerinin de barışçıl çözümden yana olması- Le Guin’in “tek doğru”dan kaçınan ahlaki pusulasını yansıtıyor. Le Guin’in edebiyatında sıkça karşılaştığımız gibi, Sesler'de de şiddetin panzehiri söz.
Ansul halkı arasında Aldlar’ı kaba kuvvetle şehirden sürmek isteyenler olsa da asıl direniş, silahla değil, sözle oluyor. Sesler, kolektif iyileşmenin merkezine sözün kendisini koyuyor.
Le Guin, burada geleneksel “kahraman kurtarıcı” anlatılarını da ters yüz ediyor. Kurtuluş, dışarıdan gelen güçlü bir adamla değil; içeride büyüyen, yavaşça güçlenen seslerle mümkün oluyor.
Ve elbette Le Guin’in alametifarikası; büyü gücüne sahip ya da efsanevi olaylar yaşayan karakterlerinin son derece insani olması.
Aldlar gerçek dünyanın ideolojik güçleri
Bu arada Ansul şehrini işgal eden Aldlar’ı dogmaya dayalı iktidarların, kültürel soykırım yöntemlerinin ve kadın düşmanı sistemlerin simgesel temsilcisi olarak görebiliriz. Kitapları şeytan işi saymaları, kadınları ikincil konumda görmeleri, batıl inançları yasa gibi uygulamaları, cehaleti organize eden bir sistem kurmaları oldukça tanıdık meseleler.
Bu bağlamda Sesler yalnızca bir işgal hikâyesi değil, aynı zamanda ideolojik tahakkümün edebi bir teşhiri. Aldlar, okurun zihninde Naziler’den Taliban’a, kadınların susturulduğu dinî sistemlerden farklı olanı şeytanlaştıran kültürel normlara kadar farklı çağrışımlar yapabilir. Kadını susturanlar, farklı olanı “düzeltmeye” çalışanlar da bugünün Aldlar’ı değil mi?
Zaten okudukça anlıyoruz ki Le Guin’in Ansul şehri, yalnızca kurgusal bir işgal alanı değil; bugünün dünyasında bilgiye, hafızaya ve kadınlara yönelik sistematik saldırıların yapıldığı her yer olabilir.
‘Bilgi’ iktidardan bağımsız düşünülebilir mi?
Ansul’da bilgi yalnızca yasaklanmıyor; yerini inanç, dogma ve korku alsın isteniyor. 20. yüzyılın en etkili düşünürlerinden biri olan Michel Foucault’ya göre bilgi, hiçbir zaman iktidardan bağımsız değil, bilgi iktidarın bir aracı. Hangi bilgilerin “meşru” olduğu, iktidar yapıları tarafından belirleniyor.
Sesler bu iktidar-bilgi ilişkisini çok iyi anlatmakla kalmıyor, günümüze ışık tutuyor. Günümüzün Aldlar’ı da müfredatları, medyayı, algoritmaları kontrol altında tutup, hangi sözün duyulabilir olduğunu belirlemiyor mu?
Bilgi Çağı’nı aşıp Dijital Çağ’a ulaştığımız söylenirken, veriye boğulmuş ama hakikatten uzak; bağlantılı ama kopuk, görünür ama bilinçsiz toplumlar tam da Aldlar’ın istediği gibi değil mi?
Ataerkil dünyada kadın olmanın zorluğu
Bu arada Le Guin’in anlatılarındaki feminist vurguları da geçiştirmek istemem. Roman, yalnızca bilginin değil kadınların susturulduğu, kadın bedeni ve kadın sesinin sistematik biçimde bastırıldığı bir toplumda geçen güçlü bir feminist anlatı.
Memer’in hikâyesi, aynı zamanda ataerkil bir dünyada kadın olmanın ne kadar zor ama değerli olduğunu anlatıyor. Sesler de işgalci otoritenin koyduğu kurallar nedeniyle kadınların okuma hakkı olmadığı gibi kamusal alanda varlık göstermeleri tehlikeli bulunuyor; sözleri, görünürlükleri ve hatta bedenleri erkek denetimi altında.
Başkarakter Memer’in sokakta özgürce dolaşabilmek için erkek kıyafeti giymek zorunda kalması, kadının kamusal alandan dışlanmasının çarpıcı ve sembolik bir örneği.
Özetle Sesler, Memer’in zihinsel uyanışı ve kişisel direnişi kadar, bir toplumun kolektif hafızasının ve özgürlük arayışının da öyküsü.
Bu nedenle Sesler, yalnızca Le Guin’in fantastik dünyalarından biri değil; çağımıza yazılmış alegorik bir uyarı. Dilin yasaklandığı, kitapların yakıldığı, hafızaların unutturulduğu her çağda, bu roman yeniden okunmalı. Hala güncel, hala evrensel ve sadece Memer’in değil susturulmuş tüm kadınların, bastırılmış tüm toplumların sesi.
Hadi bu yazıyı da Sesler’den bir cümle ile bitirelim:
“Kırılanı, kırılmış onarır.”